İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

KÜÇÜK VE BÜYÜK GÜNAHLARDAN SAKINDIRMA HAKKINDA SON SÖZ

 

Bu hatimeyi öne almaktaki maksadımız, Allah'ın lütuf ve keremiyle, insanları helake götüren, Cennetten uzaklaştıran, zillet ve mes­kenete duçar eden, sorumluluk ve vebal altında bırakan, özellikle Cennette küçük düşüren her çeşit günahlardan alıkoymak içindir.

Allahu Teâlâ hepimize rızasına uygun ameller nasîb edip gü­nahlardan korusun.

Bilmiş ol ki Allahu Teâlâ kendisine isyan edenlere çeşitli şekil­lerde azâb edeceğini bildirmekle kullarını günah işlemeğe karşı uyar­mıştır. Nitekim Allahu-Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmakta­dır:

“Onlar bizi gazablandırınca kendilerinden intikam aldık.” [1]

“Bu suretle onlar serkeşlik ederek yasak edileni yapmakta ısrar edin­ce kendilerine, “Hor ve zelil maymunlar olun” dedik.” [2]

“Eğer Allah insanları kesibleri ile hemen muaheze ediverecek olsa, yeryüzünde bir deprenen bırakmazdı.” [3]

“Kim kendisine doğru yol besbelli oldukdan sonra peygambere mu­halefet eder, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakırız (fakat âhirette) kendisini cehenneme ko­yarız. O, ne kötü bir yerdir.” [4]

“Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır ve o, kendisine Allah'tan başka ne bir yar, ne bir mededkâr da bulamaz.” [5]Bu hususta da­ha pek çok âyetler vardır. 

Sahih hadisde şöyle vârid olmuştur:

“Allahu Teala bir takım şeyleri farz kıldı, onları kaybetmeyin (ye­rine getirin). (Helâl haram diye) bir takım hududlar çizdi, bunları aşmayın (bu çerçeve dışına taşmayın). Unuttuğundan değil de rah­met olarak bazı şeyleri sükût geçti, onlar üzerinde araştırma yapma­yın.” [6]

Yine Buhari ile Müslim'de rivayet edildiğine göre Resül-i Ekrem,

“Hiç şüphesiz Allah kıskanır. Muhakkak mü’min de kıskanır. Allah'ın kıskanması, Allah'ın mü’mine haram kıldığı şeyi' mü’minin işleme' sidir.”[7], buyurmuştur.

Yine Buhâri ile Müslim'de Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allah'tan daha çok kıskanan kimse yoktur. Bunun için kötülüklerin açığını da gizlisini de haram kılmıştır. Allah'tan daha çok övül­mek, kendisine sevimli olan kimse yoktur.” [8]

Yine Sahih bir hadîsde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Mü’min bir günah işlediği vakit, kalbine siyah bir nokta bir leke vu­rulur. Tevbe ederse kalbi cilalanır ve yeniden parları tevbe etmez isyana devam ederse, siyah lekeler kalbini kaplayıncaya kadar ar­tar.”[9] İşte Âllâhu Teala'nın “Bilâkis, onların kazanmakta oldukları, kalblerini yenmiş (paslan­dırmış) tır.” [10] ayetindeki   “Ran” dan   muradı da budur.

Yine Buhari ile Müslim'in rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Muaz İbn Cebeli Yemen'e vali gönderirken ona

“Mazlumun bedduasından sakın, zira onunla Allah arasında perde yoktur.”[11], buyurmuştur.

İbnu'l-Cevzî'nin, Enes İbn Mâlik radıyallahü anh'ın annesi Ümmü Sûleym'den rivayetinde, Ümmü Süleym Resûl-i Ekrem'den öğüt istemiş, Resûl-i Ekrem de “Günahlardan uzaklaş, zira en makbul hicret, günahlardan uzaklaş­maktır. Farzlara devam et, zira en üstün cihad farzları edâ etmek­tir. Allah'ı çok zikret, zira Allah katında zikirden daha sevimli bir ibadet yoktur.”[12] buyurmuştur.

Ebû Zer (r.a.) Resûl-i Ekrem'e:

“Hangi hicret sahibi daha makbuldür?”   diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Günahları terk edip onlardan uzaklaşandır,” buyurdu. Bu anlamda daha pek çok hadîsler vardır.

Huzeyfe (r.a.)'ye, “Şu İsrâiloğulları, dînlerini terk ettikleri için mi suretleri değiştirilerek hınzır ve maymun olmak ve kendi kendile­rini öldürmek gibi çeşitli şekillerde azâb edildiler?” diye sordular. Huzeyfe (r.a.):

“Hayır, onlar açıkça inkâr etmediler, fakat emr olundukları şeyi yapmamak ve yasaklanan şeyleri yapmak için on­lara yüklenmeleri sebebiyle, insan, gömleğinden sıyrıldığı gibi, on­lar da dinlerinden ayrıldılar,” dedi.

İbn Abbâs radıyallahu anhuma diyor ki:

“Ey günah sahibi, bir günahı bırakıp daha büyüğünü işlerken son nefesinden nasıl emin olursun? Böyle bir emniyet içinde bu günahları nasıl işlersin? Ya­zıklar olsun sana, sağında ve solundaki meleklerden utanmaz mısın? Yaptığın günah ne kadar büyük ise, tevbe etmeden beklemen, on­dan daha büyük günahtır. Tasarladığın günahı, yaptım, diye sevin­men, o günahtan daha büyüktür. Yapmak istediğin herhangi bir kö­tülüğü yapamadım diye üzülmen, onu yapmandan daha günahtır. Bir günahı işlerken rüzgârın kapıyı sarsmasından korkarken, Allahu Teâlâ’nın seni gördüğünü bilerek ondan gönlünün ıztırap duymama­sı daha büyük günahtır. Yazıklar olsun sana, ne sanıyorsun? Eyyup aleyhisselâm senin işlediğin günahtan daha büyük bir günah mı iş­ledi de Allahu Teâlâ vücudunda, malında ona bu kadar belâlar ver­di? Aslında onun kusuru, kendisinden yardım isteyen bir mazluma yardım etmemesiydi”.

Fakat İbn Abbâş (r.a.)'dan böyle bir rivayet doğru olmasa ge­rektir. Şayet rivayet doğru ise tevile muhtaçtır. Çünkü Sahih kavle göre peygamberler nübüvvetten önce ve sonra -ister kasden ister sehven- günahların Kebâir ve Sağâir’inden masundurlar. Rivayet doğru ise tevili şöyledir:

Kendisinden yardım isteyene, imkânları olmadığı için yardım ede­memiş. Ancak imkânları olmasa bile yine yardım isteyenin yardımı­na koşması gerekirdi. Bu, daha iyi bir davranış olacaktı, işte daha iyiyi terk ettiği için Allahu Teâlâ kendisini muaheze etti.[13]

Bilâl İbn Sâd, “Yaptığın günahın küçüklüğüne değil, onu kime karşı yaptığına bak.” demiştir.

Hasan-ı Basri “Ey Âdemoğlu, günahı hiç yapmamak, yaptıktan sonra tevbe edip ondan vazgeçmekten çok daha kolay ve hayırlıdır.” demiştir.

Muhammed İbn Kâb el-Kuradi’de “Allahu Teâlâ'ya günahı terk etmekten daha sevimli bir ibadetle ibadet edilmemiştir.” demiştir. Nitekim bunu

“Size bir şey emrettiğim vakit, gücünüz yettiği kadar onu yapınız. Bir şeyi yasakladığım vakit de ondan (mutlak surette) sakınınız.”[14], Sahih hadis teyid etmektedir. Resûl-i Ekrem bu hadisde, emrettik­lerinin tam mânasiyle yapılmasında israr etmemiş, imkân nisbetinde yapılmalarını istemiştir. Fakat yasakladıkları üzerinde önemle durmuş ve onlardan kesinlikle kaçınılmasını istemiştir. Çünkü ya­sakları irtikâb, çok daha çirkin ve cezaları çok daha ağırdır. Artık gücünün yetip yetmediğine bakmadan, bütün imkânlarını seferber edip günahtan uzaklaşmak kendisine borçtur. (Esasen Allah, gücü­nün yetmeyeceği şeyle insanı mükellef tutmamıştır). Fakat emredi­len şeyler böyle değildir. Bunlarda aczinin dahli vardır. Bunlar, im­kanlara bağlıdır. Meşru olan imkân ve mazeretler dâima makbul, uydurma bahaneler de merduttur. Fudayl İbn Iyad “Sa­na göre günah ne kadar küçülürse Allah katında o nisbette büyür; sana göre bir günah ne kadar büyürse, Allah katında o nisbette kü­çülür.” demiştir.

Rivayete göre Allahu Teâlâ Mûsâ aleyhisselâm'a:

“Yaratıklarımdan ilk ölen, yani helak olan İblis' tir. Çün­kü bana ilk isyan eden o'dur, buyurdu ve isyan edenleri yaşasalar da ölü saydı.”

Huzeyfe (r.a.) diyor: “İnsan bir günah işleyince kalbine bir nokta, siyah bir leke vurulur. Günah işledikçe nokta nokta kalbi ka­rarır gider”.

Selefin -geçmiş büyüklerin- “İsyan, küfrün elçisidir.” sözü bunu teyid eder. Çünkü isyan ile kararan kalb, artık hayır kabul et­mez. Katılaşır, bütün merhamet, şefkat ve korku duyguları kalbin­den çıkar ve kolaylıkla canının arzu ettiği kötülükleri irtikâb eder. Böylelikle Allah'ı unutarak şeytanı kendisine dost edinmiş olur. Şey­tan da onu ümitlendirmek suretiyle alabildiğine azıtır ve nihayet küfre gitmesine sebep olur. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Onlar Allah'ı bırakıp dişilere taparlar ve  “Elbette senin kulların”dan belli bir takımı alıp onları saptıracağım, onlara kuruntu kur­duracağım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim. Allah'ın yarattığım değiştirmelerini emredeceğim” deyen, Allah'ın lanet et­tiği azgın şeytana taparlar. Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinen şüp­hesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vadediyor, on­ları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaadde bulunuyor. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Orada, kaçacak yer de bula­mayacaklardır.”[15], buyurmuştur. Diğer âyette

“Ey insanlar, Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartma­sın. Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun; o kendi taraftarlarını, çılgın ateşlik kimseler olmaya çağırır.”[16], buyurulmuştur.

İmâm Ahmed Müsned'inde Ebû Hureyre (r.a)'den rivayetinde Allahu Teâlâ İsrâiloğullarından bazıları için:

“Kulum bana itaat ettiği vakit ondan razı olurum; razı olun­ca da hem kendisini ve hem de eserlerini mübarek kılarım. Benim bereketimin sonu yoktur. Kulum bana isyan ettiği vakit de ona gazab eder, öfkelenirim. Gazab ettiğim kimseyi lanetlerim. Benim la­netim onun yedi nesline kadar iner”, buyurmuştur.

Bunu, Arkalarında cılız çocuklar bıraktıkları takdirde, bundan endişe edecek olanlar, haksızlık yapmaktan korksunlar, dürüst söz söylesin­ler.”[17], âyet-i celilesi teyid eder. Nitekim müfessirler âyetindeki “Din gününden” murad, ceza günüdür, demişlerdir.   Hadis-i Şerifte de:

“Yaptığın gibi bulursun.” buyurulmuştur. Yaptığın zulmün cezasını görmezsen, evlâtların görür. Bunun için Allahu Teâlâ:

“Haksızlık yapmaktan korksunlar ve Allah'tan, sakınsınlar; dürüst söz söylesinler.”[18], buyurmuştur. Şayet öksüz kalacak çocukları­nı düşünüyorsan bütün işlerinde ve özellikle başkalarının çocukla­rında Allah'tan korkmayacak olursan, Allahu Teâlâ sana ve zürriyetine aynı şeyi yaptıracaktır.

Şayet, onların ne günahı vardır? Bir şey yapmadıkları halde geç­mişlerinin cezalarını ne diye çeksinler, babalarının günahından sebeb Allahu Teâlâ evlâtlarından niye intikam alsın? Dersen, derim ki: çünkü zürriyetleri onlara tabidir, onlardan meydana gelmişlerdir. On­lar ne ise evlâtları da aynıdır.

Nitekim âyet-i celîle'de:

“İyi toprak Rabbinin izniyle bitki verir, çorak toprak kavruk bitki çıkarır.”[19], buyurulmuştur. Bir başka âyet de şöyledir:

“Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında on­ların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin onla­rın erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak ha­zinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapma­dım.”[20] Bu âyetler, fer'ın asle tabi olduğunu göstermektedir. Hat­ta duvar altındaki hazine bu yetimlerin ana tarafından yedinci de­delerine ait olduğu söylenir.

Şayet, siz böyle söylüyorsunuz ama kötülerden doğmuş nice iyi­ler ve iyilerden doğmuş nice kötüler vardır. Âdem ve Nûh aleyhiMüsselâmın evlâtları örnek olarak gösterilebilir. Âdem aleyhisaelâm pey­gamber iken oğlu Kaabil katil olmuş; Nûh aleyhisselâmın oğlu ken­disine iman etmemiştir, dersen, cevabında deriz ki: istisnalar kai­deyi bozmaz. Bunlar ender olmakla beraber hikmetini bilemediğimiz sebeplerden olabilir.

 Halbuki Allahu Teâlâ Resûl-i Ekrem'e,

“Ey Muhammed, sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin.”[21], bu­yurduğu gibi diğer âyette de:

“...Haksızlık yapmaktan korksunlar ve Allah'tan sakınsınlar; dü­rüst söz söylesinler.”[22], buyurulmuş ve bazı aslın sebebiyle fer'in de muazzeb olduğunu haber vermiştir. Bundan iki tarafın Müsavi olduğu lâzım gelmez. Ancak bazı kimselerin iyiliğinden furûları da yararlanır. Bununla beraber her ikisi de bir külli kaide değildir. Aynı zamanda bizim görüşünde kötü sandığımız bazı kimselerin, bile­mediğimiz gizli ve iyi amellerinden ötürü Allah tarafından bunların soyları mükâfatlandırılır. Bunun için biz: “Arkalarında âciz ve kü­çük çocuklar bıraktıkları takdirde, bundan endişe edecek olanlar, haksızlık yapmaktan korksunlar ve Allah'tan sakınsınlar, dürüst söz söylesinler.” [23]âyet-i celîlesini alırız.

Yine Ahmed'in Müsned'inde anlattığına göre Hz. Aişe'nin Hz. Muâviye'ye yazdığı bir mektupta, “Kul, Allah'a isyan ettiği vakit, in­sanların medhi zemine döner.” demiştir. Ebû'd-Derdâ (r.a.) da “Hiç anlamadan insanların gönüllerini sana karşı göstermekten sakın.” demiştir.

Muhammed İbn Şirin, bir defa büyük bir borç altına girmiş ve son derece üzülmüştü. Bunun üzerine “Ben kırk yıl önce işledi­ğim bir günahın cezasını çekiyorum.” demiştir.

Süleyman Dârânî de “İnsan gece karanlığında işlediği bir gü­nahı kimsenin görmediğini sanır, fakat sabah olunca işlediği bu gü­nahın zilleti onun boynuna takılır.” demiştir.

Yahya b. Muâz da “Bir kimse: “Allah'ım, düşmanlarımı bana gül­dürme” diye dua ettiği halde bütün düşmanlarını kendisine güldüren bu kimseye şaşarım.” demiştir. Bunun nasıl olduğunu kendisine soranlara Yahya “Allah'a isyan eder de kıyamet günü bütün düş­manları kendisine güler.” Dedi.

Mâlik b. Dinar anlatıyor: “Allahu Teâlâ peygamberlerden birisine:

“Ümmetine söyle: düşmanlarımın girip çıktıkları yerlere gi­rip çıkmasınlar, onların kılıklarına girmesinler, onların binitlerine binmesinler, onların oturup kalktıkları ve yiyip içtikleri yerlerde yi­yip içmesinler. Sonra onlar da onlar gibi benim düşmanlarım olur­lar, buyurdu.”

Hasan-ı Basri anlatıyor: “Onlar Allah'a ihanet etti ve bu sebep­le isyan ettiler. Eğer Allahu Teâlâ'ya karşı saygılı olsalar Allah da onları günahlardan korurdu. Olgun insan bir kusur işlediği vakit, cennete girinceye kadar onun korkusu yüreğinden çıkmaz.” Nite­kim Buhâri'nin İbn Mes'üd (r.a.)'dan rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“Doğrusu mü’min günahlarını, tepesine dikilmiş ve üzerine yıkılacak bir dağ gibi görür. Kötü insan da günahlarını, burnunun ucuna kon­muş ve bir şöyle etmekle uçup gidecek sinek gibi görür.”[24], buyur­muştur.

Kâ'bü'l-Ahbar'ın anlattığına göre tsrâiloğullanndan birisi yanılarak işlediği bir günaha pişman olmuş, üzülmüş ve “Acaba ben Rabbimi nasıl hoşnud edebilirim?” diye sağa sola koşmağa, dost ve ahbablarına mektuplar yazarak konu hakkında kendisini aydınlatma­larını istemeğe başlamış.

Ammâr b. Dâdâ diyor ki: “Kehmus:

“Ben kırk yıl önce işlediğim bir günaha hâlâ ağlarım,” dedi. Ben:

“ İşlediğin o günah ne idi? diye sordum,” Kehmus:

“Kırk yıl önce bir kardeşliğim Müsafir olarak bana gelmişti. Kendisi için bir balık aldım. Yemeği yedikten sonra komşumun du­varından bir parça toprak alarak kendisine getirdim. O da bu top­rak ile elini silerek temizledi. Bu suretle komşumun hakkı bana geç­ti. İşte bu günahıma ağlarım,” dedi”.

Ömer b. Abdülazîz valilerinden birisine yazdığı mektupta;

“İnsanlara karşı güçlü ve kudretli olup istediğini yapabüecek durumda olduğun vakit, Allahu Teâlâ'nın, senin üzerinde olan kud­retini düşün de ona göre hareket et. İyi bil ki, insanlara yapabilece­ğin kötülük geçicidir, en çok ölüme kadar devam eder. Buna karşı­lık onun âr ve azabı kıyamette senin için devam eder. Şunu da unut­ma ki, mazlumun hakkını zâlimden bizzat Allahu Teâlâ alır. Sakın sana karşı Allah'tan başka bir dayanağı olmayan kimselere zulmet­meğe kalkışma. Bir mazlum içtenlikle Allah'a sığındığı vakit Allahu Teâlâ hemen ona yardım eder.” Nitekim âyet-i celile'de

“Yoksa darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren ..., mi? Allah ile beraber bir Tanrı ha?”[25], buyurulmuştur. Abdullah b. Selâm'ın anlattığına göre, Allahu Teâlâ meleği yarattığı vakit, melek başını yukarı kaldırdı ve:

“Ey Rabbim, kiminle berabersin?” Diye sordu. Allahu Teâlâ:

“Hakkı ödeninceye kadar mazlum ile beraberim,” buyurdu.

Seleften bir zât da “Ey günahkârlar, Allahu Teâlâ'nın size karşı gösterdiği geniş Müsamahaya aldanmayın, isyanınız sebebiyle size olan gazabından çekinin ve korkun.” demiştir. Bu da Allahu Teâlâ'­ buyruğudur. Nitekim âyet-i celile'de.

Nihayet onlar bizi gazablandırınca kendilerinden. İntikam aldık...”[26], buyurulmuştur.

Yakup el-Kaarİ anlatıyor: “Bir defa rüyamda esmer, uzun boy­lu bir adam gördüm. Herkes onun peşinden gidiyordu. Ben:

“Bu zat kimdir?” diye sordum.

“Üveys el-Karni'dir,” dediler. Ben de peşine takıldım ve:

“Bana öğütte bulun,” dedim. Üveys bana karşı suratını ekşitti. Ben:

“Senden bana doğru yolu göstermeni istiyorum, kızmana lü­zum yok,” dedim. Üveys bana dönerek:

“Allah'ın rahmetini O'na itaatte ara, isyanındaki gazabından sakın. Rahmetinden ümidini kesme,” dedi ve beni terk ederek ayrıldı.

Tevrat'ta da “Ey İsrâiloğulları, ben sizi seviyorum, fakat siz bana isyan edince ben de size buğzettim.” diye yazılıdır.

Abdullah b. Zeyd anlatıyor: Aydınlık bir gecede mezarlığa uğ­radım. Tam o sırada bir adamın zincirini sürükleyerek mezardan çıkmakta olduğunu, bir diğerinin de zincirinden çekerek döve döve adamı gerisin geri mezara çekmekte olduğunu gördüm. Dövülen adam:

“Niye dövüyorsun? Ben namaz mı kılmadım, oruç mu tutma­dım?” dedi. Döven:

“Evet, namaz kıldın, oruç tuttun fakat yalnız kaklığın vakit Allahu Tealâ'nın görüp bildiğine aldırış etmeden kimse görmüyor di­ye isyana daldın,” dedi.

İbrahim Teymî de “ölümü ve yok olmayı hatırlamak için sık sık mezarları ziyaret ederdim,” diyor. Yine şöyle anlatıyor: Bir gece bir mezarlığa uğradım, uykum geldi ve uyudum. Rüyamda mezarın bi­ri yarıldı ve adamın biri

“Alın şu çengeli, ağzından sokup ardından çıkarın, dedi. Ölü:

“Ya Rab, ben Kur'an okuyup haccetmedim mi? diyerek yapmış olduğu bütün iyilikleri saydı. Bir ses:

“Evet, herkesin göreceği yerde bunları yaptın fakat yalnız kal­dığın vakit, benim görüp bildiğime aldırış etmeden isyan ettin,” dedi.

Abdullah b. el-Medenî anlatıyor: “Benim bir dostum vardı, ba­na şöyle anlattı:

“Bir defa arkadaşımla yola çıkmıştım. Akşam vakti bir me­zarın kenarında namazımı kıldım. Bu sırada kabirden bir inilti duy­dum, kulak verdim, adam:

“Ah ben de namaz kılar ve oruç tutar­dım.” dedi. Bunu duyunca beni bir titreme aldı. Arkadaşımı çağır­dım. O da bu söylenenleri aynen duydu. Oradan eşyamızın yanına döndük. Ertesi gün aynı yere geldik. Yine akşam namazını burada kıldım ve aynı sesi duydum. Eve döndüm ve bu korkudan iki ay has­ta yattım.” dedi. Abdullah b. el-Medenî devamla “Benim başımdan da aynen böyle bir olay geçti.” dedi ve olayı şöyle anlattı:

“Küçük­tüm, üevamlı olarak babamın mezarına gider, ruhuna Kur'an okur­dum. Bir Ramazan ayının kadir gecesinde sabah namazını erkenden kıldıkdan sonra sabah karanlığı ile yine babamın mezarı başına git­tim, oturdum, bir miktar Kur'an okudum. Mezarlıkta benden başka kimse yoktu. Tam bu sırada acı bir inilti duydum. Bu inilti, hora­sanla yapılmış bir mezardan geliyordu. Durdum ve iniltiye kulak verdim. Orada azab gören adamın şiddetli iniltileri afiyetini kaçırıyordu. Bir süre dinledim. Ortalık ışıyınca ses duyulmaz oldu. Ziya­ret için mezarlığa gelmeğe başladılar. Gelenlerden birisine:

“Bu me­zar kimindir?” diye sordum. O da:

“Bu öldüğü zaman ben küçüktüm. Ancak bu kimsenin beş vakit cemaate devam edip, lüzumsuz konuş­malarda bulunmadığını hatırlarım” dedi. Ölünün şu andaki duru­mu ile hayatındaki ibadetini karşılaştırınca hayretler içinde kaldım. Bunun için adamın durumunu incelemeğe koyuldum. Araştırdım ve bütün bu ibadetleri yanında riba yediğini öğrendim. Adam zamanın­da ticaretle uğraşırmış ihtiyarlayıp ticaret yapamaz hale gelince ha­zır servetini yememiş, tefecilik yaparak riba yemiş. Neticede bütün diğer iyilikleri, ramazanda ve hatta kadir gecesinde bile azâbtan kur­tulmasına yardımcı olamadı.” dedi ve şöyle devam etti:

“Ben bu­nu tanıdıklardan birisine anlattığımda, o

“Bundan daha acaibi, kaadıların elçisi diye bilinen Abdülbâsıt’ın durumudur. Kaadıların el­çisi iken zenginleşti.” dedi. Ben:

“Onun durumu nasıl?” diye sordu­ğumda, o:

“Abdülbâsıt ölmüştü. Mezarının yanına başka birisini def­netmek üzere kazdığımızda, gördük ki Abdülbasıt'e bir zincir vurul­muş, aynı zincire büyük bir köpek bağlanmıştı. Bu köpek diş ve tır­nakları ile Abdülbâsıt'ı ısırıp yırtıyordu. Onu görünce korkarak he­men mezarını kapadık. Başka bir adamın mezarını açtık, baktık ki kafatasından başka bir şeyi kalmamıştı. Kafasına geniş başlı büyük bir çivinin kapu biçiminde çakılmış olduğunu gördük. Korkarak he­men onun da mezarını kapadık. Üçüncü bir adamın mezarını açtık, adamın boynuna dolanmış bir yılan gördük. Yılanı kaçırmak iste­dik. Yılan bize bir üfledi ki nerde ise bayılıp düşecektik”.

Masiyetin sebeb olduğu Allahu Teâlâ gazabından meydana ge­len kabir azabından Allah'a sığınırız.

Süleyman b. Abdülcebbâr anlatıyor:

 “Bir günah işledim, buna önem vermedim. Rüyamda:

“Küçük olsa da sakın günahı küçük gör­me, zira burada küçük gördüğün, kıyamet günü senin için büyük olabilir.”, dediler”.

Ali b. Süleyman el-Enmâsî de “Rüyamda Hz. Ali'yi tam anlattık­ları şekilde gördüm, o:

“Eğer devamlı gece kalkan âbidler ve devamlı oruç tutanlar ol­masaydı, bir seher vakti ayağınızın altındaki toprak kum olup dağı­lırdı. Çünkü siz gereği gibi itaat etmeyen kötü kimselerdiniz.” dedi.

Şunu da iyi bilmiş ol ki, kişiyi günahtan koruyacak en kuvvetli silah, Allah korkusu ve O'nun şiddetli intikam ve elem verici azabı­nı hatırlamaktır. Nitekim âyet-i celîle'de:

“Allah'ın buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”[27],buyurulmuştur.

Nakledildiğine göre ölüm döşeğine yatan bir gencin ziyaretine giden Resûl-i Ekrem:

“Kendini nasıl buluyorsun?” diye sorar. Genç:

“Günahlarımdan korkuyor ve fakat Rabbimden ümidimi kes­miyorum,” der. Resûl-i Ekrem:

Ölüm anında (korku ile ümit) kimin kalbinde toplanırsa, Allahu Teâlâ onu korktuğundan emin kılar, umduğunu kendisine verir,” buyurdu.

Vehb b. el-Verd'den rivayet edildiğine göre İsâ aleyhisselâm “Cenneti sevmek ve cehennemden korkmak günahlara karşı sabrı ge­rektirir de insanı isyan ye dünya şehvetlerinden uzaklaştırır.” bu­yurmuştur.

Hasan-ı Basrî anlatıyor: “Sizden önce öyle insanlar (sahabeler) geçti ki çakıllar sayısınca altın infak etseler de yine kurtulamıyacaklarını sanırlardı. Bunlar günahı o nisbette büyük görürlerdi Bir mübarek hadîsinde Resûl-i Ekrem:

“Benim işittiğimi siz işitebiliyor musunuz? Gökyüzü meleklerin sık­letinden gıcırdadı ve gıcırdamakta da haklı idi. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki orada bir meleğin alnını sec­deye koymadığı kıyamda bulunmadığı veya rükû etmediği dört par­mak kadar boş bir yer bile yoktu.

Eğer benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız az güler çok ağlardı­nız; Allah'ın azabından ve şiddetli intikamından korkarak Allah'a feryad edip yollara, sahralara dökülürdünüz.” buyurmuştur. Diğer bir rivayette de “Kurtulup kurtulamıyacağınızı bilemezdiniz.”[28]

Ebû Bekir Abdullah el-Müzeni’de “Gülerek günah işleyen, ağ­layarak cehenneme girer.” demiştir. Hadîsde de şöyle buyurulmuştur:

“Eğer mü’min, Allah katındaki bütün azâbları bileydi bir vakit cehennemden emin olmazdı.” [29]

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde,

“Önce en yakın hısımlarını uyar.” şeklindedir.[30] Ayet-i kerime'si nazil olunca, Resül-i Ekrem kalktı ve:

“Ey Kureyş topluluğu, kendinizi Allah'tan satın alın. (Yoksa) ben Allah'ın azabından (kurtarmak için) size hiç bir fayda veremem. Ey Menaf oğulları, ben Allah'ın azabından kurtarmak için size hiç bir fayda veremem. Ey Resûlullahın amcası Abbas, ben Allah'ın azabın­dan kurtarmak için sana hiç bir fayda veremem. Ey Resûlullahın ha­lası Safiye, ben Allah'ın azabından kurtarmak için size bir fayda ve­remem. Ey Allah'ın Resulü Muhammed'in kızı Fâtıma, benden dile­diğini iste, yalnız ben Allah'ın azabından kurtarmak için sana bir fayda veremem.”[31], buyurdu.

Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde, Hz. Aişe, Resûl-i Ekrem'e

“Rablerine döneceklerinden kalbleri ürperek vermeleri gerekeni veren­ler...”[32], âyetinde anlatıldığı gibi zina, hırsızlık ve içki gibi günah­ları irtikab edenler de bu korkanlar arasında mıdır? diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Hayır, bu dediklerin değil, (bunlardan uzak olup) namazını kıldığı ve orucunu tutup sadakasını verdiği halde bu ibadet­lerinin kabulünden korkanlardır.” diye cevap verdi.[33]

Hasan-ı Basri'ye:

“Ey Ebâ Said, öyle bir takım vaizler var ki hep Allah'ın rah­metinden ve ümit etmekten bahsederlerken o derece ileri giderler ki, sevincimizden adeta uçacak hale geliriz, bu nasıl olur?” dediler. Hasan-ı Basri:

“Emniyet gelip çatıncaya kadar sizi korkutanlarla düşüp kalk­manız, korku gelip çatıncaya kadar ümit ve emniyet bahşedenlerle düşüp kalkmanızdan çok daha hayırlıdır,” dedi.

Hz. Ömer (r.a.)'e sûikasd yapılıp ölüm döşeğine yattığı vakit, oğ­luna:

“Oğlum, ben ölürüm. Sen de benim başımı, üzüntü içinde top­rağa, mezara korsun, fakat asıl üzüntü ve sıkıntı benimdir. Eğer Rabbim bana merhamet etmezse halim nice olur?” Dedi. Bunu duyan İbn Abbas (r.a.):

“Ey mü’minlerin emiri, neden bu kadar korkuyorsun?   Allahu Teâlâ seninle İslâmiyete bu kadar yardım yaptırdı, memleketler fet­hettirdi ve şehirler kurdurdu. Senin için üzülecek ne var ki?” Dedi. Hz. Ömer:

“Hesabtan kolaylıkla kurtulabilsem, benim için yeter, fazla bir şey istemem,” dedi.

Hz. Ali'nin oğlu Hüseyn'in oğlu Zeynelabidin abdest aldığı vakit kendisini bir titreme alırdı. Sebebini soranlara “Yazıklar olsun size, ben şimdi kimin huzuruna dönüyor ve kime münacatta bulunuyorum biliyor musunuz?” derdi.

Ahmed b. Hanbel de “Korku, beni arzu ettiğim yemek ve içmek­ten alıkor.” demiştir.

Buhâri ile Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem, Allah'ın azâb ve ikabını hatırlayarak gözyaşı akıtanları da kıyamette Arş'ın altında gölgelenecek yedi sınıf insanlar arasında saymıştır.[34]

İbn Abbâs (r.a.)’ın rivayetinde Resûl-i Ekrem

“İki göz kıyamet günü cehennem ateşi görmez. Bunlar, gece karanlı­ğında Allah korkusundan ağlayan ve düşman karşısında uykusuz kalan gözlerdir.”[35], buyurmuştur.

Ebû Hureyre (r.a.)'nin rivayetinde ise Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü bütün gözler yaşlıdır, ancak Allah'ın bakmasını ha­ram kıldığı şeylerden çekinen, Allah yolunda uykusuz kalan ve Allah korkusundan sebeb sineğin başı kadar bir damla gözyaşı dö­ken gözler ağlamaz.”[36] buyurmuştur.

Tirmizî'nin Sahih ve hasen olarak Ebû Hureyre'den rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“Sağılan süt memeye girmediği gibi, Allah korkusundan ağlayan kim­se de cehenneme girmez. Allah yolunda çarpışırken meydana gelen tozla, cehennemin dumanı birleşmez.” [37]buyurmuştur.

Amr b. el-Âs (r.a.) 'in oğlu Abdullah da “Allah korkusundan ağ­layan gözden gelen bir damla yaş, benim için altun sadaka vermek­ten daha sevimlidir.” derdi.

Abdullah'ın oğlu Avn diyor ki: “Duyduğuma göre Allah korku­sundan akan gözyaşı, insanın vücudunun neresine isabet ederse ora­sı yanmaz. Hatta Resûl-i Ekrem'in ağlamasından göğsünde, kayna­yan tencerenin çıkardığı ses gibi, ses çıkardı.” dedi. El-Kindi de “Al­lah korkusundan akıtılan bir damla yaş, deryalar gibi, cehennem ate­şini söndürür.” demiştir. İbn Semmâk da kendi kendini kınayarak “Zahidlerin konuştuğu gibi konuşur fakat münafıklar gibi davranır­sın. Bununla beraber de cennete girmek istersin, öyle mi? Bu, çok uzak. O cennet, başkaları içindir. Onların yaptıkları ile bizim yap­tıklarımız arasında çok fark vardır.” derdi.

Sûfyan-ı Sevrî diyor: “Cafer-i Sadık'ın huzuruna girdim ve ken­disine:

“Ey Resûl-i Ekrem'in torunu, bana öğüt ver,” dedim. Cafer-i Sadık:

“Ey Sûfyan, yalancı için mürüvvet, hased eden için rahat yok­tur. Küsüp darılan adamın dostluğu olmaz. Kötü huyu olan da efen­di olamaz,” dedi. Ben:

“Ey yüce peygamberin torunu, biraz daha artır,” dedim. O:

“Haram olan şeylerden kaçın ki en çok ibadet edenlerden ola­sın. Allah'ın taksimine rıza göster ki, gerçek teslim olan Müslümanlardan olasın,   insanların, hakkında nasıl davranmalarını istersen, sen de onlara karşı öyle davran ki olgun mü’min olasın. Kötülerle ar­kadaş olma ki, kötülüklerinden kurtulmuş olasın. Nitekim hadisde:

“Kişi dostunun dini –ahlâkı- üzeredir.” buyurulmuştur.

“İşlerini, Allah'tan korkanlara sor ve onlarla istişâre et, “dedi. Ben:

“Ey Allah'ın Resulünün torunu, nasihatini biraz daha artır,” de­dim. O:

“Ey Süfyan, kabilesiz ululuk ve saltanatsız heybet isteyen, mâsıyet zilletinden çıkıp Allah'a itaat etsin,” dedi. Ben:

“Yine artır, “dedim. Bunun üzerine Cafer-i Sadık:

“Babam bana üç öğüt verdi ve dedi ki, oğlum, kötülerle arka­daş olan kötülükten, kötü yerlere girip çıkan da töhmetten kurtula­maz. Diline sahip olmayan da pişman olur.”

İbn Mübarek diyor: -Vüheyb h. el-Verd'e:

“İsyan eden kimse ibadetin zevkini alabilir mi?” diye sordum. O:

“Hayır, ibadetin zevkine varamaz,” dedi.

İmam Ebû'l-Ferec b. el-Cevzi de;

“Korku, şehvetleri yakan bir ateştir. Bunun fazileti de şehvetleri yakıp günahlardan koruduğu ve taate teşvik ettiği nisbettedir. Korkan adam nasıl fazilet sahibi ol­masın ki, iffet, vera', takva, mücahede ve Allahu Teâlâ'ya yaklaştı­racak bütün iyi ameller korku sayesinde elde edildiğini ayet-i celileler açıkça göstermektedir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Rablerinden korkanlara doğru yol ve rahmet...” [38]

“Allah onlardan razıdır. Onlar da Allah'tan razıdır.   Bu, Rabbinden korkan kimseyedir.”[39]

“tnannuşsanız benden korkun.”[40]

“Allah'ın azametinden korkanlar için iki cennet vardır.”[41]

“Allah'tan korkan öğüt alacaktır.”[42]

“Allah'ın kulları arasında O'ndan korkan bilginlerdir.”[43], buyur­muştur ki, ilmin faziletine delâlet eden her âyet ve hadis, korkunun da faziletine delâlet eder. Zira korku, ilmin özünü teşkil eder, ilim ve bilgiden meydana gelir.

Bu husus ile ilgili hadislere gelince bunlardan bezılan şunlardır: İbn Ebi'd-Dünya'nın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allah korkusundan kişinin vücudu ürperip tüyleri diken diken ol­duğu vakit günahları, kuruyan yaprakların dalından döküldüğü gi­bi, dökülür.” buyurmuştur.[44] Kudsi bir hadiste Allahu Teala:

 “İzzet ve celalim hakkı için iki emniyet ve iki korkuyu bir kulum­da toplamamı dünyada kendisini emniyette görür. Benden korkmazsa onu âhirette korkuturum. Dünyada korku üzere olursa onu ahirette korkulardan emin kılarım.” buyurmuştur.[45]

Ebû Süleyman ed-Dârâni de “İçinde Allah korkusu bulunmayan her gönül haraptır.” demiştir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Allah'ın melerinden ancak hüsranda kalan kimseler emin olur.” [46]buyurmuştur.

Mâlik b. Dinar da “Günahlara nedamet edip ağlamak, esen rüz­gârın, kurumuş ağacın yapraklarını döktüğü gibi günahları döker, mahveder.” demiştir.

Geçmiş büyüklerden birisi “Eğer, “Bütün insanlar cennete gire­cek de yalnız bir tanesi girmeyecek” dense, o bir tek insanın ben ol­masından korkardım.” demiştir. Ebû Bekir (r.a.)'den sonra en üstün ve cennetle müjdelenmiş Hz. Ömer (r.a.) münafıklar hakkında Resül-i Ekrem'in sırdaşı olan Hz. Huzeyfe'ye:

“Ben de münafıklardan mıyım?” Diye sormuş, Ebû Huzeyfe:

“Hayır, sen onlardan değilsin,” diye cevap vermiştir. Bu kadar üstün bir zat olmasına rağmen bu korkudan kendisini azade hisset­memiş ve bilemeyerek bir hataya düşmüş olabileceği endişesini taşı­mıştır.

Hasan-ı Basri (Allah rahmet etsin) anlatıyor: “Babamız Âdem aleyhi's-selâm cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirildiği vakit hiç dur­madan üçyüz yıl ağlamıştır. Cennetten çıkışının acısını duymaması için dünyanın en mutedil yerlerinden olan Hindistan'ın Serendip böl­gesine indiği bir vadiyi gözyaşları ile doldurmuştur.”

Vuheyb b. el-Verd de: “Allahu Teâlâ, oğlu hakkında Nuh aleyhi's-selam'ı kınayarak:

“İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma.”[47], buyurduğu vakit, Nuh aleyhisselâm üçyüz yıl ağladı. Hatta gözünden akan yaşlarından yü­zünde dere gibi çizgiler belirdi. Vehb b. Münebbih de: Davud (s.a.) o kadar çok ağlardı ki, gözyaşlarından oturduğu yer sulanır ve ora­dan bitkiler biterdi; sesi kısılıncaya kadar da ağlaması devam ederdi.

Abdullah b. Ömer'in (radıyallahu anhuma) anlattığına göre; Zekeriyâ aleyhiVselâm'ın oğlu Yahya aleyhi's-selâm o kadar çok ağlar­dı ki, gözyaşlarından yanaklarının etleri yarılarak dişleri meydana çıkardı. Annesi:

“Oğlum, gel, iki bez parçası ile yanaklarını yamayayım da hiç olmazsa dişlerin görülmesin der ve öyle yapardı. Fakat yine gözyaş­ları aktıkça bu bezler gevşer, kopar, annesi de durmadan onları ya­pıştırırdı.” dedi

Buhâri, Hz. Âişe'den rivayetinde:

“Hz. Ebû Bekir Kur'an okuduğu vakit gözyaşlarını tutamazdı.” dedi. Yine bu rivayette:

“Resûl-i Ek­rem ölüm döşeğine yattığı vakit Hz. Ebû Bekir'e namaz kıldırmasını emretmişti. Hz. Aişe:

“Ya Resûlallah! Babam çok yufka yüreklidir, sizin mihrabını­za geçecek olursa cemaat onun ağlamasından başka bir şey duymaz,” demiştir.

Abdullah b. Musa da, “Hz. Ömer'in yanaklarında ağlamaktan iki siyah çizgi belirmişdi.” demiştir.

Abdullah b. Ömer de:

“Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, âhiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkar eden kimse gibi olur mu?”[48], âyet-i celilesinden muradın, Hz. Osman olduğunu söyler. Muâviye (r.a.), Dırar radıyallahu anh'a:

“Hz. Ali'yi bana anlat,” dedi. Dırar:

“Bana kızmayacaksın, değil mi?” diye sordu. Muâviye:

“Hayır, kızmam, olduğu gibi anlat,” dedi. Dırar:

“O ilim ve maarifde o kadar ilerde idi ki, onun bu hususlar­daki bilgisini kimse ölçemez. O İslâm dinini yaşamakta ve yaymak­ta en güçlü bir insan, gerçeği kesin ve açık olarak konuşan, adaletle hükmeden, her tarafından ilim ve marifet fışkıran, her yanından hikmetler akan dünyanın cazibelerine kapılmayan, gecenin karan­lığı ile anlaşan ve tenha yerlerden hoşlanan, çok düşünen ve çok ağ­layan, kendi akıbetinden korkarak ellerini oğuşturup hayretler içinde sağa ve sola dönen, kendi kendini kınayan, süslü kumaşlar üze­rine, kaba elbiseleri tercih eden, sofrada bulduğu ile yetinen, adeta bizden birisi imiş gibi sorularımızı cevaplandıran, davetlerimize ka­tılan bir insandı. Gülümsediği vakit dişleri inci daneleri gibi parlar, din bilginlerine saygı gösterir, yoksulları severdi. Haksızlıkta güç­lülerin kendisinden yardım görme ümidi olmaz, zayıflar da adaletin­den ümit kesmezlerdi. Bazı geceleri sakalını eline alır ve yolarcasına toplayarak mihrabında sabahladığına bizzat kendim şahidim.

“Aman ya Rabbi, aman ya Rabbi” diyerek üzüntülü bir şekilde ağ­ladığını ve:

“Ey dünya, sen mi bana yöneldin, yoksa ben mi senin peşindeyim? Yazıklar olsun bana, seni ebediyyen terkediyorum, ar­tık bana dönmene imkan yok. Ey Ali, ömrün kısa, yaşayışın hakir, tehlikelerin ise çok büyük. Bu uzun ve yalnız yolculukta, bu azıcık azık ile ne yapacaksın?” der ve ağlardı. Bütün bunları şu anda gö­rür gibiyim, dedi. Bunları dinleyen Muâviye akıttığı ve yeni ile sil­diği gözyaşları ile oradakileri de ağlattıktan sonra:

“llah Ebû'l-Hasan'a (Ali'ye) rahmet etsin. Vallahi, o, senin anlattığın gibi bir zat idi. Ey Dırar, senin ona olan hasretin nasıldır?” Diye sordu. Dırar:

“Gözünün önünde evladı boğazlanan bir babanın elem ve has­reti gibidir,” dedi, gözyaşlarını tutamayarak talebesi Saîd b. Cübeyr ile birlikte hüngür hüngür ağladılar.

Cabir'in oğlu Yezid'in oğlu olan Abdurrahman da şöyle diyor:

“Mersid'in oğlu Yezîd'e:

“Nedir, bu gözyaşlann hiç durmaz mı?” Diye sordum. Mersid:

“Benim gözyaşlanmdan ne istiyorsun?” Dedi. Ben:

“Umulur ki Allahu Teâlâ senin gözyaşlarından beni de fayda­landırır, bunun için soruyorum,” dedim. Mersid:

“Kardeşim, Allahu Teâlâ, isyan ettiğim takdirde beni cehen-nem'e koymakla korkutmuştur. Halbuki beni, yalnız hamamda hap­setmekle korkutsaydı, yine gözyaşlamnın kurumaması gerekirdi. Da­ha nasıl ağlamayayım?”,dedi. Ben:

“Tenhalarda da böyle ağlıyor musun?”, diye sordum.

“ Bundan sana ne, neden soruyorsun?”, dedi. Ben:

“Umulur ki ondan da yararlanırım,” dedim. O:

“Vallahi bu hal, ailemle münâsebet kurmak istediğim zaman gözümün önüne gelir, arzumu yerine getiremem. Sofrada hatırlasam yemek yiyemem. Ben ağlarım, karım ağlar ve hiç bir şey anlamadıkları halde küçük çocuklarım da ağlar. Hatta zaman olur ki karımın,

“Nedir senin bu ağlamalarından çektiğim, hiç mi bir huzur günü görmeyeceğiz?” dediği olur,” dedi”.

Cafer b. Süleyman anlatıyor:

“Sabit Bennâni'nin gözleri ağrıdı, doktora gitti. Doktor:

“Tavsiyemi yerine getireceğine söz ver, gözünün daha ağrıma­yacağına dair sana teminat vereyim,” dedi. Sabit:

“Tavsiyen nedir?”, diye sordu. Doktor:

“Daha ağlamıyacaksın,” dedi. Sabit:.

“Ağlamayan gözde ne hayır kalır, diye mukabelede bulundu”.

Urfe'nin oğlu Hasan diyor ki: “Vâsıt mevkiinde Harun'un oğlu Yezid'i gördüm. Gözlerine hayran oldum. Bir süre sonra gözlerinin kör olduğunu görünce:

“O güzel gözlerine ne oldu?”, diye sordum. O:

“Gecelerde akan yaşlar onları kör etti,” dedi.

Feth-ı Mevsıli’nin arkadaşlarından biri yanına giderek al renk­te akan gözyaşlarını görünce:

“Kan mı ağlıyorsun?”, diye sordu.

“Evet, kan ağlıyorum,” dedi. Bu zat:

“Hayrola, niçin kan ağlıyorsun?”, diye sordu. Feth-ı Mevsılî:

“Allah'ın bana borç ettiği bir görevi yerine getiremediğim için ağlıyorum, dedi. Feth-ı Mevsıli öldükden sonra kendisini rüyasında gören bu zat:

“Allahu Teâlâ sana ne gibi muamelede bululdu?” Diye sordu.

“Allah'ım beni yargıladı,” dedi. Bu zat:

“ O akıttığın gözyaşlanndan sebeb Allahu Teâlâ sana ne gibi muamelede bulundu?”, diye sordu. Feth-ı Mevsılî:

“Allah'ım beni kendine yaklaştırdı ve

“Niçin bu kadar ağla­dın?” diye sordu. Ben,

“Allah'ım, senin bende olan bir hakkim ye­rine getiremediğimden ağladım.” dedim. Allahu Teâlâ,

“Yaş yerine niçin kan akıttın?” diye sordu. Ben,

“Baha rahmet kapılarını açmayacağından korktuğum için.” dedim. Allahu Teâlâ,

“Senin bütün bu düşüncelerinin sonucudur ki, seni koruyan melekler kırk yıl bana arzettiklei amel sahifelerinde bir günah bulunamamıştır.” buyurdu, dedi”.

İbri Hibban Sahihinde anlattığına göre Ata diyor ki:

“Ben ve Ömer'in oğlu Ubeyd Hz. Aişe'nin huzuruna çıktık. Hz. Aişe:

“ Ey Ubeyd,   demek ancak şimdi ziyaretime gelebildin?”, dedi. Ubeyd:

“Eskilerin: “Seyrek ziyaret et ki, sevgin artsın” sözüne uya­rak geciktim,” dedi. Hz. Aişe:

“Hayır, tenbelliğinden geciktin,” dedi. Ömer'in oğlu Ubeyd:

“Ey mü’minlerin annesi, Resûl-i Ekrem'den gördüğün önemli şeylerden bize haber ver,” dedi. Hz. Aişe kısa bir süre sustuktan sonra:

“Bir gece Resûl-i Ekrem bana:

“Ya Aişe, bana Müsaade et de bu gece Habbime ibadet edeyim,” dedi. Ben:

“Ey Allah'ın Resulü, sana yakınlığı, senin Allah'a yakınlığını ve seni memnun eden şeyi en çok sevenlerdenim, dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem abdest alarak namaza durdu ve ağladı. O kadar ağ­ladı ki gözyaşları yerleri ıslattı. Bu hal böyle devam ederken, Hz. Bi­lal namaza davet etmek üzere içeri girdi. Resûl-i Ekrem'in gözyaşlarını görünce:

“Geçmiş ve gelecek hataların bağışlanmışken niçin ağlıyorsun?”, diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl Sahihlerine şüphesiz deliller vardır.”[49], âyet-i celilesidir. Yazıklar olsun bu ayeti okuyup da üzerinde düşünmeyen­lere,” dedi.

Şunu bilmiş ol ki, ağlamak, ya üzüntüden, ya korkudan veya se­vinçten olacağı gibi, Allah'a şükürden veya Allah korkusundan da olur. Bunların en üstünü ve karlısı, Allah korkusundan akıtılan gözyaşlarıdır. Fakat yalan ve riya olarak akıtılan gözyaşları rahmetten koğulma ve Allah'ın gazabını çekmekten başka bir fayda sağlamaz. Ezelde iyilerden veya kötülerden yazıldığını bilmeyen ve bu arada çeşitli günahları irtikâb edenlerin üzülerek günahlarına tevbe ile is­yandan uzaklaşıp ibadete dönerek geçmiş ve gelecekleri için gözya­şı akıtmaları en tabii bir haklarıdır.

Zatın biri, “İnsanların en yumuşak kalblisi, en az günah işleye­nidir.” demiştir.

Ukbe fa. Âmir'in rivayetinde Resûl-i Ekrem'e:

“Ey Allah'ın Resulü, kurtuluş çaresi nedir?”, diye sorduklarında, Resûl-i Ekrem:

Diline sahip ol, evinde otur ve günahlarına ağla,”[50] buyur­muştur. Diğer bir hadîsde de şöyle buyurmuştur:

“ Ben sizden daha iyi Allah’ı bilir ve sizden daha çok O'ndan kor­karım.”

Bunun içindir ki korku, peygamberler, âlimler ve velilerde; em­niyet ise zâlimler, zalim hükümdarlar ve cahillerde daha çoktur. Bun­lar, hesaplarını vermiş, Allah'tan uzak kalmaktan, kıyametin deh­şetinden ve cehennemin azabından emin olmuş bir tutum içindedir­ler. İşte bu gibiler hakkında Allahu Teâlâ,

“Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerine unutturduğu kimseler gi­bi olmayın; onlar, yoldan çıkmış kimselerdir.”[51] buyurmuştur.

Buhârî, Ensar'dan olan Ümmü Âlâ (r. anha)'dan rivayetinde, Ümmü Âlâ diyor ki: “Mekke'den gelen ilk muhacirler Medine'liler ara­sında kur'a ile taksim edildi Her yönü ile Muhacirlerin ileri gelen­lerinden olan Osman b. Maz'ûn (r.a.) bizim hissemize düştü. Yanı­mızda hastalandı ve öldü. Kendisini yıkayıp kefenlediğimiz zaman Resûl-i Ekrem de geldi. Ben:

“Ey Sâib'in babası, Allah sana rahmet etsin, Allahu Teâlâ'nın sana ikramda bulunacağına ben şehâdet ederim,” dedim. Resûl-i Ek­rem:

“Allahu Teâlâ'nın ona ikramda bulunacağını nereden biliyor­sun?” diye sordu. Ben:

“Anam babam sana feda olsun, ya Resülallah, bildiğimden de­ğil, öyle kanaat ettiğimden söylüyorum,” dedim. Resul-i Ekrem Osman'a yaklaşarak:

“Vallahi ben onun için hayırlar umarım,” buyurdu.

Resul-i Ekrem'in Ümmü Âlâ'yi reddetmesi onun Osman hakkın­da kesin hükümde bulunmasından idi. Onu ancak Allah bilir. Bu­nun için Ümmü Âlâ'nın kesin olarak Hz. Osman hakkında şehâdette bulunmasını iyi karşılamamiştı. Ümmü Âlâ'ya yakışan, “Allah'ın sana ikramda bulunacağını umarız”, şeklinde konuşması idi. Nite­kim Resul-i Ekrem de aynı şekilde, “Ben onun hakkında hayır uma­rım.” buyurmuş ve devamla “Ben peygamber olduğum halde Aîlahu Tealâ'nın kıyamet günü hakkımda ne işlem yapacağını bilemem.” buyurmuştur. Ümmü Ala:

“Vallahi ben de ondan sonra böyle kesin olarak hiç kimseyi tezkiye etmedim; hep ümit ve hüsn ü zan ifade eden kelimeleri kul­landım. Bu hal beni çok üzdü. Bir ara rüyamda akan bir göze gör­düm. Bu gözenin Osman b. Maz'ûn'a ait olduğunu söylediler. Uya­nınca Resûl-i Ekrem'e giderek rüyamı anlattım.” Resûl-i Ekrem:

“İşte o gördüğün, Osman b. Maz'ûn'un amelidir,” buyurdu. Os­man b. Maz'un Cr.a.) ölünce Resûl-i Ekrem yanına gelerek yanakla­rından öptü, ağladı ve gözlerinden akan yaş Osman'ın yanaklarına aktı ve orada bulunanlar da ağladılar. Resûl-i Ekrem:

“O, bu dünyadan dünyalık namına hiç bir şey almadan ayrı­lan bir insandır,” buyurdu ve onu övdü. Resûl-i Ekrem ona, “Geçmiş­lerin iyisi, geçmiş iyi bir insan” adını verdi. Medine-i Münevvere'deki Baki' mezarlığına ilk defnedilen bu zattır. Allah kendisinden ra­zı olsun.

Bedir savaşına katılmış İslâm kahramanı olan Osman b. Maz'un hakkında, kesin olarak, Ümmü Âlâ'nın, “Allahu Tealâ'nın ikramına mazhar olur.” sözü üzerine Resûl-i Ekrem:

“ Ne biliyorsun? Yoksa Allahu Teâlâ Bedir kahramanlarına, “Siz ne yaparsanız yapın, ben sizi bağışladım” diye bir vaidde bulundu­ğunu mu biliyorsunuz?”, buyurdu ve onları böyle kesin konuşmaktan men etti. Fakat kendisi Osman'ı öperek ağladı ve onu en üstün fazi­let olan, “Dünyadan bir şey almadı, geçmişlerin iyisidir” demekle iltifat etti. Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Aynı zamanda kişinin ne kadar çok iyiliği olsa da Allah'ın azabından emin olmamasını ha­tırlatır Çünkü Allah üzerine hiç bir şey vacip değildir. Nitekim:

“De ki: “Allah, Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek dilerse kim O'na karşı koyabilir?”[52], bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Resûl-i Ekrem Ümmü Âlâ (r.a.) ya yaptığı gibi bir defasında da aynı muameleyi Hz. Âişe (r.a.) ye yapmıştır. Nitekim Müslim'in ri­vayetinde Hz. Aişe, “Resûl-i Ekrem'i Ensar'dan bir çocuğun cenaze­sine davet etmişlerdi. Ben:

“Ne mutlu bu çocuğa ki, cennet serçelerinden bir kuş olarak uçup cennete gitti. Çünkü hayrı ve şerri anlamadan ve hiç bir kö­tülük yapmadan öldü,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“O, senin bildiğin gibi değil, Allahu Teâlâ cennetlikleri onlar daha annelerinin karınlarında iken, cehennemlikleri de babalarının bellerinde iken yaratmıştır,” buyurdu.” demişlerdir.

Hatta bu rivayetten, Müslüman çocuklarının cennete girecekle­rine kesin olarak hükmedilemeyeceği anlamını almışlardır. Fakat ule­ma, bunca açık ve kesin âyet ve hadisler karşısında bu görüşde olan­ları şiddetle red ve inkâr etmişlerdir. Bu hadisle delil çekilemez, çün­kü bu hadisin zahir anlamının murad olmadığı ittifaklıdır. Zira bu rivayet, çocuklar hakkında Allah tarafından Resûl-i Ekrem'e cen­nete gireceklerine dair kesin bilgi verilmeden öncedir. Bu itibarla hiç bir tarafa kesinlikle hükmetmemiş, ancak kesin olan hükmü red­detmiştir. Bu husustaki kesin nasslar varid oldukdan sonra” artık Müslüman çocuklarının cennete gireceklerine dair kesin hükme varmakta bir sakınca kalmamıştır. İhtilaf, Müslüman olmayanların ve bütün kâfirlerin çocukları hakkındadır ki, esahlı ve en doğru olanı, bunların da cennetlik olmalarıdır ki, bu konuya bir daha temas ede­ceğiz.

Durum bu olduğuna göre mü’minler nasıl korkmasınlar ki, biz­zat Resûl-i Ekrem:

“Hûd ve benzeri el-Hakka, el-Vâkı'a, en-Nebe, et-Tekvîr ve Ğâşîye gibi sûreler beni kocalttı.” buyurmuştur.

Ulema diyor ki: “Resûl-i Ekrem'i kocaltan, bu sûrelerdeki korku ve dehşet veren, âhiret halleri ve onun tüyler ürpertici safhalarını anlatan şiddetli veidleri ihtiva eden hususlar olsa gerektir. Ayrıca Hûd süresindeki: “Emrolunduğu gibi İstikamet et.” âyet-i celilesi bun­ların başında gelir, istikamet ise ulaşılması en güç bir makamdır. Bunu hakkıyle yerine getirmek, ancak Resûl-i Ekrem'e müyesserdir, istikamet, şükür makamı gibidir; zira şükür, her an kişinin zahir ve batini, âlet ve duyu organlarını yaratıldıkları gayeye hizmete yönelt­mektir. İşte bu sebebtendir ki Resûl-i Ekrem'e:

“Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmış iken bu de­rece korku içinde ağlayıp niyaz ve yakarışta bulunmanın hikmeti ne­dir?”. diyenlere, Resûl-i Ekrem:

“Ben şükreden kullardan olmayayım mı?”, diye cevap vermiştir. Evet, insanlardan bazıları:

“Doğrusu ben tevbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gi­reni bağışlarım.” [53]âyet-i kerimesinden ümide kapılmaktadırlar. Acaba ümit bunun neresindedir? Halbuki âyet mağfireti dört şarta bağlamaktadır. Bunlardan birincisi tevbedir. İkincisi, Resûl-i Ekrem'in:

“Sizden herhangi birinizin, kendisi için sevdiğini din kardeşi için de sevmedikçe, imanı (kâmil) olmaz.” [54]buyurduğu şekilde kâmil imandır. Üçüncüsü, sâlih amel ve dördüncüsü de hidâyette olanların yoluna girmektir. Bu da murakabe, zikir, fikir, hal, kal, dua, ihlâs ile Allah'a yönelmektir. Hal böyle olunca ümit bunun neresindedir? Bunun benzeri şu âyet-i kerîme'dir:

Fakat tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyen kimse, umulur ki kurtu­luşa erenlerden olur.”[55] İnsan, Allahu Teâlâ’nın “umulur” buyurduğuna muhakkak nazariyle bakmamalıdır. Çünkü bu, yalnız çoğunluk ifade eder, yoksa hepsini kapsamı içine almaz. Nitekim di­ğer âyette Firavn'ın tezekkür etmeyeceğini bildiği halde Musa ile Harun aleyhimesselâma:

“Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.” [56]bu­yurmuştur. Halbuki Firavn, ne öğüt dinlemiş ve ne de korkmuştur. Demek ki “umulur ki” kaydı bulunan âyetlerden, “mutlak böyle olur” mânası anlaşılmamalıdır.

Belki, nasûh tevbe ile teybe, kâmil iman ile iman edip sâlih amel­ler işlediğin vakit felah ve hidâyete erip Allah'a yaklaşman umulur, demektir. Kesinlik yoktur, Sakın, “Ben sâlih amel işliyorum bu mer­tebeye yükselirim” diye kendini emniyette bilme. Zira âyet-i celilede:

“Allah'ın melerinden ancak mahvolacak millet güvende olur.”[57] buyurulmuştur. Hatta Allahu Teâlâ'nın:

“Allah doğrulardan doğruluklarını sormak...” [58]

“Allah kasabaların zalim halkını yakalayınca böyle yakalar; yakala­ması da şiddetli ve elimdir. Âhiretin azabından korkanlara, bunda hiç şüphesiz ibret vardır. Bu, insanların toplanacağı gündür; bu gö­rülecek bir gündür. Biz, o günü ancak belli bir süreye kadar gecik­tiririz. O gün gelince Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz. İçlerinde bedbaht olanlar da mes'ül olanlar da vardır.”[59]

“Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üze­rine aldığı kesinleşmiş bir hükmüdür. Sonra biz Allah'a karşı gel­mekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada dizüstü çök­müş bırakırız.”[60]

“Yaptıkları her işi ele alır onu toz duman ederiz.” [61]

And olsun ki İblis, onlar hakkında görüşünü doğru çıkarmış, inanan­lardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı.” [62]

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kö­tülük yapmışsa onu görür.”[63]

“Asra yemin olsun ki, İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak ina­nıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabır­lı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır.” [64]ayetlerini hatırdan çıkarmamalıdır. Sağduyu ve basiret gözünle bir bak, istisnanın de­laletiyle Asr süresindeki lâm-ı tarifin umumi ve istiğrak ifade etme­sinden anlaşılacağı gibi, iman ve sâlih amel ile hakkı ve sabn tav­siye edenlerden başka hepsinin hüsran ve zararda olduklarını, Allahu Teala yeminle haber vermiştir. Hakkı tavsiye, Kitab ve sünnetin ha­ber verdiği ahlâk, edeb ve hükümlerle diğer söz, iş ve hareketlerin­de zahiri ve batini hallerinde ihlâs üzere, yalnız Allah'ın rızası ga­yesine matuf olmaktır. Sabrı tavsiye de ibadete, onun güçlük ve zor­luklarına tahammül etmek, günaha ve benimi zevklerine karşı di­renmekledir. İşte ancak bunlardır ki, hüsran ve nedametten büyük ümitlere kapılabilirler. Allahu Teâlâ bizleri, bu dört vasfı taşıyan kullarından eylesin. Kalbi, Allahu Teâlâ'nın iki kudret parmağı ara­sında bulunan kimse nasıl olur da emniyete kapılır? İki kudret par­mağı demek, bir kısmı için saadeti ve bir kısmı için de şakaveti, bed­bahtlığı dilemesi demektir. Aslında kalbe “kalb” adının verilmesi, kolaylıkla sağa ve sola döndüğü içindir. Altındaki kuvvetli ateş ten­cereyi tahrik ettiği gibi, kalbde yanan ateş de kalbi titreştirir, sağa sola döndürür. Bunun için Resûl-i Ekrem secdesinde çoğunlukla:

Ey kalbleri istediği tarafa çeviren Allah'ım! Kalbimi ve gönlümü sa­na ibadette sabit kıl.” diye dua ederdi.

Halbuki kalbleri istediği tarafa çeviren Allahu Teâlâ:

“Doğrusu Rablerinin azabından kimse güvende değildir.”[65] bu­yurmuştur. Eğer Allahu Teâlâ ariflerin ve gerçek vâris olan âlimle­rin gönüllerini reca ve ümit ile rahatlandırmasa onların ciğerleri, Allahu Teâlâ’nın hazırladığı ateş ile kasıp kavrulurdu.

Resûl-i Ekrem'in ashabından olan Ebû'd-Derdâ, (r.a.) yemin ede­rek “Son nefesinden emin olmak, imansız gitmeğe sebebtir.” derdi. Çünkü bu, Allahu Teâlâ'nın mekrinden emin olmanın cezasıdır.

Abdurrahman b. Mehdi anlatıyor: “Sufyan-ı Sevri ölüm döşeği­ne yatıp sancıları fazlalaştığı vakit ağladı. Adamın biri:

“Niçin ağlıyorsun? Yoksa günahlarının çokluğundan mı kor­kuyorsun?”, dedi. Yerden bir çöp alan Sufyan;

“ Günahlarım bu çöp kadar bana ağır gelmez, ben, ölüm anında imanımı kaybetmekten korkarım,” dedi”.

Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah anlatıyor: “Babam ölmek üze­re iken ben çenesini bağlamak için bir bez aldım. Başı ucunda bek­liyordum. O ise buhranlar geçiriyor ve terliyordu. Bir ara gözünü aça­rak:

“Yanımdan uzaklaş git, dedi. Ben:

“Baba kiminle uğraşıp duruyorsun?”, diye sordum. O:

“Oğlum, görmüyor musun?” dedi. Ben:

“Hayır, göremiyorum,” dedim. Babam:

“Oğlum, iblis karşıma dikildi, imanımı almağa çalışıyor, ben de ona, “Başımdan defol diyorum” dedi.”

Sehl de “Mürit, günaha düşmekten, arif de İmanının selb olma­sından korkar.” dedi.

Rivayet edildiğine göre peygamberlerden biri Allahu Teâlâ'ya açlık ve çıplaklığından şikâyet etti. Allahu Teâlâ:

“Kalbini küfürden koruduğum yetmemiş gibi bir de dünyalık mı istiyorsun?” diye kendisine itab etti.

Başına toprak saçıp istediğine pişman olan bu peygamber:

“Razıyım, beni bağışla ve küfürden koru,” dedi.

Ayakları sağlam ve imanları kuvvetli olan arifler bile bu kor­kuyu taşıdıklarına göre seni emniyette kılan nedir?”

Alimler imansız gitmeğe sebeb olan birçok alâmetler sayarlar. Bunlardan bazıları:

1. Bid'atlere dalmaktır. Peygamberimiz ve onun Ashâb'ı zama­nında olmayan ve ibadetlere sonradan ilâve edilen şeylerdir. Resûl-i Ekrem “Bid'atçiler, cehennemde Cehenemliklerin köpekleridir.” buyurmuştur.

2. Amelde nifak ve riya. Resûl-i Ekrem:

“Münafıkın belirtisi üçtür: Söylediği vakit yalan söyler, söz verdiği vakit sözünde durmaz, kendisine güvenildiği vakit emânete hıyanet eder. Bu adam namaz kılıp, oruç tutsa ve kendini Müslüman sansa da yine münafıktır.” [66]buyurmakla buna işaret etmişlerdir. Bu­nun için geçmiş büyükler son nefesde imansız gitmekten son dere­ce korkmuş, hatta bazıları, “Nifaktan uzak olduğumu bilmem, be­nim için bütün varlığı ile kâinattan daha sevimlidir.” demişlerdir. Ebû'-Derdâ (r.a.), “Nifak hususunda, yani kalbi bozuk olduğu hal­de saygılı ve dürüst ibadet yapıyor gibi görünmekten sakınan.” de­miştir.

Buhârî'nin rivayetine göre, Enes (r.a.) diyor ki:

“Ey insanlar! Sizler yaparken önem vermediğiniz ve hiçe saydığınız öyle hatalar var ki, biz bunları Resûl-i Ekrem'in zamanında tehlikeli günahlardan sayardık”.

Zamanının Şafii imamlarından olan Şeyh Makdisi'nîn Ebû Zer (r.a.) den rivayetinde, Ebû Zer (r.a.) diyor ki: “Resûl-i Ekrem bana dört öğüt vermiştir ki, benim yanımda bunlar dünyalardan kıymet­lidir. Resûl-i Ekrem buyurdu ki:

“Ey Ebû Zer, gemini yenile, zira derya derindir. Yükünü azalt, çün­kü yol engebeli ve arızalıdır. Azığını tam al, zira yol uzaktır. Para­sını hâlis al kalp para alma, zira gittiğin yerde sarraf vardır kalp parayı kabul etmez.” [67]buyurmuştur.

Saîd b. Cübeyr (r.a.), e, haşyetten sorduklarında, “Haşyet, Allah'­tan öyle korkmandır ki, o korku, seninle günah arasında perde olup sana günahı yaptırmamasıdır.” demiştir, işte haşyet böyle olur.

Allah'a mağrur olup aldanmağa gelince; bu da isyana dalıp Al­lah'tan mağfiret beklemektir. Gaflet içinde bulunan birisi şöyle bir tenha yere çekilmiş ve “Artık beni burada gören olmaz, çünkü kim­se yoktur. Burada günah işleyebilirim.” der demez, kendini dehşete düşürecek bir ses:

“Yaratan bilmez olur mu? O, latiftir, haberdardır.” [68]Adam bu sesi duyar duymaz kendine geldi.

Said b. Cübeyr (r.a.)

“Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.” [69]âyet-i celîlesinin tefsirinde, “Bu, günaha devam edip Allah'tan mağfiret beklemektir.” dedi.

Adamın biri Tavus'un ziyaretine gitti. İçeriye girmek için kapı­yı çalıp izin isteyince karşısına yaşlı bir zat çıktı. Adam:

“Tavus sen misin?” diye sordu. Yaşlı zat:

“Hayır, ben onun oğluyum,” dedi. Adam:

“O halde babanız bunadı,” dedi. Tavus'un oğlu:

“Hayır, âlimler bunamaz. İçeri gir, fakat fazla konuşma, dedi. Adam içeri girdi ve Tavus ile görüştü. Tavus:

“Ben sana Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an'ın özetini öğretece­ğim,” dedi. Adam:

“Sen bunları bana öğretirsen, ben de başka bir şey sormam,” de­di. Tavus:

“Allah'tan öyle kork ki, O'ndan daha çok korktuğun kimse ol­masın. Korktuğundan daha çok da O'na ümit bağla ve kendine sev­diğini başkalarına da sev,” dedi.

Âlimin bunamadığını, İkrime'nin:

“...İçinizden bir kısmı da ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki...” [70]âyetinin tefsirinde: “Kur'an'ı hakkıyle okuyan kimse öm­rünün en fena zamanına düşmez.” demesi de bunu kuvvetlendirmektedir. Yâni âlimler o derece ömürlerinin en fena zamanına çoğun­lukla düşmezler, Allahu Teâlâ onları korur.

“Rabbinin makamından korkanlar için iki cennet vardır.”[71] âyet-i celîlesirun tefsirinde Mücahid, “Bu kimse günah işlemeyi kararlaş­tırdıktan sonra, başka bir engel olmaksızın, yalnız Allah'tan korkup utanarak terkeden kimsedir. Buna iki cennet verilir.” Demiştir. Ri­vayete göre Hz. Ömer devrinde cami ve cemaate devam eden âbid ve zahid bir gence bir kadın âşık olur. Genci davet eder, genç de bu davete katılır, Tam bu sırada Allahu Teâlâ'nın her yerde hazır ve nazır olduğunu düşünerek bayılıp düşer. Kadın genci dışarı çıkarır. Anne ve babası da genci alarak eve götürürler. Genç ölür. Mezar başında Hz. Ömer:

“Rabbinin makamından korkanlar için iki cennet vardır.” âyetini okur. Bu sırada mezardan bir ses,

“Evet, ey Ömer, Allah'ım, rızası ile beraber o iki cenneti de bana verdi.” der.

Yahya b. Muaz da, “En büyük günah, günaha pişman olup tevbe etmeden affı beklemek, itaat etmeden Allahu Teâlâ'ya yakınlığı ummak, amelsiz mükâfat beklemek ve üstelik Allah'tan fazlalık um­maktır.” demiştir.

İnsanı Allah'tan en çok korkmağa ve huzurunda huşu ile eğil­meğe sevkeden en kuvvetli âmil, ilimdir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Allah'ın kulları arasında Ondan korkan ancak âlimlerdir.” [72]buyurmuştur. Bunun için sahabenin uleması daha çok korkmuşlar­dır. Hatta Hz. Ebû Bekir mü’minin göğsünde bir kıl olmağı temen­ni etmiştir. Hz. Ömer ise ölüm döşeğinde, “Eğer bağışlanmazsa, ya­zıklar olsun, Ömer'e,” demiştir. İbn Mes'ud (r.a.), “Keşke öldükten sonra hiç dirilmeyeydim.” demiştir. Buna bazı itirazlar yapılabilir­se de bunu gerçek anlamda demediği, belki dirilip mahşer yerinde­ki muhasebe ve muhakemeden korkarak söylediği meydandadır.

Bunun benzeri, Resûl-i Ekrem'in sevdiği Usâme (r.a.) nin başın­dan geçen bir olaydır. Usâme (r.a.) savaş alanında kılıcını kaldıra­rak hasmının boynunu vuracağı sırada hasmı şehâdet kelimelerini getirmiş fakat Usâme, “Bunu kılıç korkusundan söylüyor, iman bu­nun kalbine inmemiştir” kanaatiyle adamın boynunu vuruyor. Du­rum Resûl-i Ekrem'e intikal edince, Resûl-i Ekrem soruyor. Usâme de bu kanaatini ifade edince, Resûl-i Ekrem, “Kalbini yarıp baktın mı?” buyuruyor. Yanlış hareket ettiğini anlayarak şaşkınlığa düşen Usâme o anda,

“Keşke ondan önce değil de o gün Müslüman olsay­dım.” diyor. Şüphesiz Usâme'nin bu sözü, küfrü temenni ettiği için değil, muaheze korkusu ile söylenmiş bir sözdür. Daha doğru­su Müslümanların kendisini tekfire kalkışacaklarından korktuğu içindir.[73]

Denildi ki: İlimden uzaklaşıp amellerini beğenen bazı kimseler, keramete benzeyen bazı lutûflara mazhar olduklarını görünce, geç­miş büyüklerin, dua, zikir, fikir ve ibadetle meşgul olma yolunu bı­rakıp dualarla meşgul olmağa başlarlar. Hatta bunlardan o kadar ileri gidenleri olmuş ki, birisi, “Ben, kıyametin kopmasını ve çadırı­mı cehennemin üzerine kurmamı istiyorum.” demiş, kendisine:

“Bunu niçin istiyorsun?” Diye sorana da,

“Ben biliyorum ki cehennem beni görür görmez söner ve ben de bu suretle âlemlere rahmet olurum,” demiştir.

İşte bu gibi sözler, en çirkin ve şeni sözlerdir. Çünkü burada Allahu Teâlâ'nın son derece önem verip insanları korkuttuğu cehen­nemi küçümseme vardır. Halbuki Allahu Teâlâ cehennemin vasfın­da mübalâğa ederek:

“İnkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı İnsanlarla taş olan ateşten sakının.” [74]buyurmuştur. Diğer bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

“Bu ateş, onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.” [75]

Ayrıca Müslim'in rivayet ettiği Sahih bir hadîsde de:

“Yaktığınız bu ateş (var ya) cehennem ateşinin yetmiş cüz'ünden bir cüzdür”, buyurdu. Ashab:

“Vallahi bu ateş de yeter,” demeleri üzerine, Resûl-i Ekrem:

“O cehennem ateşi, her derecesi bu sıcaklıkta olmakla altmış dokuz derece daha fazladır”[76], buyurdu.

Diğer bir Sahih hadîsde de şöyle buyurulmuştur:

“Hesap günü cehennem getirilir. Cehennemin yetmişbin yuları var­dır. Her yularını da yetmişbin melek çeker.”[77]

Evinde lâmbasını yakmış oturan salihlerden bir zata nefsi bir günah işlemesini söylemiş. O da

“Dur bakalım, bu lâmbanın ateşi ce­hennem ateşinden yetmiş derece ehvendir. Şayet buna dayanabilirsen dediğini yaparım- diyerek elini lâmbanın ateşine yaklaştırınca hemen bir feryad ile geri çekildi ve

“Ya nasıl, yetmiş derece ehven olan ateşe dayanam açlığın halde koca cehennemin ateşine nasıl da­yanacaksın?” diyerek günah işlemekten vazgeçti.

Hz. Ömer (r.a.) Hz. Kâ'b'a hitaben:

“Bizi biraz korkutur musun?”, dedi. Kâ'b:

“Eğer kıyamet günü yetmiş peygamberin sevabiyle Allah'ın huzuruna çıksan yine de az gelirdi,” dedi. Hz. Ömer bayılıp ayıldıktan sonra:

“Ey Kâ'b, biraz daha anlatır mısın?” dedi. Hz. Kâ'b:

“Eğer batıya cehennemden öküz'ün burun deliği kadar bir de­lik açılaydı, doğuda bulunan insan onun hararetinden erirdi,” dedi. Bunu duyan Hz. Ömer tekrar bayıldı. Ayılınca:

“Biraz daha anlat,” dedi. Bunun üzerine Hz. Kâ'b:

“Kıyamet günü cehennem öyle bir nefes verecek ki, bütün me­lek ve peygamberler korkudan dizleri üstü çökecek: “Ya Rab, Sen­den, başka kimseyi istemiyorum, beni koru” demek durumuna düşe­ceklerdir,” dedi.

Yine Kâbü'l-Ahbar'ın anlattığına göre kıyamet günü Allahu Teâlâ bütün yaratıkları bir araya toplayacak ve melekler inip saf bağ­layacaklardır. Allahu Teâlâ Cabrâil aîeyhisselâma cehennemi getir­mesini emredecek, Cebrail aleyhisselâm yetmişbin yularla çekilen cehennemi getirecek. Cehennem yüzyıllık mesafeden bir nefes vere­cek ki, herkesin kalbi yerinden oynayacaktır. İkinci nefesinde bütün melek ve peygamberler dize gelecek, üçüncü nefesinde ise yürekler boğazlara gelecektir. Akıllar baştan çıkacak, herkes ameline sığına­caktır. İbrahim aleyhisselâm:

“Ya Rab, hulletin -dostluğunun- hakkı için yalnız nefsimi isterim, beni koru, Musa aleyhisselâm:

“Ya Rab, Seninle olan münacatım hakkı için beni koru,”  İsâ aleyhisselâm:

“Ya Rab, bana olan ikramın sayesinde anamdan da geçtim, nef­simi isterim,” diyeceklerdir.

Bir hadlsde, Resûl-i Ekrem Cebrail aleyhisselâma:

“Ne oluyor Mikâil'i hiç güler olarak göremiyorum?”, diye sorar. Cebrail aleyhisselâm:

“Evet, cehennem yaratıldığı gündenberi Mikâil gülmemiştir. Benim de gözlerim kapanmamıştır. Korkumuz, bir isyan sebebiyle bu cehenneme girmektir,” dedi.

Abdullah bin. Ravaha'yı ağlarken görenler:

“Niçin ağlıyorsunuz?”, diye sorarlar. Abdullah b. Ravaha:

“Nasıl ağlamayayım ki, Allahu Teâlâ, “Mutlak surette hepiniz cehenneme uğrayacak, cehenneme uğramadık kimse kalmayacaktır.” buyurduğu halde sonunda müttakilerin cehennemden kurtulacağını haber vermiştir. Cehenneme uğramam kesin, fakat oradan çıkmam şüphelidir. İşte buna ağlarım,” dedi.

Günah kirlerinden temiz olan melek ve peygamberlerin cehen­nem korkusundan durum ve tutumları bu olunca, aldanmışlann ha­li nicedir? Kendi aklınca, çadırını cehennem üzerinde kuracak da ce­hennemi söndürüp başkalarına şefaat edecektir. Bu ise olsa olsa cen­netle müjdelenen on kişiye mahsus olabilir. Bununla beraber onla­rın da önde geleni olan Hz. Ebû Bekir;

“Keşke bir Müslümanın göğ­sünde kıl olsam.”, Hz. Ömer,

“Ey Ömer, mağfiret olmazsan yazıklar olsun sana.” demişlerdir.

Bir hadisde, “Ben cennetteyim diyen kimsenin yeri cehennemdir.” buyurulmuştur.

Bununla beraber biz, “Allah'tan korkmak gerek derken, kadın­ların yaptığı gibi, gözyaşları dökdükten sonra yine eski haline dö­nen kimseyi kasdetmiyoruz. Bizim sözünü ettiğimiz korku, kalbi kaplayıp sahibini kötülüklerden alıkoyan taat ve ibadete yönelten korkudur. İşte yararlı korku budur. Yoksa ahmak korkusu değildir. Onlar, o an için korkarlar ve “Allah'ım, sen koru.” der, sonra da es­ki bildikleri günahlara dönerler. Bunun faydası yoktur. Bunlar, şey­tanın elinde oyuncaktır. Bu, tıpkı kapışı açık olan bir kaTanın dışın­da bulunan bir kimseye arslan saldırdığı halde, Allah kerîm, diye­rek orada beklemek suretiyle kal'aya girip kapısını kapamayanm du­rumuna benzer. Tabii bu durumda olan kimseyi arslan helak eder.

Buhârî “Sahîh”indeki rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“(Sizden önceki milletlerden) çok günahı olan bir kişiye ölüm gelip çatmıştı da o, hayattan ümidini kesince oğluna şöyle vasiyet et­mişti:

“Ben öldüğümde beni yakın, geride kalan kemiklerimi öğütün sonra da rüzgâra verin. Vallahi, Allahu Teâlâ beni azâb etmek ister­se, bana azabı, bundan da çok ağır ve hatta hiç kimseye tatbik et­mediği cezayı tatbik eder.

Adam ölünce dediği gibi yaptılar. Sonra Allahu Teâlâ bu adamın bütün zerrelerinin bir araya toplanmasını yere emretti. Yer de Al­lah'ın emrini yerine getirdi ve adam olduğu gibi Allah'ın huzurun­da dikildi. Al'ahu Teâlâ:

“ Niçin böyle yaptın?”, diye sordu. Adam:

“Senden korktuğum için yaptım,” deyince, Allahu Teâlâ onu ba­ğışladı”[78]

Sahih-i Buhârî'de anlatıldığına göre Ukbe Huzeyfe'ye -Allah her ikisinden de razı olsun-, “Resûl-i Ekrem'den duyduklarından an­latır mısın?” diye sorar. O da Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu haber verir:

“(Sizden evvelki ümmetlerden) bir kişiye ölüm gelip çatmıştı da o, hayattan ümidini kesince ailesine şöyle vasiyet etmişti:

“Ben öldüğümde birçok odun toplayıp yakınız (ve beni bu ateşe atınız). Ateş, benim etimi yiyerek kemiğime erişinceye kadar bırakınız. Ke­miğimi yakınca bu yanmış kemiklerimi alınız, onu döğüp un yapı­nız. Rüzgarlı bir günde onu havaya atınız. (Onlar da dediği gibi yap­tılar.) Allahu Teâlâ onun bütün zerrelerini bir araya toplayarak

“Niçin böyle yaptın?”, diye sordu. Adam”

“Senin korkundan dolayı böyle yaptım,” dedi. Allahu Teâlâ da onu mağfiret etti”.

Ukbe (r.a.) devamla: “Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu duy­dum:

“Sizden önceki (ümmetler içinde) adamın birine Allahu Teâlâ mal vermişti. Ölüm yaklaşınca adam oğullarına:

“Size karşı ben nasıl bir babayım?”, diye sordu. Oğulları:

“Çok iyi bir babasın,” dediler. Adam:

“Fakat ben hiç bir iyi amelde bulunmadım. Ben ölünce beni yakın, kemiklerimi döğün. Fırtınalı bir günde havaya savuran, dedi. (Ölünce) onlar da öyle yaptılar. Allahu Teâlâ onu bir araya topla­dı ve:

“Niçin böyle yaptın?”, diye sordu. Adam:

“Korkundan, ya Rab, deyince, Allahu Teâlâ onu rahmetiyle kar­şıladı.” [79]


 

[1] Zuhruf: 43/55

[2] el-A'raf: 7/166.

[3] Fatır: 35/ 45.

[4] en-Nisâ: 4/115.

[5] en-Nisâ: 4/123.

[6] Hadisi Dârekutni rivayet etmiştir. (Bk. Rıyazu'a-Sâlihîn, c. 3, s. 338).

[7] Sahihu'l-Buhari, Kitabu'n-Nikâh; Sahihu Müslim, 4/2114.

[8] Sahihu'l-Buhari, Kitabu'n-Nikâh; Sahihu Müslim, 4/2114.

[9] Sünenü İbn Mâce, 2/1418; et-Tergib vet-Terhib, 3/811.

[10] et-Tatfif: 83/14.

[11] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu'z-Zekat.

[12] et-Tergib ve't-Terhib, 2/400 (Taberani'nin rivayetinden naklen.)

[13] Peygamberlerin, kendilerine peygamberlik geldikten sonra, kasıdlı ve ka­sıtsız olarak Kebair'den, kasıtlı olarak da bir lokma hırsızlık gibi yüz kı­zartıcı adi Sagair'den masun olduklarında şüphe yoktur. Ancak hata, eğebilirler. Fakat hataları Allahu Teala tarafından hemen düzeltilirler.

[14] Sahihu Müslim. 2/975.

[15] en-Nisa: 4/117-121.

[16] Fâtır: 35/9-6.

[17] en-Nisâ: 4/9.

[18] en-Nisâ: 4/9.

[19] el-A’raf: 7/58.

[20] Kehf: 18/82.

[21] el-Kasas: 28/56.

[22] en-Nisa: 4/9.

[23] en-Nisâ: 4/9.

[24] Sahihul-Buhâri, Kitabu'd-Dâvût.

[25] en-Neml: 27/62.

[26] Zuhruf: 43/56.

[27] en-Nur: 24/63.

[28] Hadisi, Tirmizi ve İbn Mace biraz daha farklı ifadelerle rivayet etmişlerdir.

[29] Sahihu’l-Buhari, Kitabu’l-İstigan.

[30] Şuara: 26/2l4.

[31] Sahihu’l-Buhari, Kureyş'ln Menakıbı bahsi; Sahihu Müslim, 1/193.

[32] el-Mu’minûn: 23/60.

[33] Sünenü İbn Mace, 2/1404.

[34] Sahihu Müslim, 2/715; Sahihul-Buhari, Tecrid-i Sarih Tercemesi, C. 2/617

[35] Et-Tergib vet-Terhib, 4/229 (Tirmizinin rivayetinden naklen).

[36] et-Terşib vet-Terhib. 4/230 (İsbahani’nin rivayetinden naklen.)

[37] Sünenu’t-Tirmizî, C. 4/555.

[38] el-A'raf: 7/154.

[39] el-Beyyine: 98/8.

[40] A1-i İmran: 3/175.

[41] Rahman: 55/46.

[42] el-Alâ: 87/10.

[43] Fatır: 35/28.

[44] et-Tergib ve't-Terhib, 4/234 (Ebu'ş-Şeyh İbn Hibban ve Beyhaki'nin rivayet­lerinden naklen.)

[45] et-Tergîb vet-Terhîb, 4/261 (İbn Hibban'ın rivayetinden naklen.)

[46] el A'raf: 7/89.

[47] Hud: 11/46.

[48] Zümer: 39/9.

[49] Al-i İmran: 3/190.

[50] et-Terğib vet-Terhib, 4/232 (Tirmizi, İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhaki’nin rivayetlerinden naklen).

[51] el-Haşr: 59/19.

[52] el-Maide: 5/17.

[53] Tâhâ: 20/82.

[54] Sahihu’l-Buhari, Kitabül- İmân.

[55] el-Kasas: 28/67.

[56] Tâhâ: 20/44.

[57] el-A’raf: 7/99.

[58] el-Ahzâb: 33/8.

[59] Hûd: 11/102-106.

[60] Meryem: 19/72-73.

[61] Furkan: 25/23.

[62] Sebe': 34/20.

[63] ez-Zilzal: 99/8-9.

[64] el-Asr: 103.

[65] el-Meariç: 70/28

[66] Sahihu Müslim, 1/78,79.

[67] Bulunamamıştır.

[68] el-Mülk: 67/14-15.

[69] Lokman: 31/33.

[70] en-Nahl: 16/70.

[71] Rahman: 55/46.

[72] Fatır: 35/23.

[73] Sahihu Müslim, 1/97 Usâme bu sözü ile müslüman olmamağı değil, müslü­man olarak böyle bir suç istememeyi ifade etmek istemiştir.

[74] el-Bakara: 2/24.

[75] el-Furkan: 25/13.

[76] Sahihu Müslim. 4/2184.

[77] Sahihu Müslim, 4/2184.

[78] Sahihu’l Buhâri, Babu ma zukire oan beni İsrâil.

[79] Sahihu’l-Buhâri, Babu ma zukire an Beni İsrail.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 20-57.