Kadın erkek eşitliği yaygarasının sonucu
uygulamaya konarak İslâm'la tezat oluşturan diğer
bir mesele de miras ve şahitlik meselesidir.
İslâm hukukuna göre mirasta kadın erkeğin
yarısı kadar hak alır. Şahadette ise ancak iki
kadın bir erkeğin yerini tutar.
İslâm'ın bu uygulamasını gören modernistler
ona tenkid edebilecek bir şey buldukları zannıyla
sevinir ve taarruza geçerler.
Bunların iddiasınca İslâm'ın
yaptığı bu uygulama hem eşitliğe
aykırı, hem kadının şahsiyetine, insan
oluşuna vurulan acı bir darbe, hem de yirminci asırda
insanlığın alnından acilen silinmesi gereken bir
lekedir.
İslâm'ın yaptığı bu muamele görünüşte
apaçık bir eşitsizliktir. Ama asla adaletsizlik
değildir.
Eşitlik kadının ve erkeğin hiç bir kıstas
gözetilmeksizin aynı haklara sahip olmaları
manasıdır. Adalet ise her varlığın
yaratılışı icabı hakkı olan maddi ve
manevi esaslara riayet edilmesidir.
İslâm kadın ve erkeğe aynı hakları
vermemiş fakat hakkı olan şeyleri de hiç taviz
vermeksizin muhafaza etmiştir. Onun bu davranışı
daha hareket noktasında kadının başına bela
olacağını bile bile tüm hakları verdiğini
iddia edip ardından hiçbir hakkını uygulamayarak onu
emperyalist emellerine alet eden çağdaş
tağutların mantığından çok doğru ve
asilanedir.
Komünizm de, adalet ilkesinin yanlış veya
saptırılarak eşitlik olarak
anlaşılması sonucu vücuda gelmiştir.
Kadın erkek eşitliğini öngören bu tip bir anlayış
aslında, yeryüzünde her insanın eşit servete sahip
olmasını, her insanın eşit şartlarda
eşit seviyede çalışmasını her insanın
her kadından eşit olarak yararlanmasını
öngören mantıksız düşünceden hiç farkı
yoktur.
Mesela çalışan insanlar arasında tenbel olanla
çok çalışan arasında elbette bir fark
olacaktır. Ticarette, tedbirini alan, akıllıca çalışan
kârını edecektir. Güzel bir kadın da kime nasipse
onun hanımı olacaktır.
Fakat cihanşümul islâm devletinin koruyucu kanatları
altında kimse aç kalmayacak, kimse dilenmeyecek, kimse de
bekar bırakılmayacaktır.
İnsanlar arasında adaletsizlik doğuran bu nevi saçma
bir eşitliği uygulamaya kalkışmak onları açıktan
açığa tenbeliğe, parazitliğe teşvik etmek
olacaktır.
Çalışkanla tenbelin, zekiyle aptalın, güzelle
çirkinin eşit kefeye konduğu bir ülkede verim korkunç
bir hızla düşecek, mutluluk ve huzur anında ortadan
kalkacak, en kısa zamanda toplum patlama noktasına
gelecektir.
Gerçi, kadın-erkek eşitliğini savunanlar
işin bu raddeye geleceğini tahmin etmez veya tahmin
ettirmek istemezler ama onların hakkı gizlemesi bizim de
susmamızı gerektirmez.
İşte burnumuzun dibinde pusuda bekleyen Rusya bu
eşitliğin doğurduğu içler acısı bir
manzaradır.
Orası da kadın-erkek eşitliğinden tüm
insanların eşitliği anlayışına geçmiş,
hiç tahmin edilmeyen bir anda sistemleşerek, duygusuz, ruhsuz
ve makinalaşmış insanlarıyla dünyanın
başına müthiş bir bela kesilmiştir.
Bütün bu izahatlardan sonra hiç bir eziklik duymaksızın,
göğsümüzü gererek; İslâm'da kadın-erkek
eşitliği yoktur, yalnızca adalet vardır, ve
işte bu din bizim dinimizdir diye haykırıyoruz.
Şimdi bu meseleyi irdeliyelim. Acaba kadın ve erkek
eşitmidir ki modernist mantık hâlâ ısrarla onun
erkekle haklarda da eşit olacağını
savunmaktadır.
Bir erkek daha rüşdüne ermeden evvel babasıyla, gerek
tarlasında gerekse ticarethanesinde çalışır,
işlerinde onun en büyük yardımcısı olur.
Kız çocuğu ise daima evde kalır, ev işleri
ile veya çeyiz hazırlığı ile
uğraşır. Genç kızlık dönemine doğru
küçük bir servet teşkil edecek kadar bir çeyiz hazırlamış
olur.
Erkek ise babasının yanında delikanlılık
çağının bitimine kadar çalışır.
Fakat bu çalışmasından bazı istisnalar
dışında ona kalabilecek hiçbir şey yoktur.
Kazanılan her şey aile kesesine aktarılır.
Evlenme çağı geldiğinde kıza tekrar külliyetli
miktarda masraf yapılır. Her ne kadar karşı
taraf da masraflara katılıyor ve İslâmi ölçüler
dahilinde bir mihir ödüyorsa da bu mihrin tasarruf hakkı
ancak ve ancak gelin olan kıza aittir. Ne anne babanın ne
de kocanın bunda bir hakkı yoktur.
Veya başka bir eve indirilir. Bu ev çoğu kez kira veya
baba malı olur. Bu durumda da erkek sadece ev
eşyasına malikdir.
Baba ölene kadar yine aynı işte çalışmaya
devam eder. Bazan babanın bir olan servetini ikiye, üçe hatta
dörde ve daha fazlasına çıkarır.
Babasının ihtiyarlayarak iş açısından
verimsiz olduğu çağlarda da iş yerini durdurmaz. Tüm
gençliğini sermaye edinerek işlerin
ağırlığını yüklenir.
Anne babanın hastalık ve yaşlılık müddetinde
de memleketimizdeki ve tüm memleketlerdeki adet icabı
onların bakımını çoğu kez erkek üstlenir.
Kız ise öbür tarafta kocasının anne ve
babasına bakmakta, onların bir hizmetçi tarafından
asla üstlenilmeyecek temizlik hizmetlerini ve bakımlarını
üzerine almaktadır.
Bu durumda evladın babadan, kızın
kaynatasından alması gereken özel bir hak vardır.
Baba vefat edince geride bölünmesi gereken servetiyle birlikte
çoğu kez evsiz işsiz ve son derece
yıpranmış erkekler ve evlenip ev kurmuş
kızlar bırakır.
Bu durumda şüphesiz hak en az iki katlık bir farkla
erkeğin olmalıdır.
İslâmiyet bu ayırımı, kadınların
insandan sayılmadığı hatta mirasla beraber erkek
evlatlara intikal ettirildiği bir çağda ilan etmiş
ve uygulamıştır.
İslâm'ın bu emri olmasaydı, çağlar boyunca
kadınlar miras malından değil bir hak, belki bir
nohut tanesi bile alamayacaklardı.
Hak sahiplerini böylece apaçık bir şekilde ortaya
koyduktan sonra kesin olarak söyleyebiliriz ki, aslında bu bölünme
sonucu maddi açıdan ne kadının kaybettiği ne de
erkeğin kazandığı bir şey vardır.
Kadın baba tarafından hakkı olan bir hisseyi
alırken, kocası tarafından iki hisse daha gelerek
mirası üç hisseye tamamlamaktadır.
Erkek ise babasının malından iki hisse
alırken kaynatası tarafından yalnızca bir hisse
alarak bacısı gibi mirastan üç hisse almış
olacaktır.
Evlilikte umumiyetle denklik gözetildiğinden bu hisseler, mühim
istisnalar dışında hep eşit olacaktır.
Bu paylaştırmada kadının baba malından
aldığı hisse mücerret onun soyundan olması
sebebiyledir. Yine kocasının aldığı iki
hissede ise onun anne ve babasına hizmet etmesi sebebiyle
yarım hisse hakkı vardır.
Erkeğin ise bir hisse babasının sulbünden olması,
yarım hisse ise babasının işinde çalışması
sebebiyledir.
Böylece miras dağıtımından sonra ne
kadın bir hisse getirdiği için ezilir ne de erkek iki
hisse getirdiği için gururlanabilir. Eve giren üç birimlik
mirasın bir buçuğu kadına, bir buçuğu ise
erkeğe aittir.
Görüldüğü gibi İslâm miras meselesinde ne erkeği
kayırmış ne de zulmetmiştir. Onun
yaptığı sadece hakkın hak sahibine iadesidir.
İslâm hukukuna göre kadın dilerse hissesini mülkiyetinde
tutabilir. Kocasındaki hisse ise hakimiyetin erkekte
olması sebebiyle erkeğin mülkiyetinde kalır. Fakat
bu hakkın erkek tarafından gasbedilmesine asla imkan
yoktur. Bir anlaşmazlık ve ayrılma halinde erkek bu
hisseyi zaten hanımına nafaka olarak fazlasıyla
verecektir.
Yine şu unutulmamalıdır ki erkeğe
kadının iki katı pay ayrılması sadece
mirastadır. Miras ise esasında her ikisinin de çalışma
karşılığı kazandıkları bir
şey değildir.
Burada gözetilen esas, ihtiyaçtır. Erkek eşine ve
çocukların sarfetmek için iki, kadınsa yalnız
kendine harcamak için tek hisse alır.
Diğer ticari ilişkilerde, alım, satım, icare
gibi meseleslerde ise bu farklı oran sözkonusu değildir.
Bu durumlarda kadın erkekle aynı statüye dahildir.
Görüldüğü gibi miras meselesinden dolayı İslâm'ın
tenkid edilecek hiç bir kusuru yoktur. Öte taraftan da beşeri
sistemlerin bu hususta tutarlı hiç bir fikirleri yoktur.
İnsanın fıtratına en uygun, adalete
yakın olan, erkeğin iki, kadının bir hisse
almasıdır.
İşte bunlar; yerin, göğün ve bütün arasındakilerinin
yegane sahibi olan Hz. Allah'ın kanunlarıdır. Bunlara
uyan dünyada huzura ermiş, ahiret için de kendisine hoş
bir azık hazırlamıştır. Bunları inkar
eden veya uygulmamayan ise hem bu dünyada hem de ahirette rezil
rüsvay olur.