|
TEADDÜDÜ ZEVCÂT (Dörde Kadar Evlilik)
İslâm kanunlarının yürürlükten kaldırılmasından
sonra hakim kılınan Roma hukuku, evlilikte tek
kadını şart koşmuştur.
Gerekçeleri bir ceviz kabuğunu doldurmayacak kadar yüzeyseldir.
Meselâ, kadın-erkek eşitliğinin kabul
edilmesinden sonra ailede de karı koca eşitliği de
bunun tabii bir sonucu olarak görülmüştür.
Diğer bir sebep olarak da çok evli erkeklerin kadınlarından
bir kısmını ihmal ettiği ileri sürülmüştür
ki bu iddianın bel kemiğini teşkil eder.
Fakat insanları İslâm'ın yönettiği bir
toplum içinde ve o toplumun şartları dahilinde düşünürsek
yukarıdaki iddia kendiliğinden geçerliliğini
yitirmektedir.
İslâm'ın hakim olmadığı bir dönemde
İslâmi bir uygulamanın mahzurlar doğurması ve müslümanların
zor durumda kalmaları İslâm'ın eksikliğinden
değildir. Esasinde İslâm bir konuda emir verirken ortamı
da ona göre düzenlmer. Yapılması imkansız olan bir
şeyi kesinlikle tabilerine emretmez. Fakat düzenin değişmesiyle
ortam değiştiği takdirde ve İslâmi bir hayat
sorun olmaya başladığı takdirde bunun sorumlusu
İslâm olmayıp İslâmi ortamın
devamının sağlayamayan müslümanlardır. Bu
durumda çeşitli fetvalarla kaçamak aramaları değil
tüm güçlerini sarfederek İslâmi ortamın yeniden
kurulmasını sağlamaları gerekir.
Burada ileri sürülen "çok evli erkeklerin kadınlarını
ihmal etmesi" de sadece İslâmi şartların mevcut
olmadığı ortamlarda söz konusudur.
Çağımızda bol bol vuku bulan bu
ihmalkarlıktan dolayı İslâm sorumlu tutulamaz.
Çünkü ihmalkarlığı önlemek için yargı
yetkisi onun emrine verilmemiştir.
Teaddüdü zevcat her zaman için mümkündür. Ayrıca bir
takım şatlar vardır ki bu durumda teaddüdü zevcat
erkek için kadın için veya toplum için zaruri duruma geçer.
Bunlardan birincisi erkek ve kadın nüfus oranları
meselesidir.
Doğumlarda erkek kadın oranı umumiyetle sabittir.
Fakat tarih boyunca devam edegelen savaşlar, iş
kazaları ve diğer bir çok sebeplerle erkek nüfusu daima
azalmış, kadın nüfusu ise hiç bir engelle karşılaşmaksızın
süratle çoğalmıştır. Bunun sonucu toplumda
erkekler daima kadınlardan az olmuşlar, aralarındaki
oranlamada daima kadın tarafı ağır
basmış, bu durum bazan -1. ve 2. dünya savaşlarında
olduğu gibi- erkeklerin 1/4 oranına düşmelerine
kadar farklılaşmıştır.
Şu anda da bu fark iki erkeğe üç kadın düşecek
kadar azımsanamıyacak bir farkla sürüyor.
Bu durumu çeşitli istatistiklere bakarak öğrenmek
oldukça kolaydır. Modernistlerin gözden gizlemeye çalışmalarına
rağmen bu fark kolaylıkla anlaşılacak bir
şekilde ortadadır.
En azından şöyle basit bir gözlem size bu gerçeği
isbat etmeye yeterlidir. Çevrenize baktığınızda
evlenmemiş bir erkek kesinlikle göremezsiniz. Ama dul kadın
yahut evde kalmış kız sayısı
sayılamıyacak kadar çoktur. Bunların üzerine bir de
umumhanedeki fahişelerin yekunu eklendiğinde rakam oldukça
büyüyecektir.
Üstelik bu güne kadar hiç bir ülkede erkek nüfusunun kadın
nüfusunu aştığı görülmemiştir.
Yarım yüzyıldır herhangi bir savaş geçirmesine
ve büyük nüfus kayıplarına uğramamasına
rağmen Türkiyede'de de durum böyledir.
Bu durum teaddüdü zevcât'ın toplumsal bir zaruret
olduğu sonucunu doğurur.
Eğer böyle bir toplumda -ki bütün toplumlar böyledir-her
erkek bir kadınla evlenecek, daha fazlası yasaktır
denilirse bu söz, diğer arta kalan kadınlara; siz
başınızın çaresine bakın yani, resmen
fuhuş yuvalarına teslim olun demektir.
Bu durumda İslâm toplumunda kadın için iki
şık sözkonusudur. Ya bir evin ikinci ve üçüncü hanımefendisi
olmak, veya yalnız yaşamaya razı olmak. Cahiliyye
toplumlarında ise üçüncü şık devreye girer,
fahişeliğe itilmek, veya metres olarak bir erkeğin
ilişki kurduğu ikinci kadın olmak ki namı
diğer fahişelik!..
Fahişe veya metres olmaktansa bir evin ikinci
hanımı olmak şüphesiz aklı başında
her kadın için de tercihe şayan bir şıktır.
Hele hele evliliğin yaygın olduğu, ikinci, üçüncü
ve dördüncü kadınların aynen birinci kadının
sahip olduğu haklara sahip oldukları, ihmal edilmek gibi
şıkkının sözkonusu olmadığı bir
toplumda bu cana minnet bir durumdur.
Olayı bir de kadının vücut yapısı açısından
ele alalım. Kadın cinsel yaşamda erkeğe nazaran
üç yönden eksiktir.
Birincisi her ay vuku bulan aybaşı halidir ki üçten
ona kadar uzaması mümkün olan bu günlerde müslüman bir
erkeğin kadınına yaklaşması haramdır.
İkincisi çocuğun doğumu esnasındaki
hamilelik ve lohusalık halidir ki yine bu lohusalık hali
de bir günden kırka kadar uzanabilir. Aynı şekilde
bu lohusalık günlerinde de müslüman bir erkeğin
kadınına yaklaşması haramdır.
Üçüncüsü de kadının ortalama elli
yaşlarını aştıktan sonra hayız ve
nifastan kesilme -çocuk yapma kabiliyetini yitirme-halidir.
Kadın neredeyse ömrünün yarısını
işgal eden bu zaafıyet zamanlarında cinsel gücünü
yitirerek kocasının arzularına cevap veremeyecek
duruma düşer.
Bu durumlarda erkek cinsel yönden tatmin olamadığı
için büyük bir huzursuzluğa düşer. Şayet çok
evliyse bu durumlarda herhangi bir problem çıkmaz. Hem erkek
tatmkin olur, hem de kadının bedenen ve ruhen dinlenmesine
imkan sağlanmış olur.
Aksi takdirde erkek tatmin olabilmek için başka yollar arar.
Bunlar hiç şüphesiz gayri meşru yollardır.
Bu esnada ona sabretmesi tavsiye edilebilir ama gerçekçi olarak
düşündüğümüzde o erkeğin aklından hiçbir
şey geçirmeden sabredebileceğini kimse garanti edemez.
Özellikle toplumun böylesine karışık olduğu
kadınların kendilerini sürekli erkeklere arzettiği
bu durumda erkeğin hali oldukça zordur.
Toplum yapısı müsait olduğu için doğrudan
zina fiilini işlemese bile kendisini katiyyetle el
zinasından, göz zinasından, dil zinasından ve kalp
zinasından muhafaza edemez.
Bu aile yapısının bozulması için atılan
bir adımdır. Gözü dışarıya, yabancı
kadınlara kaymaya başlayan bir erkeğin ailesine
sadakat göstermesi onları en saf sevgiyle severek
koruması düşünülemez. Aynı şekilde
kocasının gözlerinin artık kendisini görmediğini
anlayan bir kadın da toplum yapısının ve
karakterinin yönlendirmesiyle sadakatsizliğe doğru
ilerleyecektir.
Şimdi modernistlerin teaddüdü zevcati ileri sürerek
İslâm hakkındaki samimi inançlarını
sarstığı zavallı bacılarımıza
bakalım:
Zihni bulandırılmış zavallı
bacımız, kocasının ikinci evliliğini ölüm
kabul eder. Ve çoğu kez evlilikleri çocukla teyit edilmiş
olsa bile böylesi durumlarda kocasından ayrılmakta tereddüt
etmez.
Fakat kendi acziyeti sırasında, kocasının
arzularını tatmin edemediği sırada, onun ne
yaptığını arzularını nerelerde tatmin
ettiğini bilemez. Onun tam birleşmeye varmayan öncül ilişkilerine
ise göz yummak zorunda kalır. Hatta onu biraz da haklı görür.
Ne acı ve ne iğrenç ki kadın kocasının
haram münasebetine göz yumarken helal ilişkisine kıyamet
koparır.
Halbuki kocasının evlenmesine müsaade etse, hem
kendinden arta kalan vaktinde onun harama gitmediğinden emin
olacak hem de giderek aileden kopması mümkün olan kocasını
kaybetmeyecektir.
Kadınından doyuma ulaşamayarak başka
kadınlarla ilişki kuran erkekler son zamanlarda magazin
gazetelerinin mahşetlerinden eksik olmayan vakıalar
durumuna gelmiştir. Böyle bir durumda, kocasının
helal ilişkisine izin vermeyen kadın, aile
yuvasının yıkılmasıyla ortada kalacak
üstelik zani bir adamın karısı olma lekesini ömrü
boyu alnında taşıyacaktır. Daha da kötüsü,
sahip çıkanı olmazsa aynı âkibete
sürüklenebilecektir.
Başka bir açıdan düşünecek olursak bir evde en
az iki kadın olması zaruridir. Kadınlardan birisinin
hastalanması, hamile olması durumunda bir
bakıcıya mutlaka ihtiyaç duyulacaktır.
Kumaların birbirleriyle olan geçimsizlikleri toplumumuzda
darbı mesel haline geldiği için kamuoyunda umumen bir
evde birden fazla kadının geçinemiyeceği sabit fikir
halini almıştır. Fakat bu sabit fikir asla gerçeği
ifade etmez. Bunlar yalnızca toplumumuzda yüz yıla
yakın bir zamandır süren uygulamanın aksi
tesirleridir. Bu izler uygulama değiştirildiği
takdirde derhal silinir.
Hasta ile hizmet eden arasındaki ilişkiyi bu sebepten
bir kuma olarak değil de kişi bir süre kendi hastalığında
kendisine özenle bakmış vefakar bir dost olarak düşünmemiz
gerekir.
Böyle durumlarda iki eş birbirine kolaylıkla
yardımcı olurlar.
Böylece aile bütçesinde mühim bir iktisat yapılmış
olduğu gibi hastaya iyi bir bakım da
yapılmış olur.
Şu an kadınımız büyük bir buhran içindedir.
Daima içinde bir yalnızlık hisseder. Her an sokağa
çıkmak, insanlarla ilişki kurmak, gezmek, tozmak ister.
Yahut yalnızlığını televizyonla, gazeteyle,
magazinle, oyunla veya dedikoduyla geçirmeye çalışır.
Fakat bütün bunlar hiçbir zaman sonuç getirmez, İslâm
toplumu bunu teaddüdü zevcatla halletmiştir.
Bilindiği gibi müslüman kadının acil sebepler
dışında sokağa çıkmasına izin yoktur.
İslâm bu emri verirken, uygulama ortamını da
hazırlamıştır. Evdeki kadını asla
yalnız bırakmamış ona bir veya bir kaç arkadaş
temin etmiştir. Böylece evdeki kadınlar birbirleri arasında
tatlı bir uyumla hoş bir gurup oluşturmuş, günlerim,
gecelerini başka bir eğlentiye ve sokağa ihtiyaç
hissetmeksizin hoşlukla geçirmişlerdir.
Bu nedenle ondört asır boyunca teaddüdü zevcâtın
uygulandığı İslâm toplumunda kadınlar hiç
birzaman evde sıkıldıklarını iddia
etmemişler aksine binbir gece masallarını
doğuran bir huzur ortamı içinde yaşayadurmuşlardır.
Geçim meselesi de düşündüren bir konudur. Şimdi siz
bana şöyle sorabilirsiniz. Erkeğin dört kadını
olabileceğini söylüyorsun, üstelik kadınların çalışmasını
da reddediyorsun.
Bu ne perhiz, ne lahana turşusudur?
Size önce basit bir hesap çıkaralım;
Dört kadının bir erkekle evli
olmadıklarını düşünün. Erkekle bir kadın
bir ev, diğer üç kadın da (namuslarını
muhafaza edebilirlerse) üç ayrı ev olacaklardır.
Ev adedi çoğaldıkça masrafın da astronomik
olarak artacağını hepiniz bilirsiniz veya
kolaylıkla anlayabilirsiniz.
Mesela, oğlunu okumaya yollamış bir babayı düşününün.
Evinin ilk masrafı yüz birimse bu oğlunun gitmesiyle hiç
azalmayacak, taş çatlasa doksan birime düşecektir.
Büyük şehirdeki oğluna ise buna oranla en az otuz
birim, hatta elli birim, bazan yüz birim para yollamak zorunda
kalacaktır.
Çünkü, memlekette kendi evi varsa bir de giden oğlu için
ek olarak ev kirası ödeyecektir. Onun için ev döşeyecek,
mutfak takımı düzecektir. Evden kopan her kişi için
ister büyük ister küçük olsun bir kat daha masraf yapılacaktır.
Tekrar baştaki kadınlara dönelim. En basitinden bu
dört ailenin evinde dört tencere, dört dolap, (Buzdolabı,
kardolabı vs.) ve dört çamaşır makinası
olacaktır.
Ama ev birleştiğinde kaşık sayısı,
elbise sayısı gibi şeyler azalmasa da yekun
teşkil eden ağır eşyalardan büyük bir tasarruf
sağlanacaktır. Böylece umumi refah dört kat daha artacak
yıllardır kavgası yapılan milli gelir
otomatikmen dört kat daha artacaktır.
Gelelim çalışma mevzuuna, eskiye, İslâmı
aile hayatına uygulayan insanların asırlarına
baktığımızda orada şimdi
yabancısı olduğumuz bir çok şaheserler gözümüze
çarpar.
Mesela şimdi ancak belli birkaç köye kadar inen ve özelliğini
kaybeden halı sanatı -ki bu sanat o zamanlar dünya çapında
meşhurdu- o zaman tüm köylerde yaygındı.
Sırf bu el sanatlarım getirdiği gelir bir çok
aileleri ihya etmekteydi.
Teknolojik gelişmenin arttığı çağımızda
ise kadınları evde çocuklarının yanında
yapabilecekleri işler eskiye nazaran oldukça astronomik
rakamlara ulaşmıştır.
Meselâ seri imalat yapılan bazı yerlerde bir toplu
iğnenin takılması, (binlerce elbiseye) bir etiketin
yapışması, bir kutunun montesi, evlere
kaydırılabilirdi.
Böylece hem kadın sokağa çıkmaksızın
geçimini sağlar hem de bu işlerin işgal ettiği
binlerce atelye daha değişik şeylerde
kullanılabilir.
Sadece bu boşalan atölyelerden elde edilen tasarrufu
hesaplaşanız milyarlara ulaşır. Bu tasarruf, hem
işçileri hem işverenleri hem de devlet bütçesini ihya
eder.
Ayrıca evinde kalan kadın ufak çaplı ziraat,
hayvancılık yapması, çocuklarının ve
eşinin giysilerini örüp dikmesi de önemlidir. Bu da aile
bütçesinde yüzde yetmişe varan bir iktisat
yapılmasını sağlar.
Dört kadının ev hizmetleriyle harcamalardan yüzde
yetmiş iktisat
yapılsa, ayrıca mesela % 80 de yan gelir
sağladığını hesaplarsanız bu kazanç
erkeğin kazandığının altı misline
ulaşır. Bu halde harcamalar taş çatlasa ikiyüiz
birim olabilir. Geriye kalan beşyüz birimlik kazanç ise yatırım
alanlarına kayar, ülkeyi imar eder, fakirleri doyurur ve
istikbali güvençli insanların yetişmesini sağlar.
Şu soru da akla gelebilir: erkek kadınlardan birisini
veya bir kaçını ihmal ederse o zavallıların
hali ne olacak?
Kusura bakmayın ama bu sorunuz oldukça afaki ve
gülünçtür.
Buna karşı ben size sorabilirim, medeni hukukta bir
erkek karısını dövse zavallı kadın ne
yapar?
Hemen bilgiçlik taslayarak cevap verirsiniz: Efendim, kanun var,
mahkeme var, eşitlik var, ceza var, falan filan...
İşte böyle!. Biz deriz ki bir adam karısını
ihmal ediyorsa sizin koyduğunuz bir caydırıcıya
karşılık bizim tam iki tane
caydırıcımız vardır:
1. ilahi,
2. Dünyevi.
Allahu Teâlâ birden fazla kadın alınırken mümkün
olduğu kadar adaletle muamele edilmesini, birine yapılan
şeyin ötekine de yapılmasını ve
kadınlardan birisini sanki dulmuşcasına ihmal
etmesini de yasaklamıştır.
Bu bir kul hakkıdır. Ve bu hakkı yerine getirmeyen
korkunç cezalarla tehdit edilmiştir. Allah kendi
haklarından vazgeçebileceğini bildirmiş, fakat kul
hakkına asla af olmadığını defalarca söylemiştir.
İkincisi devlet zorudur, ihmal edilen kadın devlete müracaat
ederek hakkını arayabilir. Kadı şikayeti dinler.
Burada erkek için iki yol gösterilir:
Ya tekrar hanımına dönüp onu memnun eder veya iki
tarafında anlaşmasıyla ayrılırlar. Bu iki
yol haricinde bir de uzlaşma yolu vardır.
Kadın belli bir miktar nafaka
karşılığı kocasını diğer
hanımlarıyla başbaşa bırakabilir.
Bu nasıl olabilir diye sorabilirsiniz. Mesela cinsel
ilişkiden kesilmiş, arzusunu kaybetmiş olabilir veya
kendine mahsus bir hastalığa tutulmuş olabilir... Bu
şekil bir anlaşma yaptığında hem kendisi
sokağa düşmeyecek bir şekilde nafakasını
temin eder hem de kocasını serbest bırakarak
hayatının zehir olmamasını
sağlayacaktır.
Bir an için erkeğin tek evliliğe mahkum
edildiğini düşünün. Erkek evlenecek, hanımıyla
üç beş ay, neyse bir müddet yaşayacak, ardından
hanımının çocuk yapma kabiliyyetinin olmadığı
ortaya çıkacak veya bir kazayla yatalak olacak veyahut hasta
olup kocasını tatmin etmekten ve ona hizmet etmekten aciz
kalacak.
Bu durumda kadın olsun erkek olsun, kimin vicdanı,
kocanın ömür boyu bu sakat ve hastalıklı
kadınla hayatını zehir etmesine razı olur?
Hadi siz razı oldunuz diyelim. Acaba realitede bu mümkün
müdür?
Şimdi kadın açısından düşünelim. Tek
evlilik sisteminde erkek hayatını düzene sokmak için bu
kadını boşamak zorundadır, ister yeni
evlenmiş olsunlar isterse yirmi otuz senelik aile hayatı
yaşamış olsunlar.
Zaten beşeri hukuk nazarında da o bu
boşanmayı yapma hakkına sahiptir. Sağlamken, hiç
bir kusuru yokken ve başkasıyla evlenmesi yeni bir ev
kurması mümkünken boşayamadığı
hanımını, sakatken, hastayken ve perişan olması
yüzde yüz kesinken boşamasına kolaylıkla müsaade
edilmektedir, işte bu beşer nizamlarının
insanlıktan yoksun ana karekteri...
Taze gelin veya yıllarca çocuklarına analık
yapmış bu emektar kadın mecburen tekmelenerek
dışarı atılacaktır.
Bu acı akıbeti bilmem hangi vicdan kabul eder? Bir de
İslâm'ın çözümüne bakalım:
Çeşitli sebeplerle kocasıyla cinsel ilişkide
bulunma kudretini kaybeden kadın evden asla atılmayacak
bilhassa, adeta bir büyük anne gibi müstesna bir yere sahip
olacaktır.
Kocası ise hayatını sürdürmek ve neslini devam
ettirmek için onu boşamak zorunda kalmayacak, onunla
karı-koca statüsünü sürdürmekle birlikte cinsel ilişkilerini
diğer hanımıyla devam ettirebilecektir. Bu durumda
kusuru sadece kısırlık olan kadınlarda
kocalarıyla ilişkilerini sürdürebileceklerdir. Ayrıca
her an kocasına hizmet edebilecek belki kendisini üvey
çocuklarının bakımına vakfedebilecektir.
Böylece toplumda bir zavallılar ve içler acısı
kadınlar gurubu oluşmayacaktır.
Şöyle bir sahne tasavvur edin. iki genç birbirini
sevecekler, erkek kızı isteyecek, uzun
uğraşılar sonucu evlenecekler, tatlı ve mutlu
bir aile hayatı kuracaklar. Ardından bir yıl geçecek,
çocukları olmayacak, ikinci yıl yine olmayacak.. Sonra
şüpheler başlayacak. Ameliyat, muayene derken
kıyametler kopacak. Erkek bu mezar gibi sessiz evden
bıkacak. Huzursuz olacak ve hanımını
boşayacak. Büyük umutlarla evlenen kız ortada kalacak.
Artık kimseyle de evlenemeyecek. Buhranlar içinde ömür
tüketecek veya kötü yola düşecek.
Şu da mümkün:
Yıllarca tatlı tatlı sürmüş bir evlilik ve
bu evliliğin semeresi olan cıvıl cıvıl
çocuklar ardından ani bir kaza ve kadının
kocasına cevap veremeyecek ve onu tatmin edemiyecek bir
şekilde hasta düşmesi... Hatta kadının
bakıma muhtaç şekilde yatalak olması...
Bu durumda ne yapmalı?
Erkeğe evlenmemesini, hanımının
başını beklemesini, işini gücünü bırakıp
hanımının bakımı ve çocuklarının
yetiştirilmesi ile meşgul olması mı tavsiye
edilecek?
Yoksa vicdanının sesine perde çekerek hanımını
boşayıp yeniden evlenerek yaşamın lezetini
tatmasını mı?
Veya İslâm'da olduğu gibi diğer bir evlilik
yapmasına müsaade ederek hem hanımının
bakımını yapması, çocuklarına bakması
hem de bekar bir erkek gibi perişan olması mı
sağlanacaktır?
İşte İslâm böyledir. Kanunlarını hayat
için koymuştur. Hayatın hiç bir yönü yoktur ki,
hayatta geçmesi mümkün hiç bir olay yoktur ki İslâm
kanunlarında onun için bir çözüm olmasın. Derdi ne
olursa olsun İslâm'a müracaat eden bir insanın
çözümsüz dönmesi mümkün değildir.
Beşeri sistemler ise ancak beşer aklının
uzanabildiği sahaları kapsarlar. Problemler çeşitlendiğinde
çaresiz kalarak ellerini iki yana açarlar. Önlerine gelen davada
kim işini kitabına uydurursa o haklı çıkar.
Evleme meselesinde de iş böyle, İslâm asla, derde
mahkum olacaksın, ölümlerden ölüm beğeneceksin demiyor.
Ne kadını perişan ediyor ne de erkeği bedbaht...
Meselelere evrensel bir çözüm getiriyor.
Erkeğe, öylesi bir durumdaysan bir daha evlenebilirsin
diyor. Ne vicdansızlık yapmana ne de gayrı meşru
yollara sapmana gerek yoktur diyor.
Bu ruhsatı beğenmekle birlikte merakını
yenemeyen bazı insanlar neden dörtte üç veya beş
değil diye sorarlar.
Bunun için sizi İslâm öncesi Arap alemini tanımaya
çağırırız, İslâm, tek evliliğin adet
olduğu bir topluma gelip onlara çok evliliği önermemiş
aksine sayısız kadınla evlenebilen bir toplumda bu
rakamı dört ile sınırlamıştır.
Şimdiki modernistlerin dört rakamını
abartmalarının aksine o zamanın kafirleri de
evliliğe getirilen bu sınırlamayı hayret ve
itirazla karşılamış, dört kadına mahkum
olmanın imkansız olduğunu iddia etmişlerdir,
işin hikmet yönünü araştırırsak şu sonuç
ortaya çıkar. Dünya tarihinde evlenmeye ihtiyaç duyan kadın
sayısı erkeklerin en fazla üç veya dört katına çıkmıştır.
Bu bir vakıadır.
Eee, Allahu Teâlâ da kendi yarattığı bu toplumun
kadın erkek oranını çok iyi bildiği için dört
rakamım sınır olarak seçmiştir.
Eğer üç koymuş olsaydı zaman zaman kadınlar
yine kocasız kalabilecekti. Yok beş koymuş
olsaydı, oran hiç bir zaman beşi
aşmadığı için bazan buhran tersine dönebilecek
ve çok sayıda evlilik çığırından çıkmış
olacak, bazı erkekler bekar kalabileceklerdi.
Toplumda dul, hastalıklı ve özürlü kadınların
oluşturduğu ikinci bir kadın sınıfı
vardır. Bunları ilk bakışta göz tutmaz, gönül
sevmez. Toy gönüllü erkeklerin arzusu hep taze ve mükemmel kızlardı.
Evliliklerde yüzde doksanı aşan bir oranla bakire
kızlar tercih olunur. Toplumda kadın oranı
sayısı erkeklerden zaten fazla olduğu için bu kadın
ve kızlar evlenecek bir erkek asla bulamıyacaklardır.
Bunların içinde çehre bakımından çok güzel
ahlak açısından mükemmel ve üstün bir duyguya sahip
olan kadınlar çoktur.
Fakat insan tabiatının güzele ve tazeye meyyal olması
sebebiyle bunlara iltifat etmez. Kendisini mutsuz edecek de olsa
bakire kızlara talib olur.
Bu kadınlar toplumda evvela yalnızlığa sonra
da fuhşa itilirler.
Bir yandan evlerinde ihtiyaçlarını dindiremeyen
erkekler öte yandan cinsi açıdan büyük bir açlık
duyan bekar kadınlar. Birincisi ateş, ötekisi barut...
Şartlar bunları bir araya getirince kaçınılmaz
patlamalar...
İşte söz böyle tek evlilik sistemiyle bir kadını
mutlu edelim derken onu yalnız ve bezgin bırakır,
kocasını zinaya sürükler ve toplumda bekar kalan bütün
kadınları fahişe yaparsınız.
Toplum bir elma gibidir. Elmanın bir tarafı sağlam
olsa bile içine giren ufak bir kurtçuk onu çürütmeye yeter.
Toplum, içine salıverilen en ufak bir mikropla bozulacak kadar
hassastır. Fakat ne acı ve ne esef verici ki Allah'ın
kanunlarını bırakıp, kendi nefsinizin emirlerine
uyarak aldığınız her kararla binlerce mikrobu
insanlığın arasına salıveriyorsunuz.
Sonuç olarak gelin isterseniz bu tek ve çok evliliğin
tarihi kökenlerine inelim.
Bizim, insanların sosyal tarihini incelediğini iddia
eden sosyoloji kitaplarımıza bakarsanız, İslâm'ın
önerdiği bir erkekle dört kadın evliliğini, tarihte
pek az vuku bulmuş ve daima fuhuş muamelesi görmüş
bir kadının çok erkekle ilişki kurması ile
birlikte zikrettiklerini görürsünüz.
İsmi ne kadar değiştirilirse
değiştirilsin resmen fuhuş olan bu ikinci tip
birleşmeden insan tabiatı nefret eder.
Ardından da bu birleşmeyi anlatan üslübün aynısıyla
İslâm'ın önerdiği çok kadınla evlilik sistemi
anlatılır. Konunun sonuna ekledikleri bir kaç zihin
bulandırıcı cümleyle de henüz etraflıca düşünüp
fikirlerin kritiğini yapma melekesini elde edememiş saf
lise çocuklarının Üzerinde ters tesir yaparlar.
Böylece yeni oluşmakta olan zihin bir kadının
çok erkekle ilişki kurması sisteminden olduğu gibi
bir erkeğin dört kadınla evlenmesi sisteminden de nefret
eder.
Tek evlilik ise, insanların tüm evlilik deneyimlerinin
sonucunu alarak o çağda varılan en ideal şekil
olarak empoze edilmeye çalışır.
Halbuki emperyalist amaçlarla çarpıtılmayan dünya
tarihine baktığımızda her devirde yaygın ve
hakim olan evlilik tarzının çok kadınla evlilik
olduğunu görürüz. Toplum olarak tek evliliğin tercihi
ise bazı istisnalar dışında sadece ve sadece
tahrif olunmuş şekliyle Hristiyanlığa
hastır.
Miladi takvimin başlarında va'z edilen
Hristiyanlığın çok geçmeden Yahudi kökenli
misyoner Pavlus tarafından çarpıtılması ve
Hristiyanların bir çok inançlarla birlikte bu tek evlilik
sistemi de bağırlarına basmaları sonucu
Hristiyan inancına yerleşmiştir.
O halde tek evliliği, dünya milletlerinin tarih boyu
deneyimleri sonucu varılan ideal bir netice olarak değil
de Hristiyan Avrupai düşünüşün kendisine has bir
saçması olarak takdim etmek sanırım tarihe daha
muvafık düşer.
Onlar bu dini emirle resmen tek kadına mahkum
olmuşlardır. Tatmin olamayınca gayrı meşru
yollardan tatmin vasıtası aramışlar ve tarihin
hiçbir safhasında şahid olunamayacak kadar büyük bir
fuhuş ortamı meydana getirmişlerdir.
Teknolojiyi getirip dünya üzerine hakimiyyetlerini yerleştirdikleri
son yıllarda ise bir yandan artık gayrimeşru
ilişkilerden iyice zevk almaya başlayan nefislerinin
teşvikiyle diğer
yandan asırlar boyu süren saçmalıklarım itirafa güç
yetirememeleri sebebiyle bunu dünya milletlerine mal etmeye çalışmış,
kendi içlerindeki mikrobla tüm insanlığı
mahvetmekte bir beis görmemişlerdir.
İslamiyet teaddüdü zevcata izin verir yerine göre teşvik
eder fakat sonuçta insanı muhayyer (serbest) bırakır.
Dileyen yani vücut ve nefis yapısı müsait olan tek
kadınla yetinebilir. Dileyen iki kadınla evlenir, dileyen
dörde kadar çıkabilir.
İslâmiyet dört evliliğe izin vermekle tek kadın
evliliğinin yollarını kapatmamıştır.
Fakat beşer yapısı olup her on yılda bir
patlak veren modern hukuk sistemi ise tek kadını
önerirken çok kadınla evlilik sistemini tamamen silip atmaya
çalışmıştır.
Müslüman erkeğin ilişki kurduğu kadın
sayısının artması yeni bir buhran doğurmaz.
Erkek ilişki kurduğu tüm kadınlarla meşru bir
anlaşma (nikah) yapmış olup onların geçimlerini
ve geleceklerini garanti altına almıştır.
Batı ise tek evliliği şart koşmakla adeta
insanı kanunsuz ilişkilere teşvik eden bir tavır
almıştır. Bu teşvik sonucu, erkek
kadının kadınlığından hiçbir zahmete
katlanmaksızın ve ona herhangi bir güvence vermeksizin
yararlanabilecek, kadın ise gençliği ve güzelliğinin
devam ettiği süre boyunca zevk ve güzelliğinin devam
ettiği süre boyunca zevk ve safa içinde yüzecek, güzelliğinin
yok olmasının hemen ardından tüm sevgilileri tarafından
terkedilecek, sokaklara atılacaktır.
İslâm dört evliliğe izin verir fakat, her kadına
tüm haklara sahib zevce sıfatını vermeyi katiyetle
ihmal etmez.
Batı ise evin tek kadınını sürekli aldatılan
ve bir zaman sonra da aldatmaya başlayan bir zavallı,
diğer kadınları da toplum
içinde hiç bir şerefi olmayan, istikbali garantisiz metresler
yapar.
İslâm'ın müsaadesi kadını
şereflendirir. Batının göstermelik himayesi ise onu
ele ayağa düşürüp sokak kadını olmaya sürükler.
İnsana hakiki anlamda özgürlüğü yalnızca
İslam vermiştir. Evlilikte dörde kadar müsaade edilmesi
de bu özgürlüğün vazgeçilmez unsurlarından birisidir.
|