İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

BİRİNCİ BAB

 

BATINİ KEBAİR VE BUNUNLA İLGİLİ HUSUSLAR

 

Kebâirîn en tehlikelisi ve bunları irtikâb edenlerin, günahkârla­rın en adileri olmaları, çoklarının kolaylıkla irtikâb edilip çoğunlu­ğun bu hastalıklarla mübtelâ olmaları bakımından, Batın! Kebâir'i Zahirî Kebâir'den öne aldım. Yine bu sebebierdendir ki, bunlar üze­rinde titizlikle durarak Müsmanları bu hastalıklara karşı hazır ve uyanık bulundurmak istedim. Çünkü bu batini kebâir daha önem­lidir. Nitekim imamlardan biri “Kalbin irtikâb ettiği kebâir, uzuvla­rın işledikleri kebâir'den daha büyüktür. Çünkü Batınî Kebâir'in hepsi fışkı ve zulmü gerektirir. Aynı zamanda hasenatı mahvettiği gibi, şiddetli ve devamlı cezaları gerektirir.” demiştir. İmamlardan bir diğeri de bu Bâtıni Kebâir'i altmışın üzerine çıkardıkdan sonra şöyle buyurmuştur: “Bunların zarar ve kötülükleri zahiri kebâir olan hırsızlık, zina, içki, adam öldürmekten daha ağırdır. Zira diğer suç­lar bir veya bir kaç defa yapılır ve yapıldıktan sonra biterler. Fa­kat Bâtınî Kebâir dediğimiz kalb hastalıkları ve bunların zararları ardı arası kesilmeden devam eder. İnsanoğlu işlediği bir günahtan tevbe eder; bazı günahları hasenat ve diğer iyiliklerle mahvolur”. Ni­tekim:

“Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir.”[1], buyurulmuştur. Fakat kalb hastalıkları gönülde yerleşirse onları söküp atmak zor olur.[2]

 

1. : Şirki Ekber (Büyük Şirk)

 

Allahu Teâlâ fazl u keremiyle bizleri koruyup, sıhhat afiyet ve kâmil imanlar nasîb eylesin. En keremli ve en merhametli O'dur. Al­lahu Teâlâ hepimizi rızasına erişen kullarından eylesin.

Bilmiş ol ki; yukarda tariflerini yaptığımız Zahirî 'lerin hep­si, mü’min olarak işlenen büyük günahlardır. Bunun için bütün âlim­ler 'den söz ederken küfürden sonra gelen kebâir'i sıralamış­lardır. Fakat biz burada bütün leri, derecelerini ve derecelerine göre cezalarım sıralayacağımız için bu usûle riâyet etmedik. Ünce en büyük  olan küfrü ele alarak işe başladık.

En büyük günah küfür olduğu için, küfür ve küfrün hükümleri üzerinde uzun uzadıya açıklamalarda bulunmak gerekir. Buna göre deriz ki:

Allahu Teâlâ:

“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başka­sını dilediğine bağışlar.” [3]

“Doğrusu Allah'a eş koşmak büyük zulümdür.”[4],

“Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir.”[5] Buyurmuştur.

Sahih-i Buhâri'de Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir:

Size en büyük günahları haber vereyim mi? Allah'a eş koşmak, an­ne ve babaya âsi olmak.” Resûl-i Ekrem bunları anlatırken yaslanmış vaziyette idi. Birdenbire doğruldu ve:

“Aman yalan konuşmak, aman yalan şahitliği.”[6] buyurdu. Hadisi rivayet eden zat diyor ki:

“Resûl-i Ekrem bu sözü durmadan öyle tekrar ediyordu ki, aceba sus­mayacak mı.” dedik.

Yine Sahih hadisde:

“Helak edici yedi günahtan sakınınız. (Bunlar) Allah'a şirk koş­mak.” [7]buyurdu ve sirasıyle diğerlerini saydı.

Ahmed, Buharİ, Tirmizi ve Nesei de rivayet ettikleri bir hadisde:

“Kebâir, Allah'a şirk koşmak, adam öldürmek, anne ve babaya âsi ol­maktır.”[8] Diye başlar.

Yine Ahmed, Buhârî, Tirmizi ve Nesai'nin rivayetlerinde:

“Kebâir, Allah'a şirk koşmak, anne babaya âsi olmak ve adam öldür­mektir...”[9] Diye başlar.

Yine:

“En büyük günahlardan size haber vereyim mi? O, yalan konuşmak­tır.”[10] buyurdu. Yalan konuşmak büyük günahlardan olmakla, küfür, katil ve zinadan daha büyük olduğunu ifade etmez. Ayrıca Ebû Davud ve Nesei de:

“Kebâir dokuzdur, en büyükleri Allah'a şirk koşmaktır.” [11]şek­linde vârid olmuştur.

Taberâni'de ise:

“Yedi Kebâir'den sakının. Bunlar Allah'a şirk koşmak...” [12]şek­linde başlamaktadır. Bezzâr'da da:

 “Kebâir; Allah'a eş koşmak, asm ve babaya âsi olmak, suyun fazlasını muhtaçlara vermemek ve erkeği dişisinden men etmektir.” [13]şeklindedir.

Yine Ahmed, Buhâri, Müslim ve Tirmizi'nin diğer bir rivayetinde:

“Dikkat edin size en büyük günahları anlatayım: Allah'a şirk koş­mak, anne ve babaya âsi olmak ve yalan konuşmaktır.”[14] şeklin­dedir.

Taberâni'de ise şu şekildedir:

“ler yedidir.” [15]dedikten sonra hicretten sonra bedeviliğe dönmeği de bunlar meyanında saymıştır. Bunlar yakında ele alına­caktır.

Yine Buhârf nin rivayet ettiği bir hadisde:

“Kebâirlerin en büyüğü Allah'a eş koşmak, adam öldürmek, anne ve babaya asi olmak ve yalan yere şahitlik yapmaktır.” [16]buyurulmuştur.

Ahmed, Tirmizî İbn Hibbah ve Hâkim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

En büyük günahlardan bazıları şunlardır: Allah'a şirk koşmak, anne ve babaya asi olmak, yalan yemin etmek. Bir kimse sabır ye­mini yani yalan şahitliği yapar ve burada sivrisineğin kanadı kadar yalan katarsa kıyamete kadar kalbinde bir leke olarak ka­lır.” [17]buyurmuştur.

Yine Taberani'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“En büyük günahlardan bazıları, Allah'a şirk koşmak, yalan yere ye­min etmektir.” [18]buyurmuştur.

Ayrıca-Taberâni, Hakim ve Beyhakl'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Allah'ın dostları, Allahu Tealâ'nın farz kıldığı beş vakit na­mazı dosdoğru kılanlar, orucu borç bilip mükâfatını Allah'tan uma­rak tutanlar, zekâtm borç olduğunu kabul ederek ödeyenler ve Al­lah'ın yasakladığı büyük günahlardan sakınanlardır.”, buyurdu. Kendisine:

“Büyük günahlar hangilerdir?”, diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“En büyük günahlar, Allah'a ortak koşmak, haksız yere adam öldürmek, savaş alanından kaçmak, sihir (yapmak ve yaptırmak), yetim malı yemek, riba yemek, Müslüman olan anne ve babaya âsi olmak, namuslu kadına iftira etmek, kıblegâh olan Haremi Şerife say­gısızlık etmek, orada haram ve yasak olanları helâl tanımaktır. Kim ki bu büyük günahlardan kaçınır, namazını kılar, orucunu tutar ve zekâtını vererek ölürse, kapıları altın işlemeli olan cennet bahçelerin­de Muhammed    (sallallahu aleyhi ve sellem)e arkadaş olur,”  bu­yurdu.[19]

Yine Ahmed, Müslim ve Tirmizi'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ek­rem Hz. Ömer (r.a.) e:

“Ey Hattab'ın oğlu veya ey Ömer, kalk, insanlara çağır ve de ki Cennete ancak müminler girebilir,”[20] buyurmuştur. Timi­zi, hadisin hasen ve Sahih olduğunu söylemiştir.

Yine Ebû Davud'un rivayetinde Avf’ın oğluna hitaben Resûl-i Ekrem:

“Ey Avf’ın oğlu, ata bin ve insanlara seslen: “Cennete ancak mü’min olan girebilir,” buyurmuştur.

Yine Buhâri'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ey Bilâl, kalk ilân et; cennete ancak mü’minler girer ve gerçek şu ki Allahu Teâlâ bu dini fâcir kimse ile de takviye eder.” buyur­muştur.

Yine Ahmed, Müslim, Ebû Davud ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Cennete ancak Müslüman olan kimse girer.” [21]buyurmuş­tur.

Ahmed, Buhar i ve Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Dinini değiştiren kimseyi öldürün.”[22] Buyurmuştur. Taberâni'nin rivayetinde ise, “Dininden irtidâd edeni öldürün.”, şeklindedir.

“Üç şey ile size emreder, üç şeyden de sizi nehyederim. Yalnız Al­lah'a ibadet ederek hiç bir şeyi O'na ortak koşmamanızı, Allah'ın ipi mesabesinde olan Kur'an'a sımsıkı sarılmanızı ve Allahu Teâlâ'nın başınıza getirdiği âmir ve hükümdarlara itaat etmenizi size emre­derim. Dedikodudan, servetinizi gayr-ı meşru ve fuzûli yerlere sarfetmekten ve çok soru sormaktan da sizi nehyederim.” buyurmuştur.

Ebû Nuaym ve Taberânî'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“İslâm dininden irtidad eden erkeği yeniden Islâmiyete davet edin; tevbe ederse kabul edin, etmezse boynunu vurun. İslâm dinin­den ayrılan kadını da yeniden İslâmiyete davet edin; kabul eder Müs­lüman olursa ne güzel, aksi halde onu da cariye olarak esir alın,” buyurmuştur. Bu hadisin zahirinden, irtidad eden kadının öldürülmeyip yalnız esir muamelesi göreceği anlaşılıyorsa da, diğer Sahih rivayette,

Dininden irtidad edeni öldürün.” mealindeki mutlak ola­rak varid olan hadisler irtidad eden kadının da öldürüleceğini ifade etmektedir. Bize göre de en doğrusu budur. Yalnız hadisde “Allah'ın azâb ettiği ile Allah'ın kullarını azab etmeyin, yani kimseyi ateşle yakmayın.” rivayeti vardır.

Taberânî'nin bir rivayetinde: “Dinini değiştireni öldürün. Müs­lüman oldukdan sonra kâfir olanın (küfründe ısrar ettiği sürece) Allahu Teâlâ tevbesini kabul etmez.” şeklindedir.

İbn Hibban'dan gelen rivayette de, “Dininden döneni öldürün, fakat Allah'ın azabiyle (yani ateş ile) azâb etmeyin.” meâlindedir.

Beyhaki'nin rivayetinde, “Dinini değiştirenin boynunu vurun.” şeklindedir.

Taberâni’de de, “Dini, Müslümanlarm dinine uymayanın boynu­nu vurun; şehâdet kelimelerini getirirse artık onu öldürmeğe yol yok­tur. Ancak haddi gerektirecek bir suç işlerse ona had icra edilir.”, şeklinde rivayet edilmiştir.[23]

 

Tenbih

 

Burada çoğunluğun bilmeyerek düştüğü şirk ve şirkin bazı bö­lümlerini açıklayacağız. Gayemiz, din kardeşlerimizi uyarmaktır. Umulur ki, bu sayede böyle bilmeyerek düştükleri ve amellerinin mahvolması ile ebedi olarak şiddetli ikab ve en büyük azâb içinde kalmalarına sebep olan şirkten korunurlar. Bunları bilmek cidden önemlidir. Zira İmâm-ı A'zam ve diğer bazılarına göre, küfrü irtikâb eden kimsenin bütün amelleri mahvolur ve bütün geçmiş borçlarını yeniden kaza etmesi gerekir. Buna rağmen mezhep mensupları küf­rü gerektiren söz ve halleri daha fazla çoğaltmışlardır.

O halde îslâmiyetten azıcık nasibi olan aklı başında her Müslüman, amelinin mahvolup kaza külfetine düşmemesi ve karısının boş olmaması için imamlarının haber verdikleri küfrü mucip olan bu halleri bilip bunlardan sakınmaları gerekir. İmâm Şafii de amelin sevabının mahvolduğu görüşündedir, ancak kaza gerekmediğini söy­lemektedir. Diğer çoğunluk, her ne kadar bunları taklid edip bun­lara uymadılarsa da, kendini ve dinini korumak için ihtiyata riâyet ve özellikle bıı gibi önemli mes'elelerde ihtilaftan korunmak lâzımdır. Bunun içindir ki, mutemed ve gayri mutemed imamların ve diğer­lerinin bu hususta bütün söylediklerini aşağıda adını vereceğim Kitabta açıkladığım gibi, burada da bunların bir kısmını açıklayaca­ğım. Bu hususta daha geniş bilgi isteyen o Kitaba başvursun.

Küfrün nevilerinden biri ve en başta geleni şirk -Allah'a ortak koşmak- tır.

Küfür ve şirkin nevilerinden birisi de insanın şu anda veya ge­lecekte küfre niyet etmesidir. Yani, “Ben bir süre sonra kâfir olaca­ğım” diye kalbinden geçirmesidir. Veyahut “Şu şöyle, bu, böyle olur­sa kâfir olurum” diye hatıradan geçirmek veya söylemekle -ister­se o talik ettiği şey muhal da olsa- kâfir olur. Küfrü gerektiren bir şeye inanmak, küfrü gerektiren bir işi yapmak -ister inanarak, is­ter inaden ve isterse istihzâen olsun- veyahut dinde ittifakla sabit olan Allahu Teâlâ'nın ilim ve kudretini, cüz'iyyata olan ilmini veya Allah hakkında menfi olan bir sıfatı -meselâ renk ve şekil gibi- veya âleme muttasıldır veya âlemden hâriçtir gibi şeyleri Allah'a isnâd etmek gibi.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Allahu Teâlâ'ya açıkça ve dolayısiyle noksanlık getirecek şeyi izafe etmektir. Açıkça noksanlığı gerek­tiren şeyi Allah'a izafe etmenin küfür olduğunda ittifak vardır. İkin­cisinde (yani dolayısiyle noksanlık getirecek şeyi Allah'a izafe et­mekte) ihtilaf olmakla beraber, bize göre en doğrusu küfür olma­masıdır. Yani ifadelerinden Allahu Teâlâ hakkında noksanlık lâzım gelen, “Allah cisimdir, cevherdir” gibi sözler anlaşılan kimselerin, bunlara kesin olarak inanmadıkça küfürlerine hükmedilmez. (Mücessimelerin, “Allah cisimdir fakat diğer cisimlere benzemez” sözlerri de böyle tevil edilir.) Yaratıklara ve meselâ güneşe secde etmek de bu hükümdedir. Kendisini mazur gösterecek bir karine bulunmaz­sa küfrüne hükmedilir. Bu mes'ele de ilerde açıklanacaktır. Bunu yal­nız kâfir olanlar yapar diye Müslümanlarm ittifak ettikleri bir işi yapmakta da hüküm böyledir. Bu kimse Müslüman olduğunu söyle­se de mâni bir karine olmayınca küfrüne hükmedilir. Kiliseye giden­lerle beraber zunnar kuşanıp (tapınmak maksadıyle) kiliseye gitmek veya Kur'ah-ı Kerîm'den bir âyet, besmele veya bir melek ve hatta bir peygamber ismi bulunan yazıyı bilerek ve kasıtlı olarak necasete, tuvalete atmak gibi. Hatta bazıları bunların yazılı bulunduğu kâğı­da sümkürüp tükürmeği ve az miktarda da olsa camii pislikle sı­vamağı da bu hükümde saymışlardır. Nübüvveti kesinlikle bilinen bir peygamberin peygamberliğinde şüphe veya Allah tarafından in­dirilmiş olan yüzdört Kitabın asıllarında şüphe veya Kur'an-ı Kerim'de bulunan âyetlerden birinin Kur'an'dan olup olmamasında şüphe de aynı hükümdedir. Müslümanları sapıtmak için konuşan adamı tek­fir etmekte, Sahâbe'yi tekfirde şüphe de, Kabe ve Mescîd-i Haram'da, haccın sıfat ve hey'etinde, namaz ve orucun şeklinde şüphe etmek­te de hüküm böyledir. Dinde malum olup üzerinde ittifak edilmiş olan sünnetlerin meşrûiyyetini inkâr, haramı helâl saymak, abdest-siz namazın caiz olduğunu iddia etmek gibi. Yalnız kâfirdir diye küfründen sebep bir zimmiye eziyeti helâl tanımak, meşru şekilde alışveriş ve nikâh gibi helâl olan muameleleri haram tanımak, pey­gamberimiz hakkında, “O, kara derili idi” veya “Daha sakalı bit­meden öldü”, veya “O, kureşi, Arabî hatta insan değildi” demekte de hüküm aynıdır. Bunların hepsi küfürdür. Burada da peygamberi­mizde Almayan nitelikleri ona nisbet vardır ki, bu, onu yalanlamak demek olduğu için küfürdür. İttifaklı olarak peygamberimizde bu­lunan herhangi bir vasfı inkâr küfürdür.

Peygamberimizden sonra bir peygamber geleceğini caiz görmek veya “Mekke'de doğup Me­dine'de ölenin o olup olmadığını bilemiyorum” demek, nübüvvetin Allah vergisi olmayıp ibadetle ve gönlü temizlemekle herkesin o de­receye ulaşabileceğine inanmak, bir veliyi bir peygamberden üstün tanımak, velilere peygamberler gibi vahyedildiğine inanmak, velinin ölmeden cennete girdiğine inanmak, herhangi bir peygamberde ku­sur arayıp onu ayıplamak, herhangi bir peygamber veya meleği tel'in edip sövmek, alay ve istihza etmek; meselâ Peygamber Efendimiz te­miz olan mübarek elleri ile yemek yerken yediği yemeği parmakları ile sıyırıp parmaklarını yalamasına gülmek, işinde ve dininde yer­mek maksadıyle kendisine noksanlık nisbet etmek veyahut onu, kü­çültücü bir şeye benzetmek veya ondan yüz çevirip ona bir zarar gelmesini arzulamak, yine yermek maksadıyle şerefine yakışmayan şeyleri ona nisbet etmek, onu küçümsemek veya küçük düşürücü söz­ler söylemek ve ona uydurma birtakım kusurlar aramak gibi husus­ların hepsi ittifaklı olarak küfürdür. “Bu gibiler öldürülür, hatta tevbelerine bile bakılmaz” diyenler de vardır. Nitekim Resûl-i Ek­rem, hakkında bu gibi sözleri söyleyen birisi öldürülmüştür. Zımnen de olsa küfre rıza küfürdür. Hatta Müslüman olmak isteyen bir kâ­fire, “Biraz bekle şu işimi bitireyim” veya “Şu hutbemi okuyayım da sana îslâmiyeti telkin ederim” diyerek onu sürüncemede bırak­ması da küfürdür. Bu durumda hemen şehâdeti telkin edecektir. An­cak Allahu Teâlâ'nın ona imanı nasîb etmemesi ve küfür üzre ölme­si için beddua etmek ayrı hükümdedir, bundan küfür lâzım gelmez. Tevil kabul etmeyecek şekilde bir Müslümana kâfir demek de böyle­dir, çünkü İslâm'a küfür adını vermiş oluyor. Allahu Teâlâ'nın ve bir peygamberin ismini, emir ve nehiy, va'd ve veid gibi herhangi bir hükmünü eğlenceye almak, “Şunu Allah bana emretse yapmaz­dım, kıble bu tarafta olsa kılmazdım, cenneti bana verse girmezdim, bütün bu hastalık ve sıkıntılar arasında bir de bana namazı borç etmesi zulümdür” demesi de küfürdür. Yine bunun gibi, zulme uğ­rayan bir kimse:

“Ne yapalım, Allah'ın takdiri böyle idi,” demesi üzerine, zulme­den kimse:

“Hayıf, ben, Allah'ın takdiri olmadan yaparım, dese veya “Me­lek ve hatta peygamber de şehâdet etse yine inanmam, falancı pey­gamber olsa ben onu tanımazdım, eğer peygamberin dediği doğru ise biz kurtulduk onu inkâr edenler kâfir oldu” demesi de küfürdür. Çünkü burada nübüvvetin doğruluğunda şüphe vardır.

“Tırnaklarını kes, zira tırnak kesmek sünnettir” dendiği vakit, sünnete haka­ret maksadıyle,

“Sünnet olsun, kesmiyorum” demesi de küfürdür ve­yahut “La havle velâ kuvvete illâ billâh” ve benzeri sözler bizim karnımızı doyurmaz demesi, müezzini yalanlaması, sesini zil ve çan sesine benzetmesi, ezan ile alay etmesi de aynı hükümde küfürdür. İçki gibi haram liaynihi olan bir maddeye alay olsun diye besmele ile başlaması kıyamet günü ile alay edercesine, “Ben kıyametten kork­muyorum” demesi, Allah'a acziyet isnad etmek maksadıyle, “O, hır­sızı yakalayamaz” demesi, kendisini âlim, vaiz ve muallimlşre ben­zeterek alay maksadıyle yüksekçe yerlere çıkıp va'z ediyor, ders ve­riyor gibi eğlence yapıp cemaati güldürmesi, ilimle alay ederek “Bir parça tirid ilimden hayırlıdır” demesi, ağır bir hastalığa yakalanan kimse, “Benim canımı al da ister mü’min ister kâfir al” demesi ve­ya çocuğu ölen kimse, “Çocuğumu aldın, daha başka elinden ne ge­lirse yap” demesi veya,, birisi kendisine, “Ey kâfir” diye seslendiği vakit, buna nza gösterip kabul edercesine, “Evet, ne var?” deyip ona cevap vermesi veya önce küfrü temenni edip sonra Müslüman olmayı istemesi veya hiç bir zamanda ve hiç bir dinde helâl olmayan adam öldürmek, zina yapmak, zulüm ve haksızlıkta bulunmak gibi haram ve yasakların helâl olmalarını temenni etmek veya “Bunları haram etmekte Allahu Teâlâ zulmetti” demek, veya dinine meylet­mek üzere kâfir kisvesine bürünmek veya “Yahudiler Müslümanlardan hayırlıdır” demek veya aksıran bir adama, “Allah sana rahmet etsin” deyene, “Onun rahmete ihtiyacı yok, böyle söyleme” demek de küfürdür. “İman nedir? İmanı anlat” diyene, alay olsun diye, “Bil­miyorum” demek, karısına şehvet sevgisi değil de saygı sevgisi ola­rak, “Sen bana Allah ve Resulünden daha sevimlisin” demek, Ebû Bekir (r.a.)in Ashâb'dan olduğunu inkâr, Hz. Aişe'ye iffetsizlik isnad etmek (bu da Kur'an'ı yalanlamak olduğu için) küfürdür.

Çün­kü Hz. Aişe'yi tezkiye eden âyet inmiştir. Her yönü ile kul işinin ya­ratıcısıdır, işini kendisi yaratır ve yapar demek de küfürdür. Şaka da olsa, “Ben Allah'ım” demek, farzları inkâr maksadıyle, “Ben Al­lah'ın hakkını bilmiyorum” demek, bir işi yaptığı veya yapmadığı hal­de, “Allah biliyor onu yaptım” veya “Allah biliyor onu yapmadım” demek, alay olsun diye, “Kur'an'dan, zikirden, namazdan ve benze­ri ibadetlerden artık ben doydum” demek, “Mahşer, cennet ve ce­hennem de nedir?” demek, bir günah işlediği vakit, “Ne yaptım ki” deyip günahını hiçe saymak, ilim meclisine davet edildiği vakit, -Be­nim orada ne işim var?” demek, belirli kötü bir âlimi değil de bütün âlimleri lanetlemek de küfürdür. Çünkü peygamberler de bu ifade­ye girer, alay olsun diye, “Şeriat de nedir?” demek, bir fakîhe ilmi­ne hakaret maksadıyle, “Bu da nedir ki?” demek, ruhun kıdemine kail olmak, rubûbiyet zahir olunca ubudiyet kalkar deyerek bunun­la kendisinden ilâhi hükümlerin kaldırıldığını kasdederse veya in­sanlık vasıflarından kurtulup lâhûtiyyete intikal ettiğini veya kendi beşerî vasıflarının ilâhi vasıflara dönüştüğünü veya dünyada Allah'ı açıkça gördüğünü veya Allah ile konuştuğunu veya kendisinin baş­ka ve güzel suretlere girebileceğini veya ilâhî teklifin kendisinden kaldırıldığını iddia etmek de küfürdür. Başkasına, “Artık sen şu za­hirî ibadetleri bırak, gizli ve gönül amellerine bak” demek, ırlamağı, türkü ve şarkıları dinlemek dinin icablanndandır, bu gibi şiirler Kur'an'dan daha çok etkili olur, demek, “Kul ibadet etmeden de Al­lah'a ulaşabilir” demek. “Ruh, doğrudan Allah'ın nurundandır. Kur nura yaklaşınca birleşirler” demek de küfürdür.

Diğer teferruatı, zayıf ve kuvvetli olarak dört mezhep imamla­rının görüşlerini bir araya getirmek suretiyle ve bütün genişliği ile yukarda sözünü ettiğim “El-1'lâm bima yaktu'u’l-İslâm” adlı eserde yazdım. Bu kadar yüklü bir Kitabdır ki, hiç bir okuyucu ondan Müs­tağni olamaz.

Taberâni’nin rivayetinde, “Bir kimse başkasına kâfir dediği va­kit bunlardan biri küfre gider; muhatabı kâfir ise veya küfrü kabul ediyorsa kâfir olur. Aksi halde küfür, söyleyene döner.” şeklindedir.

Harâıti, Deylemî ve İbn Neccâr da rivayetlerinde, “Bir kimse bir başkasının küfrüne şehâdette bulunacak olursa, bunlardan biri so­rumlu olur; şayet küfrüne şehâdet edilen kimse kâfir ise mes'ele yok, değilse -bir Müslümana kâfir demekle- kendisi küfre gitmiş olur.” buyurulmuştur.

Yine Taberâni ile Beyhaki'nin rivayetlerinde, “İki Müslüman ara­sında Allahu Teâlâ'nın koyduğu bir perde vardır. Bunlardan biri di­ğerine kötü söz söyleyecek olursa bu perdeyi yırtmış olur. Biri diğe­rine, “Ey kâfir” deyecek olursa ikisinden biri kâfir olur.” buyurulmuştur.    

Yine Taberânî'niri rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

Bir adam kardeşine, “Ey kafir!” dese onu öldürmüş gibidir. Mü’mini lanetlemek de onu öldürmek gibidir.”

Ebû Davud'un rivayetinde:

Müslüman olan herhangi bir kimse bir Müslümam tekfir ettiğinde: eğer o kâfir ise, mes'ele yok; aksi halde kendisi küfre girmiş olur.”[24], buyurulmuştur.

Nesei, İbn Mâce ve Hâkim'in rivayetleri ise şöyledir:

Ben İslâmiyetten uzağım” deyen kimse, yalan söylüyorsa dediği gibi (İslâmiyetten uzaklaşmış) tır; doğru söylüyorsa selâmetle İslâmiyete dönemez.”[25].

Buhârî ve benzerlerinde ise, “Bir adam din kardeşine, “Ey kâfir!” dese ikisinden biri küfre girer.”[26], şeklindedir.

Taberâni'nin rivayetinde ise Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Lâilâhe illallah” deyenlerden dilinizi çekin, onları işledikleri herhan­gi bir günah ile tekfire kalkışmayın, zira Ehl-i Tevhîd-i tekfir ede­nin kendisi daha çok küfre yaklaşmış olur.”[27] Müslim ve Tirmizî'nin rivayetinde de:

“Herhangi bir kimse kardeşine, “Ey kâfir” derse, ikisinden biri bu tekfir sebebiyle muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne a'lâ, aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.”[28], buyurulmuştur.

İbn Hibbân'ın rivayeti ise, “Hiç bir kimse bir kimseyi tekfir et­mez, şayet tekfir edecek olursa bunlardan biri küfre gitmiş olur.” şek­lindedir.

Müslim'in rivayetinde ise Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Allah gökten hiç bir bereket (yağmur) indirmemiştir ki, insan­lardan bazıları ona kûfranda bulunmamış olsunlar. Allah yağmuru indirir; onlar, “Yıldız şöyle yaptı, böyle yaptı.” derler.” [29]

Ahmed, Müslim ve Neseî'nin rivayetlerinde ise şöyle buyurulmuştur:

Görmediniz mi Rabbiniz ne buyurdu? Ben kullanma hiç bir nimet (yağmur) ihsan etmemişimdir ki, onlardan bir grup o nimete küfran etmesin. “Onu yıldız verdi, yıldız sayesinde oldu” derler.” [30]

Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Davud ve Tirmizi'nin rivayetlerin­de şöyle buyurulmuştur:

“Rabbiniz bu gece ne buyurdu bilir misiniz?” Onlar,

“Allah ve Resulü daha iyi bilirler” demeleri üzerine Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ; Kullarımdan bazısı bana mü’min ve bazısı da bana kâfir ola­rak sabahladı. Kim, “filan ve filân yıldızın doğması veya batması ile yağmura kavuştu” dedi ise, bana küfür ve yıldızlara iman etmiş­tir.” [31]

Şirâzî de “Yıldızlar ümmetimi kaplayıp kendi irâdelerine alma­dıkları sürece ümmetim dinlerinde hayır üzeredirler.” diye bir hadis rivayet etmiştir.

Ahmed'in rivayeti de şöyledir: “İnsanlardan bazısı şükrederek, bazısı da küfrederek sabahlar. Bir kısmı, “Bu, Allah'ın rahmetidir” derler, bazıları da, “Şu ve şu yıldızın nev'i doğru çıktı.” derler”.

 Bunlardan birisi de Allahu Teâlâ'nın umum ifade eden:

“Ey kendilerine karşı tutumsuz davranan kullarım, Allah'ın rah­metinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir.”[32], âyet-i celîlesini tahsis eden:

“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başka­sını dilediğine bağışlar.” [33]âyetidir. Her iki âyetten de Ehl-i Sün­net ve'1-Cemaat mezhebinin görüşünün hak olduğu anlaşılır. Çünkü Ehl-i Sünnet'in görüşünde, fâsık ve günahkâr olarak ölen mü’min, Allahu Teâlâ'nın dilemesine kalmıştır; dilerse onu cehenneme atar, cezasını çektirir, orada yüzü kararır, sonra cehennemden çıkarıp ha­yat suyuna daldırır, yüzü parlak ve güzel olduğu halde buradan çı­kar, sonra da imanı ve geçmiş ameli karşılığında onun için hazırla­dığı mükâfatları kendisine verir; dilerse de hiç azâb etmeden affe­der ve cennete kor. Nitekim Buhârİ ve diğerlerinde bu hususta Sahih hadîsler vardır.

Havaric'in, “Mürtekib-i  -büyük günah işleyen- kâfir ve ebedî olarak cehennemdedir.”, Mûtezile'nin, “Büyük günah sahi­bi ne mü’mindir ne de kâfirdir fakat kesin olarak cehennemdir. İtaat edene azâb etmek caiz olmadığı gibi isyan edeni de affetmek caiz de­ğildir.” gibi sözleri kendi uydurmaları ile Allahu Teâlâ'ya iftiradan başka bir şey değildir. Allahu Teâlâ onların tavsiflerinden münez­zehtir. Allahu Teâlâ'nın:

“Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir.” Allah ona gazabetmiş, lanetlemiş ve büyük azâb ha­zırlamıştır.” [34]buyurması tevillidir. Bu, ya, “Mü’mini öldürmek helâldir” diye öldürür (veya mü’min olduğu için öldürür) anlamın­dadır ki bu, gerçekte küfürdür. Bu takdirde “ulûd”demek, ebedî cehennemde kalır demektir. Yoksa bir mü’min, bir mü’mini öldürmenin yasak ve haram olduğunu bilerek onu öldürürse cehen­nemde ebedî kalmaz, çünkü, “Allah günahların hepsini bağışlar.”[35],

“(Allah) şirkten başkasını dilediğine bağışlar.”[36]Ayetleri bunu ke­sinlikle ifade etmektedirler. Aynı zamanda “Hu1ûd” kelimesi heryerde “Ebedî” anlamına gelmez, “Uzun süre” den kinaye olur. Buna göre âyetin mânası, uzun süre cehennemde yan­mak demek olur. Bununla beraber Allahu Teâlâ dilediğini bağışlar.

 “Kaatilin tevbesi kabul olmaz” sözüne gelince, bu da en büyük cinayet olan insan öldürmekten kaçındırmak içindir. Yoksa değil adam öldürmenin, en büyük günah olan küfrün bile tevbesi mak­buldür.

Murcie'nin, “Küfür ile yapılan amelin faydası olamıyacağı gibi. İman ile isyanın da zararı olmaz” sözlerine gelince, bu da Allahu Teâlâ'ya iftiradan başka bir şey değildir. Bunların görüşlerini kuvvet­lendirmek için öne sürmek istedikleri deliller, daha kuvvetli ve ke­sin deliller ile ortadan kaldırılırlar. Mü’minlere vacip olan, mü’minlerin günahkârlarından bir kısmının cehenneme gireceklerine inan­malarıdır. Bunu inkâr, kesin nassları inkâr olduğu için, küfürdür.

Bunlardan birisi de İmâmü'l-Haremeyn'in usûl âlimlerinden yap­tığı şu naklidir: Abdüsseîâm ve diğerleri diyorlar ki; imanında veya yaratanında kuşkuya kapılıp tereddüde düşen veya kalbine kötü şey­ler geçtiği ve bunlardan şiddetle nefret ettiği halde define muktedir olamayan kimse için sorumluluk yoktur. Çünkü bunlar kendi nef­sinin arzusu değil, şeytanın vesvesesidir. Bunun için şeytanın şerrin­den Allah'a sığınmalıdır.

Bunlardan birisi de, aslen kâfir olan veya irtidad eden kimsenin yalnız Allah'ı tanıması ile İslâmiyetine hükmedilemez, “Lâilâhe illal­lah Muhammedürresulullah” -Allah'tan başka mabûd yok, Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve elçisidir-” demesi şarttır. Bu mea­li kaybetmeyecek şekilde bunu hangi edat ve hangi ifade ile söy­lerse iman etmiş olur. Meselâ:  yerine dese, yerine,  yerine kelimelerini kullansa caizdir. Lafzâ-ı Celâli yerine veya kelimelerini kullansa yine caizdir.   “Müslümanların inandıklarına inandım. Göklerde olana, Melik'e, Rezzâk'a iman ettim” dese yine caizdir. Fakat “Göklerde oturana inandım” dese olmaz, çün­kü bu ifadede Allah'a mekân isbatı vardır. Allahu Teâlâ göklerin de ilâhıdır, yerlerinde de ilâhıdır. Bunun için Allah'a cihet isbatı ço­ğunluğa göre küfürdür. Küfrü ifade eden bir kavram ise İman alâ­meti olamaz. “Gökte olana” demek, saltanatı göklerde hüküm süre­ne demek olur ki, halef ve selef âlimleri tarafından tevil edilen Kur'an-ı Kerim'in lafzına uygun düşer. Ancak Hanâbile'den sapık bir fır­ka buna muhalefet etmiştir. Halef,

“Biz bu tevili tayin eder ve za­hiri ona sarf etmeyiz”, derler. Selef ise,

“Biz icmâlen tevil eder fakat belirli bir şeyi tayin etmeyi içyüzünü Allah'a havale ederiz.” derler. Muteahhirînin bir kısmı da bu görüştedir. Diğer bir kısmı ise zahire ve Arap lügatinin kaidelerine uygun ve yakın olanı tayin ve tercih ederler. Böyle bir imkân bulunmadığı vakit tevil eder ve asıl mura­dı Allah'a havale ederler. Âyet ve hadîsler üzerinde araştırmalar ya­pan kimse bunların tevile şehâdet ettiklerini görür. Çünkü bunlan tevilsiz oldukları gibi kabul etmek tenakuza yol açar. Bu kuşkuyu kaldırmak için tevil kaidelerine uyarak tevil etmek vacip olur. Me­selâ:

“(Allah) sonra Arş üzerine istiva etti.”[37]

Biz ona şah damarından daha yakınız.”[38]

“Nerede olursanız olun. O sizinle beraberdir.” [39]âyetleri ile Resûl-i Ekrem'in:

“Eğer konağın ipini sarkıtsanız Allah üzerine düşerdi.” Hadisinden birini tevil zorunluluğu vardır. Çünkü hiç kimse bunların zahir an­lamlarında olduğunu iddia edemez. Bir yandan, “Allah Arş üzerin­dedir.”, “bir yandan, “O, size şah damarınızdan yakındır.”, öteyandan, “Nerde olursanız olun, O sizinle beraberdir.” âyetleri ile “îpi sarkıtsanız Allah'a değecek.” hadîsi tevilsiz kabul edilemezler. Bazı âyet ve hadîslerde tevil zorunluluğu olduğuna göre, bu gibi müte-şâbihâtm hepsinde tevil vacip olur. Mâlik, Cafer ve benzerleri gibi selefin hepsi bu tevili kabul etmişlerdir.

Hulâsa; bu meselede Ehl-i Hakkın görüşü, benim anlattığım gibi, Allahu Teâlâ'ya noksanlık getiren ve hatta ne noksanlık ve ne de ke­mal getirmeyen bütün sıfatlardan O'nu tenzih edip her yönden ke­mal sıfatları ile tavsiftir. O'nu, zâtında sıfatında, esma ve ef'âlinde mutlak ve en üstün kemal sıfatları ile tavsif etmek lâzımdır. İşte Al­lah hakkında ve birinci şehâdet, budur.

İkinci şehâdete yâni Resûl-i Ekrem'in Allah'ın kulu ve Resulü ol­duğuna gelince; “Muhammed” yerine, “Ahmed” ve “Eba'l-Kasun” isimlerini, “Resul” yerine “Nebi” kelimesini kullanabilir. Yâni “Eşhedü Enne Ahmede Nebiyyullah” da deyebilir. Ancak “Eşhedü enne Muhamraederresûlullah”ı öne alırsa ayırmadan söylemesi lâzım, ak­si halde olmaz. Aynı zamanda bunların ne demek olduklarını anla­madan yalnız Arapça olarak bu kelimeleri söylemekle mü’min olmaz. Bunların manalarını bilmesi ve ondan sonra söylemesi lâzımdır.[40] Resûl-i Ekrem'in risâletini inkâr edenin imanı için bu şehâdet keli­meleri yeterlidir. Ancak onun peygamberliğini kabul ettiği halde yal­nız Araplara gönderilmiş olduğuna inanan kimsenin sadece bu şehâdeti yeterli değildir. Bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildiğini kabul ve itiraf etmesi lâzımdır. Dilsizin kabul işareti, dili olanın konuşması gibidir. Demek oluyor ki iman, bu iki şehâdet kelimelerini bir arada getirmekle mümkündür. Yalnız, “iman ettim, inandım” yahut “Kendisinden başka ilâh olmayana inandım” veya “Ben Müslümanım” yahut “Ben Muhammed ümmetindenim, ben onu severim” veya da “Müslümanlardanım, Müslümanlar gibiyim, onla­rın dinleri hakdır” gibi sözler, Müslüman olmak için yeterli değildir. Ama hiç bir şey bilmeyen kimsenin “Ben Allah'a inandım, Allah için Müslüman oldum, beni yaratan Allah'tır” dedikten sonra peygambe­rin de risâletini tasdik ederse mü'nündir. Müslüman olan herkese öl­dükten sonra dirilmeğe inanmak gerekir. Allah'a iman yanında O'nun birliğine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanması kendisine öğretilir. Zira yalnız bunlara inandığı halde gücü yeterken dili ile şehâdet kelimelerini telaffuz etmeyen kimse, Nevevi'nin nak­line göre, küfür halindedir ve ebedi cehennemdedir, demişlerdir. Fa­kat buna dört imam itiraz etmiştir. Bunlara göre bu iman kendisine fayda verir, ancak kendisi âsi ve günahkâr olur.[41] Fakat kalbin­den inanmadığı halde dili ile şehâdet kelimelerini getiren kimse mü­nafıktır ve bu adamın Allah katında kâfir olduğu ittifakhdır. Ancak dünyada kendisine îslâm ahkâmı uygulanır ve Müslüman muamele­sine tabi tutulur. Şayet bu halinde bir Müslüman kadınla evlendik­ten sonra iman etse nikâhına yemlemesi gerekir.

Bu tenbihlerden birisi de son nefeste iman meselesidir. Sonuna kadar küfür halinde yaşadıktan sonra can boğaza gelip gargaraya başladığı, hayattan tamamiyle ümidini kesip âhiret alâmetleri kendi­sine açılmaya başladığı vakit, artık iman etmesi kendisine bir fay­da sağlamaz. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Ama bizim baskınımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında, ötedenberi yürürlükte olan yasasıdır. İşte inkarcılar o zaman hüsranda kaldılar.”[42], buyurulmuş ve bundan yalnız Yunus aleyhisselâmın kavmi istisna edilmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“İşte Yunus'un milleti, inandığı zaman, dünya hayatında rezilliği ge­rektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünya­da geçindirdik.” [43], buyurmuştur. Buradaki istisna muttasıldır. Onlar, peşin ve dünya azabı gördükten sonra iman etmiş ve iman­ları makbul olmuştur. Müfessirlerden bazılarının görüşü böyledir. Bu da özel olarak, peygamberlerinin hürmetine onlara yapılmış istis­naî bir muameledir. Nitekim Kurtubi'nin Sahihtir diye rivayet etti­ği bir hadîsde anlattığı gibi, Resûl-i Ekrem Efendimize hürmeten Al­lahu Teâlâ onun anne ve babasını dirilterek, peygamberimiz onlara imanı telkin etmiş sonra da ölmüşlerdir. Bunu, Şam hafızı İbn Nâsırüddin ve başkaları da rivayet etmişlerdir. Bunlar, özel ve istisnai işlemlerdir. Bunlar üzerine kıyas yapılamaz. Gerçi Resûl-i Ekrem Efendimizin anne ve babası hakkındaki bu rivayete itirazlar yapıl­mış, fetvalarla reddedilmiştir. Fakat Kürtubî ve İbn Dıhye bu görü­şü savunmuş ve Resûl-i Ekrem'in üstün fazileti karşısında Allahu Teâlâ'nın kendisine bu ikramda bulunduğunu söylemişlerdir. Aslın­da onların diriltilmesi ne aklen ve ne de naklen mumteni değildir. Nitekim İsrâiloğullarında öldürülen bir adamı Allahu Teâlâ diriltti ve o, kendisini Öldüreni haber verdi. Ayrıca İsa aleyhisselâm da Al­lahu Teâlâ'nın izniyle ölüleri diriltmiştir. Resûl-i Ekrem'de de bu hal­lerin görüldüğü rivayet edildiğine göre, bunda bir mani yoktur. Hz. Ali'nin namazı kılması için güneşin battıktan sonra geri döndüğü Sahih olarak rivayet edilmektedir. Güneş battığı halde geri dönmüş ve Hz. Ali de ikindi namazını kılmıştır. Battıktan sonra güneşi geri çeviren Allah, Resûl-i Ekrem'in anne ve babasını da diriltmeğe kaadirdir. Bazı müfessirlerin, “Sen, cehennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın.”[44], ayet-i celilesinin Resûl-i Ekrem'in anne ve babası hakkında nazil olduğunu söylemeleri de önemli değildir, çünkü bu âyetin nüzul sebebine dâir kesin bir rivayet yoktur. Bu âyet-i kerîme'nin Resûl-i Ekrem'in anne ve babası hakkında nazil olduğunu bir an kabul etsek bile maksad, “Senin yardımın ve kerametin olmasa cehennemliklerden olurlardı” demek olur. Müslim'in (Enes radıyallahu anh'den) rivayetinde, Re­sûl-i Ekrem'in “babasının nerede olduğunu soran bir adama, “cehen­nemdedir” dedikten sonra dönüp giden adamı çağırtarak),

“Benim babam da senin baban da cehennemdedir.” [45]rivayetine gelince bu, ya bu durum meydana gelmeden önce vukûbulmuş veya soruyu soran bedevi için böyle konuşmuştur. Çünkü bedeviye,

“Ba­ban cehennemdedir” dediği vakit bedevi üzülerek dönüp gitmiştir. Onu tatmin ve irşad için böyle buyurmuş olması muhtemeldir. Kendilerine güvenilen âlim ve müctehidler:

Ama bizim baskınımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi.”[46]âyeti celîlesine dayanarak Fir'avun'un küfründe ittifak etmişlerdir. Tirmizi de Yunus sûresinin tefsirinde bu hadisi iki yoldan rivayet ettikten sonra, yollardan birisi için, “Hasen”, diğeri için, “Hasen, Sahih ve gariptir” demiştir.

İbn Adiy ve Taberânî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem, “Allahu Teâlâ Zekeriyya aleyhisselamın oğlu Yahya aleyhisselamı annesinin rahminde mü’min, Fir'avun'ı da annesinin karnında kâfir olarak ya­ratmıştır.” buyurmuştur. Allahu Teâlâ'nın Yunus sûresinde Fir'avun'dan hikâye yolu ile:

“Fir'avun boğulacağı anda  “İsrâiloğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben ona teslim olanlardanım.” de­di.”[47], buyurduğuna gelince, bu imanın Fir'avun'a fayda verme­diği bu âyetten sonra gelen:

“Ona: “Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgun­culuk etmiştin.” dendi.” [48]âyetiyle açıklanmıştır.

Âyetteki ol üstün okursak iki, esre okursak üç defa imanı tek­rarlamış olduğu halde bu iman, kendisine fayda vermemiştir, çün­kü onun imanı, kendisine ve kavmine peşin azabın geldiğini ve ar­tık suda boğulmaktan kurtuluş çaresi kalmadığını anladığı anda ol­muştur, tşte bu gibi anlarda yapılan imanın faydası olmaz. Aynı za­manda Fir'avun'un bu İmanı, taklidden başka bir şey değildir. Çün­kü o, İsrâiloğullarını taklid ederek: “Onların iman ettiklerine ben de iman ettim” demişti. Fir'avun, bir ilâhın varlığını İsrailoğullarından duymuş ve onlara uyarak, “İnandım” demiş oluyor. Bu ise sırf taklittir. Halbuki kendisi âlemin yaratıcısını münkir bir dehri idi. Böyle pis bir dehrîlik küfrü bir taklid ile zail olmaz, kesin delile sa­hip olmaya muhtaçtır. Böyle bir taklidin yeterliğini kabul etsek bi­le, onun inandığı dayanakları inkâr edip atması şarttır. Fir'avun daha önceki inançlarının batıl olduğunu, hatta kendi ulûhiyet iddia­sının sahteliğini ortaya koymamıştır. “îsrâiloğullannın iman ettiğine İman ettim” demekle kesin olarak nereye inandığını ifade etmemiş­tir. Bunun için, “Kendisinden başka ilâh olmayana iman ettim de­menin yeterli olmadığında ulemâ ittifak halindedir. Çünkü belki o, kendini veya taptığı ilâhı kasdetmiştir.   Bütün bunlara rağmen bu İmanın Sahih olduğunu kabul etsek bile, mü’min olmak için yalnız Allah'a imanın yeterli olmayıp, O'nun gönderdiği peygamberini de tasdik etmenin gerekli olduğu meydandadır. Fir'avun'un pürüzsüz olarak Allah'a inandığını kabul etsek bile, Hz. Musa'ya iman etme­diği için mü’min olamıyacağı açıktır. Bir kâfir bin kere “Eşhedü en-lâilâhe illallah” dese, “Eşhedü enne muhammederresûlullah” demedikden sonra iman etmiş olmaz.

Şayet, Firavun'un sâhirleri de Mûsâ aleyhisselâma inandıkların­dan hiç bahsetmeyerek yalnız “Allah'a inandık” demekle mü’min sa­yıldılar, bu nasıl oldu? Dersen,

Deriz ki; bu iddia yanlıştır. Çünkü onlar:,

Âlemlerin Rabbi ve Mûsâ ve Harun'un Rabbine inandık.”[49], de­diler.

Fir'avun böyle değil, ne açıktan ve ne de işaret yolu ile Musa aleyhisselâma inandığına dair bir emare mevcut değildir. Halbuki sihirbazlar, “Musa ve Harun'un Rabbine” demekle onları tanımış ol­dular. Fir'avun ise yalnız “İsrailoğullarının inandığına inandım” de­di ve Musa aleyhisselâmı anmadı.

Şayet, Hanefi imamlarından Kaadı Abdussamed tefsirinde, “Sofiye'ye göre, âhiret alâmetleri açılıp azâb görüldüğü anda bile kâfi­rin tevbesi makbuldür” demiştir. Bu zat Hicri 5'inci asırda (Hicri 430) yaşadığına göre, bu görüşün çok eski olduğu anlaşılmaktadır. Zehebî, “Mutekaddimîn ile muteahhirini ayıran hudud, Hicri üçyüz tarihidir.” demiştir. Sofilerin görüşü bu olunca Fir'avun'un küfründe ittifak olduğu nasıl söylenebilir? Denirse:

Deriz ki; böyle güvenilir içtihad erbabı sofiyenin muhalefetiyle icma’ın mun'akid olamıyacağını kabul etsek bile, bu iddia bizim aley­himizde delil olmaz ve “Fir'avun'un küfründe ittifak vardır” sözü­müzü bozamaz. Çünkü biz Fir'avun'un küfrüne hükmederken, “yal­nız yeis halinde iman etmiştir, bu iman makbul değildir ve bunun için kâfirdir” demedik. Onun küfrünü gerektiren daha başka sebep­ler vardır. Çünkü o, doğrudan, “Allah'a inandım” demedi, “İsrâiloğullarının inandıklarına inandım” dedi. Allah'a inandığını kabul etsek bile Hz. Musa'ya inanmamıştı, Kz. Musa'ya inandığına dair en kü­çük bir emare mevcut değildir. Sofilerden gelen bu rivayet doğru olsa bile, bizim iddiamızı bozacak mahiyette değildir.

Şayet, büyük imam Muhiddin-i Arabi “Fütühât-ı Mekkiyye” sin­de, “Zaruret halinde iman Sahihtir ve Fir'avun da mü’mindir.” de­miştir, buna ne dersin? Önce Muhiddin-i Arabi'nin sözünü olduğu gibi ele alalım. Koca imam diyor ki: “Fir'avun ile ümitleri arasına dalgalar girip boğulacağını anlayınca, zillet ve ihtiyaç karşısında iç duyusu ile Allah'a sığındı ve zahirlerin, şüphe ve kuşkuyu kaldırmak için, “Âlemlerin Rabbine ve Mûsâ ile Harun'un Rabbine iman ettik” dedikleri gibi, işkâli kaldırmak için de Firavun: “İsrâiloğullarının inandığından başka Tanrı olmadığına inandım ve ben Müslümanlardanım”. Allahu Teâlâ itab ve kınama yolu ile “Daha önce bildiğini şimdi mi açıkladın? Halbuki daha önce baş kaldırmış ve bozguncu­luk etmiştin.” buyurması da ona bir itabtır. Daha sonra Allahu Teâ­lâ Fir'avun'a: “Bugün sadece senin cesedini koruyacağız.” buyur­makla, ölümünden önce kendisini kurtaracağını ona müjdelemiş ve hikmetini de: “Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için...”[50] âyetiyle açıklamıştır. Yani bu, kurtuluş alâmeti olsun için. Zira azâb, zahir cesedine taalluk eden garktır. Bedenini çıkarmakla seni azaptan kurtardığını onlara göstermiş olurum. Ve böylece ilk olarak suya garkolma bir azâb ise de, orada boğulup ölmek, bir şehâdettir. Bütün bunları bildirmesi, ilâhi rahmetten kimsenin ümid kesmemesi içindir.

“Doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez.”[51]İtibar sonucadır. Fakat Allahu Teâlâ'nın:

“Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi.” [52]âyeti celilesi ise, fayda sağlayanın bizzat Allahu Te­âlâ olduğunda açık ve kesin bir delildir. Allah'tan başka hiç bir şey fayda vermez,

“Allah'ın gelip geçmişlere uyguladığı kanunu budur.”[53] Yani yeis halinde imanlarıdır. Fir'avun'un o anda öldürülmesi de bir daha küfür haline dönmemesi içindir.

Allahu Teâlâ'nın:

“(Fir'avun) onları (milletini) cehenneme götürür.”[54] buyurdu­ğuna gelince; burada Fir'avun'un kavmi ile beraber cehenneme gi­receğine dair bir sarahat yoktur. Belki Fir'avun'un adamları hak­kında.

Fir'avun'un adamlarını azabın en ağırına sokun.”[55] Buyurulmuş ve “Fir'avun'u cehenneme atın” denmemiştir.

Öyle zor halde iman edenin imanını kabul etmemekten, Allahu Teâlâ daha merhametlidir. Allahu Teâlâ, darda kalıp kapısını çalanı geri çevirmez. Fir'avun'un o andaki durumundan daha sıkıntılı ânı olamaz. Nitekim Allahu Teâlâ,

“Yoksa, darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi? Allah'ın yanında bir tanrı mı?”[56] buyurmuş, darda olanın çağrısına hemen karşılık vereceğini ve onu içine düştüğü sıkıntıdan kurtaracağını bildirmiştir. Fir'avun'a yapa­cağı en büyük azâb, onu suda boğmaktı, onu da yaptı. İşte Muhiddin-i Arabi'nin sözünün özü budur.

Şayet, Muhiddin-i Arabi'nin bu sözü makbul müdür, değil midir? Değilse delil nedir? Diye soracak olursan:

Cevabında deriz ki; bu sözü söyleyenin büyüklüğünü kabul et­mekle, beraber görüşünü kabul etmemiz mümkün değildir. Nihayet o da hata yapabilen bir insandır. Günahlardan korunma ancak pey­gamberlere mahsustur. Nitekim İmâm Mâlik radıyllahu anh, Resûl-i Ekrem'in mezarını göstererek, “Bu mezarda yatandan başka herkes hata edebilir; sözlerinde makbul olanı olduğu gibi makbul olmayanı da olabilir.” demiştir. Bu görüş de koca imamın bir hatası olabilir. Bununla beraber yine onun başka eserlerinde, Fir'avun, Haman ve Kaarun'un cehennemde olduklarına dair açıklamaları var­dır. Bu koca imamın eserlerinde birbirine uymayan görüşleri ile kar­şılaştığımız vakit, zahiri delillere uyanım alır, uymayanını atarız. Halbuki:

“Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi.” [57]âyetiyle Tirmizî'nin Sahih olarak rivayet ettiği yu­karda geçen hadîs-i şerif, yeis halindeki imanın makbul olmadığını kesinlikle ortaya koymaktadırlar. Artık âyette tevil yolunu tutup, “Onlara imanları fayda vermedi, fayda veren Allah'tır” demeğe bir sebeb yoktur. Bu açık nasslar karşısında böyle tevile iltifat edilmez. Aynı zamanda bu tevili iptal eden delillerden birisi de Kuran ve Sünnet ıstılahlarında eşyanın sebeplerine muzaf kılınmasıdır. Artık, “imanları onlara fayda vermez” dendiği vakit, “iman fayda vermez de Allah fayda verir” diye bir mâna anlaşılmaz. Bunun şer'i mâna­sı, onların imanları makbul değildir, demektir. Eğer Allahu Teâlâ o anda onlara fayda verecek olsaydı, hemen suda boğulma azabın­dan onları kurtarırdı. Halbuki kurtarmamıştır.

Allahu Teâlâ'nın, “İnkarcılar o zaman hüsranda kaldılar.” [58]Ayet-i celilesi,

“Ama bizim baskımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi.” âyetinden muradın, onların böyle bir anda iman etmiş ol­maları ile küfür'halinde kalmış olduklarının bir delilidir. Aynı za­manda bütün Sahabe ve Tabiîn ve onlardan sonra gelen imamlar bu âyetleri hep bu şekilde, Sahih hadise uygun olarak tefsir etmiş ve hiç biri Muhiddin-i Arabi'nin fikrini öne sürmemiş ve bu konuda ittifak etmişlerdir. Yeis halinde yapılan iman Sahih olmayınca Fir'avun'un da imanının Sahih olmadığı anlaşılmış olur. Bütün bunlara rağmen yeis halindeki imanın Sahih olduğunu kabul etsek bile, yukarda an­lattığımız gibi, Fir'avun'un, Musa aleyhisselâma inanmadığı için yi­ne imanı Sahih değildir. Sâhirler ise Musa aleyhisselâma da inanmış­lardı. Kur'an-ı Kerîm'de anlatıldığı şekli ile sâhirlerin imanı ile Fir'a­vun'un imanını ifade eden âyetler üzerinde düşünenler, bunları kar­şılaştırmakla aralarındaki farkı kolaylıkla bulurlar. İmamın, “Onun, içinden duyduğu zillet ve ihtiyaca yöneldi” demesi de şayanı hayret­tir. Çünkü onu, içinden kuşkulandıran sıkıntı ne idi? O, Allah'ın rubûbiyyetini inkâr, kendisinin mutlak bir ilâh ve büyük bir Rab ol­duğuna inanıyor ve böylece Musa aleyhisselâmı yalanlayarak ona ezi­yet edip duruyordu. Bunun tutumu, Resûl-i Ekrem'in de, “Ümmeti­min Fir'avun'udur” buyurduğu, Ebû Cehil'in tutumu gibidir. Kabul edelim ki içinde bu kuşku ve ızdırap vardı, inanmadıktan sonra bu kuşku neye yarar?

“Ona: “Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.” Ayetini itaba hamletmek de cidden uzak bir ihtimaldir. Zi­ra büyük imamın dediği gibi, Fir'avun'un yeis halindeki bu imanı Sahih ve makbul olaydı, bu âyet yerine fazıl makamına yaraşan, “işte şimdi seni kabul ediyoruz ve sana ikramda bulunuyoruz- buyurulacaktı ki, ancak imanının Sahih olduğunun. Hakkın rızasını Müstelzim bulunduğunun delili olabilirdi. Onun imanını kabul edip ondan razı oldukdan sonra artık, “Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldır­mış ve bozgunculuk etmiştin” diye kendisine hitab etmesi uygun düş­mezdi. Birazcık muhakeme yeteneği olan kimse bu hitabın, razı olu­nan kimseye değil, gazablanılan kimseye olduğunda tereddüt etmez. Özel olarak “Sen bozgunculuk etmiştin.” ilâvesi de bu iddiayı çürütür. Çünkü imanı sayesinde bütün geçmiş günahları yok olur.

Fir'avun'un imanı kabul olaydı bu türlü kınamalara lüzum kal­mazdı. Bütün bu hitabeler, Aİlahu Teâlâ’ınn ona gazablı olduğunu göstermekte ve onun o çirkin ve iğrenç davranışları sebebiyledir ki, son nefese kadar İmanına engel olmakta ve sonunda da Mûsâ aleyhisselâma iman etmemekte ve bu suretle faydasız da olsa tam manasıyle iman etmemekte ona engel olan bu halleri olduğunu bildir­mektedir. Özellikle vücudunu kurtaracağım bildirmesi, müfessirlerin bu âyetten anladıkları mânayı murad ettiğinin en açık ve seçik bir delilidir. Müfessirler diyorlar ki: Fir'avun'a inananlar, onun boğulmayıp başka tarafa gittiğini sandılar. Onun gerçek bir ilâh olmadı­ğını, boğulup öldüğünü onlara göstermek ve insanlardan ilâh ola-mıyacağma bir ibret ve alâmet olmak üzere Allahu Teâlâ onun vücu­dunu zırhı ile veya çıplak olarak sahile çıkartmış ve böylece herkes onun boğulup öldüğünü görmüş ve bildirmiştir.

Müfessirler diyorlar ki: Allahu Teâlâ onu bir öküz ölüsü gibi deniz kenarına atmasmdaki hikmet, Allah'a karşı gelenlerin eninde sonunda Allah bellerini kırıp onları böyle perişan edeceğini İsrâiloğullarına ve diğerlerine göstererek kendilerine çeki-düzen vermelerini istemiş olmasıdır. Boğulan bu kadar kıbtiler arasında, özellikle Fir'avun'un cesedinin kenara atılmasında Mûsâ aleyhisselâmın doğrulu­ğuna ve Allahu Teâlâ'nın ululuğuna açık deliller vardır. Sonra Allahu Teâlâ'nın bu konuyu,

“Doğrusu insanların çoğu âyetlerimizden habersizdir.”[59], âyet-i celîlesiyle sona erdirmesindeki hikmeti, bizleri bu gibi deliller üze­rinde düşünmeğe teşvik ve bunlardan ders almamız içindir. Nitekim diğer âyette.

And olsun ki peygamberin kıssalarında, aklı olanlar için ibretler vardır.”[60], buyurulmuştur.

Bu uyarılardan birisi de, kâfirlerin ebedi olarak cehennemde azâb edileceklerini âyet ve hadîslerin haber vermesidir. Görünüşde bu esa­sa uymayan âyet ve hadislerin tevili vaciptir. Bunlardan biri,

“Rabbinin dilemesi bir yana, gökler ve yer durdukça orada temelli ka­lacaklardır. Rabbin şüphesiz her istediğini yapar.” [61]Ayet-i celilesidir. Âyetin zahiri, cehennemliler cehennemde yer ve gökler dur­duğu sürece azâb edileceklerdir. Bununla beraber bu müddetten is­tisna edilenler de vardır. Yani bazı kimseler ebedî olarak cehennem­de kalmayacaklardır. Müfessirler bu âyeti yirmi şekilde tevil etmiş­lerdir. Çokları, bunların, yer ve göklerin devamı müddetince cehen­nemde kalacakları ile kayıtlanmasının hikmeti üzerinde durmuşlar­dır. Bir kısmı da âyetteki istisna üzerinde durarak, “Rabbinin di­lemesi Müstesna” âyetini tevil etmişlerdir. “Gökler ve yer durdukça onlar cehennemde temelli kalacaklardır.” Ayetini tevil edenler, bu yer ve göklerden muradın, cennetin yer ve göğü olduğunu, dünya­nın yer ve gökleri olmadığını söylemişlerdir. Zira üstünde olan her şey senin göğün, üzerinde durduğun her şey de senin yerindir. Bu bakımdan cennetin de cehennemin de yeri ve göğü vardır. Artık, “Muhatabların bilip tanımadıkları bir yer ve gökten nasıl söz edilir?” denemez. Çünkü elbette cennette ve cehennemde duranların da bir altları ve bir de üstleri vardır; altları yer, üstleri ise göktür, işte bu alt ve üstleri devam ettiği sürece -ki bunların sonu yoktur- on­larda cehennemde azâb edileceklerdir ki ebedidirler. Diğer bir tev­cih de; âyetteki yer ve göklerden muradın, dünyadaki yer ve gök­ler olmasıdır. Kur'an-ı Kerîm Arapların muhaveresine uygun bir şe­kilde nazil olmuştur. Araplar bir şeyi yapmayacakları zaman, “Yer ve gökler durduğu sürece ben bunu yapmam, sana gelmem.” der­ler ki, maksadları bunu hiç yapmamaktır. Bunun gibi “Gece ve gün­düz birbirini takip ettiği, şu dağ yerinde durduğu sürece ben sana gelmem.” demek de hiç gelmem demektir ki, örflerine göre bu söz­ler ebediyet ve devam ifade eder. Onlar da ebedi cehennemdedirler. Aynı zamanda İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivayette, “Bütün ya­ratıkların aslı, Arş’ın nurundandır. Binaenaleyh kıyamet günü yer ve gökler yine asılları olan bu nura döner ve ebedî olarak orada ka­lırlar. Bu bakımdan kâfirler de ebedi cehennemde kalırlar.” Eğer âyet­ten, yalnız yer ve göklerin devamı müddetince cehennemde kalıp son­ra oradan çıkacaklar mânası anlaşılsa, böyle bir tevile ihtiyaç du­yulurdu. Halbuki yer ve gökler kayboldukdan sonra cehennemden çıkacaklarına dair âyette bir delil yoktur. Burada şartın bulunmamasından meşrutun sona ermesi düşünülmez. Meselâ, bir mantık kazıyyesi kurarak, “Bu, insan ise hayvandır. Fakat bu bir insandır, öy­le ise hayvandır” deriz. Fakat diğer şekli ile “Bu, insan ise hayvan­dır fakat insan değildir” dediğimiz vakit netice akim kalır, bundan, “Hayvan değildir” manası çıkmaz. Belki bir kedi veya bir attır. Ne olduğu bilinemediği için netice çıkarılmaz. Bu da böyledir, “Yer ve gökler durduğu sürece azâblan devam edecek. Yer ve gökler de­vam edecek, o halde azâbları da devam edecektir.” Fakat “Yer ve gökler devam etmeyecek, o halde azâblan da devam etmeyecek” de­yemeyiz, çünkü netice akimdir.

Kâfirlerin azâbları sonsuz olarak devam edeceğine göre, yer ve gökler isterse yok olsun, isterse kalsın, onların azabını yer ve gök­lerin devamı ile kayıtlamakta daha ne fayda var? Denemez. Çünkü bunda fayda vardır. Bu kayıtta, onların azâblarmın, akü erdirilemeyecek şekilde devamına delâlet vardır. Bundan sonrası için de azâb var mı yok mu? Sorusuna gelince, bunu da diğer âyetler ifade etmek­tedir. Onların ebedî olarak cehennemde kalacaklarını açıkça bildiren âyetler vardır..

Âyetin ikinci bölümüne, yâni “Rabbînin dilemesi hâriç” istisna­sına gelince; bu âyet, bunların ayrıca cehennemin kaynar suyundan içmek ve soğuğunda azâb edilmek üzere çıkarılacaklarını ve tekrar geri çevrileceklerini açıklamak içindir. Yani cehennemliklerin azabı iki çeşittir; biri sıcakta yakılmak, diğeri de soğukta dondurulmaktır. Ve  yahut:

Hoşunuza giden kadınlarla evlenin...”[62] Ayetindeki murad, akıl sahibleri olduğu gibi,  daki dan murad da mü’minlerden âsi olup cehenneme girenlerdir. Şakavetin ve azgınlığın onlara da şümulüne binâen istisna muttasıl, ademi şümu­lüne binâen istisna munkatî olur ki, uygun olanı da budur, yi makamında almakla yine istisna munkati olur.   Yani yer ve gökler durdukça -Rabbinin dilediklerinden başka- onlar orada kalacaklar demek olur. Burada daha birçok cevaplar varsa da mak­sadı ifadeden uzak oldukları için onlardan sarfı nazar ettim. Ahmed'in Abdullah İbn Ömer (r.a.) den rivayet ettiği, “Onlar, kapıla­rı kapandığı gün mutlaka cehenneme uğrayacaklar ki, orada kimse yoktur. Bu da orada bir kaç hukub (bir kaç seksen yıl) kaldıkdan sonradır.” hadîsi buna münafi değildir. Zira bu hadîsin râvileri ara­sında büyük yalanlar söyleyen birisi vardır. Bu bakımdan hadîs mecruhdur. Gerçi bu hadîsi pek çokları İbn Mesûd ve Ebû Hureyre (Allah kendilerinden razı olsun) den rivayet etmişlerdir. İbn Teymiye, “Bu, Ömer İbn el-Hattab'ın İbn Abbas, İbn Mesûd, Ebû Hu­reyre (Allah hepsinden razı olsun) nin sözleridir. Hasan-ı Basri, Hammad b. Seleme, Ali b. Talha ve birçok müfessirler de buna zahibtirler.” demiştir.

Fakat Hasan-ı Basrî'den gelen başka bir rivayet bunu nakzet­mektedir. Âlimlerin açıklamalarına göre. Sabit, bu durumu Hasan-ı Basri'den sormuş, o da bunu reddetmiştir. Gerçek şu ki İbn Teymiye'nin, isimlerini verdiği bu zatların hiç birinden böyle bir rivayet gel­memiştir. Faraza böyle bir rivayetin olduğunu kabul etsek, bu, mü'minlerin âsileri hakkındadır. Gerçekten mü’minlerin âsileri cezala­rını çektikten sonra bulundukları bölümde, cehennemin üst tabaka­sında kimse kalmayacaktır. Fakat kâfirlerin bulundukları bölümler, Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği gibi, daima dolu olacak ve onlardan hiç kimse çıkarılmayacaktır. Fahruddin Râzi tefsirinde diyor ki; bir cemaat: “Kâfirlerin azabı da bir gün sona erecek.” demiş, bu âyet ve bir de:

 “Orada (birkaç hukup)[63] sonsuz kalacaklardır.”[64], âyet-i celîlesi ile delil çekmişlerdir. Ayrıca onların yaptıkları kötülükler mütenahidir, mütenahiye namütenahi ile azâb ise zulümdür, Allah'a ya­raşmaz, demişlerdir. Bunların delilleri ve dayanakları çürüktür. Çün­kü bu âyet-i kerime azabın sona ereceğini ifade etmemektedir. Zira yukarda da anlattığımız gibi, Araplar bu gibi sözlerle sonsuza ka­dar devamı kasdederler. Mütenahiye mütenahi olmayanla azâb edil­diği görüşü de doğru değildir, çünkü insanlar niyetlerine göre cezalandırılmaktadırlar. Kâfirler, hayatları sona ermese bile yaşadıkları sürece küfür halinde olma azmi içindedirler. Onların küfürlerindeki niyetleri devamlı olduğu için azâbları da devamlıdır. Ceza, hareke­te ve hareketi tahrik eden niyete göredir.

Şunu da bilmiş ol ki, cennetliler hakkındaki istisna ve kayıtlar da bütün ulemânın ittifakı ile zahiri üzerine değildir, çünkü Allahu Teâlâ, 

“Sonsuz bir lütuf olarak...”[65] buyurmuştur. Bu gibi âyetler, yu­karda örneğini verdiğimiz şekilde tevil edilir. Cennetliler hakkında­ki istisna âyetinde bulunan vs   dan   mânasını alırsak, o vakit A'rafda bulunanları ve henüz cennete girmeyen mü’minlerin âsile­rini kasdederiz. Cehennem hakkındaki istisnasından âsileri kasdettiğimiz gibi, cennetliler hakkındaki den yine âsileri kasdederiz. Cehennemde istisna, sonundan, cennette istisna başından olur. Yani mü’minlerin âsileri sonunda cehennemden çıkacak, yine mü’minlerin âsileri ilk hamlede cennete giremiyecek ve sonunda girecek demek olur.

İbn Zeyd diyor ki: Allahu Teâlâ, “Allah'tan sonsuz bir lütuf ola­rak.” buyurmakla cennetliler hakkında dilediği şeyi bize haber verdi; fakat cehennemliler hakkında dilediği şeyi bize haber vermedi.

Sonuç: İbn Mâce'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem, Kâbe-i Muazzama'ya hitaben:

“Ne güzelsin ve ne güzel kokuyorsun, ne büyüksün ve ne bü­yük hürmetin saygınlığın vardır. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Allah katında mü’minin şanı, senin şanın­dan yücedir; malı da kanı da daha muhteremdir. Öyle ise mü’min Al­lah'a karşı hüsn ü zanda bulunsun[66], buyurmuştur.

Ahmed, Nesei, İbn Hibban ve Hâkim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Kim ki Allah'a ortak koşmadan ibadet eden namazını kılar, oru­cunu tutar, zekâtını verir ve büyük günahlardan sakınırsa, cennet onun içindir”, buyurdu.

“Büyük günahlar hangilerdir?” diye soran­lara, Resûl-i Ekrem,

Allah'a ortak koşmak ve Müslüman bir kimseyi öldürmek.”[67], buyurarak diğerlerini de saydı. Nesei, İbn Hibbân, Hâkim ve Beyhâkî'nin rivayetlerinde de Resûl-i Ekrem:

“Benim peygamberliğime inanıp Müslüman olup da hicret eden­lerin (amellerine göre) cennetin alt, orta ve en üst katlarında birer eve sahip olacaklarına kefilim. Bunları yapanın artık arayacağı bir iyilik veya kaçınacağı bir kötülük kalmamıştır. Nerde isterse ölebi­lir (varacağı yer cennettedir)”. İbn Mâce ve Hâkim'in rivayetlerin­de: “Kim ki şerik ve nazırı olmayan Allahu Teâlâ'ya ihlâs ile bağla­nır, namazını kılar ve zekâtını verirse, Allahu Teâlâ kendisinden ra­zı olarak ölmüş olur.” [68]buyurulmuştur.

Âhmed ve Müslim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz Allah mü’minin hiç bir iyiliğini karşılıksız bırakmaz. Mü’minin yaptığı iyiliğin mükâfatı dünyada verileceği gibi âhîrette de bol bol verlir. Kâfire gelince; onun iyiliklerinin karşılığını tama­men dünyada kendisine verecektir. Âhirete yolcu olduğu vakit mükâfatlandırılacağı bir iyiliği kalmayacaktır.” [69]buyurmuştur.

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem, “Allahu Teâlâ amelsiz imanı ve imansız ameli kabul etmez.” [70]buyurmuştur.

Tirmizî'nin  (Câbir b. Abdullah el-Ensârî -radıyallahu anh- den) rivayetinde, müşarünileyh şöyle demiştir:

“Bir gün Resûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem yanımıza geldi ve:

Rüyamda sanki Cebrail baş ucumda Mikâil ise ayaklarımın ucunda duruyor ve biri diğerine şöyle diyordu:

“Buna bir darb-ı mesel yap.” Oda:

“Dikkat et kulakların dinlesin. Aklını basma al, kalbin anlasın. Sen ve ümmetin şuna benzer: Bir hükümdar saray edindi.   Sonra bu sarayın içinde bir ev (salon) inşa etti. Sonra bir sofra hazırladı. Sonra da bir elçi ile insanları yemeğe davet etti. İnsanlardan bazı­ları elçinin davetine uyarak (yemeğe) geldi, bazıları da uymadı. İş­te o hükümdar Allah, saray İslâm, ev cennet, ya Muhammed sen de elçisin. Senin davetine icabet eden İslâm'a girer, İslâm'a giren de cennete girer. Cennete giren ise onun nimetlerinden yer, dedi, bu­yurdu.”[71]

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Gerçek şu ki, Allahu Teâlâ, muvahhid kullarını amellerinin nok­sanı nisbetinde cehennemde azâb eder ve sonra imanları sayesinde onları ebedî olarak cennetine kor.” buyurmuştur.

Ahmed ve diğerlerinin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Beni görüp bana inananlara bir, görmeden inananlara yedi ke­re müjdeler ve mutluluklar olsun”. Tayâlisî'nin rivayetinde, “Üç ke­re müjdeler olsun.” şeklindedir.

Taberânî ile Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“İslâm hidâyetine ulaşıp elindeki varlığa razı olarak kanaat eden felah bulmuş, korktuğundan emin ve umduğuna ulaşmıştır.” buyur­muştur.

Müslim'in rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

“Bilemedin mi İslâmiyet, kendisinden önce olan hataları yıkar yok eder. Hicret de aynı şekil­de kendisinden öncekileri yok eder. Hac da bunun gibi önceki (kusurları)   mahveder.”[72]  buyurmuştur.[73]

 

2. : Riya (Gizli Şirk)

 

Riyanın haram olduğu kitap ve sünnetle sabit olduğu gibi, bun­da Ümmetin de icmâ ve ittifakı vardır.

Riyanın haram olduğuna dâir âyetler:

“Onlar gösteriş yaparlar”[74]

“Kötülük yapmakta düzen kuranlara, onlara çetin azâb vardır”[75]

Mücahid, “İşte bunlar riyakârlardır, gösteriş yapanlardır.” demiştir.

“Rabbine kullukta O'na hiç ortak koşmasın.” [76]ayet-i celilesi de açık bir delildir, yani, ameli ile gösteriş yapmasın, demektir. İşte bu sebepledir ki, ibadet ve ameline ücret ve teşekkür bekleyenleri yer­mek ve karşılık beklemeyip yalnız Allah rızası için bunları yapanları övmek üzere:

Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.”[77], âyet-i celilesi nazil olmuştur. Riyanın yasak ol­duğuna Kur'an-ı Kerim'in delili, yukarda sıraladığımız ve benzeri âyetlerdir.

Bu husustaki hadîsler: Ahmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem,

Sizin için korktuğum şeylerin en korkuncu, küçük şirk olan ri­yadır. Allah, kıyamet günü insanlara amellerinin mükâfatını verdiği vakit gösteriş yapanlara: “Dünyada kime gösteriş için amel ettiniz ise gidin onlara bakın, onların katında alacağınız bir mükâfat bulur musunuz?” buyurur.”[78], buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem “Riyanın en küçüğü do şirktir. Allah katında kulların en sevimlisi, takva sahibi, cömert ve amellerini gizli yapanlardır. (Yâni amel ve taatlerini dünyalık şaibe­lerinden korumak için son derece gizliliğe dikkat edenlerdir) Onlar ki ortadan kayboldukları vakit gözler onları aramaz. Ortaya çıktık­ları vakit göze batıp bilinmezler. İşte karanlıkların aydınlığı ve hi­dâyetin imamları bunlardır.” buyurmuştur.[79]

İbn Mâce'nin (Şeddad b. Evs radıyallahu anh'den) rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

Ümmetim için korktuğum şeylerin en korkuncu, Allah'a şirk koşmaktır. Dikkat edin, ben, güneşe taparlar, aya taparlar, puta ta­parlar demiyorum. Ancak Allah'tan başkası için yapılan ameller ve gizli şehveti kasdediyorum.” buyurmuştur.

Tirmizl ve Hâkim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem, “Ümmetim­de şirk, düz taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesinden daha gizlidir.”[80], buyurmuştur. Hâkim'in rivayetinde, “Gizli şirk, baş­kasına gösteriş için yapılan ameldir.” şeklindedir.

Tirmizî, Hekim, Hâkim ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem, “Gizli şirk, gece karanlığında düz bir taş üzerinde karıncanın yürümesinden daha gizlidir. Buyurun en ehveni, zulme rıza göstermek ve adalete kızmaktır. Halbuki din, ancak Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.”[81], buyurmuştur. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Ey Muhammed de ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin...” buyurmuştur.[82]

Tirmizi ile Hâkim'in (Ebû Hureyre radıyallahu anh'den) rivayet­lerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Kıyamet günü olduğu vakit Allahu Teâlâ (şekil, hareket, cihet ve mesafeden münezzeh olduğu halde) hesaplarını görmek üzere kul­larına tecelli eder. Kullarının tümü dizüstü çökmüş şaşkın ve peri­şan vaziyettedir. İlk hesaba çağırdığı, Kur'an-ı ezberleyen hafızlar, Allah yolunda savaşıp ölenler ve zenginlerdir. Allahu Teâlâ okuyucuya:

“ Resulüme indirdiğim Kitabı (Kur'an'ı) sana öğretmedim mi?” diye sorar. Okuyucu:

“Evet, öğrettin, ya Rab,” der. Allahu Teâlâ t

“O halde bu öğrendiğin ile ne amel ettin?” diye sorar. Okuyucu:

“Gece gündüz senin rızan için okudum ve okuttum,” der. Allahu Teâlâ ona:

“Yalan söyledin, buyurur. Melekler de ona

“Yalan söyledin” derler. Allah:

“Belki bunları yaparken (Benim rızamı değil, halkın teveccü­hünü arıyor ve) “falana ne okuyucudur?” denmesini istedin ve ha­kikaten de öyle dediler, buyurur. Zengin getirir ve Allahu Teâlâ ken­disine:

“Size, hiç kimseye muhtaç olmayacak şekilde, servet vermedim mi?” buyurur. Zengin:

“Evet, verdin, ya Rab,” der. Allahu Teâlâ;

“O halde sana verdiğim bu servet ile ne amel yaptın?” diye sorar. Zengin:

“(Senin rızan için) akrabamı görüp gözettim, fakir ve yoksul­lara tasaddukda bulundum,” der. Allahu Teâlâ:

“Yalan söyledin, buyurur. Melekler de:

 “Yalan söyledin” derler. Allahu Teâlâ:

“Belki bundan yapmakla, “Falancı ne cömerttir?” denmesini is­tedin ve böyle de dendi, buyurur. Sonra Allah yolunda öldürülen ge­tirilir, Allahu Teâlâ ona:

“Niçin öldürüldün?” diye sorar. Adam:

“Senin yolunda cihad ile emrolundum ve öldürülünceye kadar savaştım,” der. Allahu Teâlâ;

“Yalan söyledin,” buyurur. Melekler de

“Yalan söyledin” derler. Sonra Allah:

“Belki “Falancı ne kahraman, ne cesur bir adamdır” denmesini istedin ve bu da dendi,” buyurur.

 (Râvi Ebû Hureyre radıyallahu' anh diyor ki:) Sonra Resûl-i Ek­rem eli ile dizime vurarak:

“Ey Ebû Hureyre, kıyamet günü yalın ateşin ilk kaplayacağı bu üç sınıf insandır,” buyurdu.”[83]

Ahmed, Müslim, Neseî ve Hâkim'in de ayni mealde rivayetleri vardır. Yine Hâkim'in bir rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Kıyamet günü hesap anında üç kişi helak olacaktır: Cömertler, kah­ramanlar vb âlimler (yâni gösteriş ve desinler için cömertlik edenler, ayni maksadla savaşlarda kahramanlık gösterenler ve yine aynı maksadla ilim taslayanlardır).” buyurmuştur.

Ahmed, Tirmizî ve İbn Mâce'nin (Ebû Sa'd b. Ebû Fudâle el-Ensâri radıyallahu anh'den) rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Allahu Teâlâ vukuunda şüphe olmayan kıyamet gününde, ilk ve son bütün insanları bir araya topladığı vakitte, bir münâdi:

“Amelinde Allah'tan başkasını ortak eden (gösteriş ile amel eden), sevabını Allah'tan başkasından (yâni gösteriş ettiği kimseler­den) istesin. Allah, ortakların ortaklıktan en Müstağni olanıdır (yani kat'ıyyen ortaklık kabul etmez) diye çağırır”.[84]

Tayâlisî ve Ahmed'in rivayetlerinde Allahu Teâlâ bir kudsi hadîsde, “Ben ortaklıktan münezzehim. Kimki amelinde bana ortak koşmuşsa, o amelinin azı ve çoğu hepsi bana ortak koştuğu kimse için­dir, ben ondan Müstağniyim.”[85], buyurmuştur.

Müslim ve İbn Mâce'nin (Ebû Hureyre radıyallahu anh'den) ri­vayetlerinde, Resûl-i Ekrem Allâhu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu ha­ber vermiştir:

“Ben, ortakların ortaklıktan en Müstağni olanıyım. Kim ki işlediği amelde bana başkasını ortak koşarsa, onu ortağı ile başbaşa bı­rakırım.”[86]

Kıyamet günü olduğu vakit herkesin mühürlü amel dosyalan Al­lah'ın huzuruna getirilir. Allahu Teâlâ meleklerine:

“Şunları alın ve şunları atın,” buyurur. Melekler:

“Ya Rab, bunların hepsi iyi amellerdir,” derler Allahu Teâlâ:

“Evet, iyi amellerdir fakat onlar benim için değil, başkaları için yapılmışlardır. Ben bugün ancak benim rızam için yapılanları kabul ederim,” buyurur.

İbn Asâkir, Dârekutnî ve diğerlerinde de bu mealde rivayetler vardır. Mürsel olarak İbn Mübarek'in rivayetinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Melekler kullardan bir kulun amelini alır ve Allahu Teâlâ'nın dilediği yere kadar taşırlar. Yolda, “Bunun da ne çok ameli varmış” derler. Allahu Teâlâ:

“Ey melekler, siz kulumun amelini muhafazaya memursunuz, ben ise onun kalbini murakabe ederim. Bu kulum, hâlis niyetle benim rızam için amel etmemiş, gösteriş ve riya ile hareket etmiştir. Bu­nun amelini cehennemin dibine atın, buyurur. Yine başka birisinin amelini alır, yükselirler. Fakat bu adamın ameli kendilerine az gelir, “Bu da ne yaptı ki derler, Allahu Teâlâ'nın dilediği yere kadar yük­seldikten sonra, Allahu Teâlâ:

“Ey meleklerim, siz kullarımın amellerini muhafazaya memur­sunuz, ben ise onların kalblerini murakabe ederim. Bu kulum, tam benim rızam için amel etmiştir. Bunun amelini en üstün makama yük­setlin” buyurur.”

İbn Sa'd'ın rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Kıyamet günü olduğu vakit bir münâdi:

“Allah'tan başkası için amel eden kimse, kim için amel etmiş­se amelinin sevabını ondan istesin, diye çağırır;

“Allahu Teâlâ muttaki olan iyileri sever. Onlar ki ortadan kay­boldukları vakit aranmazlar, meydana çıktıkları vakit de bilinmezler (yani halk arasında varlık ve yoklukları Müsavidir) İşte her karan­lık ve tozlu yerlerden sıyrılan hidâyet meş'aleleri bunlardır.”

Tirmizi, İbn Mace ve Buhârî tarihindeki (Ebû Hureyre radıyallahu anh'denl rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Hüzün kuyusundan Allah'a sığının.” Ashâb;

“Ya Resûlallah, hü­zün kuyusu nedir?” dediler. Resûl-i Ekrem,

Cehennemde bir vadi­dir. Cehennem bile günde yüz defa bundan Allah'a sığınır.” buyur­du. Biz (Ashâb):

“Ya Resûlallah, buraya kim girecektir?” dedik. Re­sûl-i Ekrem:

“Amelleri ile gösteriş yapan okuyucular girecektir.” [87]

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Cehennemde öyle bir dere var ki, cehennem günde dörtyüz defa onun şerrinden Allah'a sığınır. Burası riyakâr hafızlar, gösteriş için sadaka verenler, göste­riş için hacca gidenler ve gösteriş için Allah yoluna çıkanlar için ha­zırlanmıştır.”[88], buyurmuştur.

Ahmed ve Müslim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Ameli ile sum'a edene (başkasına duyurmayı kasdedene) Allah Teâlâ sura'a cezasını, riya (başkasına gösteriş) edene de riya cezası­nı verir.”[89], buyurmuştur.

Ukaylî ve Deylemî'nin rivayetlerinde Resül-i Ekrem:

“Allah katında kulların en sevimsizi, kılığı peygamberler kılığın­da, ameli ise cebbar ve zalimler amelinde olanlardır.” buyurmuştur.

Ebû Abdurrahman es-Sulemi “Setrü's-Sofiye” adlı eserinde ve Deylemî rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“İki şöh­retten sakının: Sofi ve derviş ve derviş kılığına girip kaba kumaş giyerek sofilerden görünmekten, kıyamet günü şiddetli azâb olacak olanı kendisinde hayır olmadığı halde insanlara kendisini hayırlı gös­terenidir”.

Ebû Nuaym ve Deylemi'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Allahu Teâlâ bütün riyakârlara cenneti haram kılmıştır.” buyur­muştur.

Deylemi'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Gösteriş için sofi kılığına girenlerin şerrinden yeryüzü Allah'a sığınır; onların şerrinden kurtulmak için yüksek sesle Allah'a yalva­rır”.

İbn Mâce'nin rivayeti de şöyledir:

“Nice oruç tutanlar var ki, onlar için oruçlarında açlıktan başka bir şey yok, nice gece ibadet edenler var ki, kıyamlarında onlar için uykusuz kalmaktan başka bir kâr yok”.[90] Ahmed, Taberâni ve Hâkim'in de aynı mealde rivayetleri vardır.

Deylemı'nin rivayetinde ise şöyle buyurulmuştur: “Cennetin gü­zel kokuları beşyüz yıllık mesafeden alınır. Ancak âhiret ameli ile dünyalık arayanlar bu kokuyu alamazlar”,

Taberâni, Ebû Ya'lâ ve Beyhakî rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“İnsanların gördüğü yerde namazını güzel kıldığı halde yalnız kalınca aynı şekilde güzel kılmayan kimsenin bu hareketi, Rabbisine karşı yapılmaz bir ihanettir.”[91], buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde ise şöyledir: “Ahireti isteyip murad et­mediği halde âhiret ameli ile gösteriş için süslenmeğe çalışan kim­seye yer ve gökler lanet ederler.” [92]

İbn Adiy'in rivayeti de şöyledir: “Âhireti isteyip murad etmedi­ği halde âhiret ameli ile gösteriş için süslenmeğe çalışan kimseye yer ve gökler lanet ederler”.[93]

İbn Adiy'in rivayeti de şöyledir: “Âhiret ameli ile süslendiği hal­de maksadı dünya güzelliği olan kimselerin varacakları yer cehen­nemdir”.

Taberânî'nin bir rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Allah'tan başka­sına gösteriş için amel eden kimse, Allah'tan uzaklaşmış olur.”[94], buyurmuştur. Diğer bir rivayetinde de “Riya ve gösteriş olarak ayağa kalkan kimse, oturuncaya kadar Allah'ın mekrindedir”.[95], şeklindedir.

Ahmed, Tirmizi ve İbn Mâce'nin rivayeti, “İnsanlara gösteriş ve duyurmak için amel edenlere kıyamet günü Allahu Teâlâ aynı mua­meleyi yapar, yâni amelinin riya ve gösteriş İçin olduğunu herkese duyurur,      ve böylece      onu rezil eder.”[96], şeklindedir.

Buhârî, Müslim ve Ebû Davud'un rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Kendisine verilmeyen ile (yemediği halde) kendisini tok gösterme­ğe zorlayan, yalan elbise giyen gibidir.”[97], buyurmuştur.

Hakim ve Tirmizi'nin rivayetlerinde de Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur :

“Ümmetimde şirk taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesin­den daha gizlidir.” [98]

Ahmed ve Taberânî'nin rivayetlerinde de Resûl-i Ekrem:

“Ey insanlar,  şirkten sakının ve korunun, zira o,   karıncanın ayak sesinden daha gizlidir,” buyurdu. Ashâb:

“Nasıl sakınalım, ya Resulallah,” dediler. Resûl-i Ekrem:

Allah'ım, bilerek ve bilmeyerek işlediğimiz günahlarda Senden mağfiret diler, bilmeyerek Sana şirk koşmuşsak, sana sığınır ve Senden af dileriz” deyin,” buyurdu.

 Bir rivayette Resûl-i Ekrem Ebû Bekir (r.a.) e hitaben:

“Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir. Sana bir dua öğ­reteyim de bu sayede şirkin küçüğünden ve büyüğünden kurtulursun,”[99], buyurdu ve yukardaki duayı üç kere okumasını emretti.

Tirmizi ve Hakîm'in İbn Cüreyc'den de aynı mealde rivayetleri vardır.

Ahmed, Taberânî; Hâkim, Ebû Nuaym ve Beyhakî'nin rivayet­lerinde, Resûl-i Ekrem:

“Ümmetim için en çok korktuğum, şirk ve gizli şehvettir. Gerçi benim ümmetim güneşe, aya, puta tapmaz; fakat amelleri ile insan­lara gösteriş yaparlar. Gizli şehvet, oruç tuttuğu halde şehvetlerinden birisi galebe çalarak sabahleyin orucunu bozmasıdır.” buyurmuş­tur. [100]

Deylemî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Adamın biri gizli bir amel işler, Allah u Teâlâ onu gizli defteri­ne yazar. Yaptığı bu ameli birisine söyleyecek olursa, Allahu Teâlâ onu aşikâre yapılmış ameller defterine alır. Yaptığı bu ameli bir da­ha söyleyecek olursa her iki defterden de siler, riya defterine yazar”. Hatib'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Allahu Teâlâ buyurur ki:

Ben ortakların en iyisiyim (çünkü ortak kabul etmem) Kim ki beni başkasıyle ortak yaparsa, yaptığı o şeyin hepsi o ortağındır.” Ey insanlar, ameli yalnız Allah için ya­pın, zira Allahu Teâlâ hâlis olarak kendisi için yapılan ameli kabul eder. Sakın, “Bu, Allah için ve falan adamm içindir” demeyin. Böy­le deyecek olursanız, o yaptığınız, tamamen o adamın olur ve bun­dan Allah'a bir şey gitmez.”

Ebû Davud'un Sahih sened ile (Ebü Hureyre radıyallahu anh'den) rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kendisiyle Allah rızası aranan bir ilmi, dünyalıktan bir fayda sağlamak maksadıyle öğrenen kimse kıyamet günü cennetin koku­sunu bulamaz.” buyurmuştur.

Taberânî'nin rivayeti, “Sizin için en çok korktuğum, küçük şirk sayılan riyadır. Kıyamet günü herkes ameli ile mahşer yerine geldi­ği vakit, riya ile amel edenlere, “Kime gösteriş için amel ettiniz ise gidin sevabınızı ondan alın” denir.”[101], şeklindedir.

Ahmed, Hâkim ve Beyhakî'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Si­zin için suretinizin değişmesinden de daha çok korktuğum şeyi size haber vereyim mi? O, gizli şirktir, kişinin başkasına gösteriş için amel etmesidir.” buyurmuştur.

Deylemi’nin rivayetinde Resul-i Ekrem:

Allah'a karşı olan itaat­lerinize sakın kulların da sizi övme sevgisine kapılıp onların sevgisi ile bu itaatlerinizi karıştırmayın. Böyle yaparsanız ameliniz mahvo­lur.” buyurmuştur.

Bey hâki'nin rivayeti de şöyledir:

“Gizli şirklerden sakının, İnsan namaz kılmaya kalkar. Başkaları görüyor diye amelini süslemesi gizli şirktir”. Diğer bir rivayeti de “Gizli şirkten sakının” başkaları görüyor diye rükû ve sucûdunu düzgün yapması gizli şirktir.”, şeklin­dedir.

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Gizli şirk, düz taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesinden gizil­dir. Kul ile küfür arasında namaz vardır. Namazı terkedince bir şey kalmaz”.

İbn Cerîr, Nesei ve Beyhaki de riya hakkında benzeri yukarda geçen rivayetlerde bulunmuşlardır.

Deylemi'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

Olduğundan daha baş­ka insanlara görünmek için kendisine çeki düzen verenlere Allahu Teâlâ buğzeder.” buyurmuştur.

Hâkim'in rivayeti, “Sözü ile giyinişi ile olduğunun aksine insan­lara görünenlere Allah, melekler ve bütün insanlar lanet eder.” şek­lindedir.

Tayâlisi, Ahmed, Taberânî, Hâkim ve Beyhaki rivayetlerinde, Re­sûl-i Ekrem,

“Gösteriş için namaz kılan şirk etmiş, riya ile oruç tu­tan şirk etmiş, riya ile sadaka veren de şirk etmiş olur.” buyurmuş­tur.

Ahmed, İbn Sa'd, Yakup b. Sufyan, Beğavî, İbnü's-Sikkin, Mâverdi, İbn Mende, İbn Nafî, Taberâni, Ebû Nuaym ve Saîd b. Mansûr rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Kim ki hutbe ve va'zını yalnız riya ve gösteriş için yaparsa, kı­yamet günü Allahu Teâlâ onu riyakârlar koltuğuna oturtur.” buyur­muştur.

Taberâni ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Dün­yada iki dilli iki yüzlü olanların kıyamette ateşten iki dilleri olacaktır.” buyurmuştur.

Taberânî, Ebû Nuaym, Beyhaki, İbn Asâkir ve İbn Neccar’ın ri­vayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Riyakârlar bazı in­sanlar veya bir topluluk ile cennete girmeleri emredilir. Bunlar, cen­nete yaklaşıp Allahu Teâlâ'nın cennettiler için hazırladığı nimetleri görür ve onun güzel kokularını alır almaz.”

“Bunları geri çevirin, bunların bu nimetlerden nasibi yok, de­nir. Onlar da hiç kimsenin benzeri ile karşılaşmadığı bir perişanlık içinde geri dönerler ve:

“Ey Rabbimiz, keşke hâlis kulların için hazırladığın nimetleri göstermeden bizi cehenneme gönderseydin bizim için çok daha ehven olurdu,” derler. Allahu Teâlâ:

“İşte benim muradım da budur. Ey kötü İnsanlar! Çünkü siz, yalnız kaldığınız vakit beni hiçe sayardınız, başkaları gördüğü va­kit onlara gösteriş için bana saygılı görünürdünüz; insanlardan sa­yar, benden saymazdınız, İnsanları büyültür, beni yüceltmezdiniz. İn­sanlara gösteriş için kötülük için terk ederdiniz, benim için terk etmezdiniz. İşte ben de bugün mahrum kaldığınız o büyük mükâfatları gös­termekle size azâb ederim, buyurur, dedi.” [102]

Yine Ebû Nuaym'ın rivayetinde, “Allahu Teâlâ, sum'a, riya, oyun ve eğlence yapanların amelini kabul etmez.” buyurulmuştur.

Deylemî'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

Kıyamet günü olduğu vakit, mahşer halkına duyurmak için bir münâdi t “Nerde o insanlara ibadet edenler, kalkın da kime göste­riş için amel ettiniz ise gidin sevabınızı ondan alın, zira (Allahu Teâ­lâ buyurur ki):

“Ben, dünyalıktan zerre kadar karşılığı olan ameli kabul et­mem” diye çağırır.” buyurmuştur.

Zehebi'nin rivayetine göre adamın biri Resûl-i Ekrem'e:

“Yarınki kıyamet gününde kurtuluş çaresi redir?” diye sorar. Resûl-i Ekrem:

Allah'ı aldatmamandır,” buyurur. Adam :

“Allah nasıl aldatılır?” diye sorar. Resûl-i Ekrem:

“Allah ve Resulünün emirlerini başkalarına gösteriş için yap­makla. Riyadan sakının, zira riya, Allah'a şirk koşmaktır. Riyakar­lar Kıyamet günü dört isimle çağırılır. Bu isimler, ey kâfir, ey fâcir, ey gaddar ve ey haşir isimleridir. Bundan sonra, “İşte amelin sapık ve ücretin batıldır. Bugün sana Allah'tan bir mükâfat yok, kime gös­teriş için amel ettinse git mükâfatını ondan al.” denir.”[103]

 

İcma'

 

Buraya kadar riyanın haram olduğunu ifade eden âyet ve ha­disleri ve bazı hadislerin meallerini vermiş bulunuyoruz. Bu husus­taki icma'a gelince; bu kadar kesin nasslar, açık ve Sahih hadîsler muvacehesinde bu konuda icma'ın da bulunacağı şüphesizdir. Bu­nun için bütün imamlar riyanın zemminde müttehid, haram olup gü­nahının büyüklüğünde ümmet müttefiktir. Nitekim Hz. Ömer bir defa boynunu bükmüş, kendisini sofilerden gösteren bir adamı gör­düğü vakit:

“Başını kaldır, huşu, boynu bükmekte değil, kalbdedir, dedi. Yine Ebû Ümâme bir kişiyi camide secde ederken ağlar görünce:

“ Ey kişi, bu yaptığını camide değil, evde yap,” dedi.

Hz. Ali, “Riyakârların üç belirtisi vardır. Bunlar: Yalnız kaldığı vakit tenbelleşmek, insanlar arasında gayrete gelip heveslenmek, medhedildiği vakit amelini çoğaltmak ve verildiği vakit amelini azalt­maktır.” dedi.

Yine Hz. Ali, “Kulun ameline verilmeyen mükâfat, niyetine ve­rilir. Çünkü iyiliğe niyet etmesine riya karışmaz, zira niyetini kimse bilemez. Ama ameline riya karışır.” demiştir.

Adamın biri, “Allah için savaştım fakat insanların da beni öv­melerini severim.” deyince, Ubâde b. es-Sâmit (r.a.) üç defa,

“Sana bir mükâfat yok. Zira Allahu Teâlâ: “Ben, ortakların ortaklığından en çok Müstağni olanıyım” buyurdu.” dedi. “Ben bunu hem Allah için ve hem de falancı için yapıyorum” deneyleri yerenler de az de­ğillerdir, çünkü Allah'ın ortağı yoktur.”

Katâde, “Bir kul riyakârlık yaptığı vakit, Allahu Teâlâ:

“Kulum, benimle alay ediyor, buyurur.” demiştir.

İbrahim b. Edhera de, “Meşhur olmayı isteyeni Allah tasdik et­mez.” demiştir.

Fuzayl, “Riyakârı görmek isteyen bana baksın.” demiştir.

Yine Fuzayl, “İnsanlar görüyor diye itiyadı olan ameli terketmek riya, onlar görsünler için amel ise şirktir. Ihlâs, her ikisinden de Allahu Teâlâ’nın seni korumasıdır.” demiştir.

Hakimlerden birisi de: Riyakâr, kesesini çakıl taşları ile doldu­ran adama benzer. Dıştan keseye bakan, “Çok parası var” der. Fa­kat bakkala gidip birşey aldıkdan sonra parayı vermek için keseyi açınca içerisinin taşla dolu olduğunu gören bakkal, bunları adamın kafasına atar ve kendisine birşey vermez. İşte riyakâr da böyledir. İnsanlar, “Çok amel yapıyor” demesinden başka bir karı yoktur. Yap­tığı amel, kıyamet günü bir paçavra gibi suratına çarpılır. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Yaptıkları her işi ele alır onu toz duman ederiz.”[104], buyurmuş­tur. Yani Allah rızası için olmayan amellerinin sevabı böylece ibtal edilir, güneş arasında görülen zerrecikler gibi mahvolur gider.

Önemli Tenbihlerden Biri: Riya, rûyetten -görmekten- dir. Süm'a da işitmekten alınmıştır. Yerilen riyanın tarifi, yapılan ibadetle Allah'tan başkasının rızasını kasdetmektir. Maksadı, iba­detini insanlara göstermekle kendi kemal ve faziletini onlara du­yurup onlardan servet, mevki ve hiç olmazsa övmek gibi maddî men­fâat beklemektir.

Kişinin yaptığı ibadeti insanlara duyurması, ya durumundaki de­ğişiklik, renginin saranp solması, saçının sakalının karışması ve kı­yafetinin pejmürdeliği ile olur -yani bunları düzeltecek vakit bu­lamıyor- veya bunlara hiç önem vermiyormuş gibi bir hal almış­tır. Fazla ibadet sebebiyle sesinin zayıflaması, gözlerinin çukurlaş­ması, üzüntüsü, az yemesi, ibadete tamamen kendisini vermesi sebebiyle çok oruç tutup uykusuz kaldığı için kendisini unutması, dün­ya ve dünyalığa kıymet vermemesi gibi bir tavır takınması ile olur. Bu ve benzeri tutum ve davranışları ile kendisini halka mal ettirme­ye çalışan bu zavallı, bu hali ile yol kesenlerden ve yankesicilerden daha kötü bir duruma düştüğünün farkında değildir. Çünkü bu kö­tülükleri yapanlar, kötülük olduğunu bile bile yaparlar. Fakat bu aldanmış, bir ibadet yaptığını sanır. Ya da salihler kılığına girmekle kendisini tanıtmağa başlar. Başını önüne eğmek, tevazu içinde yürümek, secde tozlarını alnından silmemek, kaba kumaş giymek, elbi­selerini kısa yapmak gibi kılık ve kıyafetlere girmek ki, “böylece ken­disinin de -Allah rahmet etsin- eski âlim ve sofilerden olduğunu göstermek ister. Bu riyakâr, bütün bu yollardan elde ettiklerinin ha­ram olduğu ve bunları kabul etmekle fâsıklardan olduğunun farkın­da bile olmaz. Ya da halka va'z-u nasihat ile sünnetleri koruduğunu, şeyhlerle düşüp kalktığını, çeşitli yollardan bütün ilimlere vâkıf ol­duğunu onlara duyurmakla olur. Söz ile yapılan riyanın çeşitleri sa-yılamıyacak kadar çoktur. Veya da ağır ağır ve huşu içinde namaz kılmak, oruç, hac gibi ibadetlere devam etmek gibi şekillerle de iba­detlerini insanlara duyurur ki, bu ibadetlerinin de çeşitleri vardır.

Bazan mürâî, riyakârlığında o kadar hırsa kapılır ki, toplumda gösteriş için yaptığı ibadet ve hareketleri tam meleke haline getir­mek için bunları yalnızlıkta yapmaya gayret eder. Yalnızlıkta bun­ları yaparken maksadı, Allah korkusu ve rızası değil, böylece insan­ları kendisine bağlamaktır. Yahut bu riya, adamlarını çoğaltmakla ve bu yolda çalışmakla olur. Büyük adamların, âlimlerin ve sâlihlerin kendisini ziyaret etmelerini sağlamak ve böylece ziyaretçilerin çokluğu ile şöhret sahibi olmak. Ya da birçok şeyhleri ziyaretle övün­mek ve bu suretle riyakârlık etmiş olmak. İşte dillerde meşhur olup maddî menfaat sağlamak için ibadet sayılan bu gibi hareketlerle ri­yakârlık yapmaktır.

Bir Başka Tenbîh: Şeriat'ın dilinde riya kelimesi mutlak ola­rak anıldığı vakit, bundan, yukarda tarifini yaptığımız mezmum olan riya murattır. Bunu böylece bildikten sonra ibadetinde riyadan baş­ka bir maksadı yoksa ibadeti batıldır. Bu ibadeti yapmasa daha iyi olur. Çünkü bu ibadeti yapmakla günahkâr olmaktadır. Yukardaki âyet ve hadîslerden anlaşıldığı gibi Allahu Teâlâ ile istihza olduğu için laneti mucip olmaktan başka bir işe yaramaz. Bunu şöyle bir misal ile açıklayabiliriz: Görünüşte hükümdarın hizmetinde bulunan bir hizmetçi, bu hizmetinden maksadı, orada bulunan bir cariyeye göz dikmiş olup onu kandırmak için hükümdara hizmet ediyor gö­rünüyorsa, bu adamın gerçekte hükümdarı eğlenceye aldığında zer­re kadar aklı olan şüphe etmez. Çünkü onun maksadı hükümdara hizmet değil, cariyesini kandırmaktır. İşte bunun gibi, Allah'a ibadet ediyor görünerek, maksadı hiç bir şey elinden gelmeyen aciz kulla­ra yaranmaya çalışmak ise, bu, Allah'a hakaretten başka ne olabi­lir? Üstelik onlara yaranmak maksadıyle ibadet etmekte, şahsî çıkar için o aciz yaratıkları Allah'tan daha yetenekli gösterme durumuna düşmek de vardır. Zayıf ve aciz olan bir kul, kavi ve kaadir olan mevlâ üzerine takdim edilmiş olur. İşte bu sebeplerle riya, insanı hela­ke sürükleyen en büyük günahlardan biridir. Bunun içindir ki Resûl-i Ekrem riyaya, “Küçük şirk” adını vermiştir. Aynı zamanda riyada, insanların zihinlerini karıştırmak vardır. Çünkü görünüşte Allah için amel ettiğini insanlara göstermektedir. Bu da ayrı bir haramdır. Hat­ta cömerd olduğunu göstermek ve bu suretle gönülleri kendisine bağ­lamak maksadiyle bir adamın borcunu ödemek de günahtır. Çünkü burada da insanları aldatmak vardır.

Şayet, yukardaki açıklamalardan, riyanın küçük şirk olduğu an­laşılmıştır, acaba bunun büyük şirkten farkı nedir? Dersen, derim ki; bunu şöyle bir misal ile açıklayabiliriz: Namaz kılan ve fakat mak­sadı insanlara gösteriş olan kimse için insanlar, “Bu iyi adamdır” desinler diye kıldıkça ve insanlar da bunu dedikçe o da ibadetini ar­tırır ve daha çok namaz kılmaya başlar. Riya için ibadet ederken, bazan da Allah rızasını niyet eder. Bunların hiç birinde küfür ve inkâr yoktur. Büyük şirk sahibi, Allah'a ortak koşar ve secdesiyle başka­sına saygıyı kasdeder ve meselâ bir puta secde ederse, işte o zaman küfre gider. Mürâi son derece cehaletinden sebep, yaratığı üstün gö­rerek ona gösteriş için Allah'a secde eder. Buna ancak şeytanın ves-vesesiyle tevessül edilir. Bununla şirk-i celi, açık şirk arasındaki fark meydandadır. O, şeytanın aldatmasiyle yaratıklardan bir şey uma­rak ibadetinde onlara gösteriş yapar. Bunun için Allahu Teâlâ da kı­yamet günü, “Kime gösteriş ettinse git, sevabını ondan al” buyurur. Halbuki onlar değil sana, kendilerine bile bir fayda sağlayamazlar. Özellikle kalb-i selim olmayınca ne mal ve ne de evlâdın fayda ver­mez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de kıyamet günü hakkında:

“Babanın oğlu, oğlunun da babası için bir şey ödeyemeyeceği gün­den korkun. Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayart­masın.”[105], buyurulmuştur.

Bazan mubah olan şeylere de riya denir, bir mevki almak ümi­diyle kendisine ve üstüne başına çeki düzen verip süslü görünmesi gibi ya da ibadet ve sadaka kasdi olmayarak insanlar arasında şöhret kazanmak için ileri gelenlerle düşüp kalkmak ve zenginleri yedi­rip içirmek gibi. Bunun haram olmaması sebebi, burada din ile dünyayı birbirine karıştırmaması ve ibadet yapıyor gibi kendisini göster­mek suretiyle insanları aldatmaması ve Allah ile alay edip istihza etmemiş olduğu içindir. Bizzat Resûl-i Ekrem toplum içine çıkacağı zaman aynaya bakarak saç ve sakalını, üstünü başını düzeltir öyle çı­kardı. Hz. Aişe:

“Sen ce mi kendini süslüyorsun?” Diye sorunca, Resûl-i Ekrem:

“Evet, kişinin toplum içine çıkacağı zaman süslenmesini Allahu Teâlâ da sever,” buyurmuştur. Aslında bu, Resûl-i Ekrem'den tekidli bir ibadettir. Çünkü o, insanları hakka davet ve gönüllerini ken­disine çekmekle memurdur. Bu; hususlara imkân nisbetinde dikkat etmesi gerekir. İnsanların nefretini kazanacak şekilde davransa etra­fından dağılırlardı. Onun için insanlara karşı çekici tutum ve dav­ranış içinde olması gerekir. Çünkü önce ona çevrilen bütün gözler, onun dış görünüşü ile karşılaşırlar. Bunun içindir ki, bu şekil tutum va davranıp, onun için bir ibadet ve yakınlıktır. Dinin hükümlerini tebliğ eden âlimlerin de bu şekilde olmaları ve bu hükme uymaları lâzımdır.

Önemli uyanlardan birisi de, amelinde ibadet ve hem de riyayı kasöeden adamın ibadeti hakkında Gazâlî ile İbn Abdüsselâm ara­sındaki ihtilâftır. Gazali, “ibadetindeki niyetinde dünyalık tarafı ga­lip ise bu ibadetinin sevabı yoktur, âhiret ve Allah rızası tarafı ga­lip ise sevap vardır; her iki taraf eşit ise yine sevap yoktur.” demiş­tir, İbn Abdüsselâm ise, yukardaki hadislere dayanarak, “Az olsun, çok olsun, dünyalık karışan ibadette sevap yoktur.” demiştir. Nite­kim bir hadîsde,

“Kim ki amel işler ve o amele benden başkasını ortak ederse, ben o amelden beriyim; o amel, koştuğu ortak içindir.” buyurmuştur. Gazâli ise bu hadisi, niyetinde iki tarafın Müsavi olması ile tevil etmiş­tir. Gazâli'ye göre riya karışan ibadette ihlâs tarafı galip ise -yasak olsa bile - sevabın aslını gidermez. Bunun için Gazali diyor ki: “Şa­yet insanların kendisini görmesi hevesini artırıcı ve takviye edici olur, buna rağmen neş'esiz de olsa yalnız kaldığı zaman bu ibadeti terketmezse, -gerçeği Allah bilmekle beraber- bize göre yine se­vabının aslı kaybolmaz. İhlâsı nisbetinde mükâfat, riyası nisbetinde de azâb görür”. Fakat yine Gazâli'nin, “Sadaka ve namazında hem mükâfat ve hem de halk tarafından medhedilmeği kasdederse, bu, ihlâsı nakzeden bir şirktir.” dediği yukardaki sözüne uynmz. Bunun hükmünü biz “İhlâs Kitabı” nda anlattık.

Saîd b. Müseyyeb ve Ubâde b. es-Sâmit'ten naklettiğimize göre de bu adamın sevabı yoktur. Buna göre de Abdüsselâm'ın sözü tercih edilir.

Hulasa; riya mubah olan işlerde olursa, işin sevabının aslını düşürmez, ibadet niyeti kadar sevap alır fakat haram olan riya olur­sa, yukardaki hadîslerin delâleti ile ibadetin aslı, mahvolur gider. Bunun karşısında Allahu Teâlâ,

“Zerre kadar hayır işleyen mükafatını görür.”[106], âyetine ne der­sin? Dersen:

Derim ki; bu, niyetine haram olan riyayı katmakla onu kökünden yıkmış ve burada hayır namına birşey kalmamıştır.

Şunu da bilmiş ol ki, bir kimse, hâlis niyetle ibadete başlayıp bi­tirdikten sonra bu ibadete riya karıştıracak olursa, bu riyanın, ihlâs ile başlayıp bitirdiği geçmiş ibadetine tesiri olmaz. Ancak gösteriş maksadiyle yaptığı bu ibadeti açıklamaya kendini zorlayacak olur­sa, Gazali, bunun da ameli mahvedeceğine dair eserde vârid olmuş bazı haberlere dayanarak korkulu olduğunu söyledikten sonra, son­radan gelen riyanın geçmiş ameli mahvedeceğine aklı yatmamış, “Bel­ki ihlâs ile yapmış olduğu geçmiş amelinin mükâfatını almakla be­raber sonradan bunu duyurmaya çalışmasının da cezasını görür.”, demiştir. Fakat ihlâs ile başladığı amelini bitirmeden gösterişe yer ve­rir ve tamamen riyaya kalkışırsa ameli yine mahvolur. Ama tam manasiyle işi riyaya dökmez de riya ile ihlâs karışık olursa, burada ame­lin ifsad ile kabulü arasında tereddüt vardır. Haris Muhasibi, bu ri­yanın ameli ifsad edeceğine mütemayildir. Fakat bize göre en güze­li, bu kadarcık bir gösterişin amel üzerinde bir etkisi olmayıp, ame­lin, ihlâs ile başladığı şekilde devam etmesidir. Ancak ameli yapan, başkalarının da bunu görmesine sevinirse, bu kadar bir gösterişin, ihlâs ile başlayan amele tesiri olmaz. Şayet ihlâs ile başladığı bu ame­li insanlar görmeseydi onu devam ettirmeyecek şekilde bir riya karıştırmışsa yaptığı bu ameli, -Farz bir ibadet de olsa- onu bozup yeniden hâlis niyetle kılmalıdır.

Riya hakkında vârid olan haberler, yapmış olduğu amelde yal­nız insanlara gösterişi kasdetmesi ile ilgilidir. Amelde ortaklık ile varid olan haberler de riya ile ihlasın eşit veya riyanın daha fazla olduğu ile alâkalıdır. Fakat ihlas galip olup riya tarafı az olduğu va­kit bu riya, tamamen ameli ifsad edemeyeceği için bu sebeple ame­lini bozmaz. Şayet namaz kılmaya başlarken ihlâsa riya karışmış ve karışık niyetle namaz kılmaya başlamış ve bu hâl sonuna kadar böyle devam etmişse, bu namaza kıymet vermeden onu iade etmesi güzeldir. Şayet namaz içersinde riya kısmını atar ve tamamen ihlâ­sa dönerse, bazıları, başlangıç sağlam olmadığı için, yine namazı bozması ve yeniden başlamasını; diğer bazıları da, ara yerde niyetini dü­zelttiğine göre namazını bozmadan tamamlamasını söylemişlerdir. Zi­ra itibar sonucadır. Nitekim sırf ihlâs ile başladığı ibadetinde son­radan riya ile bitirenin ameli de fasittir. Bu son iki hüküm, özellikle bunların birincisi ve riya ile başlayıp ihlâs ile biten amellerin Sahih olmaları hakkındaki hüküm, tamamen fıkıh kıyaslarnıa aykırıdır. Zi­ra riya, niyete müessirdir. Fıkhı kıyaslara gelince; başlangıçta yalnız riya ve gösteriş niyetiyle ibadet yapıyor ve hiç sevap niyeti de yoksa ibadete başlamış sayümadığı için bunun üzerine devam ettirdiği ibadetler de Sahih değildir. Çünkü bunda Allah rızası niyeti yoktur. Onun bu ibadete başlaması, sırf gösteriş içindir. Zira yalnız kalsaydı bu ibadeti hiç yapmayacaktı. Şayet kimse görmediği takdirde de bu na­mazı küacaksa, yalnız insanların onu görüp övmesi de hoşuna gidi­yorsa, burada iki sebep toplanmış demektir: Bu gibi karışık niyet­lerle yapılan ibadetler -sadaka cinsinden ise- gösteriş için yap­ması ile günahkâr, sevap umması ile de itaatkârdır.

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu (mükâfatını) görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.”[107], âyetleri gereğin­ce iyi niyetinin ecrini, kötü niyetinin de cezasını görür. Bunların biri diğerini yok edemez. Nafile namazlar da bu hükümde sadakalar gi­bidir. Namazı fâsid, ona uyulması batıldır, denemez.

Şayet, bu nafile ibadette sevap kasdi yanında bir de güzel oku­yuşunu duyurmak niyeti olduğu sonradan anlaşılırsa, yine onun bu ibadeti ve bu ibadette kendisine uyulması Sahihtir. Şayet farz olan bir ibadette hem ihlâs ve hem de riya toplanır ve yalnız bu ikisinin birleşmesi ile bu ibadeti yapıyorsa, bu karışık niyetle yerine getirilen bu vecîbe, zimmetinden düşmez, borç olarak kalır. Eğer farz ibadet hem riya ve hem de ihlâs ile yapılıyor, fakat yalnız riya için de olsa veya yalnız ihlâs ile de olsa yine bu ibadeti yapacak idiyse, işte burası şüphelidir. Meselâ, adamın borcu, yalnız Allah rızası için namaz kılmaktı Bu niyet bulunmadan namazı olmaz dendiği gibi, borç olan, bu ibadeti Müstakil bir niyetle yapmak idi. Zaten riya bulun­masa da bu adam Alıah rızası için bu namazı kılacaktı, bu bulundu, o da namazını kıldı. İşin içine karışan riya ise farzın düşmesine sebep olamaz da denebilir. Bu, tıpkı gasbedilen yerde kılınan namaz gi­bidir. Riya, bir an önce namaza başlamak gibi bazı tutum ve davra­nışlarda olur da namazın kendisinde olmazsa, namazın sıhhatiyle hükmedilir. Çünkü namaz, namaz olması bakımından ona birşey ka­rışmamıştır. Bütün bunlar, amele teşvik eden riya hakkındadır. Fa­kat yalnız Allah rızası için yaptığı ameli insanların duymasından dolayı sevinmesi ve insanların bunu bilmesinin bu amelde bir etkisi olmasına gelince; bunun ameli ifsad etmesi uzak bir ihtimaldir. İşte fıkıh kanunlarına uygun olan görüşler de bunlardır. Bu meseleyi fı­kıh âlimleri ele almadıkları için altından kalkmak cidden zordur. Bunun üzerinde duranlar fıkıh kurallarını düşünmemiş, ancak gönül­leri temizlemek ve ihlâsı sağlamak için küçük hâtıralarla ibadetin if­sadına hükmetmişlerdir. Biz de görüşlerimizi açıkladık, doğrusunu Al­lah bilir.

Önemli uyarılardan birisi de, riyanın bölümleridir. Riya, çirkin­liği itibariyle ayrı ayrı derecelere bölünür. En çirkini İmanda riya­dır ki, bu; Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ'nin en çok yerdiği müna­fıkların şi'ârıdır. Nitekim âyet-i celîlede,

“Doğrusu münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar.”[108], buyurulmuştur. Bu gibiler Sahabe devrinden sonra nisbeten azalmış olmakla beraber, küfrü gerektiren bid'atlere inananlar da bunlar gibidir. Öldükten sonra dirilmeyi, Allahu Teâlâ'nın cüz'iyyâta, ilmine ve mutlak ibâh'eciliğe inanmak gibi. Bunların halinden da­ha çirkini olamaz.

Bundan sonra, borç olan ibadetlerde riya edenler gelir. Yalnız iken yerine getirmediği bu vecibeleri, yerilir korkusu ile toplum ara­sında yapmak gibi. Bu da Allah katında çok çirkin ve büyük bir gü­nahtır. En büyük bir cehalet ve en büyük bir mekri muciptir.

Bundan sonra da nafile ibadetlerdeki riya gelir. Sevap ümidiy­le değil de toplumda tenbelleşip yapamaz ve bu suretle yerilir kor­kusu ile bu nafilelere yalnız iken devam edip, bu maksatla kendisini bunlara alıştırmaya çalıştırması da aynıdır.

Bunları da, toplumda ibadetlerini güzelleştirenler takip eder. Toplumda kılarken ibadetin bütün şerait ve adabına riâyet ettiği hal­de yalnız iken bunlara aldırış etmezler. Bu da sakıncalıdır. Çünkü burada da yaratılanı, yaratana takdim vardır.

Böyle yapanları bazan şeytan şu şekilde de aldatır, “Canım sen örneksin, senin toplumda bu şekil hareket etmen sana zarar vermez. Çünkü sen onlara örnek pluyorsun. Onları âdaba riayetsizlikten kur­tarıyorsun” der, adam da buna aldanır. Bu da yanlıştır. Çünkü ada­mın gayesi, onları kurtarmak olsa, önce kendini kurtarır ve yalnız iken buna uyardı. Ne yazık ki, tutum ve davranışları halka gösteriş olup onların sevgisini kazanmak amacını güttüğünü ortaya koymak­tadır.

Bütün bu bakımlardan riyakârların da dereceleri vardır. En çir­kini, riyakârlığı ile mâsıyet imkânlarını sağlamaya çalışmasıdır. Me­selâ, adam kendisini vera' ve zühd sahibi göstererek böylece bir mev­ki elde etmek, emanetçi olmak ve diğer sadaka mallarım kendi uh­desinde toplamak gibi mevkiler işgal ettikten sonra, bu mevkilerin­de hile ve hıyanete kaçmak maksadını gütmek gibi. Veya herhangi bir kadına ve benzeri şeylere sahip olmak için okuyup okutmak ve va'z-u nasihatte bulunarak kendisini büyük adam göstermeye çalış­ması gibi. İşte bunlar, Allah' katında mürâîlerin en kötüleridir. Zira bunlar, Rablerine ibadeti mâsıyete vesile kılmışlardır.

Bunlardan sonra da töhmet altında bulunan bir kimsenin kendisini o töhmetten kurtarması için ibadet edip sadaka vermesi gelir.   

Mubah olan bazı dünyalık temini için riyakârlık edenler de bun­lardan sonra gelir.

Hakarete uğramamak ve halk arsında saygılı olmak için göste­riş yapanlar da bunlardan sonra gelir.

Daha sonra da, oruç tutmadığını görünce itibarı düşer korkusu ile oruç tutmak, sünnet olan günlerde dışarı çıkmamak gelir. 

İşte riyanın dereceleri ve mürâîleriri mertebeleri bunlardır. Gazalî, bunların hepsinin Allahu Teâlâ'nın mekir ve gazabında olduk­larını ve bunların mühlikâttan bulunduklarını söylemişlerdir.

Önemli uyanlardan birisi de, riyanın, karıncanın ayak sesinden daha gizli oluşudur. İşte bu gizlilik, nefsin âfet ve kalbin gailelerini bilemeyen cahiller şöyle dursun, benim diyen âlimlerin bile sürçme­sine sebah olur ve onları da şaşırtır. Bunun açıklanması şöyledir: Riya, ya aşikâre ya da gizli olur. Aşikâre olanı, insanı, gösteriş için amele teşvik edenidir. Gizli riya ise insanı amel etmeye sevketmez, yalnız ameli ona kolaylaştırır. Meselâ, adam teheccüd -gece- na­mazını kılmaya devam eder, ancak bu namaz, ne de olsa kendisine zor gelir. Bununla beraber niyeti Allah rızası olduğu halde yanında başkası bulundu mu hevesi artar ve bu namaz, kendisine daha ko­lay gelir. İşte bu, gizli riyadır. Bundan gizlisi ateşin ağaçta saklı ol­ması kadar gizli olanıdır. Meselâ, adam ibadetini Allah rızası için yapar. İbadetinde insanların hiç bir rolü ve tesiri olmaz. Ancak ibadet ettiğini insanların duymasına sevinir. İşte bu da bundan öncekin­den daha gizli bir riyadır. Zira az da olsa, gönlünün insanlara meyli olmasa, başkalarının, onun ibadetini duyup duymaması arasında ken­disi için bir fark olmazdı. İbadetini başkalarının duymasına sevinme­si gizli riyasını harekete geçirir de -tariz ve ima yolu ile olsa da- başını eğmek, sesini kısmak, dudaklarını kurutmak, uykulamak (uyuklamak) gibi hareketleri ile gece ibadetini duyurmak arzusu­nu duyar. Riyanın bundan daha gizlisi de hiç bir suretle ibadetinin insanlara duyurulmasını istemez. Ancak herkesin kendisine selâm vermesini ve saygı göstermesini, insanların kendisine hizmet edip ih­tiyaçlarına koşmalarını, kendisine Müsamaha göstermelerini, yer ver­melerini sever. Bunlardan biri yapılmadığı vakit canı sıkılır. Gizle­diği bu kadar ibadeti karşısında saygısızlığa uğraması ağrına gider. Adeta Allah'a karşı yaptığı bu ibadeti karşısında, insanlardan hür­met isteyen bir tavır takınır. Öyle ki, bu ibadetleri yapmasa böyle bir hürmet de beklemezdi. Madem ki halk ile ilişkisi olan konularda Allah'a karşı yaptığı ibadeti, hiç yapmamış gibi olmaz ye ibadetini yalnız Allah'ın bilmesi ile yetinmezse, bu da karıncanın ayak sesin­den gizli olan riyadan sıyrılmış değildir.

Gazali diyor ki: “Riyanın her çeşidinin ameîi mahvetmesinden korkulur. Bütün bunlardan da ancak sıddıklar korunabilir”.

Hz. Ali Kerremallahu Vechehu buyuruyor ki: “Kıyamet günü kurralara Allahu Teâlâ:

“Dünyadaki alışverişinizde size kolaylık gösterilmedi mi? İhti­yaçlarınız giderilmedi mi ve gelip geçen size selâm vermedi mi? bu­yurur”. Hadis-i şerifte de:

“Artık sizin bir hakkınız kalmadı, alacağı­nızı tamamen dünyada aldınız.” buyurulmuştur. İşte bütün bu sebeplerledir ki hâlis kullar da gizli riyadan korkarlar. Başkalarının yap­tıkları kusurları gizlemeye çalışmalarından daha çok kendileri amel­lerini gizJemeye çalışırlar. Bütün gayeleri amellerini riyadan koru­mak ve kıyamet gününde rezil olmaktan kurtulmaktır. Çünkü onlar Allahu Teâlâ'nın yalnız kendi rızası için yapılan amelleri kabul edeceğini bilirler. Kıyamet günündeki şiddetli ihtiyaçlarını ve kalb-i selîm olmadıkdan sonra o günde mal ve evlâdın fayda vermeyece­ğini, o günde baba evlâdına ve evlât babasına bir fayda sağlamaya­cağım bilirler. O günde bayağı insanlar şöyle dursun, sıddıklann bi­le, vay nefsim, vah nefsim, deyip yerlere kapanacağını da bilirler. Kim ki çocuklarla delilerin ibadetini görmesiyle başkalarının ibâdetini görmesi arasında bir ayırım yaparsa, işte onda riyadan bir şai­be vardır ve bu koku amelini mahveder. Bazan insanların, yaptığı ameli duymalarını sevmesi makbul da olabilir. Kendisinden hiç bir suretle böyle bir arzu ve temayül olmadığı halde onun güzel halini başka yollardan Allahu Teâlâ insanlara duyurduğu vakit, buna sevi­nebilir. Çünkü kendisi taat ve kusurunu gizlediği halde Allahu Teâ­lâ kendi fazlından kusurlarını örtmüş, iyiliklerini duyurmuştur. Kusurlarını gizleyip iyiliklerini açığa çıkarmaktan daha üstün birşey olamaz. Sevinmesi, Allahu Teâlâ'nın kendisine olan Hüsn-ü nazar ve lutfundan olmuş olur. Yoksa insanların bunu duymaları ve onlar yanında mevki sahibi olmasından değildir. Âyet-i celilede,

“De ki: “Bunlar Allah'ın bol nimeti ve rahmeti iledir. Buna sevinsin­ler.”[109], buyurulmuştur. Bu husustaki sevincinin meşru bir yönü de dünyada kusurlarını gizleyip iyiliklerini açığa çıkardığı kimsenin âhirette de kusurlarını örtüp bağışlayacağı inancıdır. Nitekim ha­berde,

“Allahu Teâlâ dünyada kimin günahını gizlemişse âhirette de onu gizleyecek ve rezil etmeyecektir.”[110], diye vârid olmuştur. Veya bu kulun sevinmesinin bir sebebi de, ibadetini duyanlardan bir kıs­mının kendisini örnek alarak onların da ibadete devamı ve bu sebep­le kendisine uyanların sevabı gibi sevap kazanmaya vesile olması bakımındandır. Bu suretle önce ibadetindeki gizliliğin ve sonra da açığa vurmasının mükâfatlarını almış olur. Zira ona bakarak o ibadete devam edenlerin ecirlerinden bir şey eksilmemekle beraber ona da -örnek olduğu için -Allahu Teâlâ onların sevabı gibi sevap ya­zar.  Böyle bir sevabı ummak, sevinmenin en önemli bir sebebidir.

Zira ticâret, sevinci gerektiren bir zevkdir. Yahut insanların kendi­sini bayağı birer adam gibi tanımayıp, kendisini sevip övmelerine ve­sile olan bir ibadet ve günahkâr olıîp yerilmediği için sevinmesidir. Sevginin bu kabilden olmasının işareti, kendisini övdüklerine sevin­diği gibi, başkalarım övdüklerine de sevinmesidir.

s Bu sevinme mezmum olur. Sevinmesi, insanların kendisini övüp, hürmet ve saygı göstermeleri ve hizmetinde bulunmaları gibi! İşte bu sevinme mezmum bir sevinmedir.

Demek oluyor ki, ameli gizlemekte ihlâs ve riyadan kurtuluş var­dır. Açıklamakta ise, örnek olup kendisine uyularak başkalarının da aynı ameli yapmaları ve onları bu amele teşvik varsa da burada ri­ya tehlikesi vardır. Allahu Teâlâ, hâlis niyetlerle hem gizli ve hem aşikâre amel edenleri övmek üzere,

“Sadakaları açıkça verirseniz iyi olur. Eğer onları yoksullara gizli­ce verirseniz sizin için daha iyidir.”[111], buyurmuştur. Fakat o, çok­larının korunamadığı bir âfet olan riyadan korunmayı sağladığı için gizliliği övmüştür. Bazan da gizlenmesi mümkün olmayan ibadetle­rin açığını övmüştür. Gazali, hac, cuma ve cemaat gibi ibadetlerin açıklanması, riya kokusu olmaksızın - başkalarını da teşvik olacağı için- iyidir, demiştir.

Uzun sözün kısası, yapmış olduğu amelde hiç bir suretle riya şai­besi bulunmaz ve onu açıklamakta kimseye bir eziyet olmazsa -ay­nı zamanda kendisi örnek olabilecek âlim ve sâlihlerden olup, baş­kaları kendisini örnek alarak peşinden gideceklerse- amellerini aşi­kâre yapması daha makbuldür. Çünkü bu, peygamberler ve onlardan sonra gelen olgun insanların makamıdır. Aynı zamanda bunun fay­dası yalnız kendisinde kalmayıp başkalarına da sirayet eder. Zira Resûl-i Ekrem,

“Kim ki İslâm'da güzel bir sünneti ihya ederse, bunun mükâfa­tını alacağı gibi, kıyamete kadar ona bakarak o iyiliği yapanların sevabı gibi de sevap alacaktır.”[112], buyurmuştur. Böyle olmadığı takdirde gizlisi daha makbuldür.

İşte gizli amelin daha makbul olduğunu söyleyenler bu açıklama­ya binaen söylemişlerdir. Faziletli ve olgun insanların ameli açığa çıkarma mertebeleri, âbid ve âlimlerin ayaklarının kayacağı bir yer­dir. Onlar amellerini açıklamakta kendilerini o kâmil insanlara ben­zetmeye çalışırsa da kalbleri, o kâmillerin ihlâsı gibi ihlâsa güç yetiremez ve böylece riya karışması ile amelleri mahvolur gider. Bu in­celiğe ermek, cidden zordur. Burada hak ve gerçeğin nişanı şudur ki, kendi seviyesinde olduğunu bildiği bir adama uyup peşinden giden­lere de kendisine uyup peşinden gelenler gibi memnun kalırlarsa bu takdirde niyetinde ihlâsı vardır. Şayet buna memnun kalmazsa riya­kârdır. Zira insanların üzerinde bir etkisi olmasa, başkasına uyma­larını da hoş karşılaması gerekirdi. İşte kul, nefsin aldatmasından son derece sakınmalıdır. Zira nefis aldatıcıdır. Şeytan da fırsat göz­ler. Mevki sevgisi gönüllere galebe çalar. Bu sebeple aşikâre yapılan amellerin pek azı âfet ve tehlikelerden kurtulur. Selâmet, gizlilikte­dir.

Ameli açıklamanın bir yolu da, onu yaptıktan sonra dili ile söy­lemesidir. Burada mübalâğa etmesi ihtimaline binâen daha tehlike­li ve yalnız hâlis niyetle yapılan geçmiş amele zarar vermemesi bakı­mından daha ehvendir.

Şunu da bilmiş ol ki, insanların bir kısmı riya korkusu ile ame­li terkederler. Bu da makbul bir şey değildir. Çünkü bunlar, ya vücud ile ilgili olur İd, başkası ile ilgisi olmadığı gibi, başkasına da bir zevki yoktur. Namaz, oruç, hac gibi ibadetlerdir. Şayet sırf göste­riş için bunları yapacaksa, gerçekten bunları yapmaması daha doğ­rudur. Zaten yapılmalarına cevaz yoktur. Şayet bunları Allah rıza­sı için yapmak istediği halde yapma esnasında araya bir de riya so­kulursa veya ibadet esnasında riya arız olursa -her iki halde de- riyayı atmak için sonuna kadar gayret eder. Zira şeytan önce insanı ibadeti terketmeye davet eder, muvaffak olamazsa riyaya teşvik eder, bunda da başarıya ulaşamaz, -Sen boşuna çalışıyor ve riyadan kur-tulamıyorsun, yazık değil mi? Bu işten vaz geç” der ve bir daha o ibadeti sana yaptırmamaya çalışır. Bunun için kendisinden daha al­datıcı olmayan şeytandan son derece şakın. Allah'tan utan. Bir amel arzusunda olduğun vakit onu şu veya bu bahanelerle terketme. İh­lâsa gayret eyle, şeytanın vesveselerine kapılma. Zira o senin ilk ba­ban olan Âdem aleyhisselâmın düşmanıdır.

Ya da yapmış olduğun amel halk ile ilgili olur. İşte büyük tehli­keler burada baş gösterir. Halk ile ilgili olan işlerin sıra ile en büyüğü hükümdarlık, kadılık, vaizlik, öğretmenlik, müftülük ve sonra da mal infak etmektir. Dünya ve âhiret velayetine ehil olup hak ka­zananlar, dünya kendisine doğru çekemediği, tamahın sarsamadığı kimselerle, Allah uğrunda çalışırken yerenlerin yermesine aldırış et­meyen, dünyadan ve dünyalıktan yüz çevirenin, ancak hak yolunda hareket edip, hak için durmasını bilenlerdir. Bu şartlardan birini kay­beden kimsenin herhangi bir işin başına geçmesi, en büyük bir teh­likedir. Bundan son derece sakınmalıdır. Nefsinin, “Sen adalet eder­sin, vazifeni hakkıyle yerine getirirsin, gösteriş ve tamaha kapılmaz­sın gibi aldatıcı sözlerine kapılma. O nefis, bütün bu iddialarında yalancıdır. Ondan son derece sakın. Zira ona göre mevkiden daha sevimli bir şey yoktur. Onun bu sevgisi, helakine sebep olur.

Bunun için sabah namazından sonra va'z etmek için Müsaade is­teyen zatı Hz. Ömer menetmiştir. Adam:

“Beni insanlara nasihatten mi menedıyorsunuz?” Demesi üzeri­ne, Hz. Ömer:

“Büyüyerek yıldızlara kadar yükseleceğinden korkarım,” diye cevap vermiştir.

Artık insana yaraşan, va'z ve tezkir hakkındaki va'dlere kapıl­mamalıdır. Çünkü bunların tehlike ve âfetleri de o nisbette büyük­tür. Bununla beraber biz bu görevlerden kimseyi menetmiyoruz. Zi­ra bunlar bizatihi afet ve tehlike değillerdir. Tehlike, bu gibi görev­lerle kişinin kendisini beğenmesidir. Dini hamiyet ve gayreti kendisinde duyduğu sürece bu gibi görevlerden de geri kalmamalıdır. Hat­ta arayerde riya gibi bir hal arız olursa da onu uzaklaştırmaya ça­lışıp vazifesine devam etsin.

Bütün işleri üç maddede özetleyebiliriz:

1. İdarecilik, en çok tehlikesi olanı budur. Zayıf olan insanlar buna yaklaşmamalıdır.

2. Namaz ve benzeri ibadetlerdir. Bunu, zayıf olsun, kuvvetli olsun kimsenin terketmesi doğru olmaz.

3. İlim tahsilidir ki, bu da tehlikeye daha yakındır. Zayıf olan­ların bundan uzak kalmaları kendileri için daha selâmetlidir. Bura­da dördüncü bir derece daha var, o da servet edinip infak etmektir.

Âlimlerden bir kısmı, helâldan servet edinip meşru yolda sarfetmeyi zikir ve nafile ibadet üzerine tercih ederken, bir kısmı da bu­nun aksini öne sürmüştür. Gerçek olan bir şey varsa o da övülmek, gönülleri kazanmak ve cömerdlikle temayüz etmek gibi pek çok âfet ve tehlikeleri vardır. Bu gibi tehlikelerden kendisini koruyabilenler için meşru yoldan servet edinip yoksullara infak etmek daha mak­buldür. Çünkü burada açları doyurmak, çıplakları giydirmek gibi ih­tiyaçları gidermek ve bu sayede Allah'a yaklaşmak vardır. Kendini bu gibi tehlikelerden koruyamayanlara gelince; bu gibilerin huzur içinde ibadetle meşgul olmaları daha makbuldür. Âlimin, ilimdeki ihlâsının belirtilerinden birisi de kendisinin daha bilgili ve daha hatîb bir zatın ortaya çıkıp halkın ona yönelmesini duyduğu vakit, bu­na memnun olup çekememezlik hastalığına kapılmamasıdır. Evet, “Ben de onun gibi âlim ve hatip olabilsem” diye imrenmesinde bir beis yoktur. Yine bu ihlasın diğer bir belirtisi de, va'z-u nasihatine ileri gelenler geldiği vakit, durumunu, ifade tarzını ve konusunu de­ğiştirmemek ve cemaat arasında fark gözetmemektir. Sokaklarda in­sanların peşine takılmasını istememesi de yine ihlas belirtisidir.

Önemli uyarılardan birisi de şudur: Yukarda geçen âyet, hadîs ve imamların sözlerinden riya, amelin mahvına, Allah'ın rahmetin­den uzaklaştırılmasına sebep olan tehlikeli ve büyük günahlardan olduğu anlaşılmıştır. Buna göre aklı başında her Müslüman bütün imkânları ile bu tehlikeden korunmaya çalışması gerekir. Zira riya ve gösteriş tehlikesinden kimse kendini kurtaramaz. Bunun için her­kesin bu hususta nefsi ile mücadele etmesi şarttır. Bundan ancak, dünya ve yaratıklarından salim kalbe sahip olup kendisini tamamen Rabbına vakfeden, her halinde Allah ile başbaşa kalıp Allah'tan başka bir düşüncesi olmayanlar korunabilir ki, bu gibilerin sayısı da çok azdır! Ne yazık ki, halkın çoğunluğu dünya şâibesiyle meşgul ve halka yöneliktir. Meselâ, yeni doğan bir çocuk bile gözünü halka diker, çünkü zayıftır, bünyesi gelişmemiştir, onlardan yardım ve ilgi bekler. Bazı kimseler yapmacık hareketlerle, kendilerini büyüklerine sevdirmeye çalışır ve böylece ihtiyaçlarını temin ederler de bu hal, kendilerinde yerleşir bir tabiat haline gelir. Artık gelişip büyüdüğü ve aklı başına gelip kendisine çeki düzen vereceği, gerçeğe, Hakk'a uyacağı sırada çocukluğundaki bu alışkanlığı tehlikeli bir hastalık olarak karşısına çıkar. Bu defa da bu hastalığı kökünden kuruta­cak bir tedaviye ihtiyaç duyar. Artık mevki, mansıp ve insanların kendisini sevmesi sevdasından kurtarmak için çareler araması gere­kir. Bütün bunlardaki zararlan, kalbin salâhının kaybolmasını, şu anda başarıya ulaşmaktan ve âhirette yüksek derecelerden mahru­miyeti, bunun yanında büyük cezalarla karşılaşacağım düşünerek bu gibi yapmacık şeylerden uzaklaşmaktır. Zira kıyamet günü riya­karlara, “Ey fâcir, ey gaddar ve ey mürâî, Allah'a itaati, dünyanın geçici varlıklarına vesile etmekten utanmadın mı? İnsanların gönül­lerini kazanmaya çalıştın da Allahu Teâlâ'nın kalbini bildiği ile alay ettin. Kendini Allah'tan uzaklaştırmakla insanlara yaklaştırdın” de­nir. Riyada bütün bunların dışında sade bir ameli mahvetmek olsa da, bu kadaz zarar, yine yeter ve artar. Çünkü kıyamet günü bir san­tim ağırlığındaki amel insanı cehennemden kurtarıp cennete kor! İn­sanın bu kadarcık amele orada şiddetle ihtiyacı vardır.

Halkın rızasını, Halikın gazabında arayan kimselere Allahu Teâlâ bizzat gazablandığı gibi insanları da kendisinden nefret ettirir. Bu­nunla beraber insanları da memnun etmek zordur. Bir tarafı mem­nun edeyim derken, diğer tarafı darıltırsın. İnsanların övmesi ger­çekte bir fayda sağlamadığı halde insanların sevgisini, Allahu Teâlâ'-nın sevgisi üzerine tercih ettiren sebep nedir? Bunda ne kâr vardır? Zira aslında insanlar ne bir kâr ve ne de bir zarar sağlayamaz. Kâr da zarar da ancak Allah'tan gelir. Çünkü insanların kalbi O'nun kudret elindedir; dilediği tarafa çevirir. Veren de alan da, kâr ve zarar yapan da yalnız O'dur. Gözü insanlarda olan ve insanlardan fayda sağlamak için çalışanlar, zillet ve rezaletten, minnet ve kepaze­likten kendilerini kurtaramazlar. Daha nasıl olur da böyle faydasız ümitlere kapılıp fasit vehimler peşinde koşarlar. Bunlarda da bazen isabet etse bile çoğunlukla hataya düşer ve eli boşa çıkar.

Bunun asıl önemli tarafı, insanlar, onun bu hareketlerinin yap­macık olduğunu ve kendilerini kandırmak için yaptıklarını bilseler, onu oldukça perişan eder; sevgi ve yardım şöyle dursun, onu bulun­dukları yerden kovarak her yerde rezil ve perişan ederler. İşte bütün bunları basiret gözü ile düşünüp görenler, halktan yüz çevirip sıdk u sadakatle Allah'a yönelirler.

Bu anlattığımız, riyadan kurtarmanın ilmî tedavisidir. Bundan sonra ameli tedavisi gelir. O da günahlarını gizlediği gibi, imkân nisbetinde amellerini de gizlemeye gayret etmek suretiyle riyadan uzak­laşmaktır. Gerçi bu başlangıçta biraz zor gelir, fakat, sabır ve sebat sayesinde Allah'ın lutfu ile bu ağırlık da ortadan kalkar. Nitekim âyeti celîlede,

“Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştir­mez.”[113], buyurulmuştur.

Kuldan mücadele ile kerem kapısını çalmak, Allah'tan da hidâ­yet ile bu kapıyı açmaktır. Allah, kimsenin ecrini zayi etmez.

“Zerre kadar iyilik olsa (Allah) onun mükafatını kat kat artırır ve yapana büyük ecir verir.”[114]

 

İhlâs Hakkında Son Söz

 

Allahu Teâlâ’nın lutûf ve keremi, tevfik ve inayetiyle, en büyük günahlardan olan riyâ ve onunla ilgili olarak insanların muhtaç ol­dukları hususlar hakkında Kitabın konusuna nisbetle geniş ve fakat riya hakkında özellikle Gazâli'nin açıklamalarına rağmen kısa açık­lamalarda bulunduktan sonra bu konuyu, ıhlasın önemini ifade eden âyet ve hadislerle, ihlâs sahiplerinin mükâfatı ve onlar için hazırla­nan faziletleri anlatmakla kapamak istedik ki, maksadımız, insanla­rı riyadan uzaklaştırıp ihlâs yollarını araştırmaya teşviktir. Zîrâ her şey tam manasiyle ancak zıddiyle bilinir.

Allahu Teâlâ,

Onlar, dini Allah için hâlis kılarak batıl dinleri bırakıp tevhid dinine yönelmekle yalnız Allah'a ibadet etmek, namazı dürüst kıl­mak, zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte doğru din budur.” [115]

“İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir.”[116], bu­yurmuştur.

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Ameller ancak niyet iledir (niyete göre değer kazanır). Ve her­kes için niyet ettiği vardır. Kim ki Allah ve Resulüne (onların rızası için) hicret ederse onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kim ki dünyalık edinmek veya bir kadınla evlenmek için hicret ederse, onun hic­reti de hicret ettiği şeyedir.” [117]

 “(Birtakım) askerler (yıkmak için) Kabe'ye doğru yürürler. Beyda denen yere geldiklerinde hepsi yerin dibine batırılır”,” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Aişe:

“Nasıl hepsi yerin dibine batırılıyor?   Onların içinde ticâret için çıkanlar olduğu gibi onlardan olmadığı halde yollardan katılan­lar da vardır,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Hepsi yerin dibine geçirilir, sonra (kıyamet günü) niyetleri üzerine haşrolurlar,” buyurdu.[118]

Yine Buhâri ile Müslim,

“Fakat savaş ve buna uygun niyet.” şeklinde rivayet etmişlerdir.

Yine Buhâri ile Müslim'in (Ebû Mûsâ radıyallahu anh'den) riva­yetlerinde; bir bedevi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) in yanına geldi ve:

“Ya Resûlallah, adam var ki ganimet için savaşır. Kimi şöhret sahibi olmak için harbeder. Kimi de cesaretini göstermek için sava­şır. Bunların hangisi Allah yolunda sataşmış olur?” Diye sordu. Re­sûl-i Ekrem:

“Allah'ın sözü ve dini üstün olsun diye savaşan kimse, Allah yolunda savaşmış olur,” buyurdu.[119]

Taberânî'nin rivayetinde, “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlı­dır, münafıkın da ameli niyetinden hayırlıdır. Aynı zamanda herkes niyetine göre amel eder. Mü’min bir amel işlediği vakit kalbinde bir nur parlar.”[120], şeklindedir.

Tirmizî ile Hakîm'in rivayetlerinde: “Amelin en makbulü, sâdık niyettir.” şeklindedir.

İbn Mubârek'in rivayetinde: “Allahu Teâlâ, niyeti âhiret olanla­ra dünyalığı da verir. Fakat dünyalığı niyet edenlere âhireti vermez.” şeklindedir.

Deylemî'nin rivayetinde : “İyi niyet, sahibini cennete kor.”, şeklindedir.

Hatib'in rivayeti de şöyledir: “İyi niyet, Arş'da asılıdır. Kul, ni­yete göre iyi amel yaptığı vakit Arş hareket eder ve sahibi mağfiret edilir.”

Müslim'in rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“(Rüyamda) hayret (verici bir hâdise gördüm): Ümmetimden birtakım insanlar Kureyş'den Kabe'ye sığınmış bir adam sebebiyle Kabe'yi kasdederek geliyorlar. Nihayet onlar Beydâ (denilen yere) geldiklerinde yere batırılırlar.” (Râvi diyor, biz,

“Ya Resûlallah, şüp­hesiz yol birçok insanları bir araya toplar.” dedik. Resûl-i Ekrem:

“Evet,”) onların arasında bilerek ve bu işi kasdederek gelenler, zorla götürülenler ve onlardan olmayan diğer yolcular vardır. Bunların hepsi bir helak ile helak olacaklar da kıyamet gününde çeşit çeşit çı­kış yerlerinden çıkacaklardır. Allah onları niyetlerine göre çürütecek­tir.”[121]

Buhârî ile Ahmed'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bir millete azâb indirdiğinde, bu azâb o milletten olan herkese isabet eder. Sonra onlar amellerine göre haşredilir­ler.”[122], buyurmuştur.

İbn Ebi'd-Dünyâ ve Hâkim'in rivayetlerinde de: “Dinini hâlis kıl ki amelin azı da kifayet etsin.” buyurulmuştur.

Dârekutni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Amelinizi yalnız Allah için hâlis kılın, zira AHahu Teâlâ ancak, yal­nız kendi rızası için yapılan ameli kabul eder.” de aynı hadîsi rivayet eder ve sonuna, “Bu, Allah için bu da yakınlarım için, demeyin.” cümlesini ilâve eder. Taberanî'nin de aynı mealde bir rivayeti vardır.

Taberânî'nin diğer bir rivayetinde,   Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

Halis niyetle Allah'a ibadet edin, Allah'a olan ibadetinizi halis yapın, beş vakit namazınızı kılın, gönül hoşluğu İle malınızın zekatı­nı verin. Ramazan orucunu tutun, Rabbinizin beytini tavaf edin, hac falizesini yerine getirin ki, Rabbinizin cennetine giresiniz.” İbn Adiyy ye Deylemî'nin rivayetlerinde, “Yalnız bir olan Allah için amel ediniz ki bu, hepsi için size yeterlidir.” buyurulmuştur.

İbn Mace'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Ameller bir kab gibidir. Bu kabın alt kısmı sağlam ise üstü de sağlamdır, altı sağlam değilse üstü de sağlam değildir. (Amellerin de temeli olan niyet hâlis ve sağlam olursa, bu niyet üzerine kurulan amel de sağlam olur.)”[123]

Neseî'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Allahu Teâlâ ancak hâlis olan ve kendi rızası için yapılmış bu­lunan amelleri kabul eder.” [124]buyurmuştur.

Müslim ve İbn Mace'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Allahu Teâlâ sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat ancak (niyetlerinizin merkezi olan) kalblerinize ve amellerinize ba­kar.” [125]

İbn Mâce ve Râfiî'nin rivayetlerinde de Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

Şüphesiz kul, toplum içinde namazını kılınca güzel kılar ve yal­nız kılınca da güzel kılacak olursa. Allahu Teâla  “Bu, benim gerçek kültündür.” buyurur.” [126]

Ebû Yâlâ’ınn rivayetinde de Resûl-i Ekrem, “İyiliğin tamamı, yal­nızlıkta da toplum içinde yaptığın gibi amel etmendir. Kişinin, kim­senin görmediği yerde nafile ibadeti, toplum içinde yaptığı nafile iba­detin yirmibeş misline bedeldir.” buyurmuştur.

İbn Mubarek'in mûrsel olarak rivayetinde, “İhlâs ile amel eden­lere müjdeler olsun, onlar hidâyet kandilleridir. Bütün karanlık fitneler onlarla aydınlığa kavuşur ve onlardan uzaklaşırlar.” buyurulmuştur.

İbn Hibban'ın rivayetinde şöyle buyurulmuştur: “Kul, gizli sec­deden daha üstün hiç bir şeyle Allah'a yaklaşamaz.”

Ebû Nuaym'ın rivayetinde, “İhlas ile kırk gün amel edenin kal­binden hikmet gözeleri diline akıtılır ve dili ile hikmetli sözler söy­lemeğe başlar.” buyurulmuştur.

Ebû Davud'un rivayetinde, “Kalblerine Allah rızasından başka birşey geçirmeyenler, bu niyetle amellerine devam etsinler.” buyu­rulmuştur.

Deylemi'nin rivayetinde,

“Gizli amel, dalma aşikare amelden üstündür. Aşikare amel, baş­kalarına örnek olacaklar içindir.” buyurulmuştur. Diğer rivayette ise, “Örnek olabilecekler için aşikare amel daha üstündür.” şeklin­dedir.

BuharI, Ebû Ya'lâ, İbn Hibban ve Hâkim'in rivayetlerinde şöyle buyurulmuştur:

“Sizden biriniz kapu ve penceresi bulunmayan sert bir kaya için­de amel etse bile ameli (oradan dışarı) çıkacak ve insanlar tarafın­dan duyulacaktır.” [127]

Hâkim'in rivayetinde, “Allah ile kendi arasındaki münâsebetle­rini güzelleştirene Allahu Teâlâ -insanlarla kendi arasındaki mü­nâsebetlerde- yeter. Bâtınını güzelleştirenin zahirini de Allahu Tealâ güzelleştirir.” buyurulmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem, “Kul içinde neyi sak­larsa Allahu Teâlâ onun ridâsini ona giydirir; içinde İyilik varsa iyi­lik gömleğini, kötülük varsa kötülük gömleğini giydirir.”[128], bu­yurmuştur. Ebû Nuaym’ın da aynı mealde bir rivayeti vardır.

Tirmizi, Hekim ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Mü’min kimdir biliyor musunuz? Mümin, sevdiği şeyleri doya doya ku­lakları ile duymadan ölmeyen kimsedir. Şayet bir kimse demir kapılı yetmiş odanın en iç kısmında amel etse bile Allahu Teâlâ onun ame­linin cübbesini kendisine giydirir, yani amelini açığa çıkarır ve her­kes onun amelinden sözeder. Hatta biraz da mübalağalı şekilde anla­tırlar.” Peygamberimize,

“Bu mübalağa nasıl olur?” diye sordular. Peygamberimiz:

“Bu muttaki gücü yetse amelini daha da artıracak değil mi idi? İşte onlar da artırırlar. Fâcir ve kötü insan da böyledir. İnsanlar onun kötülüklerini anarken biraz da mübalağa ederler. Çün­kü onun da gücü yetse kötülüklerini daha da çoğaltacaktır.” buyur­muştur.[129] İbn Cerir'in de aynı mealde bir rivayeti vardır.

İmamlardan birisine,

“Muhlis kimdir?” diye sorarlar. İmam:

“Kötülüklerini gizlediği gibi iyiliklerini de gizleyen kimsedir,” diye cevap verir. Bir başkası da,

“İhlasın ne olduğu” sorusuna cevap olarak,

“İhlâs, insanların medhini sevmemektir.” demiştir.

Demek ki amelin ruhu ihlâstır. Yani başkalarını nazara almadan yalnız Allah rızası için amel etmektir. Bu hâlis niyet ile amel edenlerin amelini Allahu Teâlâ herkese duyurur ve o kimse halkın da sevgisine mazhar olur. Asıl hüner, Allah sevgisini kazanmaktır. Al­lah'ı unutup da insanlar yanında mevki arayanların Allah katında değerleri olmadığı gibi, insanların gönlünde kazandığı sevgi de uzun sürmez. Bunun için riyadan sakınıp Allah rızasını niyet etmek lâ­zımdır.[130]

 

3. : Gazab (Boş Yere Öfkelenmek) Hıkd-Kin Ve Hased-Çekememezlik

 

Hased kinin, kin de gazabın sonucu olduğuna, yani çekememezlik kine kin de öfkeye bağlı olduğuna göre, bunların üçü birbirinin lâzımı ve birbirinden ayrılmaz gibidir. Çünkü bunlardan  biri yerilirken diğeri de yerilmiş olur. Bu bakımdan bunların üçünü bir arada ele almış bulunuyoruz.[131]

 

Bu Husustaki Âyetler

 

“İnkâr edenler, gönüllerindeki cahiliyye çağının asabiyet ateşini ateşlendirdiklerinde, Allah, peygamberine ve insanlara huzur indirdi, onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Onlar bu söze lâyık ve ehil kimselerdi.”[132]

Bu âyette Allahu Teâlâ, boş öfkeden meyda­na gelen kâfirlerin gösterdikleri kinlerini yermiş; takvayı gerektiren huzur ve sükûnu mü’minlere vermek ve onların da buna lâyık ve ehil olduklarını bildirmekle onları övmüştür.

“Yoksa Allah'ın bol nimetinden verdiği kimseleri mi çekemiyor­lar?[133]

 

Hadisler

 

Ahmed ve Ebû Davud'un rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Şüphesiz öfke şeytandandır, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Sizden biriniz öfkelendiği vakit abdest alsın”,[134] buyurmuştur. İbn Asâkir'in rivayetinde, “Yıkansın” şek­lindedir.

İbn Ebî'd-Dünyâ ve Âsâkir'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Öfkeden sakının.” İbn Adiy'nin rivayetinde,

“Sizden biriniz öfkelendiği vakit “......Euzübillâh derse öfkesi geçer.”

Ahmed İbn Hanbel'den;

“Sizden biri öfkelendiği zaman sükût etsin” Haraitiden de:

“Öfkelendiğin zaman otur” diye nakledilmiştir. Ahmed ibn Hambel, Ebû Davud ve İbn Hibban'dan:

“Sizden biri öf­kelendiği zaman ayakta ise otursun, öfkesi geçerse ne alâ yoksa uzansın” diye rivayet edilmiştir.

Ebû Şeyh:

“Öfke şeytandandır. Biriniz ayakta iken ona uğrarsa otursun, otururken gelirse yatsın (uzansın)” Deylemî ise: “Kızdığın zaman otur. Halâ geçmezse o zaman uzan, muhakkak geçecektir” şeklinde rivayet etmişlerdir.

İbn Ebû Dünyâ'dan nakledilen rivayette ise:

“Sizin en güçlünüz, öfkelendiği zaman nefsine hakim olan ve en güzel huylunuz da gücü yettiği hâlde bağışlayanınızdır” buyurulur.

Ahmed ve Ebû Davud başka bir rivayetlerinde:

Öfke şeytan­dandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. O halde öfkelendiğiniz zaman abdest alınız” buyurulur. İbn Ebû Dünyâ:

“Cehennemin bir kapısı vardır ki Allah'a isyan hâlinde öfkesine esir olanlardan başkası giremez.” Taberânî ise: “Si­ze en güçlünüzü tarif edeyim mi? En güçlünüz öfke anında nefsine hâkim olanınızdır” diye rivayet ederler.

İbn Ebû Dünyâ'nın mürsel olarak rivayet ettiği hadiste ise:

“Sert­lik huzursuzluktur, yumuşaklık uğurludur” buyurulur. Bezzaz'dan ise:

“Size insanların iş ve huylarını anlatayım. Bazı insanlar çabuk kızar çabuk teskin olur, yani vazgeçer. Bunun leh ve aleyhinde bir durum yoktur. Bazısı da çok seyrek öfkelenir çabuk yatışır. Bunun ise lehimledir, aleyhinde bir şey yoktur.

Bazı insanlar da lehindeki şeyi de aleyhindeki şeyi de icra eder. Bunun lehine de aleyhine de bir şey yok. Ama bir takımları da lehindekini uygular, aleyhindekini uygular, aleyhindekini de aldırmaz. Bunun lehine nasip yok ama aleyhine vardır.

Ahmed İbn Hambel’den:

“Gerçek pehlivanlık şudur; öfkelendiği zaman şiddetle öfkelenir, yüzü kızarır, tüyleri ürperir ama öfkesi ça­buk geçer” diye nakledilmiştir.

İbn Ebî Dünyâ'dan ise:

“Siz zannediyorsunuz ki yiğitlik veya güçlülük ağır taşı kaldırmak değil, öfkeden içi dolduğu hâlde ona galip gelmektir” diye nakledilmiştir.

Ahmed, Buhârî ve Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Şiddetli güreş tutan baskın pehlivan güçlü değildir, asü güçlü olan, öfkelendiği zaman nefsine hakim olandır.” buyurmuştur.[135] As­kerî, İbn Neccâr ve Beyhakî'nin de bu mealde rivayetleri vardır. Beyhaki’nin rivayetinde ilâve olarak:

Rekub'un ne olduğunu biliyormusunuz? Rekub, hayatında çocuklarından hiç biri ölmeyendir. Sa'lûk kimdir biliyor musunuz? Sa'lûk, hayatında serveti ile hiç bir hayır yapmayandır.”

Taberâni rivayetinde,

“Öfkesini yenen kimseden Allahu Teâlâ azabını kaldırır. Dilini koruyan kimsenin de Allahu Teâlâ ayıblarau örter.” [136]buyurulmuştur.

Ahmed, Buhari, Tirmizi, Ebû Ya'lâ ve Taberâni'nin rivayetlerin­de birçok kimseler ayrı ayrı zamanlarda Resül-i Ekrem'e gelerek,

“Bize kısa öğüt ver” dediklerinde, Resûl-i Ekrem tekrar tekrar:

“Öf­kelenme, zira öfke insanı ifsat eder.” buyurdu.[137]

Hakim'in rivayetinde ise:

“Ey Hayde'nin oğlu Muaviye öfkelen­me. Sirke balı bozduğu gibi, öfke de ameli bozar.” buyurulmuştur.

Beyhaki ve İbn Asâkir'in rivayetleri de aynı mealdedir. Hakim'in diğer bir rivayetinde:

“Öfke, cehennem ateşinden bir dağdır. Allahu Teâlâ onu sizden birinizin içine yerleştirir. Görmez misin? Bir kimse öfkelendiği vakit gözü kızarır, rengi sararır ve burnunun delikleri açılır.” buyurulmuştur. Herâiti’nin rivayeti de:

Sakın öfkelenmeyin, zira öfke imanı kökünden kazır.” şeklindedir.

Deylemi'nin Resûl-i Ekrem'den rivayetinde:

“Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Kim öfkelendiği vakit beni hatırlarsa ben de öfkelendiğim vakit onu hatırlar ve başkalarını attığım vakit onu atmam.”

Taberanî'nin rivayetinde, “Sizden biriniz kızdığı vakit derse öfkesi geçer.” şeklindedir.

Ahmed, Taberani ve Hâkim'in rivayetleri de:

“Ben bir dua bili­rim; öfkeli kimse bu duayı okursa öfkesi kaybolur.” Dua şudur: şeklindedir. Ahmed ve Hâkim'in bir rivayetlerinde bu dua, “Ey bü­yükleri söndüren, küçükleri büyülten Allah'ım, gazabımı söndür.” şeklindedir.

Harâiti “Mekârim-i Ahlâk” da Ümmühânî'den şu rivayette bulun­muştur:

Resûl-i Ekrem Ümmühânî'ye:

“Öfkelendiğin vakit, “Ey Muhammed'in Rabbi olan Allah'ım, günahlarımı bağışla, kalbimin öf­kesini gidert ve fitne sapıklıklarından beni koru.” duasına devam et.” buyurmuştur.

Süleyman aleyhisselam oğluna öğüt verirken:

“Oğulcağızım, fazla öfkeden sakın, zira aşırı öfke olgun insan­lar yanında kişiyi küçük düşürür,” dedi. İkrime de Allahu Teâlâ'nın:

“= Efendi, iffetli.?.”[138] âyet-i celilesinin tefsirinde, seyyid, aşırı de­recede öfkelenmeyendir,” demiştir.

Yahya aleyhisselam İsa aleyhisselâm'a hitaben:

“Öfkelenme,” dedi. Hz. İsâ:

“Aziz kardeşim, ben de nihayet bir insanım kendime hakim ola­mıyorum,” dedi. Yahya aleyhisselam:

“Servet edinme, “dedi.

Hasan-i Basri de:

“Ey Ademoğlu, öfkelendiğin her zaman sıçramış oluyorsun. Bir defasında sıçrayıp cehenneme düşme ihtimalin de vardır,” de­miştir.

Zülkarneyn bir def asında karşıladığı bir hükümdara:

“Bana bir öğüt ver ki, bununla beraber iman ve yakinim kuv­vetlensin,” dedi. Hükümdar:

“Öfkelenme, zira şeytanın insanı, en çok aldattığı, öfkeli oldu­ğu anıdır. Mümkün olduğu kadar öfkeni yenmeğe çalış. Sakın işinde acele etme, zarar edersin. Yakın ve uzaklarına karşı inatçı bir ceb­bar değil, mülayim ve yumuşak ol,” dedi.

Vehb b. Münebbih anlatıyor:

“Şeytan, ömrünü ibadetle geçir­mekte olan bir Rahibi aldatabilmek için Kilise kapısına gelmiş ve:

“Kapıyı aç,” diye seslenmiş. Râhib ses çıkarmamış. İblis:

“Ben gidersem pişman olursun,” demiş. Râhib yine ses çıkar­mamış, İblîs:

“Ben Mesih İsa'yım,” demiş. Râhib:

“Mesih olsan da ben seni ne yapayım? Bize cehd u gayretle ibadeti emredip kıyametin geleceğini haber veren sen değil misin? Bize bunu gösterdin, daha sana ne ihtiyacımız kaldı? Bugün bana başka birşey söyleyecek olsan da bunu kabul edecek değilim,” demiş. Şeytan:

“Ben şeytanım, seni aldatmak için geldim fakat ne yazık ki, muvaffak olamadım. İstediğini sor, sana cevap vereyim,” demiş. Râ­hib:

“Kusura bakma, senden hiç bir şey soracak değilim,” demiş. Şeytan ümidini kesince geri dönmek istedi, giderken, Râhib:

“Söylediğimi duyuyor musun?” dedi. Şeytan:

“Evet, duyuyorum,” dedi. Râhib:

“Âdemoğullarına hulul edebilmek için hangi huylarından da­ha çok istifade edersin?” Diye sordu. Şeytan:

“Gazab ve öfkeden yararlanırım. İnsanoğlu hiddetlendiği va­kit onu, çocuğun elindeki top gibi oynatırız,” dedi.

Muhammed'in oğlu Cafer de:

“Öfke, bütün kötülüklerin anahtarıdır,” demiştir.

Ensâr'dan bir zat da:

“Ahmaklığın başı hiddet, hiddeti çeken kuvvet de gazâb ve öf­kedir. Cehalete rıza gösterende hilm ve yumuşaklık olmaz. Halbuki hilm, insanın süsü ve kârıdır; cehalet ise uğursuzluğu ve zararıdır. Ahmak olan kimsenin sözüne susmak ise mutluluktur,” dedi.

Mücâhid diyor ki:

“Şeytan, Âdemoğlu üç halinde bana zorluk göstermez. Bu hallerde onu istediğim tarafa çeviririm. Birincisi, sar­hoşluk halidir; sarhoş oldu mu onu istediğim tarafa çevirir ve istedi­ğimi ona yaptırırım. İkincisi, cimrilik halidir; varlığına cimrilik edin­ce güç yetiremediği şeylere onu yöneltir, ümitlere düşürür ve oynatırım. Üçüncüsü, gazâb ve öfke halidir; öfkelendiği zaman ona bil­mediğini söyletir pişman olacağı şeyleri yaptırırız.

İbn Mesûd radıyallahu anh, “Kişinin hiddeti anında hilmine ve tama'ı anında da emânetkârlığına bakın. Yoksa öfkelenmediği va­kit hilminden, tama'ı tutmadığı vakit emanetinden bir şey anlaşıl­maz.” demiştir.

Ömer b. Abdülaziz valilerinden birine yazdığı mektupta, “Bir adama kızdığın vakit ona hemen ceza vermeğe kalkışma; adamı tu­tukla, öfken geçtikten sonra kendisine suçu kadar ceza ver. Hiç kim­seye onbeş kamçıdan fazla vurma.” demiştir.

Zâtın birisi de, “insanların en akıllısı, en az öfkeli olanıdır.” De­miştir.

Hz. Ömer radıyallahu anh bir hutbesinde:

“Şehevi arzularından, tama' ve öfkesinden korunan felah bul­muştur”, demiştir.

Yine zâtın birisi, “Şehvetine ve öfkesine uyanları bu hastalıkları cehenneme sürükler.” demiştir.

Hasan-ı Basri de:

“Dinde kuvvet ve salâbet, yumuşaklıkta zeyreklik, imanda yakin, hilmde ilim, rıfk ile muamelede akıllı davranmak, zenginlikte iktisad, yoklukta tokluk ve aç gözlü olmamak, varlıkta ihsan, müşkilât ve zorluk ânında sabır, İslâmiyet alâmetidir. Müslümana öfkesi gale­be çalmaz, kıskançlığı kendisine acele ettirmez, şehveti kendisine ga­lebe çalmaz, midesi kendisini rezil etmez, tama'ı kendisini perişan etmez. Mazluma yardım, zayıfa merhamet eder. Cimrilik ve israftan sakınır. Zulmü bağışlar. Cahilin kusuruna bakmaz. Kendisine karşı darda, fakat başkalarına karşı genişlikte olur.” demiştir.

Vehb, “Küfrün dört rüknü vardır. Bunlar: Gazab, şehvet, ver­diği sözde durmamak ve tama'dır.” demiştir. Bunu teyiden hikâye edilir ki, Ashâb'dan birisi bir defa öfkelendi, öfkesi onu küfre şev­ketti ve küfür halinde öldü. İşte gazâb ve öfkenin kötülüğünü düşün­de ona göre davran.

Peygamberlerden, biri ümmetine:

“Kim öfkelenmeyeceğine dair bana söz verirse, işte o, benim halifem ve seviyemde bir insan olacaktır,” dedi. Gencin biri:

“Aradığın adam benim,” dedi. Peygamber sözünü tekrarladı. Yi­ne bu genç:

“Ben varım, dedi ve sözünde durdu. O peygamber öldüğü va­kit bu genç onun yerine geçti -ki bu genç Zülkifl aleyhisselâmdır-. Kif1 adını alması, öfkelenmeyeceğine dâir söz verdiği içindir. Bazı­larına göre de gece ibadet etmeyi ve gündüz oruç tutmayı tekeffül ettiği için bu ismi almıştır.

Bey haki'nin tahririnde Resûl-i Ekrem,

Şüphesiz Al1ahu Teâlâ Şaban'in onbeşinci gecesinde kullarına tecelli eder. İstiğfar edenlere mağfiret, merhamet dileyenlere de rah­met eder. Ancak kin tutanları kendi hallerine bırakır.”[139], buyur­muştur.

Beyhaki'nin diğer rivayetinde de şöyle buyurulmuştur:

“Şaban'ın onbeşinci gecesi olduğu vakit Allahu Teâlâ insanlara tecelli eder de mü’minlere mağfiret eder, kafirlere mühlet verir ve kin tutanları da bu hallerinden vaz geçinceye kadar kinleri ile başbaşa bırakır.” [140]

Müslim'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Ameller her haftanın pazartesi ve perşembe günleri Allah'a arzolunur. Allahu Teâlâ bütün mü’minleri bağışlar, yalnız kendisiyle din kardeşi arasında kin ve husûmet olanlar için: “Bunlar birbirine meyledinceye kadar onları bırakın”, buyurur.” [141]Taberâni, Ahmed, Ebû Davud, Tirmizi, İbn Asâkir, Harâitî ve İbn Zenciveyh de aynı mealde hadisler rivayet etmişlerdir. Yalnız Taberâni'nin rivayetinde,

“Aralarında husûmet olanlar” yanında bir de, “Akraba ile münâse­beti kesenler.” ilâvesi vardır.

Buhârî, Müslim, İbn Zenciveyh,  Ebû Davud,   Neseî ve İbn Hibban'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Her pazartesi ve perşembe günleri cennet kapıları açılır. Bu­günlerde Allahu Teâlâ kendisine şirk koşmayan herkesi mağfiret eder, yalnız kendisiyle din kardeşi arasında kin ve husûmet olanları bağışlamaz. “Bunlar sulh olup barışı ne aya kadar bunları bekletin” buyurulur.” [142]

İbn Huzeyme ve Beyhaki'nin rivayetlerinde, “Şaban’ın onbeşinci gecesi Allah'ın emir ve rahmeti birinci kat göklere iner. Allah bütün mü’minleri mağfiret eder yalnız ana ve babasına âsi olanla kin besleyenler affedilmez.” şeklindedir. Bezzâr, Dârekutnî, Beyhakî, İbn Zenciveyh, İbn Hibbân, Taberânî, İbn Şâhîn, İbn Asâkir, Ahmed ve Neseî'nin de bazı kelime farkları ile aynı mealde riva­yetleri vardır. Meselâ Ahmed ve Neseî'de, “Kendini öldürenler de” ilâvesi vardır.[143]

 

Hased (Çekememezlik)

 

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

Ateş odunu yakıp yokettiğİ gibi hased de iyilikleri mahveder. Su, ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da hataları mahveder. Namaz mü’ıni-nin nuru, oruç ise cehenneme bir perdedir.”[144], buyurmuştur.

İbn Asâkir'in rivayetinde, “Hased -gıbta- iki kişiye olur; bi­rincisi Allahu Teâlâ kendisine ilim vermiş, okumuş ilmiyle amel et­miş, helâli helal ve haramı haram tanımıştır. İkincisi de Allahu Te­âlâ kendisine helâhndan servet vermiş, çalışmış belâlından kazanmış ve bu kazancını Allah rızası uğrunda harcamıştır.” buyurulmuştur.

Deylemi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Sirke ve acı bir ot balı bozduğu gibi hased de imanı bozar.” Ebû Da­vud'un bu mealde bir rivayeti vardır.

İbn Adiy'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur: “Hased ettiğiniz vakit azmayın; şüphelendiğiniz vakit inceden inceye araştırma yap­mayın. Uğursuzluk diye birşey hatırınıza geldiği vakit aldırış etme­yin, yolunuza devam edin ve Allah'a tevekkül edin.”

Ahmed, Tirmizî ve Ziyâ’nın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Size, sizden evvelkilerin hased ve düşmanlık hastalığı sirayet et­ti. İşte bu, traş edip kazıyandır. Saçları traş eder demiyorum, fakat dini kazıyıp kökünden yokeder.

Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de olgun mü1 nün olamazsınız. Bunu size sağlayacak şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” [145]

Taberâni'nin rivayetinde de şöyledir:

“Hased eden, söz gezdiren ve kehânette bulunan benden değil, ben de ondan değilim.” [146]

Ebû Nuaym'ın rivayeti, “Bütün insanlarda hased hastalığı var­dır fakat bunlar birbirinden farklıdır. Hasedini dilinde söyleyip işle­yen, tatbik sahasına koymadıkça yalnız içinden geçen bir çekememezliği, onu tatbik sahanına koyanın hasedi kadar zararlı değildir.” Şeklindedir.

Taberâni'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem,

“Birbirine hased etmedikçe insanlar hayır üzeredirler; hayırdan ay­rılmış olmazlar.”[147], buyurmuştur.

Hâkim ve Deylemi'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“İblis der ki: “Âdemoğlunun hased edip azmasını isteyin, zira hased ve azgınlık Allah katında şirke denktir.” buyurmuştur.

Ahmed Edebü'l-Müfred'de, Buhâri, Tirmizi, İbn Mâce, Hâkim ve İbn Hibban'ın rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Âhirette kendisi için hazırlanan azâb ile dünyada da sahibine peşin ukubete lâyık, azgınlık ve akraba ile münâsebeti kesmekten daha bü­yük başka bir günah yoktur.”[148] İbn Adiy ve İbn Neccâr’ın da bu mealde rivayetleri vardır.

Tirmizî'nin, hasendir, dediği bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“(Din) kardeşinin felâket ve musibetine sevinme; Allahu Teâlâ ona rahmet eder, onu kurtarır da seni mübtelâ kılar.”[149], buyur­muştur.

Buhâri “Tarihlinde, İbn Mâce, Taberânî ve Beyhakî'nin rivayetlerinde bazı kelime farkları ile:

İnsanların en kötüsü, başkalarının dünyalığı için kendi âhiretini mahvedenidir.”[150]  buyurulmuştur.

Seczî, “Nefsâni arzularınızdan sakınınız, zira hevâ, insanı kör ve sağır eder.” demiştir.

Taberâni'nin rivayetinde, “Gök kubbe altında Allah katında nef­se ve hevâye itaattan daha büyük putperestlik yoktur.” buyurulmuş­tur.

Buhâri ve Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

Birbirinize buğzetmeyin. Birbirinize hased etmeyin. Birbiriniz­den yüz çevirmeyin. Birbirinizin arasını açmayın. Ey Allah'ın kulları kardeş olun. Bir Müslümana, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl olmaz.” [151]

Enes b. Mâlik radıyallahu anh anlatıyor:      

Resûl-i Ekrem'le beraber oturuyorduk. Buyurdular ki:

“Şimdi size cennetliklerden bir adam çıka gelecektir.” Bir de baktık ki Ensârdan, abdest suyu sakalından damlayan ve ayakkabı­larını sol eline almış bir adam çıka geldi. Ertesi gün olunca Resül-i Ekrem yine evvelki gibi söyledi. Bu adam gene birincide olduğu gibi çıka geldi. Üçüncü gün olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz gene evvelki söylediği gibi buyurdu. Gene aynı adam ilk hali gibi çıka geldi. Re­sûl-i Ekrem kalkınca Abdullah b. Amr o adamı takib etti ve ona de­di ki:

“Ben babamla münakaşa ettim, üç gün onun yanına girmeye­ceğime yemin ettim. Eğer sen beni bu zaman geçinceye kadar yanın­da alıkoymayı (uygun) görürsen öyle yap.” Adam:

“Evet” dedi. Enes dedi ki:

“Abdullah sözüne devamla şöyle anlatıyor:

“Onunla beraber bu üç geceyi geçirdi fakat gece kalktığını gör­medi. Ancak sabah namazına kadar her uyandıkça Allahu Teâlâ'yı zikretti ve tekbir getirdi.” Abdullah dedi ki:

“Onun, hayırdan başka bir şey söyledifini işitmedim.” Üç gün geçince sanki onun amelini küçük görür gibi dedim ki:

“Ey Allah'ın kulu, babam ile benim aramda bir ayrılık ve an­laşmazlık yoktur. Fakat Resûl-i Ekrem'in senin için üç kere, “Şimdi size cennetliklerden bir adam çıkagelecektir” dediğini işittim. Her üç defasında da sen çıka geldin. Senin yanında kalmayı ve amelinin ne olduğunu görmek istedim. Böylece sana uymak arzu ediyordum. Fakat büyük bir amel işlediğini görmedim. Seni, “Resûl-i Ekrem Efendimizin söylediği mertebeye ulaştıran nedir?”. Dedi ki:

“Şu gördüğünden başkası değildir.” Ben dönünce bana seslendi ve dedi ki:

“O senin gördüğün şeyden başkası değildir. Ancak ben Müslümanlardan hiç bir kimseye kalbimde hile ve kin tutmam ve Allah'ın verdiği herhangi bir hayırdan dolayı hiç bir kimseye asla hased et­mem.” Bunun üzerine Abdullah:

“İşte seni o dereceye ulaştıran budur,” dedi.[152] Hadisi, Ahmed, Buharı ile Müslim'in şartlarına uygun olarak, Nesei, Ebû Yâ'lâ ve Bezzâr Sahih senedlerle rivayet etmişlerdir. Bezzâr bu zatın Sa'd olduğunu söylemiştir. Nesei, Beyhaki ve Isbahânî de aynı hadîsi ri­vayet etmişler ve sonunda, “Abdullah:

“İşte buna bizim gücümüz yetmez dediğini” ilâve etmiştir. Beyhakî de hadisi Salim b. Abdul­lah'tan rivayet ederken: “Akşam olunca bana bir aba verdi. Kendi­sine yakın bir yerde yattım ve gizlice onu gözetlemeye koyuldum. Seher vakti olunca abdest alıp camiye gitti ve orada on iki sûre ile on iki rek'at namaz kıldı. Sûreler, orta sûrelerdendi. Teşehhütten sonra:

“Ey Rabbımız, bize dünyada hasene ver, âhirette de hasene ver ve bizi cehennem azabından koru. Allah'ım, dünya ve âhiret işlerin­den bizim için önemli olanlarında sen bize kâfi ol. Allah'ım, senden hayrın hepsini ister ve şerrin tümünden sana sığınırız.” dualarını okudu.”

Yine bir hadîsde:

“Nerde ise yoksulluk küfür olacak ve hased kadere galebe çalacaktı” buyurulmuştur.

Bir başka hadisde de Resûî-i Ekrem:

Geçmiş milletlerin hastalıkları benim ümmetime sirayet ede­cektir,” buyurdu. Kendisine:

“Bu hastalıklar nelerdir?” diye soranlara, Resûl-i Ekrem;

Kendini beğenip kibirlenmek, gereksiz neş'e, mal ve evlâd ile övünmek, dünyalığa meyletmek, cedelleşmek ve hasedleşmekdir ki, sonunda azgınlık ve husûmetler baş gösterir ve ortalık karışır,” bu­yurdu.

Diğer bir hadîsde de şöyle buyurmuştur:

“Ümmetim için en çok korktuğum servetlerinin çoğalması ile aralarında baş gösteren çekememezlik neticesi birbirini öldürmeleridir.” Sonra devamla, “Müm­kün olduğu kadar nimetinizi gizleyin. Zira her nimet sahibi hased edilebilir.” buyurmuştur.

Başka bir hadisde Resûl-i Ekrem:

“Allah'ın verdiği nimetlerin düşmanı vardır,” buyurdu. Kendi­sine:

“Onlar kimlerdir?” Diye soruldu, Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ'nın fazlından verdiği nimetlere hased edenler­dir,” buyurdu.

Diğer bir hadisde de, “Hesaptan bir yıl önce altı sınıf insan ce­henneme girer. Bunlar, haksızlıkları sebebiyle hükümdarlar, taas-subları sebebiyle Araplar, kibirleri sebebiyle ileri gelenler, hıyanet­leri sebebiyle tüccarlar, cehaletleri sebebiyle köylüler ve hasedleri sebebiyle âlimlerdir.” buyurdu.

Rivayete göre Mûsâ aleyhisselâm Rabbıyla mükâlemeye gider­ken Arş'ın gölgesinde bir adam görür ve kendi kendine, herhalde bu adamın Allah katındaki mevkii benim mevkiimden üstündür, diye düşünür ve Allahu Teâlâ'ya:

“Bu adam kimdir?” Diye sorar. Allahu Teâlâ:

“Sana bunun adını söylemeyeceğim,   yalnız üç amelini haber vereyim. Bu adam kimseye hased etmez, anne ve babasına isyan et­mez ve söz gezdirmez,” buyurdu.

Zekeriyâ aleyhisselâmdan rivayet edildiğine göre Allahu Teâlâ:

“Hased eden nimetimin düşmanı, kazama kızan ve kullarım arasındaki taksimatıma rıza göstermeyen kimsedir, buyurmuştur.

Geçmiş büyüklerden birisi:

“Göklerde ilk hased bayrağını kaldıran şeytandır. Hasedinden Adem aleyhisselâm'a secde etmedi ve kovuldu,” demiştir.

İmamlardan biri hükümdarlardan birine şöyle bir öğütte bu­lundu:

“Sakm kibirlenme, zira Allahu Teâlâ'ya ilk isyan, kibirle baş­lamıştır, İblîs, böbürlenerek Adem aleyhisselâma secde etmemiş, is­yan etmiştir,” dedi ve hemen,

“Meleklere: “Âdem'e secde edin” demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.”[153], âyetini okudu. Sakın haris olma, zi­ra Âdem aleyhisselamın hırsı onu cennetten çıkarmıştı. Cennete haris olduğu için yasak ağaçtan yemesi, cennetten çıkmasına sebep ol­muştur, dedi ve,

“Oradan hepiniz çıkın.”[154], âyetini okudu. Hasedden son derece sakın, zira Kaabil'in Habil'i öldürmesiyle meydana gelen ilk cinayete hased ve çekememezlik sebep olmuştur, dedi ve:

Ey Muhammed, onlara, Âdem'in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat: İkisi birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş diğerininki edilmemişti. Kabul edilmeyen: “And olsun seni öldüreceğim” deyince, kardeşi: “Allah ancak müttakilerin takdimesini kabul eder.” demişti.”[155], âyetini okudu.

Bu ilk cinayetin sebebini şöyle anlatırlar: Adem aleyhisselâmın eşi Hz. Havva, biri kız diğeri erkek olmak üzere yirmi kere ikiz ço­cuk doğurmuştu. O zamanın hükmüne göre neslin çoğalması ve devamı için yalnız bir batında doğan kız ve erkek birbirleriyle evlene­miyor, diğer batında doğanlarla evlenebiliyorlardı. Kaabil ile doğan kız güzel, Habil ile doğan kız ise çirkindi. Kaabil'in kızkardeşi Ha-bil'e, Habil'in ikiz kardeşi Kaabil'e verilmek istenince Kaabil -ken­di kız kardeşi güzel olduğu için- bunu çekemedi ve, “Herkes kendi ikiz kardeşini alsın” diyerek isyan etti ve nihayet bu hasedi kardeşi Habil'i öldürmesine kadar gitti. Böylece insanlık tarihinde ilk cina­yet hased yüzünden işlenmiş oldu.

Bu imamın hükümdara olan öğütlerinden biri de;

“Resûl-i Ekrem'in Ashabı anıldığı ve menkıbelerinden söz edil­diği vakit sükût et, aleyhlerinde konuşma. Kaderden bahsedildiği va­kit yine dilini tut. Yıldızlardan, kâhinlerin astronomi ile ilgili öne sürdükleri şeyler konuşulduğu vakit yine sükût et,” dedi.

Yine sâlihlerden bir zat hükümdarın yanı başında oturur ve ona aşağıdaki şekilde öğütlerde bulunurdu:

“İyilik edene iyilikle mükâfatta bulun. Kötülük edene boş ver; onun kötülüğü ceza olarak kendisine yeter. Bu zatın hükümdara yakınlığını çekemeyen cahil hasudun birisi onu öldürtmek için hile dü­şündü. Hükümdara yaklaşarak:

“Senin sevdiğin bu adam, senin ağzının ve nefesinin koktuğu­nu sanıyor. Bunun için yanınıza geldiği vakit elini ağzına ve burnuna tutuyor,” dedi. Hükümdar:

“Bakalım, bir deneyeyim,” der. Hükümdarın yanından ayrılan bu adam hemen öteki zatı evine davet eder, kendisine soğanlı ve sarmsaklı yemekler yedirir,” sonra da:

“Şimdi hükümdarın sohbetine katılacaksın, ağzın ve nefesin kokuyor. Bunun için hükümdara yaklaştığında ağzını tut ki, ağzının kokusu hükümdarı rahatsız etmesin,” der. Hükümdarın yanına gelen bu zat eskisi gibi hükümdara:

“İyilik edenlere iyilikte bulun, kötülük edenlere aldırma, onla­rın kötülükleri onlara yeter,” der. Hükümdar bu zata:

“Yanıma yaklaş,” der. Adam yaklaşır ve fakat kendi ağzının kokusu hükümdarı rahatsız etmemesi için elini ağzına tutar. Bunu gören hükümdar kendi kendine;

“Adamın söylediği doğru imiş, der ve hemen kumandanına hi­taben bir mektup yazdırır. Mektupta, “Bu yazıyı sana getirenin boy­nunu vur, derisini yüz, içine saman doldur ve bana gönder” diye ya­zar. Mektubu bu zatın eline verir. Bu zat da hükümdarın kendisine bahşiş verilmesini emrettiğini sanır. Hemen çıkar, kapıda öteki adamla karşılaşır. Adam:

“Elindeki kâğıt nedir?” Diye sorar. O:

“Hükümdar bana ikramda bulundu bunun için bu yazıyı ver­di, parayı almağa gidiyorum,” deyince adam:

“Bunu bana ver,” diye yalvardı. Oda:

“Peki verdim, der ve hemen mektubu uzatır. Adam mektubu alır almaz doğruca kumandana gider mektubu takdim eder. Kuman­dan mektubu alır okur ve:

“Bu mektupda seni öldürüp derini yüzmem ve içini saman dol­durup hükümdara göndermem emrediliyor,” der. Adam şaşırır ve:

“Aman sen bilirsin, bu yazı bana ait değil, bu şöyledir, böyle­dir. Hükümdara müracaat edip soralım,” diye feryad eder. Kuman­dan:

“Burada hükümdara müracaat edilsin diye bir kayıt yoktur. Ben ancak emri yerine getiririm,” der ve emri yerine getirir. Adamı öldürür, derisini yüzer ve saman doldurduğu deriyi hükümdara gön­derir. Bu sâlih zat tekrar hükümdarın yanına gider ve eski tavsiye­sini tekrarlayarak:

“İyilik edene iyilik yap, kötülük yapana aldırma,” der. Hüküm­dar bu zatı görünce şaşırır ve hemen sorar:

“Sana verdiğim mektubu ne yaptın?” Der. Adam:

“Kapıda falancı ile karşılaştım. Mektupdan sordu. Ben, hüküm­darın hediyesidir,” dedim. Onu benden istedi,   ben de verdim,” dedi. Hükümdar:

“O adam bana, senin, benim nefesimin koktuğunu söylediğini bana söyledi, doğru mudur?” Diye sordu. Bu zat:

“Hayır, ben öyle bir şey söylemedim,” dedi. Hükümdar:

“O halde dün benim yanıma yaklaşınca elini neden ağzına ge­tirdin?” Diye sordu. Bu zât:

“O adam beni davet etti, sarımsaklı yemekler yedirdi, ağzımın kokusu sizi rahatsız etmemesi için elimi ağzıma koydum,” dedi. Hü­kümdar:

“Mes'ele anlaşıldı, şimdi yerinde otur, kötülük edenin kötülü­ğünün kendisine yettiğini ve cezasını bulduğunu gördük,” dedi.

İşte böylece çekememezliğin zararını düşün ve yukarda geçen Resûl-i Ekrem'in:

“Kardeşine karşı kötülüğü düşünme, Allah onu ko­rur ve senin belânı verir.” hadisini hatırla.

İbn Şirin diyor:

“Ben dünyalıkta kimseye hased etmiş değilim, zira bu adam ya cennetlidir ya da cehennemli. Cennetli ise dünyalığın ne kıymeti var? Cennette alacağı nimetler çok daha büyüktür. Şayet cehennemli ise dünyalığın ne kıymeti var? Zira sonunda vara­cağı yer cehennemdir.”

Ebû'd-Derdâ (r.a.), “Kişi ölümü hatırladıkça neş'esi ve çekememezliği azalır.” demiştir.

Muâviye radıyallahu anh diyor ki; “Herkesi memnun etmek mümkündür Hased edeni ancak elindeki nimetin gitmesi memnun eder, o başka bir şeyle memnun olmaz.” demiştir.

Bedevi'nin birisi, de, “Hasûd kadar mazluma benzeyen bir zalim görmedim. Çünkü o, sendeki varlığı, huzur ve sükûnu, kendisinde yokluk ve felâket olarak görür.” demiştir.

Hasan-ı Basri, “Ey Âdemoğlu, kardeşine hased etme, zira Allahu Teâlâ’nın ona olan ikramı iyiliğinden sebep ise nesini çekemiyorsun? Sen de çalış iyi ol, Allahu Teâlâ sana da versin. Yok, şayet Allahu Teâlâ’nın ona ikramı kötülüğünden sebep ise nesini çekemiyorsun? Adamın varacağı yer cehennem değil mi? Buna hased edilir mi?” bu­yurmuştur.”

Yine zatın biri:

“Hased eden kimse toplum içinde yerilir, zelil olur, melekler arasında düşmanlık ve lanetle karşılaştığı gibi insanlar arasında dalgın, düşünceli, kederli, ölüm anında da şiddetli can çekişme, mah­şerde de rezalet ve kepazelikle karşılaşır, demiştir.[156]

 

Önemli Uyarılar

 

1. Gazab ile ilgili olarak yukarda geçen hadislerden de anla­şıldığı gibi, Allahu Teâlâ gazabı ateşten yarattı, insanın mayasına yerleştirdi ve hamuru ile yoğurdu. Ne vakit öfkelenirse kalbinin ka­nı kaynamaya başlar, bütün damarları dolaşır. Kaynayan su yukarı hücum ettiği gibi bu ateş de yükselir. Yanan bu kanı insanın yüzüne doğru çıkarır. Yanağın üst kısımları ve gözler kızarır, çünkü cild, parlak olduğu için ardındaki kanın rengini hemen gösterir. Rengi­nin böyle kızarması, kızdığı kimseye gücünün yettiği vakittir. Has­mından korkarsa kan dışardan içeriye kalbine doğru çekilir ve ren­gi solmağa başlar. Şayet hasmına karşı mütereddit ise bazan benzi kızarır ve bazan da solar. Demek ki gazabın yeri kalb ve anlamı, in­tikam arzusu ile kanın galeyanıdır. Bu kuvvetin harekete geçmesi, ya zarar vermesi muhtemel bir olayı önlemek veya zarar verdikten sonra intikam almak için olur. Onu durduran ve ona zevk veren şey, intikam alabilmektir. Bunun ifrat ve tefriti -yani aşın derecede ile­ri gitme ve aşın derecede geri kalma- tarafları vardır, intikam duy­gusundan mahrum, hamiyet ve gayreti bulunmayan tefrit Sahihle­rinde kemal diye birşey aranamaz. Bu gibi erkekler kadınlardan ve belki haşere hayvanlardan sayılır. İşte İmam Şafii hazretlerinin:

“Öfkelendirilen ve öfkelenmesi gerektiği safvetini küdüretten koruyacak derecede öfkesi bulunmayan, eşek; rıza göstermesi iste­nen yerde asla ele avuca sığmayan, şeytandır,” demekteki maksadı budur. Allahu Tealâ Ashâb-ı Kirâm'ı şiddet ve hamiyetle niteleyerek:

“Onlar inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.” [157]

“İnananlara karşı alçak gönüllü, inkarcılara karşı güçlü...” [158]

“Ey Peygamber, inkarcılarla ve İki yüzlülerle savaşı onlara karşı sert davran.[159] buyurmuştur.

Bu tefritin neticesi daima zillete düşmek, namus ve şerefini ko­ruyamamak gibi mezmum hallerdir.

Ashâb-ı Kirâm'dan Sa'd (İbn Ubâde) radıyallahu anh:

“Eğer karımın yanında yabancı bir erkek görsem onu kılıcı­mın geniş yüzü ile değil, keskin tarafı ile vurur öldürürüm,” demişti. Resül-i Ekrem bunu duyunca:

“Sa'd'ın bu gayret ve hamiyetine şaşıyor musunuz? Gerçek olan birşey varsa ben Sa'd'dan daha kıskancım.    Allahu Teâlâ da benden kıskançtır. Fahiş kötülükleri haram kılması O'nun gayretindendir,”[160], buyurdu.

Ahmed, Buhâri, Müslim ve Tirmizî'nin rivayetlerinde, Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Allahu Tealâ'dan gayur (kıskanç) kimse yoktur. Bunun için O, kötülüklerin gizli olanını da aşikare olanını da haram kılmıştır. Al­lah kadar övülmek kendisine sevimli olan hiç kimse yoktur. Bunun için Allah kendisini övmüştür. Allah kadar mazeret kabul etmek kendisine sevimli olan hiç kimse yoktur. Bunun için Allah Kitablar

indirmiş, peygamberler göndermiştir.”[161] Beyhaki'nin rivayetin­de, “Hamiyet ve kıskançlık imandandır.” şeklindedir.

Ahmed, Ebû Davud, Neseî ve İbn Mâce'nin de rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Gayret ve hamiyyetten öylesi var ki, Allahu Teâlâ onu sever, öylesi de var ki, Allahu Teâlâ ona buğzeder. Böbürlenmenin de öyle­si var ki, Allahu Teâlâ onu sever, öylesi de var ki, Allahu Teâlâ onu sevmez. Allahu Teâlâ'nın sevdiği hamiyet ve gayret, kişinin şüphe ve töhmet yerlerinde gösterdiği gayrettir; sevmediği hamiyet ve gayret de birşey yokken kişinin vesvese üzerine gösterdiği hamiyet ve gay­rettir. Allahu Teâlâ'nın sevdiği kibir, savaş alanında kişinin göster­diği kahramanlık kibridir. Buğz ettiği kibir ise azgınlık ve kendini beğenmekteki kibridir.” [162]

Taberâni'nin rivayetinde, “Allahu Teâlâ kullarında gayret ve ha­miyet sahibi olanları sever ve Müslümanlara gayret verir. Siz de gay­retli olun.” buyurulmustur.

Buhâri, Müslim ve Tirmizi'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ mü’minler hakkında gayret ve hamiyet gösterir (hayır ve mutluluk diler), mü’min de gayret ve hamiyet gösterir. Al­lahu Teâlâ'nın gayreti, Allah'ın haram kıldığı fena şeyleri mü’minin işlemesi içindir.” [163]

Gazabın ifrat tarafına gelince; bu da tefrit gibi mezmumdur. İf­rat derecede gazab şöyle olur: Öfke kendisini o derece kaplar ve ken­disine galebe çalar ki, adam, dini ve akil dengesini kaybeder. Artık kendisinde düşünce ve görgü diye birşey kalmaz. İradesi elinden gi­der, darda kalmış bir duruma düşer. Bu da ya tabiat veya âdet bakımından veyahut her ikisinin karışımından olur. Âni tehevvüre ka­pılabilir ve tez kızar. Veyahut kendisini neş'elencliren, kemal ve kah­ramanlık olduğunu sandığı birşey buna karışır, bu sayede öleceğini sanır. Öfke ateşi kuvvetlenip meş'alelendikçe sahibi kör ve sağır olur; gerçekleri görmez, öğütleri duymaz hale gelir. Hatta öğüt, onun aklı­nın nurunu söndürmekten başka bir işe yaramaz olur. Çünkü düşün­cenin merkezi olan beynini gazab ateşinin dumanı sarmış ve bu sis ile gözü kararmıştır. Artık karanlıktan başka birşey göremez hale gelmiştir. Bazan kalbinde yanan öfke ateşi o kadar kuvvetli olur ki, kalbinin rutubetini yokederek adamın ölümüne sebep olur.

Bu öfkenin görünüşteki izleri, yukarda anlattığımız gibi, rengin değişmesi, vücudun titremesi, hareketlerinin düzenli olmaması, dili­nin rikâketi, ağzının köpürmesi, yanakların kızarması, burun delik­lerinin şişip inmesi gibi hallerdir. Hatta öfkeli adam öfke anında al­dığı çirkin, vahşi ve yırtıcı hayvan manzarasını bir aynada görse, utancından öfkesi kaybolurdu. Bu, görünüşteki halidir. İç âlemine gelince; bu da zahir hâlinden daha iyi değil, daha kötüdür. Çünkü zahir, batının başlangıcıdır. Zahirin bozulması, bâtının bozulmasındandır. İşte bunlar, vücudundaki belirtilerdir.

Konuşmasındaki dengesizliklerine gelince; öfkelenen bir insanın, ağzının dediğini kulağı duymaz olur. Artık bozuk cümleler ve keke­lemelerle, sövüp saymalar, küfürler birbirini kovalar. Aklı basma geldiği vakit bu söylediklerini duysa, utancından yere geçer.

Diğer azalarındaki etkilerine gelince; hemen dövmeğe kalkışır ve hatta elinden geldiği takdirde öldürecek kadar ileri gider. Şayet in­tikam almaya gücü yetmezse bu defa öfkesi kendi aleyhine döner; kendi kendine dövünür, yaka ve paçasını yırtmaya başlar. Çevresin­deki hayvanları döver, koltuk ve masalara vurur. Etrafındaki bar­dak ve çanakları kırar. Şaşkın bir sarhoş ve hayretler içinde kalmış bir deli gibi ortalıkta dolaşır durur. Bazan da hareketten aciz kala­rak olduğu yerde çöker. Öfkenin, şiddetle kendisini istilâ etmiş ol­masından aklı başından gitmiş bir deli manzarası alır.

Kalbindeki tesirine gelince; kızdığı adama karşı kin besler, onu çekemez bir hal alır. Kızdığı adamın basma bir felâket gelirse ona se­vinir. Bir iyilikle karşılaşırsa ona üzülür. Onun hakkında bildiği kö­tülükleri açıklar. Onunla alay eder ve benzeri her kötülükleri düşü­nür.

Mutlak olgunluk ise bu gazab kuvvetinin ifrat ve tefritinde de­ğil, belki itidalindedir. Akıl, mantık ve din uyarınca hareket etmektedir. Hamiyet ve gayretin gerekli olduğu yerlerde yeteri kadar öf­ke, hamiyet ve gayret gösterir. Yumuşaklık gerekli olan hallerde do yumuşak davranır. İşte Allahu Teâlâ'nın kullarını yükümlü kıldığı istikâmet ve Resûl-i Ekrem'in, “İşlerin hayırlısı ortasıdır.” buyurmak­la övdüğü vasat durum budur. Öfkede ifrat veya tefrite kaçanlar, kendilerini bu itidale ve bu Sırât-ı Müstakîm'e getirmeye gayret et­sinler. Hiç olmazsa buna yaklaşsınlar. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Âdil hareket etmeğe ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapamıyacaksınız, bari bir tarafa tamamen kalben meyletme­yin ki, öbürünü askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız.”[164], buyur­muştur. İyiliklerin tamamını yapamayanların, kötülüklerin tamamı­nı yapmaları doğru olmaz. Kötülüklerin bazısı, bazısından ehven; iyiliklerin bazısı da bazısından üstündür. Allahu Teâlâ herkese tev­cih ettiği şeyi müyesser kılar.

2. Önemli uyarılardan birisi de öfkelendiği şeydir. Boş şeye öf­kelenmek mezmum, önemli şeylere öfkelenmek ise memduhtur. Bu­nun için Resûl-i Ekrem yalnız Allah için öfkelenirdi. Buhârî ile Müs­lim'in rivayetlerine göre adamın biri Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Falana sabah namazını çok uzattığı için ben sabah namazı­na gidemiyorum,” dedi. Resûl-i Ekrem hemen bir hutbe îrad etti. Çok öfkeli idi. Hutbesinde:

“Ey insanlar, sizin aranızda cemaatten nefret ettirenleriniz vardır. Sizden biriniz imam olduğu vakit, namazı uzatmasın,   kısa kıldırsın, çünkü ardında yaşlı, zayıf ve ihtiyaç Sahihleri vardır,”[165], buyurdu.

Yine Resûl-i Ekrem'in Allah için gazabını Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle anlatıyor:

“Resûl-i Ekrem bir seferinden dönmüştü. Ben de odamın önündeki sofaya içerisinde suretler, resimler bulunan per­de asmıştım. Resûl-i Ekrem onu görünce hemen resimleri yırtarak perdeyi ortaya attı ve buyurdu ki:

“Ya Âişe, kıyamet günü insanların en şiddetli azâb çekecek olanı, Allah'ın yaratıklarına benzetmeğe çalışanlardır,” buyurdu.

Enes radıyallahu anhden gelen bir rivayette Resûl-i Ekrem kıble tarafına tükürüldüğünü gördü. Buna son derece canı sıkıldı ve kızdığı yü­zünden belli oldu ve bizzat kendi eliyle tükrüğü temizledi. Sonra şöy­le buyurdu:

Sizden biriniz namaza durduğu vakit Rabbıyla münacaat halindedir. Kıble ile kendi arasında Rabbı vardır. Artık secde ede­ceğiniz kıble tarafına tukürmeyiniz; ya mescit dışında başka bir ye­re tükürün veya tükürdüğünüzü ayağınızın altına alın, buyurdu ve sonra kendi mendiline tükürerek, böyle yapın,” dedi.

3. Önemli öğütlerden birisi de, bazı kimselerin, riyazetin öfke­yi tamamen yok edeceğine, diğer bazılarının da Öfkeye hiç bir şeyin tesir etmiyeceğine kail olmaları konusudur. Burada da gerçek, bizim anlatacağunızdır.

Bunu şöylece özetleyebiliriz: Madem ki insanda sevmek ve sev­memek özelliği vardır, o halde öfkelenmemesi imkânsızdır. Sevdiği şey yiyecek, giyecek, mesken ve sıhhat gibi zaruri: ise, bunları takvi­ye için mutlak surette gazaba ihtiyacı vardır. Şayet, mevki, mansıb, öne geçmek, ilim ve servetle övünmek gibi zaruri olmayan şeylerden ise zühd ve riyazet gibi çalışmalar neticesinde bunları elde edemedi diye öfkelenmesi mümkündür. Ne yazık ki, öfkelerin çoğu tunlar­dandır. Gerçi bu gibi ibadet bakımından sevilen bazı şeyler, bazı kimseler için zaruri olabilir. Âlimler için Kitablar, san'atkârlar için âletler gibi.

Bunu böylece izah ettikten sonra, birinci kısım olan zaruri ihti­yaçlara karşı öfkeyi, ne riyazet ve ne de hiç bir şey kökünden izâle edemez. Çünkü bunlar için öfke, tabiat ve yaratılış gereğidir. Ancak bir süre cehd ve gayret göstermek suretiyle bu husustaki öfkeyi akıl ve şeriatın uygun bulacağı mutedil bir huy haline getirmek de müm­kündür. Üçüncü kısım olan kitap ve âlet gibi ihtiyaçlara karşı öfkeyi de itidale irca etmek mümkündür.

İkinci kısım olan mevki ve mansıb sevgisi, ilim ve servetin çok­luğu ile övünmek sevgisi ise, bunlar riyazet ve mücahede ile tama­men zail olabilir. Çünkü bunlar zaruri ihtiyaçlar olmadıkları için bunları gönüllerden silip atmak mümkündür. İnsanoğlu varacağı ye­rin mezar ve asıl kalacağı yerin âhiret olup, dünyanın gelip geçici ol­duğunu, bu bakımdan dünyalıktan ancak âhiret azığına ihtiyacı bu­lunduğunu, fazlasının sırtında bir yük ve vebal olduğunu düşünün­ce bütün bu sevdalardan vaz geçebilir. Gerçi bütün bunlara rağmen bunu da kökünden silip atmak pek ender rastlanan şeylerdir.

Öfkenin önemi ve kolay kolay yok edilemeyeceği hakkında Re­sûl-i Ekrem'in şu mübarek sözleri ne kadar anlamlıdır. Resûl-i Ek­rem:

Allah'ım, ben de bir insanım; insanların kızdığı gibi ben de kızarım, hangi bir Müslümana kötü söyledim, tel1in ettim veya dövdümse, onu benim hesabıma ona dua, onu tezkiye ve kıyamette onu sana yaklaştırmağa vesile kıl,” buyurdu. İbn Amr İbn Âs radıyallahu anhum:

“Ya Resûlallah, gazab ve rıza hakkında bu söylediklerinizi ya­zayım mı?” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Yaz, beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ede­rim ki (eli ile dilini göstererek) bundan ancak hak sadır olur,” buyur­du. Ve “Ben gazab etmem” buyurmadı da, “Gazab ve öfke beni hak ve hakikatten ayırmaz, ancak gerçeği söyletir” buyurdu. Nitekim Hz. Ali de,

“Resûl-i Ekrem dünya işi için öfkelenmez. Hak uğrunda öf­kelendiği vakit kimse farkında olamazdı. Öfkelendiği vakit yerinden kalkmadan öfkesi yerini bulurdu.” demiştir.

Hulâsa; gazab ve öfkeden kurtuluşun en sağlam yolu, âfet ve gailelerini bilmekle dünya sevgisini gönlünden silmekle gazab var­tasına düşmenin en korkunç yolu da kibirlenmek, böbürlenmek, ken­dini beğenmek, şaka, boş konuşmak, neş'e? serzeniş, kınamak, yal­taklık, zarar ziyan, özür, mal ve mevkie haris olmaktır. Bütün bun­lar, şer'an yerilen âdi huylardandır, insanda bu sebepler mevcut ol­dukça gazabtan kurtulamaz. Bunları atıp ziddiyle ahlaklanıncaya kadar riyazet ve mücâhedeye devam etmesi lâzımdır.

4. Önemli bir başka uyarı da, gazabm tedavisi ve heyecanın­dan sonra izâlesini bildiren hadisler yukarda geçmiştir ki, bunların hepsi ilim ve amele dayanır. İlim demek, hiddetini yenmenin, ba­ğışlamanın, ağırlığı kaldırmanın ve hilm sahibi olmanın fazilet ve erdemliğini bilmektir. Bunları iyice bilip anlayan insan, artık öfkesinin peşine gitmekten vaz geçer de Allahu Teâlâ'nın va'd ettiği bü­yük mükâfatların hevesiyle bütün hiddet ve şiddetini bırakmasıdır. İşte bunun içindir ki Hz. Ömer (r.a.) bir adamın dövülmesini emret­tiği sırada, adam,

“Affa sarıl, marufu emret ve cahillerden yüz çevir”[166], âyeti­ni okudu. Hz. Ömer bunu okuyup mânâsını düşününce adamı ser­best bıraktı. Ömer b. Abdülazîz de bir adamın dövülmesini emretti­ği vakit, adamın,

“Öfkesini yenenler.” âyeti celilesini okuması üzerine hemen adamı bağışlamış vş dayaktan vaz geçmiştir. Bunun gibi, Allahu Teâlâ'nın kudreti, kendi kudretinin çok üstünde olduğunu ve birçok hareket­leri ile Allahu Teâlâ'yı gazablândırdığını, kıyamet günü O'nun affe­dip bağışlamasına ne derece muhtaç bulunduğunu, dünyada başkalarını affedenleri Allahu Teâlâ'nın da orada affedeceğini düşünmek­le öfkesinden vaz geçer. Bunun içindir ki, Allahu Teâlâ kudsî bir hadîsde:

“Ey Âdemoğlu! Öfkelendiğin vakit Beni hatırla ki, Ben de öf­kelendiğim vakit seni hatırlayayım,”   buyurmuştur. Aynı zamanda bugün öfkelenip kötülük yaptığı kimsenin, kendi kusurlarını sayıp dökmek suretiyle kendisini rezil edeceğini ve günün birinde herhan­gi bir suretle kendisinden intikam almaya kalkışacağını düşünmesi­dir. Bu da dünyevî gailedir. Âhireti hatırlayamayanın bunları da dü­şünmesi gerekir. Yine bunun gibi öfke anında öfkenin ahlâki çirkin­liği yanında bir de yüzünün alacağı çirkin manzarayı ve saldırgan bir köpeğe benzediğini, hilm ve mülâyemetin peygamber ve velile­rin nitelikleri olduğunu, bunların arasındaki farkı düşünmesi ve böylece, “Canım bu adam seni kızdırdı, şimdi sen intikam almazsan in­sanlar bunu senin acizliğine verir” diye gazabı harekete geçiren şey­tanın vesvesesine aldırış etmemelidir. Hatta böylece öfkelerine uyan­lardan Allahu Teâlâ'nın alacağı intikamın daha büyük olduğunu dü­şünmelidir. Çünkü öfkelenen insan, işlerin, Allah rızasına değil, ken­di öfkesine uygun olarak ceryan etmesini ister. Bu vartaya düşen kimse, çok daha büyük olan Allahu Teâlâ'nın mekrinden emin ola­maz. İşte bunlar, öfkeden sakınmanın ilmî yollarıdır.

Ameli yönüne gelince; şeytanın şerrinden daima Allah'a sığınmalı, kendisini düzeltmeğe gayret etmeli ve duasında hadîsi şerif uyarınca:

“Ey Muhammed aleyhisselâmın Rabbi olan Allah'ım! Kalbimin kinini kaldır ve fitne sapıklıklarından beni koru, diye dua etmelidir. Sonra öfkelendiği vakit yere yaklaşması için, ayakta ise oturmalı, oturuyorsa yaslanmalıdır. Bu suretle kendisini enginlerde kılan top­raktan yaratılıp mütevazı bir varlık olduğunu düşünerek öfkenin meydana geldiği hararete sebep olan davranıştan vaz geçmelidir. Nitekim hadîsde, “Öfke, kalbde yanan bir kıvılcımdır. Öfkelenen adamın şah damarlarının nasıl şişip gözlerinin kızardığını görmez misiniz? Sizden biriniz öfkelendiği vakit ayakta ise otursun, oturuyorsa yaslansın. Böyle yaptığı halde öfkesi geçmemişse soğuk su ile abdest alsın veya yıkansın. Zira ateşi ancak su söndürür.” buyur­muştur.

Diğer bir hadisde de:

“Sizden biriniz öfkelendiği vakit su ile abdest alsın, zira öfke ateştendir.”, buyurulmuştur. Başka bir rivayette de, “Öfke şeytan­dandır, şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. Sizden biriniz kızdığı vakit abdest alsın.”, buyurulmuştur. Diğer bir rivayet de, “Kızdığın vakit sükût et.” şeklindedir. Bir başka rivayet­te ise, “Öfke, kişinin kalbinde bir ateş parçasıdır. Kızan adamın şah damarlarının şişmesini ve gözlerinin kızarmasını görmez misiniz? Sizden birinize böyle bir hal geldiği vakit hemen yüzünü yerlere sür­sün.” buyurulmuştur.

İmâm Gazali diyor ki: Resûl-i Ekrem'in: “Öfkelenen adam ya­naklarını yere yapıştırsın.” buyurması, en kıymetli uzvu olan yüzü­nü yerlere sürerek secde etmesine işarettir. Bu hareketiyle insan, kendisinin zillet ve acziyetini anlar da öfkenin sebebi olan ululuk ve benlik davasından vaz geçerek hiddeti teskin olur. Hz. Ömer öfke­lendiği bir vakit burnuna su çekti ve:

“Öfke şeytandandır, su öfkeyi giderir.” dedi. Bir defasında öfkelenen Ebû Zer (r.a.) birini (Hz. Bi­lâl olduğu söylenir) anası tarafından ayıpladı. Bunun üzerine Re­sûl-i Ekrem:

“Ey Ebû Zer, başını kaldır göklerin azametine ve onları yara­tan Allahu Teâlâ’nın kudret ve büyüklüğüne bak, şunu da bil ki, sen ne siyah ve ne de kızıl deriliden üstün değilsin; üstünlüğün ilim ve takvan iledir. Öfkelendiğin vakit ayakta isen otur, oturmuş isen yas­lan, yaslanmış isen yat,” buyurmuştur.

Öfkeden kurtuluş çarelerinden birisi de gıybet, iftira ve casus­luk gibi kötülüklerle haksızlığa uğradığın vakit, bunların benzeri ile mukabelede bulunmanın caiz olmadığını bilinendir. Esasen bunların hiç biri caiz değildir. Aynı zamanda bunlara başlayanın nerede du­racağını tayin etmek de zordur. Kısas, benzerlik olan şeylerdedir, bunlarda ise benzerlik zordur. Evet, imamlarımız, bu gibilere, kim­senin kurtulamıyacağı sözlerle mukabelede bulunmağı caiz görmüş­lerdir. Meselâ, bu gibi gıybet ve iftirada bulunan kimseye, ahmak adam, denebilir. Çünkü hiç kimse ahmaklıktan kurtulamaz; herkes­te bir nevi ahmaklık vardır. Nitekim Mitraf, “İnsanların hepsi Al­lah'a karşı ahmaktır, ancak ahmaklıkta Müsavi değillerdir.” demiş­tir. Hz. Ömer de, “Allah'ın zâtı hakkında insanların hepsi ahmak ve­ya cahil gibidir.” demiştir.

İmâm Gazâlî'nin de dediği gibi, “Ey kötü huylu insan, ey utan­maz yüzlü,-insanların kusurlarını araştınyorsa- ey insanların gizli hallerini araştıran, biraz utansan bu gibi sözleri söylemezdin. Bu halinle gözümden düştün, Allah cezasını versin.” gibi sözlerle mu­kabelede bulunulabilir. Fakat kendisine sövmenin, anne ve babası için kötü söylemenin haram olduğunda ittifak vardır. Bu gibi söz­lerle mukabelede bulunmanın caiz olduğuna delil, Resûl-i Ekrem'in zevcelerinden Hz. Zeyneb'in Hz. Aişe'ye kötü sözler söylemesidir. Hz. Aişe de gerçekler ile ona karşılık verdi ve hatta onu geçti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

“Evet, babasının kızıdır,” buyurdu. Bu şekil karşılık caiz olmak­la beraber terki efdaldir. Zira bu gibi karşılıklar, insanı azdırıp da; ha kötülere götürür. Hadisde, “Mü’min tez kızıp, tez barışandır.” buyurulmuştur Diğer rivayet, “Mü’minlerin hayırlısı, geç kızıp öfkesi tez geçendir. Kötüsü de tez kızıp geç öfkesi geçenidir.” şeklindedir.

Öfkeden kurtuluş yollarından birisi de kin ve çekememezliğin, öfkenin neticesi olduklarını bilmektir. Çünkü öfkelenen o anda in­tikam almaya gücü yetmiyorsa öfkesini içine çeker ve bu öfke içinde kin ve hased haline dönüşür. Daima adama içinden kötülük düşünür. İntikama muktedir olamayınca da ona hased etmeye ve eriştiği ni­metten mahrum olmasını isteme başlar. Bir felâkete uğrarsa ona se­vinir, bir nimete erişirse buna üzülür. Ondan yüz çevirir ve her fır­satta işiyle sözüyle ona eziyet etmeye çalışır. Bütün bunlar haram ve günahı çok olan kötülüklerdendir. Bunun için Resûl-i Ekrem, “Mü’min, kindar olmaz.” buyurmuştur.

Öfkeden kurtuluş yollarından bir diğeri de, öfkenin sonucu olan hasedin zararlarını bilmektir. Hasedin ne olduğunu yukarda açık­ladık. Hased başkasının eriştiği nimetin elinden alınmasını istemek­tir. Şayet o kimsede olan nimetin onda kalması şartıyle onun gibi bir nimetin de kendi eline geçmesini isterse, buna gıbta -imrenme- denir, münâfese de denir. Münafese de bazen hased sayılır. Nitekim yukarda, “Hased ancak iki şeye olur.” şeklinde geçmiştir. Diğer bir hadisde de, “Mü’min gıbta eder, münafık ise hased eder” şeklinde vârid olmuştuı.

Bunu böyle anladıktan sonra, başkasının elindeki nimetin yok olmasını istemek demek olan hased her haliyle fısık ve haramdır. Evet, kötü bir insanın kötülükte ve Müslümanlara eziyette kullandığı var­lıklarının alınmasını istemek haram, değildir. Çünkü o varlığın on­dan alınmasını istemesi, o nimetin nimet olması bakımından değil, onu kötülükte kullanması bakımındandır. Hatta o nimeti iyilikte kul­lansa, zevalini istemezdi. Yukarda geçen haberler, hasedin haram ve büyük günahlardan olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Hasedin âfetlerinden bazıları da, sana zararı olmadığı halde Allahu Teâlâ'nın başkalarına verdiği nimete karşı Allah'ın hükmüne razı olmamak ve hatta kızmak vardır. Nitekim âyet-i celile'de,   

“Size bir iyilik gelse onların fenasına gider, başınıza bir kötülük gel­se buna sevinirler.”[167]

“Kitab ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, iç­lerindeki çekememezlikten ötürü, sizin inandıktan sonra inkar etme­nizi isterler.” [168]

“Onlar kendileri inkar ettikleri gibi, keşke siz de inkar etseniz eşit olsanız isterler.” [169]

“Yoksa Allah'ın bol nimetlerinden verdiği kimseleri mi çekemiyor­lar.” [170], buyurulmuştur.

İkincisi olan gıbta ve., münâfeseye gelince; bu, haram olmak şöy­le dursun, belki ya mubah, ya mendup veya da vaciptir. Nitekim Allahu Teâlâ,

“İyi şeyler için yarışanlar, bunun için yarışsınlar.” [171]

“Rabbinizin mağfiretine koşuşun.”[172], buyurmuştur. Müsabaka, kaybolma korkusunu gerektirir. Meselâ, iki köleden birisi efendisi­nin hizmetinde kalmak üzere yarıştığı vakit şüphesiz bunlardan biri kaybedecektir. Buna göre yarışmacılar gayret gösterirler. Münâfese ve gıbtanın vacip olduğu yer, insanlara borç olan dinî nimetlerdir; iman ve İslâm şartları gibi. Bunları gerektiği şekilde yerine getiren gibi olmaya çalışmak, her Müslümana borçtur. Aksi halde eksiklik ve mâsiyete rıza göstermek olur ki, bunlara rıza, haramdır. Gıbta ve münâfesenin mendup olması, fazileti olan şeylerdedir. İlim ve iyilik­lerde serveti infak hususunda başkalarına gıbta etmek gibi.

Mubah olan gıbta ve münâfeseye gelince; bu da mubah olan ni­metlerde olur; evlenmek arzusu gibi. Evet, mubah olan şeyler gıbta, faziletleri azaltır, zühd, rıza ve tevekkül gibi makamlara aykırı dü­şer. Günah olmamakla beraber, insanı üstün makamlardan alıkor. Burada üzerinde durmaya değer önemli bir nokta vardır. Bu cihet, gereği gibi açıklanmazsa insanoğlu bilmeyerek haram olan hasede düşebilir. Oda şudur: Başkasının sahibi bulunduğu nimet gibi bir nimete nail olamayan kimse, kendisinin, o nimete sahip olandan dü­şük olduğu zehabına kapılır ve aşağılık kompleksine düşer ve ken­disinin aşağılığının ortadan kalkmasını sever. Şüphemiz, karşısındaki adamın elindeki nimet gibi bir nimete kendisi kavuşamaymca eşit­liği, ancak o adamın elindeki nimetin yok olmasında düşünür. Yani kendisi onun seviyesine çıkamayacağını anlayınca, onun, kendi se­viyesine inmesini ister. Şayet bu isteğini yerine getirmek mümkün ise, adamın gözyaşına bakmadan hemen onun elindeki nimeti yok etmeye kalkışırsa, işte bu adam, o yasak ve mezmum olan hased edi­ciler zümresindendir. Şayet o nimeti adamm elinden almak imkan­larına sahip olur ve canı, bu nimetin yok olmasını istediği halde tak­vası kendisine engel olursa, o zaman bu isteğinden dolayı günahkâr değildir. Çünkü bu hal insanda fıtrî ve cibillidir, insanın yaratılış ge­reğidir. Belki de, “Bütün Âdemoğulları hasuttur.” Duyurulduğundan maksat budur. Bunu teyid eden diğer rivayette de:

Üç şey var ki, Müslüman, bunlardan ayrılamaz. Onlar “Ha­sed, kötü sanı ve şûm tutmaktır.” buyurulmuştur. Müslüman için bunlardan kurtuluş yolu vardır. Hased ettiğin vakit gereğini yap­mamaktır. Böyle emsal ve akranı arasında kendisinin ulaşamayaca­ğı nimetlere mâlik olana hased etmemek, çok uzak bir ihtimaldir. Mutlak surette kendisinin elde edemediği nimetin emsalinden yok ol­masını ister. İşte münâfesenin bu kısmı, haram ve yasak olan hased ve çekememezliğe benzer. Bunun için bu hususta son derece ihtiyatlı ve çekingen davranmalıdır. Bu münâfesenin hased mertebesine var­masından, insanı ancak kuvvetli imanı korur. İmanı kuvvetlcşir ve takvaya kadem basarsa korunabilir. Emsalinden geri kalma korku­su kendisini harekete geçirdiği vakit, onu, yasak olan hasede ve baş­kasının nimetinin elinden alınmasını ve bu suretle onun da kendi se­viyesine inmesini istemeye sevkeder ki, münâfesenin bu çeşidine, is­ter dünya ve ister âhiret için olsun, hiç bir suretle Müsaade yoktur.  İmam Gazali diyor ki: “Ancak, içindeki bu isteği fiiliyat sahasına çı­karmazsa, yalnız bu arzusundan dolayı - inşallah- sorumlu ol­maz. Hatta kendisinin bu kabil isteğinden hoşlanmaması ve “Niçin bu adamın nimetinin zevalini istiyorsun?” diye kendini yermesi de günahına keffâret olur.”

Bu hastalıktan korunmanın bir sebebi de hasedin mertebe ve de­recelerini bilmektir. Şimdi bu mertebeleri açıklayalım:

Hasedin Birinci ve En Kötü Mertebesi: Kendi eline geçmezse bile başkasının elinde olan nimetin ondan yok olmasını istemektir. İşte hasedin en ağın ve en çok günah olanı budur.

Hasedin İkinci Derecesi: Hased ettiği kimsedeki nimetin ondan alınıp kendisine verilmesini veya bir benzerinin kendisine verilmesni istemektir. Şayet bu mümkün değilse, adamın kendisinden üstün ol­maması için, bu nimetin ondan da alınmasını istemektir.

Bu hastalıktan kurtuluş çarelerinden birisi de, hasedin, kalb has­talıklarının büyüklerinden olduğunu ve kalb hastalıklarının tedavi­sinin ilim sayesinde olabileceğini bilmektir. Hased hastalığını teda­vi edecek ilim ise, hasedin, hased eden kimsenin din ve dünyasına zararı olduğunu, hased edilene ise hiç bir zararı olmadığım bilmek­tir. Çünkü hased, hiç bir nimeti yok edemez. Böyle olsaydı hiç bir ni­metin devam etmemesi lâzım gelirdi. Zira hased edilmeyen hiç bir nimet yoktur. Hatta imanın bile kalmaması lâzım gelirdi. Çünkü kâ­firler, mü’minlerin imanını da çekemezler. Bunun aksine olarak ha­sed edilen kimse, hased sebebiyle dini yönden yararlanır. Çünkü se­nin hasedin sebebiyle o, mazlumdur. Hele hasedini saklayamaz, açı­ğa çıkarır ve adamın dedikodusunu yapar, gizli hallerini araştırıp açıklamaya çalışır ve benzeri eziyetlerde bulunursa, adeta kendi sevaplarını ona bahşiş vermiş olursun. Hatta bu o derece ileri gider ki, bu çekememezlik sebebiyle adamın dedikodusunu yapmakta isrann, bütün sevaplarının ona intikal etmesine sebep olur. Dünya nimetle­rinden mahrum olduğun gibi, âhirette de sevaplarından mahrum ve iflâs etmiş olarak Allah'ın huzuruna çıkarsın. Şimdi durumu böyle­ce öğrenip anladıktan sonra, bendinin düşmanı ve düşmanının dos­tu değilsen, elbette bu acıklı vartaya düşmemek, Allah'ın kazasına küsmemek, taksimat ve adaletinden hoşlanmamak için hased denen hastalıktan tamamen uzaklaşırsın. Çünkü hased ve çekememezliğin, aslmda kendi dinine ve Allah'ı tevhidine karşı en ağır bir hıyanet ol­duğunu anlamış olursun. Nasıl ağır hıyanet olmasın ki, hased sebebiyle iyiliklerin bütün insanlara ulaşmasını isteyen ilmiyle âmil ule­mâ, evliya ve enbiyâlar yollarından sapmış oluyor da Müslümanlara belâları sevip nimetlerinin ellerinden alınmasını isteyen îblis ve şey­tanların yoluna sapmış olur.

İşte bu hastalık, kalbde bir pislik ve mikroptur. Ateşin odunu ye­mesi gibi, kişinin sevaplarını yer. Âhiret babında böyle olmakla be­raber dünyadaki zararları da bundan aşağı değildir.

Hased ettiği adamın nimetinin günden güne arttığını görünce hastalığı artar ve onu kemirir durur. Ruhu daima sıkıntı içinde ka­lır. Bu böyle büyük bir sıkıntı ve huzursuzluktur ki, öldükten sonra dirilmeye imanı olmayan kimsenin bile, bu hastalıktan kurtulabil­mesi ve bu sıkıntılardan korunabilmesi için de olsa, mutlak surette hasedi terketmesi gerekir. Çünkü hased sebebiyle dünya yaşayışın­da da huzuru yoktur. Daima kıvranıp durur. Hasedin bütün bu mad­dî ve manevî zararlarını ve hased edilene hiç bir zararı olmadığını bildikten sonra hâlâ hased hastalığına devam etmen, düşmanın ve düşmanının dostu olduğunu ortaya koyar. Çünkü sen, kendinin dün­ya ve âhiret zararına, düşmanının da dünya ve âhiret kârına olan şeyi benimsemiş oldun da bu suretle hem halk ve hem de Halik ka­tında yerilmiş, hem şimdi ve hem de geleceğinde kötü bir insan ol­muş oldun. Bunları bilmek, hastalığın ilim yönünden tedavisini sağlar.

Bu hastalığı tedavi edecek amele gelince, kendi kendine gayret ederek hased ettiğin kimse için takındığın tavrın aksini takınmandır. Meselâ, onu yererken bu defa övmeğe çalışman, ona karşı kibirli davranırken bu defa tevazu göstermeye gayret etmen, sert davrana­cak yerde yumuşak davranmak gibi hareketlerde bulunmandır. İşte böyle yapmakla hased hastalığı azalmaya başlar ve bu cehd -u gay­retin sayesinde hastalık da tamamen yok olur gider. Bu söyledikleri­me uy ki kazanasın. Tevfik ve hidâyet ancak Allah'tandır.

Bu tedavi çarelerinden birisi de şudur: Şüphesiz insanoğlu ken­disine eziyet eden kimseye tabiatı icabı kızar. Bu fırsattan yararla­nan şeytan nefsi, “Bu adama hased et” der.

Şayet nefis şeytana uyar, söz ve işiyle adama olan hasedini açık­lar veya açıklama imkânını bulamamakla adamın elindeki nimetin yok olmasını candan arzu ederse, işte her iki halde de günahkârdır. Çünkü aslında hased kalbin işidir. Onu söz ve iş ile açıklamak ayrı bir günahtır. Ancak hasedi yalnız içinde kalırsa, tevbe etmek için ha­sed ettiği kimseden helâllik almasına lüzum yoktur. Çünkü bu, gizli bir haldir, onu Allah'tan başka kimse bilmez. Bununla beraber ha­sedini açıklamadığın gibi, tabiatında var olan bu çekememezlikten hoşlanmaz ve bunu iyi karşılamazsa, aklınla tabiatın bu tutum ve davranışına rıza göstermezsen, kendi kendini yermiş ve tedbirini al­mış olursun. Artık sen bu hastalığa karşı elinden geleni yapmış ol­dun, yoksa tabiatı kökünden değiştirip, eziyet edenlerle iyilikte bu­lunanları, nimet ile nikbeti bir seviyede tutmak mümkün değildir. Bu ancak, bütün mâsivâdan geçerek insanları rahmet gözü ile görüp mahabbet deryasına daldıktan sonra mümkün olabilir. Hatta insan bu seviyeye yükseltikten sonra da yine bu hal devam etmez, şimşek gibi bir anda gelip geçer ve kalb yine tabii haline döner.

Şeytan da bu fırsattan yararlanarak vesvese vermeye başlar. Ancak kendisi, bu tabii isteğini hoş karşılamadığı ve onu aklı ile red­dettiği vakit görevini yerine getirmiş olur. Hatta bazıları, hased, uzviyata intikal etmeyip kalbde kaldığı sürece sahibinin bundan so­rumlu olamayacağına kail olmuş ve, “Üç şey var ki, mü’minler bun­lardan hâli değildir. Bununla beraber mü’minin bunlardan kurtuluş çaresi vardır. Meselâ hasetden kurtuluş hasedin gereğini fiilen yap­mamakladır.”, hadîsi ile delil çekmişlerdir. Halbuki bu rivayet zayıf ve belki de şazdır. Doğrusu, bizim yukarda anlattığımız gibi, hase­din, mutlak surette haram olmasıdır. Bu rivayet Sahih ise, tabiatının, karşısındaki adamın nimetinin yok olmasını istemesi karşısında kur­tuluş çaresi, dînen ve aklen bu isteği çirkin görmüş olmasındadır, de­mek olur. İşte akıl ve din yönünden bu hasedi çirkin görmesi, onu, hasedin gereği olan azgınlıktan alıkoyan Hasedi yeren pek çok Sahih haberler yukarda geçmiştir. Hasedin kaynağı kalbdir. Bir Müslüman nasıl olur da kalbinden bir adam hakkında kötülük düşünmeyi tec­viz eder? Böyle şey olamaz.

Hiddeti yenme, affedip bağışlama, yumuşak davranma ve Allah için sevişme hususunda son söz:[173]

 

Ayetler

 

“Onlar öfkelerini yenerler, İnsanların kusurlarını affederler. Şüphe­siz Allah iyilik yapanları sever.”[174]

“Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış et­me.”[175]

“İyilik ve fenalık bir değildir. Ey inanan kişi, sen fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin ya­kın bir dost gibi olduğunu görürsün.”[176]

“Bu, ancak sabredenlere vergidir; bu, ancak o büyük hazzı tadanlara vergidir.”[177]

“Ama sabredip, bağışlayanın işi, işte bu, azmedilmeye değer işlerden­dir.” [178]

“O halde yumuşak ve iyi davran.”[179]

“Affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mı­sınız?”[180]

“İnananları kanatların altına al.”[181]

“Ey Muhammed, sen onlara karşı kaba ve katı kalbli olsaydın, şüp­hesiz etrafından dağılır, giderlerdi.”[182] Bu hususla ilgili daha pek çok âyetler vardır.[183]

 

Hadîsler

 

Buhârî ile Müslim'in rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuş­tur:

“Aziz ve celil olan Allahu Teâlâ refiktir, her hususta yumuşak­lıkla muamele edilmesini sever. Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz. Müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz.” [184]

Yine Buharı ile Müslim'in (Hz. Aişe radıyallahu anha'den) riva­yetlerine göre şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem iki işde serbest bırakıldığı zaman, günah olma­dıkça daima onların kolayını alırdı. (O şey) günah olursa ondan in­sanların en uzak kalanı o idi. Resûl-i Ekrem nefsi için asla intikam almazdı. Ancak Allah'ın yasaklarına riâyet edilmediğinde Allah için intikam alırdı.” [185]

Resûl-i Ekrem'in eşi Âişe radıyallahu anha'den rivayete göre, Âişe bir kere Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e:

“Sana Uhud (savaşı) gününden daha şiddetli (çetin) olan bir gün irişti mi?” diye sormuş, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

Ya Âişe, Kavmin (Kureyş'den) gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü karşılaştığım sıkıntılı vaziyet hepsinden zorlu idi. Ben (Kureyş'den gördüğüm eziyet üzerine Taife gidip) hayatımın korunmasını Abdi Külâl'ın oğlu İbn Abdi Yâlîl’e teklif ettiğim zaman dileğime cevap vermemişti. Ben de kederli ve üzüntülü bir halde yüzümün doğrusuna (Mekke'ye) dönmüştüm. Bu hayretim Karni Seâlib mevkiine kadar sürdü. Burada başımı kaldı­rıp (semaya) baktığımda bir bulutun beni gölgelendirmekte olduğu­nu gördüm. Buluta dikkatle baktığımda içinde Cebrail aleyhisselâmın olduğunu gördüm. Cebrail aleyhisselâm bana:

“Allah, kavminin senin hakkındaki sözlerini muhakkak işitti. Seni korumayı esirgediklerine de vâkıf oldu. Allah sana şu dağlar meleğini gönderdi (ve emrine âmâde kıldı). Kavmin hakkında ne di­lersen ona emredebilirsin, dedi. Bunun üzerine de dağlar    (emrine âmâde olan) Melek seslenip selâm verdi. Sonra:

“ Ey Muhammed, Cibril'in söylediği bir gerçektir sen ne diler­sen emrine hazırım; eğer şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine çö­kerek birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri tamamiyle ezmesini) is­tersen (onu da emret)” dedi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem de:

“(Hayır, ben onu istemem) ben isterim ki, Allah bu müşrikle­rin sulbünden yalnız Allah'a ibadet eden ve Allah'a hiç bir şeyi şerik koşmayan bir nesil meydana çıkarsın,” dedi.”[186] Yani Resûl-i Ek­rem'in en büyük üzüntüyü Tâif de geçirmesi, çektiği maddî ıztırabdan değil, âlemlere rahmet olarak gönderildiği halde kendi sebebiy­le Tâif’lilere azabın inmesinden korkmasındandır.

Enes radıyallahu anh'den. Şöyle demiştir: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşın­dan sert yakalı ve kaba bircübbe vardı. Bir A'rabi ona yetişerek cübbesinden kuvvetlice çekti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ensesine baktım ki, kuvvetli çekişinden cübbenin sertliği oraya iz bı­raktı. Sonra A'rabi:

“Ya Muhammed, sendeki Allah malından bana verilmesi için emret,” dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona döndü ve gül­dü, sonra da ona bir şey verilmesini emretti.[187]

İbn Mes'ûd (r.a.)’un rivayetinde, şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem'i sanki görüyor gibiyim, onun yüzüne bakıyordum, o da bir peygamberden şöyle haber veriyordu: “Kavmi onun yüzüne vurarak yüzünü kanattıkları halde, o:

“Allah'ım, kavmimi mağfiret et, zira onlar bil­mezler.” diye dua etti.” buyurdu.” [188]

Yine Buhârî ile Müslim'in rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

Kuvvetli kimse demek, güreşte başkalarını yenen değil, ancak hiddet anında kendine hâkim olandır.” [189]

Müslim'in rivayetinde, (Resûl-i Ekrem Eşacc Abdülkays'e hitaben): 

“Sende iki haslet var, Allahu Teâlâ onları sever: Hilm ve vekar.”[190], buyurmuştur.

Yine Müslim'in rivayetinde,   Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allahü Teâlâ rifk sahibidir ve rifki sever. Başkasına vermediği sevabı rifk'e verir.”[191], buyurmuştur. Diğer bir hadisde de şöyle buyurmuştur:

“Yumuşaklık bir şeyde bulunursa onu süsler ve bir şeyden çı­karsa onu da çirkinleştirir.” [192]

Yine Resûl-i Ekrem:

“Yumuşaklık ve mülâyemetten mahrum olanlar hayrın hepsin­den mahrum kalırlar.”[193], buyurmuştur.

Bir başka hadisde de Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Aziz Ve Celîl olan Allah u Teâlâ her şeyde ihsanı, güzel davran­mayı yazdı. (Öldürülmesi gerekli hayvanı) öldürdüğünüz vakit eziyet etmeden güzel öldürün. Boğazlayacağınız hayvanı güzel boğazlayın. Bıçağınızı bileyin ve hayvanı incitmeyin.” [194]

Hz. Âişe şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem eli ile hiç bir şeye; ne bir kadına ve ne de bir hiz­metçiye vurmamıştır. Ancak Allah uğrunda mücahede bunun dışın­dadır. Uğradığı hiç bir haksızlığa karşı intikam hissi gütmemiş ve intikam almamıştır. Ancak Allah'ın haram kıldığı şeylere riâyet et­meyen kimseden intikam almıştır.” [195]

Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayete göre:

“Ya Resûlallah, benim yakınlarım var. Ben onları ziyaret ede­rim, onlar bana gelmez. Ben onlara iyilik ederim, onlar bana kötü­lük eder. Ben onlara yumuşak davranırım, onlar bana kaba davra­nırlar,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Eğer dediğin gibi ise, onlara kızgın kül yediriyor gibisin, (ya­ni senin yaptığın iyiliğe karşı)  onların kötülüğü kendi aleyhlerinedir. Sen böyle davrandığın sürece, Allah sana yardımcı olur ve seni onlardan korur,” buyurdu.[196]

Ebû Hureyre radıyallahu anh'den, şöyle demiştir: “Ze'1-Huvaysar adındaki A'rabînin biri mescidde su dökûndü de insanlar onu linç etmek için kalkıp başına üşüştüler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem:

“Onu bırakınız. Orayı bir kova ile veya tam bir kova dolusu su dökünüz, zira siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, güçleştiriri ola­rak gönderilmediniz,” buyurdu.[197]

Ahmed'in ve Buhâri'nin “Edebü'l-Müfred”inde, ayrıca İbn Sa'd, Ebû Yala, Beğavî ve İbn Hibban'ın Eşacc'den Münzir b. Âmir'den ri­vayetlerinde, Resül-i Ekrem Eşacc'a hitaben,

“Sende iki haslet var, Allahu Teâlâ onları sever, yumuşaklık ve vekar.”[198], buyurmuştur.

Tirmizi'nin hasen olarak rivayetinde,

Cehennem ateşinin kime haram olduğunu size haber vereyim mi? O, her yakın, kolay, yumuşak olan kimseye haramdır.”[199], bu­yurulmuştur

Taberâni'nin rivayetinde,

“Ümmetimin hayırlısı, kızdığı vakit hemen öfkesinden dönen­leridir. Hiddet, ümmetimin hayırlı olanına arız olur,” buyurulmuştur.

İbn Adi'nin rivayeti, “Göğüslerindeki Kur'an'ın azametinden se­bep Hâmili Kur'an hiddetli olur.” şeklindedir.

Deylemi'nin rivayetinde, “Hiddet, Ümmetimin iyi ve sâlih kimse­lerinde bulunur.” buyurulmuştur. Deylemî'nin bir başka rivayeti de, “Göğüslerindeki Kur'an’ın azametinden sebep hiddetlenmeye Hâmil-i Kur'an'dan daha lâyık kimse yoktur.” şeklindedir.

Ebû Nuaym'ın rivayetinde, “Kişi, güzel huyu sayesinde gündü­zü oruçla ve geceyi ibadetle geçirenlerin mertebesine yükselir. Bu­nun aksine olarak yalnız kendi çoluk çocuğuna malik olduğu halde zalimlerden de yazılır.” buyurulmuştur. Hatib'in rivayeti,

Hilm sahibi yumuşak huylu insan, dünyada da efendi, âhirette de efendidir. Az kaldı hilm peygamber olamazdı.” şeklindedir.

Beyhakî'nin rivayetinde,

“Geçinmesi zaruri olan kimselerle iyi geçim yapmayan ve onlarla iyi davranmayan, hilm sahibi değildir.”, buyurulmuştur. Ebû Nuaym'ın rivayeti:

Hilm sahibi ne süslü insandır. Allah yo­lunda eziyet görenden daha büyük eziyete duçar olan olamaz.” şeklindedir. Ahmed ve Taberâni'nin rivayetinde:

“Kişinin sorduğu son yudum­lar arasında en efdali, Allah rızası uğrunda hiddetini yenmek için sorduğu yudumdur.” buyurulmuştur. İbn Mâce'nin rivayetinde:

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Bir kulun yalnız Allah'ın rızasını gözeterek gayzını yenmesin­den, Allah katında daha büyük bir amel yoktur.”[200] İbn Ebi'd-Dünyâ’nın da aynı mealde rivayeti vardır.

Ebû Davud'un rivayetinde,

İntikama gücü yettiği halde öfkesini yenen kimsenin kalbini Allahu Teâlâ iman ve güven nuru ile doldurur. Gücü yettiği halde, al­çak gönüllülük göstererek güzel elbiseyi giymeyen kimseye Allahu Teâlâ keramet elbisesini giydirir. Kim ki Allah için tac giyerse, Alla­hu Teâlâ ona hükümdarlık tacı giydirir.” [201], buyurulmuştur.

Dört Sünen sahiplerinin de rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“İnfazına gücü yettiği halde öfkesini yenen kimseyi, Allahu Te­âlâ kıyamet günü mahlukatın huzurunda çağırır ve Hurilerden di­lediğini seçmekte muhayyer kılar.” [202]

İbn Ebî'd-Dünyâ’nın rivayeti:

Öfkesini yenen kimsenin kusurla­rını Allahu Teâlâ gizler.” şeklindedir.

İbn Asâkir'in rivayetinde,

Öfkelendiği halde öfkesini yenen kim­se, Allah'ın sevgisini haketmiştir.” buyurulmuştur.

İbn Adi'nin rivayeti de,

“Allah katında en üstün mevki, sana ka­ba davranana yumuşak davranman ve sana vermeyene vermendir.” şeklindedir.

İbn Sünni'nin rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Hiç bir şeyin hiç bir şeye katılması, hilmin ilme katılması kadar üstün değildir”.

İbn Şâhin'in İbn Mesûd (r.a.) den rivayetinde:

“Allahu Teâlâ hiç bir vakit cehaleti aziz ve hilmi zelil kılmazı sadaka hiç bir suretle malı azaltmamıştır.” buyurulmuştur. Deylemi'nin rivayeti:

“Sefih, hafif ve adi kimseden hikmetli söz, ağırbaşlı kimseden de adi söz gariptir. Bunları hemen örtünüz. Her halim bir zillet ve hata sahibi olur; her Hakim de tecrübe sahibidir.”, şeklindedir. Taberâni'nin rivayetinde de:

Yerdekilere merhamet etmeyene göktekiler de merhamet etmez. Merhamet etmeyene merhamet olun­maz. Bağışlamayan, bağışlanmaz. Tevbeyi kabul etmeyenin tevbeai kabul olunmaz. Allahu Teâlâ kullarından merhamet edenlere rah­met eder. Küçüklere merhamet etmeyip büyüklerin hakkını koru­mayan bizden değildir. Bizi aldatan bizden değildir. Kişi kendisi İçin sevdiğini mü’minler için de sevmedikçe inanmış olamaz. Bereket bü­yüklerdendir. Küçüğe merhamet etmeyip büyüğüne saygı gösterme­yen bizden değildir.” [203]buyurulmuştur.

“Allahu Teâlâ, kalbinde insanlara merhamet ve şefkat yaratma­dığı kimse, zarar etmiş ve perişan olmuştur”.

Ahmed, Ebû Davud, Tirmizi ve Hâkim rivayetlerinde,

“Merhamet edenlere Allah da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki, (Allah) göktekiler de size rahmet etsin.”[204], buyurulmuştur. Bunlardan son üçünün rivayetlerinde ilâve olarak:

Rahm, Rahman isminden alınmıştır. Akrabayı görüp gözeteni biz­zat Allahu Teâlâ görüp gözetir ve onunla ilgilenir. Akrabası ile mü­nasebeti keseni Allah da terk eder.” kaydı vardır.

Ahmed, Buharî, Müslim, Ebû Davud ve Tirmizî'nin rivayetlerin­de Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Merhamet etmeyen, merhamet olunmaz.” [205]

Ahmed, Ebû Davud, İbn Hibban ve Hâkim rivayetlerinde de şöy­le buyurulmuştur:

“Merhamet ancak kötü insandan kaldırılır”.[206]

Ahmed, Ebû Nuaym ve Beyhakfnin rivayetlerinde Resul-i Ek­rem:

“Merhamet edin ki, merhamet olunasmız, bağışlayın ki bağışlanasınız. Kahredici sözleri duyup da gereği ile amel etmeyenlere ya­zıklar olsun. Yine yazıklar olsun, bilerek günaha ısrar edenle­re.”[207], buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinde.

“Dünyada bir kulun kusurunu gizleyen kimsenin kıyamet gününde Allanu Teâlâ kusurunu gizler.” [208]buyurmuştur.

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Her kim Müslüman kardeşinin aybını örterse, kıyamet günü Allahu Teâlâ da onun aybını örter. Müslüman kardeşinin aybını açığa çıkaran kimsenin, ayıplarını -evinde de olsa- Allahu Teâlâ açığa çıkarır.”[209]  buyurmuştur.

Ahmed, Taberânî, Beyhaki ve İbn Adiy'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“İnsanlardan Allah'a en çok şükreden, insanlara en çok teşek­kür edendir.” [210]buyurmuştur.

Tirmizi'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“İki haslet vardır ki, onlar, kimde bulunursa Allahu Teâlâ onu, hem şükrederlerden ve hem de sabredenlerden yazar. Bu hasletler kimde bulunmazsa, Allahu Teâlâ onu şükredenlerden ve sabreden­lerden yazmaz. (Bu hasletler şunlardır:) Dinde kendisinden üstün olana bakıp ona uyan; dünyalıkta kendisinden aşağı olana bakıp, Al­lah'ın kendisini üstün kılması hasebiyle hamdedendir. Bunları Al­lahu Teâlâ hem şükredenlerden ve hem sabredenlerden yazar. Di­ninde kendisinden aşağı olana, dünyalıkta da kendisinden üstün ola­na bakıp kaybettiğine üzülen kimseyi Allahu Teâlâ ne şükredenler­den ve ne de sabredenlerden yazar.” [211]

Ahmed ve Taberâni'nin rivayetlerinde,

“Dünyalıkta sizden düşük olanlara bakın; sizden üstün olan­lara bakmayın. Böyle yapmak, Allahu Teâlâ'nın nimetlerini küçük görmekten insanı alıkor.” buyurulmustur. Beyhaki'nin rivayetinde:

“İnsanlara müdârâ ile (memur olarak) gönderildim. Aklın başı müdârâdır. Dünyada aklı başında olup idare etmesini bilen kişiler, kıyamette de bilinen kimselerdir.” buyurulmuştur.

İbn Hibbân. Beyhakî ve Taberâni’nin rivayetlerinde ise,

“İnsan­larla idare etmek sadakadır.” şeklindedir.

Deylemi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ, farzları yerine getirmemi bana emrettiği gibi, insanlarla da idare edip hoş geçinmemi bana emretmiştir,” buyur­muştur.

İbn Ebi'd-Dünyâ'nın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İmandan sonra en akıllıca hareket, İnsanlarla idaredir. Dün­yada bilinip sayılanlar, ahirette de bilinip sayılanlardır.   Dünyada kibirlenip böbürlenenler de ahirette kibrin cezasını çekecek olan­lardır,” buyurmuştur.

Ahmed'in rivayetinde,

“Kurtarılmasına gücü yettiği halde hiç aldırış etmeden yanın­da hakarete uğrayan bir Müslümanın uğradığı bu hakarete göz yu­man kimseyi kıyamet günü Allahu Teâlâ, bütün mahlukatın huzu­runda zelil ve rezil eder,” buyurulmuştur.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem,

Kıyamet günü Allahu Teâlâ, “Nerde benim için sevişenler, gel­sinler, bugün onları, başka gölge bulunmayan gölgemde gölgelendi­ririm, buyurur.” [212], buyurmuştur.

Tirmizi'nin hasen olarak rivayetinde, Resûl-i Ekrem Allahu Tealâ'dan hikâye yolu ile Allahu Teâla'nın şöyle buyurduğunu haber verir:

“Celalim için sevişenlere nurdan minberler vardır. Bu minberle­re peygamberler ve şehitler bile imrenirler”[213]

Mâlik'in Sahih sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem kudsi bir hadisde şöyle buyurmuştur:

Benim için sevişip, benim için düşüp kalkanlar, benim için bir­birini ziyaret eden ve benim için varlıklarını harcayanlara, sevgim vaciptir; onlar sevgimi haketmişlerdir”.

Sahih bir hadisde de, “Bir adam, din kardeşini sevdiği vakit, sev­gisini ona bildirsin.” buyurulmuştur. İşte bütün bunlar, öfkeyi yenmenin önemini bildirir.[214]


 

[1] Hud: 11/114.

[2] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 58.

[3] En-Nisa: 4/48.

[4] Lokman: 31/13.

[5] El-Mâide: 5/72.

[6] Sahih-i Buhari muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi 8/68.

[7] Yukarda geçmiştir.

[8] Yukarda geçmiştir.

[9] Yukarda geçmiştir.

[10] Sahihu Müslim, 1/92.

[11] Sünenü Nesai, C. 7/88.

[12] Mecmau'z-Zevaid ve Menbau’l-Fevâid, 1/103.

[13] Mecmau'-z-Zevâd ve Menbau'l-Fevâid, 1/105.

[14] Sahihu Müslim, 1/91; Sünenü'tTirmizi, 4/548.

[15] Mecmau'z-Zevaid ve Menbau'l-Fevaid, 1/104.

[16] Yukarda geçmiştir.

[17] Yukarda geçmiştir.

[18] Mecmau'z-Zevald ve Menbaul-Fevâid 1/104.

[19] et-Tergib ve't-Terhîb, 4/304 (Taberani'nin “Kebir”indeki rivayetinden nak­len.)

[20] Sahihu Müslim, 1/108

[21] Sünenü İbn Mace, 1/548.

[22] Sahihu'l-Buharl, Kitabu’l-Cihad.

[23] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 59-64.

[24] Sünen Ebû Dâvûd, 4/221 (Hadis No. 4687).

[25] Sünen-i İbn Mâce, 1/879; Sünenü'n-Nesâî 7/6.

[26] et-Tergib, ve't-Terhib, 3/464 (Buhâri'nin rivayetinden naklen.)

[27] Mecraau'z-Zevâid ve Menbaul-Fevâid, 1/106.

[28] Sahihu Müslim, 1/79; Sünenü't-Tirmizi, 5/22.

[29] Sahihu Müslim, 1/84.

[30] Sahihu Müslim, 1/84.

[31] Sahihu'l-Buhari, Sahihu Müslim 1/83.

[32] Zümer: 39/53.

[33] en-Nisa: 4/48.

[34] en-Nisa: 4/93.

[35] Zümer: 39/53.

[36] en-Nisa: 4/48.

[37] el-Hadîd: 57/4.

[38] Kaf: 18/16.

[39] el-Hadid: 57/4.

[40] Esasen kendi dili ile Allah'tan başka İlâh olmadığına ve Muhammed aleyhis-selâmın O'nun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet eden kimse mü’mindir.

[41] Çünkü iman, kalb ile inanmaktır. Kalbinde imanı olup, zahir halinde küf­rünü gerektiren hallerden biri bulunmazsa, bu kimse, her ne kadar insanlar arasında ve zahir halinde mü’min görünmez ve hakkında dünyada İslam ahkamı icra edilmezse de, Allah katında mü’mindir.

[42] el-Mü’min: 40/85.

[43] Yunus: 10/98

[44] el-Bakara: 2/119.

[45] Sahihu Müslim, 1/191.

[46] el-Mü’min: 40/85.

[47] Yunus: 10/89.

[48] Yunus: 10/90.

[49] el-A'raf: 7/121.

[50] Yunus: 10/92.

[51] Yusuf: 12/87.

[52] Mü’min: 40/85.

[53] Gafir: 40/85

[54] Hûd: 11/98.

[55] Mü’min: 40/46.

[56] en-Neml: 27/52.

[57] Yunus: 10/89.

[58] Gafir: 40/89.

[59] Yunus: 10/92.

[60] Yusuf: 12/111.

[61] Hud: 11/107.

[62] en-Nisa: 4/3.

[63] Bir hukup 80 yıldır. Birkaç tane seksen yıl kalacaklar.

[64] Nebe: 78/23.

[65] Hud: 11/108.

[66] Sûnenü İbn Mace, 2/1297.

[67] Sünenû'n-Nesai. 7/88.

[68] Sünenû İbn Mace, 1/27.

[69] Sahihu Müslim, 4/2163.

[70] Mecmau'z-Zevâid ve Menbaul-Fevâid, 1/35.

[71] Sünenü't-Tirmizi, 5/145.

[72] Sahihu Müslim, 1/112. Resûl-i Ekrem bu sözleri Amr İbn As'a söylemezdi. Ashâb'dan İbn Şumâsetel-Mehrî diyor ki: Amr İbn As'ın yanına vardık. Kendisi ölüm döşeğinde idi. Uzun zaman ağladıktan sonra yüzünü duvara çevirdi. Oğlu:

“Babacığım, Resûl-i Ekrem seni falan şeyle müjdelemedi mi? Resûl-i Ekrem seni filân şeyle müjdelemedi mi?” demeye başladı. Bunun üzerine Amr yüzünü bize çevirdi ve:

“Şüphesiz ki hazırlamakta olduğumuz şeylerin en faziletlisi, Allah'­tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun Resulü olduğuna şehadet etmektir. Doğrusu ben üç hal üzere bulundum. Düşünüyorum da (bir zamanlar) Resûl-i Ekrem'e benim kadar şiddetle buğzeden kızan yoktu. İm­kânını bulup da onu öldürmüş olmak kadar da bence makbul bir iş yoktu. Bu hal üzre ölmüş olsaydım muhakkak cehennemlik olurdum. Allah İslâmı kalbime yerleştirdiği zaman Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Sağ elini uzat, sana biat edeyim,” dedim, Resûl-i Ekrem hemen sağ elini uzattı. Ben elimi çektim. Resûl-i Ekrem (elimi çektiğimi görünce):

“ Ey Amr, ne oldu sana?” diye sordu. Ben:

“Şart koşmak istedim,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Neyi şart koşuyorsun?” diye sordular. Ben:

“Affolunmamı,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Sen bilemedin mi ki İslâm, kendisinden önceki günahları yok eder. Hicret de ondan önceki günahları yok eder. Hac da ondan önceki günahları yok eder,” buyurdu. Artık benim nazarımda Resûl-i Ekrem'den daha sevgili ve ondan daha büyük bir kimse kalmadı. Ona karşı duyduğum saygıdan do­layı kendisine doya doya bakamıyordum. Onu tavsif etmemi benden isterler, buna takat getiremem, çünkü ona doya doya bakamazdım. Bu hal üzre ölmüş olsaydım, cennetlik olmamı kuvvetle ümid ederdim. Sonra üzerimi­ze birtakım şeyler aldık ki, onlar hakkında halim nice olur bilmiyorum. Öl­düğüm zaman beraberimde hiç bir yascı ve ateş bulunmasın. Beni defnetti­ğiniz zaman üzerime toprağı iyice döşeyiniz. Sonra kabrimin etrafında bir deve boğazlanıp da eti taksim edilinceye kadar durun ki, sizlerle ünsiyet edeyim ve Rabbimin elçilerini nasıl karşılayacağımı düşüneyim,” dedi.

[73] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 64-89.

[74] el-Maun: 107/6.

[75] Fatır: 35/10.

[76] el-Kehf: 18/110.

[77] el-İnsan: 76/9.

[78] Mecmau'z-Zevâid ve Menbaul-Fevaid, 1/102 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[79] et-Tergîb vet-Terhib, 1/68 (İbn Mâce, Hakim ve Beyhaki’nin rivayetinden naklen. Bu rivayet biraz daha değişiktir.)

[80] Sünenü İbn Mâce, 2/1408.

[81] Sünenü İbn Mâce, 2/1406.

[82] Al-i İmran: 3/31.

[83] Sünenü’t-Tirmizi, 4/591.

[84] Sünenü İbn Mâce; 2/1406.

[85] et-Tergib ve't-Terhib, 1/70 (Ahmed'in rivayetinden naklen.)

[86] Sahihu Müslim, 4/2289; Sünenü İbn Mâce, 2/1405.

[87] Sünenü İbn Mâce, l/94; Sünenu't-Tirmizi, 4/593.

[88] Mecmau'z-Zevâid ve Menbaul-Fevaid, 10/222

[89] Sahihu Müslim, 4/2289.

[90] Sünenü İbn Mace, 1/539.

[91] Mecmau'z-Zevaid ve Menbau'l-Fevâid, 10/221.

[92] Mecmau'z-Zevaid ve Menbau'l-Fevâid. 10/220

[93] Mecmau'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, 10/223.

[94] Mecmau'z-Zevâd ve Menbaul-Fevaid, 10/223

[95] Mecmau'z-Zevald ve Menbaul-Fevaid, 10/223.

[96] Sünenü İbn Mace. 2/1407; Sünenü't-Tirmizî, 4/591.

[97] Sahihu Müslim. 3/1681; Sünemi Ebl Davud, 4/300; Sahihi Buhari Tercemesi Tecrid-i Sarih Tercemesi 11/318.

[98] Mecmau'z-Zevâd ve Menbaul-Fevaid, 10/223

[99] Mecmau'z-Zevâd ve Menbaul-Fevâid, 10/223.

[100] Sünenü Ebî Dâvud, 3/323.

[101] Mecmau'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, 10/222.

[102] Mecmau'z-Zevaid ve Menbau’l-Fevaid, 10/220.

[103] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 90-101.

[104] el-Furkan: 25/23.

[105] Lokman: 31/33.

[106] Ez-Zilzal: 99/7.

[107] Ez-Zilzal: 99/7-8

[108] en-Nisâ: 4/145.

[109] Yunus: 10/58.

[110] Hadisi Taberâni rivayet etmiştir. Mecmau'z-Zevaid ve Menbau'l-Fevaid, 10/192.

[111] el-Bakara: 2/271.

[112] Sahihu Müslim, 2/705.

[113] er-Ra'd: 13/11.

[114] en-Nisa: 4/40. İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 101-117.

[115] el-Beyyine: 98/5.

[116] A1-i İmran: 3/28.

[117] Sahihu'l-Buhâri, Kitab-u Bed’i’l-Vahy;  Sahihu Müslim, 2/1515.

[118] Sahihu'l-Buhâri, Kitabul-buyû; Sahihu Müslim, 4/2209.

[119] Sahihu'l Buhâri, Kitabu'1-Hûr ve'l-în babı, Sahihu Müslim, 3/1513.

[120] Mecmau'z-Zevaid ve Menbau'l-Fevaid, 1/61.

[121] Sahihu Müslim, 4/2210.

[122] Buhari, Kltabü'l-Fiten.

[123] Sünen-i İbn Mâce, 2/1405.

[124] et-Tergib vetTerhib, 1/65 (Ebû Davûd ve Nesei"nin rivayetlerinden nak­len).

[125] Sahihu Müslim, 4/1087.

[126] Sünenü İbn Mace, 2/1405.

[127] Hadis, Buhari'de değil Ahmed İba Hanbelta Müsnedindedir, c. 3/28; Mecmau'z-Zevüd ve Menbau’l Fevaid, c. 10/235.

[128] Mecmau'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, c. 10/225.

[129] Bu hadis Tirmizi’de bulunamamıştır.

[130] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 117-122.

[131] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 123.

[132] el-Feth: 48/26.

[133] en-Nisâ: 4/64. İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 123.

[134] Sünenu Ebi Davud, c. 4/249; Musnedu Ahmed İbn Hanbel, c. 4/220.

[135] Sahih-i Buhâri Muhtasarı Tecrid-i Sarih tercemesi c. 12/148; Sahihu Müs­lim, c. 4/2014; Müsned-u Ahmed İbn Hanbel. c. 2/236

[136] et-Tergib ve't-Terhib, 3/449  (Taberani'nin “Evsat” ındaki rivayetinden naklen).

[137] Sahihul-Buhâri Tecrid-i Sarih Tercemesi c. 12/148; Tirmizî, 4/371.

[138] Al-i İmran: 3/39.

[139] et-Tergib ve't-Terhib, 3/462 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen.)

[140] et-Tergîb ve't-Terhib, 3/461 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen.)

[141] Sâhihu Müslim c. 4/1988.

[142] Sahihu Müslim, c. 4/1987; Sünenu Ebi Davud, c. 4/279.

[143] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 123-130.

[144] Sünenu İbn Mâce, c. 4/1408.

[145] Sunenu't-Tirmizi, c. 4/664.

[146] H. Zekiyyüddin, et-Tergîb ve't-terhib, Kahire 1933, o. 1 s. 336.

[147] H. Zekiyyüddin, et-Tergib ve't-terhib, Kahire 1933, c. 4. s. 326.

[148] Sünemi İbn Mâce, c. 4. s. 1408; Sunenut-Tirmizî, c. 4/664.

[149] Sunenu't-Tirmizi.

[150] Sünenü İbn Mâce, 2/1312.

[151] Sahihul-Buhari, Kitabu'1-Edeb; Sahihu Müslim, 4/1983.

[152] Müsnedü'1-İmam ebl Abdillâh Ahmed b. Muhammed b. Hanbel, 3/166, 365, 380.

[153] Tâ Hâ: 20/116.

[154] el-Bakara: 2/38.

[155] el-Maide: 5/27.

[156] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 130-139.

[157] el-Feth: 48/29.

[158] el-Maide: 5/54.

[159] et-Tahrim: 66/9.

[160] Sahihul-Buhari, Kitabül-Edeb.

[161] Sahihu’l-Buhâri Kitabu’n-Nikâh; Sahihu Müslim, 4/2114; Sünenu’t-Tirmizi, c. 5/543.

[162] Sünenü-n- Nesei 5/78, 79.

[163] Sahihul-Buhâri Kitabu'n-Nikâh; Sahihu Müslim, 4/2114; Sünenu’t-Tirmizi.

[164] en-Nisâ: 4/129.

[165] Sahihu Müslim, 1/340.

[166] Al-i İmran: 3/199.

[167] A1-i İmran: 3/120.

[168] el-Bakara: 2/109.

[169] en-Nisa: 4/89.

[170] en-Nisa: 4/54.

[171] el-Mutaffifin: 83/26.

[172] el-Hadid: 57/21.

[173] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 139-153.

[174] Al-i İmran: 3/134.

[175] el-A’raf: 7/199.

[176] Fussilet: 41/34.

[177] Fussilet: 41/35.

[178] Şûra: 42.

[179] el-Hicr: 15/85.

[180] en-Nur: 24/22.

[181] el-Hicr: 15/88.

[182] Al-i İmran: 3/159.

[183] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 154-155.

[184] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'1-Edeb, Kitabu'1-îlm; Sahihu Müslim, 3/1358, 4/2004.

[185] Muvatta’ Şerhi-Teaviru'l-Havalik, Kahire, 1348, 2/209.

[186] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu Bed’il-Halk.

[187] Sahihu Müslim, 4/1813.

[188] Sahihu Müslim, 3/1417.

[189] Sahihu Buhâri Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi, 12/148; Sahihu Müslim, 4/2014.

[190] Sahihu Müslim, 1/48; SüneüTirmizi, 4/368

[191] Sahihu Müslim, 4/2004.

[192] Sahihu Müslim, 4/2004.

[193] Sahihu Müslim, 4/2003; Sünenü İbn Mâce, 2/1216.

[194] Sahihu Müslim, 3/1548.

[195] Sahihu Müslim, 4/1814.

[196] Sahihu Müslim, 4/1982.

[197] Sahihul-Buhari, Kitabu's-Salât.

[198] Sahihu Müslim, 1/48; Sünenu't-Tirmizi, 4/368.

[199] Sünenu’t-Tirmizi, 4/654.

[200] Sünenü İbn Mâce, 2/1401.

[201] Sünenü Ebi Davud, 4/248.

[202] Sünenü Ebi Davud, 4/248; Sünenü İbn Mâce, 2/1400; Sünenü’t-Tirmîzi, 4/ 372.

[203] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 8/187; 10/103; Sünenü Ebi Davud, 4/286.

[204] Sünenüt-Tirmizi 4/324; Sünenü Ebi Davud, 4/285.

[205] Sahihi buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 12/129; Sahihu Müslim, 4/1809.

[206] Sünenü Ebî Davud, 4/286.

[207] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/191.

[208] Sahihu Müslim, 4/2002.

[209] Sünenü İbn Mâce, 2/850.

[210] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 8/181.

[211] Sünenü’t-Tirmîzi, 4/665.

[212] Sahihu Müslim, 4/1988.

[213] Sünenü’t- Tirmizi, 4/698.

[214] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 155-164.