İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

BÜYÜK GÜNAHLARDAN DÖRDÜNCÜSÜ: KİBİR-UCB VE HUYELÂ

 

Allahu Teâlâ kibri yermek üzere:

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanlan, âyetlerimden yüz çevirteceğim.” [1]

“Peygamberler yardım istediler ve her inatçı zorba hüsrana uğra­dı.”[2]

“Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mü­hürler.”[3]

Allah büyüklük taslayanları sevmez.”[4]

“Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremiyenler, alçalmış ola­rak cehenneme gireceklerdir.”[5], buyurmuştur.[6]

 

Bu Husustaki Hadisler

 

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Geçmiş zamanda kendini beğenmiş bir kişi kibir ve gurur ile izarını sürüklediği sırada yere batırılır. O, kıyamet gününe kadar bağırarak, debrenerek yerin dibine girecektir.” [7], buyurmuştur.

Ahmed ve Bezzâr'ın Sahih sened ile rivayetlerinde:

“Eskilerden birisi iki yeşil elbiseyi giymiş ve kibrinden sallana sallana yürümeye başlamıştı. Bunun üzerine Allahu Teâlâ yere emretti, yer yarılıp onu içine aldı. Bu adam kıyamete kadar yerin dibine girecektir.” buyurulmuştur. Tirmizî ve diğerlerinin buna benzer başka Sahih rivayet­leri de vardır.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kibrinden dolayı ridâsını yerlere sürüyüp çeken kimseye, Allahu Teâlâ bakmaz.”[8], buyurmuştur.

Müslim ve Tirmizî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremeye­cektir,” buyurdu. Bir adam dedi ki:

“Ya Resulallah, insan elbisesinin güzel ve ayakkabısının gü­zel olmasını ister.” Resûl-i Ekrem buyurdu ki:

“Allahu Teâlâ güzeldir ve güzelliği sever. Kibir; hakkı inkâr etmek ve insanları küçük görmektir.”[9]  Bu son kısmı, Hâkim daha açık bir şekilde ifade etmiştir.

Müslim, Neseî ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Kibrinden dolayı elbisesini sürüyüp yürüyenlere, Allahu Teâlâ kıyamet günü bakmaz.”[10]

Müslim, Ebû Davud, Tirmizi ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Re­sûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Kalbinde hardal danesi kadar imanı bulunan bir kimse ateşe girmez. Kalbinde hardal danesi kadar kibir bulunan da cennete gi­remez.” [11]

Yine Tirmizî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İnsan, nefsi (peşinde) cebbarlar arasında yazılana kadar sürükle­nir de onlara isabet eden kendisine de isabet eder (yani onlara ya­pılan muamele ona da yapılır).”[12], buyurmuştur.

Nesei ve Tirmizi’nin hasen dediği rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kibirli ve gururlu olanlar kıyamet günü adamlar suretinde ka­rıncalar gibi haşrolunurlar ve onları her taraftan zillet kaplayıp ku­şatır. Cehennemde Buluş ismi verilen bir hapishaneye götürülür­ler. Cehennem ateşi onları kaplar ve cehennemdekilerin irinleri ile sulanır.” [13]buyurmuştur. Bu mealde daha bazı rivayetler de var­dır.

Hâkim, Müslim'in şartına göre Sahih olduğunu söyledikten son­ra, rivayetinde Allahu Teâlâ, “Kibriyâlık benim ridamdır. Bu husus­ta benimle ortaklığa kalkışanın belini kırarım.” buyurmuştur. Ah­med, Ebû Davud, İbn Mâce ve Taberâni'nin de aynı mealde rivayet­leri vardır.

Yine Müslim, Ebû Davud ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir:

“Kibriyâlık –ululuk- ridam, azamet ise elbisemdir. Bunların birinde benimle münazaaya kalkışanı cehenneme atarım.” [14]Ahmed, İbn Mâce ve Hâkim'in rivayetlerinde:

“Kim kendini beğenir veya kibirli sallana sallana yürürse, Allah kendisinden gazablı olduğu halde, O'na kavuşur.”[15], buyurulmuştur.

Bezzar'ın rivayeti, “Hepiniz Âdem'in evlâtlarısınız. Âdem ise topraktan yaratılmıştır, öyle bir kavim gelecek ki ataları ile övüne­cek veya Allah katında Kemre böceğinden ehven olacaklardır.” şek­lindedir.

İbn Asâkir'in rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Kibirden sakının, zira şeytanı Âdem'e secde ettirmeyen, onun kib­ridir. Hırstan da sakının, zira Âdem'i yasak olan ağaçtan yemeğe sevkeden cennette kalma hırsıdır. Hasetten de sakının, zira Kabil'in Hâbil’i öldürmesi ona olan hasedindendir. İşte hataların asılları bun­lardır”.

Buhârî, Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Size cehennemlik olanları bildireyim mi? Onlar, onursuz, sağa so­la yalpa yaparak kibreden kimselerdir.”[16], buyurmuştur. Buhâri, Müslim, Tirmizi, Nesei ve İbn Mâce'nin bu mealde rivayetleri vardır.

Ebû Davud'un rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kibirli ve kendinde olmayan şeylerle öğünen kimse cennete gire­mez.” [17]Buyurmuştur.

Deylemi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Allahu Teâla, büyüklenen, zevklenip neş'elenen ve kendini beğenen kimselere buğzeder.” buyurmuştur.

Ebû Bekir b. Lal, Abdülgani b. Sa'd ve İbn Adiy rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kibirden sakının, zira kul kibirlene kibirlene, Alla­hu Tealâ: “Bunu cebbarlar defterine yazın” diye emreder.” buyur­muştur.

Hasen olduğunu söyleyen Tirmizi'nin rivayeti şöyledir:

“İnsan kendini beğene beğene cebbarlar defterine yazılır da onların başına gelecekler onun da başına gelir.” [18]

Yine Sahih bir rivayette Resül-i Ekrem:

“Eğer siz hiç günah istemeseniz, bundan daha büyüğünden sizin için korkardım. O da ucb (yani günah işlemiyorum diye kendi kendini beğenmek) tur.” [19]

Ebû Davud ve Hâkim'in rivayetlerinde, “Kibir, hakkı inkâr et­mek ve insanları hakir görmektir.”[20] buyurulmuştur.

Ebû Nuaym ve Beyhaki'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Kibirden kurtuluş çaresi, kaba kumaş giymek, yoksullarla dü­şüp kalkmak, merkebe tünmek, tenha yerlere çekilmek ve keçi sağ­maktır.”

Ebû Nuaym ve Beyhakİ'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Eşyasını elinde taşıyan kimse kibirden kurtulmuştur”, buyur­muştur. Hâkim'in rivayetinde,

“Ümmetim, yakında geçmiş ümmetlerin hastalıklarına yakalanırlar. Bunlar kibir, fazla neş'e, mal ve evlât çokluğu ile övünmek, cimrilik düşmanlık ve çekememezlik hastalık­larıdır. Bunlar gelince azgınlık başlar.” şeklindedir.

Ahmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“ Övünüp böbürlenmek deve sahiplerinde sekinet ve vekar ise koyun sahiplerindedir, buyurmuştur.

Müslim ve Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Üç kimse vardır ki, kıyamet günü Allah, onlarla konuşmaz, onları tezkiye etmez, onların yüzlerine bile bakmaz ve onlar için elem ve­rici azâb vardır. (Bunlar:) Zina eden ihtiyar, yalancı hükümdar ve kibirli fakirdir.”[21]  buyurmuştur.

İbn Hibbân “Sahih” inde ve Neseî de Resûl-i Ekrem'in şöyle bu­yurduğunu rivayet etmişlerdir:

“Dört kimseye Allahu Teâlâ buğzeder. (Bunlar:) Çok yemin eden satıcı, kibirlenen fakir, zina eden ih­tiyar ve zâlim hükümdardır.” [22]

İbn Huzeyme ve İbn Hibbân Sahih olduğunu söyledikleri rivayet­lerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Cehenneme ilk girecek olanlar bana arzolundu. (Bunlar:) İnsanlara musallat olan zâlim hü­kümdarlar, zekâtını vermeyen zenginler ve böbürlenen yoksullar­dır.”[23]

Bezzâr'ın ceyyid sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Üç kimse cennete giremez. Zina eden ihtiyar, yalan konuşan hükümdar ve ki­birlenen fakirdir.” Buyurmuştur.[24]

Taberânî'nin rivayeti de, “Kibirlenen fakir, zina eden ihtiyar, yaptığı amel ile Allah'ı minnet altına almak İsteyenler cennete gire­mezler.” [25], şeklindedir.

Ahmed ve Dört Sünen sahibinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kendini beğenen ve kibirli kibirli yürüyen kimse, Allahu Teâlâ ken­disinden gazabh olduğu halde, huzuruna çıkar.”[26], buyur­muştur.

Deylemî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ tevazu ve alçak gönüllülükte seksen yaşındaki adamın tutumunda olan yirmi yaşındaki adamı sever. Bunun aksine, altmış yaşma ayak bastığı halde hâlâ yedi yaşındaki çocuk gibi davrananlara da buğzeder.”, buyurmuştur.

Ahmed” Buhâri, Müslim, Tirmizi, İbn Mâce, Ebû Davud ve Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kibirle elbisesini sürüyüp gezene, Allahu Teâlâ kıyamet günü bakmaz.”[27], buyurmuştur.

İbn Lal da rivayetinde, “Ceberut, azamet ve kibrin yeri kalbdir.” buyurmuştur.

Beyhakî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem, “İnsanların yükseltip böbürlettikleri şeyi Allah alçaltır.” buyurmuştur. Deylemi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ucub ve kendini beğenme, kişinin yetmiş yıllık ömrünü mah­veder,” buyurmuştur.

Taberânî'nîn rivayeti: “Eğer ucb bir adam olsaydı, kötü” bir in­san olurdu.” şeklindedir.

Beyhaki'nin rivayetinde Resul-i Ekrem:

“Eğer hiç günah istemeseniz, daha büyüğü olan ucb (kendini beğenme) günahı ile karşılaşırdınız,” buyurmuştur.

Ahmed Sahih sened ile Beyhaki de aynı yoldan ve Ebû Seleme b. Avf'den “Şa'bu'l-iman”da rivayetlerinde:

Abdullah İbn Anar ile Abdullah İbn Ömer -Allah her ikisinden razı olsun- Merve'de karşılaştılar. Bir süre başbaşa konuştuktan sonra Abdullah İbn Amr ayrıldı. Abdullah İbn Ömer ise ağlamaya başladı. Kendisine:

“Niçin ağlıyorsunuz?” diye soranlara, o:

“Şu yanımdan kalkan Abdullah İbn Amr, Resûl-i Ekrem'in bir hadisini rivayet etti de ona ağlıyorum,” dedi. “Resûl-i Ekrem: “Kal­binde zerre kadar kibri olan cennete giremez.” buyurmuştur.   İşte buna ağlıyorum,” dedi.

Ebû Davud ve Tirmizi'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Bir millet, ya ancak cehennemin kömürü olan ölmüş ataları ile övünmeyi bırakırlar veyahut Allah katında, burnu ile hayvan tersi karıştıran mayıs böceğinden daha âdi olurlar. Ali ahu Teâlâ sizden cahiliyet, kibir ve benliğini kaldırmıştır. Mü’min muttaki, fâcir ise şakidir. İnsanlar Âdem'den, Âdem ise topraktan yaratılmıştır”[28], buyurmuştur.

Dayud aleyhisselâmın oğlu Süleyman aleyhisselâm bir gün in­san, cin, kuş ve diğer hayvanlara yanına gelmelerini emretti. İki yüzbin insan, ikiyüzbin cin birbiri üstüne çıktı. Süleyman aleyhisse­lâm da onların üzerine yükseldi. Okadar yükseldi ki meleklerin teş­bihini duyuyordu. Sonra da ayaklan denizin suyuna değecek kadar

alçaldı. Bu sırada bir ses duydu:

“Eğer bu adamın kalbinde zerre ka­dar kibir olaydı, onu, yükselttiğimden çok daha aşağı düşürürdüm”. Müslim'in oğlu Zeyd diyor ki:

“Bir gün Hz. Ömer'in oğlu Abdul­lah'ın yanında bulunuyordum. Vâkid'in oğlu Abdullah yeni bir el­bise ile çıka geldi. Abdullah İbn Ömer (r.a.) Vâkid'in oğlu Abdul­lah'a:

“Oğlum, o izaruu kaldır, kibirli kibirli topraklara sürümesin, zira ben Resûl-i Ekrem'in:

“Kibirli kibirli izarını yerlere sürüyene Allahu Tealâ bakmaz.” buyurduğunu duydum,” dedi. Bu hadisi Müs­lim rivayet etti, fakat gelen zatın kim olduğunu söylemedi. Bu zatın Leys oğullarından birisi olduğu da rivayet edilmiştir.

İbn Mâce ve Sahih sened ile Hâkim'in rivayeti şöyledir:

“Resûl-i Ekrem avucuna tükürdü. Sonra şehadet parmağını üze­rine koydu ve  “Allahu Tealâ buyuruyor ki:

“Ey Âdemoğlu, ben seni bunun benzerinden yarattığım halde beni nerde âciz bırakacaksın. Boğazına işaret ederek, canın buraya geldiği vakit tasadduk edeyim dersin. Nerde sadakanın zamanı, geç­ti.”[29]

Tirmizî'nin, garip, hasen ve Sahih rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“(Kıyamet günü) cehennemden bir boyun çıkar. Bunun duyan iki kulağı, gören iki gözü ve konuşan bir dili vardır ve şöyle der: Ben üç kişiye müvekkellim (üç sınıf insanı alacağım). Bunları muannid cebbarlar, Allah'a ortak koşanlar ve suret yapanlardır.” [30]bu­yurmuştur.

Buhârî ile Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Cennet ile cehennem birbirleriyle cenkleştiler. Cehennem

“Ben kibirli ve zorlu kimselere ayrıldım (tahsis edildim).” dedi. Cennet de:

“Bana ne oldu ki, bana insanların zayıf ve sakat olanları girer.” de­di. Aziz ve Celil olan Allahu Teâlâ cennete:

“Sen benim rahmetimsin, rahmetimin tecelli ettiği yersin, ben kullarımdan rahmet etmek istediğim kimselere seninle rahmet ede­rim,” buyurdu. Cehenneme de:

“Ey cehennem, şüphesiz ki sen de azâbımsın; kullarımdan azab etmek İstediğim kimselere seninle azâb ederim, buyurdu.

Cennet ile cehennemden her ikisi için dolmak hakkı vardır. Fa­kat cehennem dolmak bilmez. En sonu Allah ona ayağını basar (kah­reder) o da:

“Yetişir, yetişir, yetişir.” der.

İşte o zaman cehennem dolar ve cehennemdekiler birbirlerine karışıp toplanır. Aziz ve Celil olan Allahu Teâlâ kimseye zulmetmez. Cennete gelince, Allahu Teâlâ (cennetin boşluklarını doldurmak için) yeniden birtakım halk yaratır.”[31], buyurmuştur.

Tirmizi'nin garip dediği, Hâkim'in Sahih ve Beyhaki'nin zayıf kaydını koyduğu, Taberani'nin de Nuaym-ı Azfâni'den biraz daha muhtasar rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Ne kötü kuldur o kul ki, cimrilenip böbürlendi ve Kebiri müteal olan Allah'ı unuttu. Ne kötü kuldur o kul ki, kibirlendi, aşırı gitti ve Cebbar-i A'la olan Allah'ı unuttu. Ne kötü kuldur o kul ki, mezarı ve çürüyüp yok olmayı unuttu da eğlenceye daldı. Ne kötü kuldur o kul ki, azgınlık ve taşkınlık gösterdi ve başlangıcını ve so­nunu unuttu. Dini dünya ile karıştıran kul, ne kötü kuldur. Dîni şüp­helerle karıştıran kul ne kötü kuldur. Tama'ı kendisini çekip götü­ren kul ne kötü kuldur. Hevası kendisini sapıtan kul, ne kötü kul­dur. Kendisini zillete düşürecek şeye heves eden kul, ne kötü kul­dur.” [32]

İbn Hibbân “Sahih”inde, başka rivayet yolu ile ve Tirmizî riva­yetinde Resûl-i Ekrem:

“Ümmetim kibirli kibirli sallanarak gezdiği Fars ve Rumlar ken­dilerine hizmet ettiği vakit, kötüleri iyilerine musallat olur (birbiri­ne düşerler).”[33], buyurmuştur.

Taberâni'nin Sahih sened rle rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kim kendini beğenir veya gezişinde sallanarak kibirlenirse, Allahu Teâlâ gazablı olduğu halde, Allah'a kavuşur.”[34], buyurmuş­tur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Üç şey helak edicidir (bunlar): itaat edilen cimrilik, uyulan hevâ ve heves ve kişinin kendi kendini beğenme sidir.”[35], buyurmuş­tur.

Ahmed, Buhâri “Edebü'l-Müfred’inde, Hâkim -bir miktar zi­yâde ile ve Sahih olduğunu söylediği- Abdullah İbn Amr'dan riva­yetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Nûh aleyhisselâmın ölümü yaklaştığı vakit iki oğlunu çağırttı ve:

“Size iki şeyi emrediyor ve iki şeyden de sizi menediyorum. Sizden yapmanızı menettiğim şey, şirk ile kibirdir. Emrettiğim şey­lerin birincisi, “Lâilâhe illallah” Kelime-i Tevhididir. Zira yer ve gök­lerle bütün varlıklar terazinin bir gözüne, bu Kelime-i Tevhîd öbür gözüne konsa, Kelime-i Tevhîd ağır gelirdi. Hatta yer ve gökler bir halka olsalar da Kelİme-i Tevhîd üzerlerine konsa, onları çökertirdi. Size emrettiğim şeyin ikincisi, “Süphanellahi ve bihamdihi”dir. Bu tesbihe devam ediniz, zira bu tesbih her şeyin namazıdır ve her canlı rızkını bu sayede alır, dedi”.

İsa aleyhisselâm da:

“Allahu Teâlâ'nın Kitabını öğrenip de kibirlenmeyen kimselere müjdeler olsun” demiştir.

Bir gün Abdullah İbn Selâm sırtına aldığı bir bağ odunla çarşı­ya çıktı. Kendisine:

“Bunu niçin yapıyorsun? Allah, bundan seni Müstağni kıldı, diye soranlara, o:

“Gurur ve benliğimi kırmak için böyle yapıyorum. Zira Resûl-i Ekrem'in:  

“Kalbinde hardal danesi kadar kibri olan cennete gire­mez.” buyurduğunu duydum,” dedi.[36] Isbahanî de biraz farklı ola­rak bunu rivayet etmiştir.

Ebû Yâ'lâ'nın rivayetinde, diyor ki: Sokakta Abbas (r.a.) in oğ­lu Abdullah'ı gezdiriyordum, bana:

“Falan yere geldik mi?” diye sordu. Ben de:

“İşte tam oradayız, dedim. Abdullah diyor ki, babam Abbas (r.a.) bana dedi ki:

“Ben Resûl-i Ekrem ile burada bulunuyorken, iki elbise giymiş ve kendini beğenmiş bir adam sallana sallana yürüye­rek karşımıza çıktı. Tam bu sırada yer yarıldı adamı içine aldı ve adam, kıyamete kadar yerin dibine batıp gitmektedir,” dedi.

Ahmed ve Beyhaki'nin tahriçlerinde Resûl-i Ekrem:

Cehennemliler, mütekebbir, kendini beğenmiş ve servet sa­hibi olup infak etmeyen kimselerdir. Cennettiler ise zayıf ve mağlup kimselerdir,” buyurmuştur. Bu hadîsi, Taberânî de hasen isnad ile ri­vayet etmiştir.[37] Hâkim de Müslim'in şartlarına göre Sahih ol­duğunu kabul ettikten sonra biraz daha farklı olarak hadîsi riva­yet etmiştir.

Ahmed'in Sahih sened ile rivayetinde Muhammed b. Câbir, Huzeyfe'nin şöyle dediğini haber veriyor:

“Bir cenazede Resûl-i Ekrem'in yanında bulunuyorduk. Resûl-i Ekrem:

Allah'ın en kötü kullarının kim olduklarını size haber ve­reyim; her ağır tabiatli ve kibirli insanlardır. Allah'ın hayırlı kul­larının da kimler olduğunu size bildireyim: zayıf ve alçak gönüllü, eski iki gömleğe sahip, kendisine Önem verilmeyen kimsedir. Eğer Allah'a yemin etse, Allah (onu) kendisine verir.” [38]buyurmuş­tur.

Ahmed ve Taberâni'nin rivayet ettikleri ve İbn Hibbân'ın da Sahihinde kaydettiği bir hadisde Resûl-i Ekrem:

“Benim katımda en sevimliniz ve âhirette meclisime en yakın olanınız, ahlaken güzel olanınızdır. Hatunda en sevimsiz olanınız ve âhirette benden en uzakta bulunanınız, kibirli kibirli ağız eğerek gösteriş için lügat parçalayan ve çok konuşan kimselerdir.”[39], buyurmuştur.

Ebû Ya'lâ ve Taberâni'nin rivayet ettikleri ve Hâkim'in de Sahih olduğunu söylediği bir haberde Muhammed b. Vâsi şöyle diyor:

“Bilâl İbn Burde'nin yanına gittim ve kendisine:

“Senin baban, babasından o da Resûl-i Ekrem'den rivayetin­de, Resûl-i Ekrem:

“Cehennemde Hebheb adında bir vadi vardır. Allahu Tealâ buraya bütün zâlim cebbarları dolduracaktır.” [40]buyurmuştur. Ey Bilâl, sakın onlardan olma”.

Bezzâr'ın Hasen sened ile rivayet ettiği hadisde: “mütekebbirler, kıyamet gününde zerreler halinde haşrolacaklardır.”[41], buyurulmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem bir hadisde şöyle buyurmuştur:

“Cehennemde birtakım tabutlar vardır. Mütekebbirler bunların içine konur ve kapıları üzerlerine kapanır”.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Üç şeyden kibir, borç ve azgınlıktan uzak kalarak ölen kimse cennete girecektir.” buyurmuştur. Hadisi, Bezzâr ve biraz farklı olarak Tirmizi rivayet etmiştir. Ayrıca Neşet, İbn Mâce, İbn Hibbân ve “Sahih”inde Hakim rivayet etmişlerdir. Hâ­kim, Buhâri ile Müslim'in şartlarına göre Sahih olduğunu söyle­miştir.

Ebû Bekir radiyallahu anh, “Müslümanlardan kimseyi tahkir etme, zira senin hakir gördüğün, Allah katında büyüktür.” demiştir.

Vehb “Allahu Teâlâ Adn cennetini yarattığı vakit, ona baktı ve: “Sen, kibreden herkese haramsın.” buyurdu.” demiştir.

Ahnef, iki defa da sidik yolundan çıkan insanın böbürlenmesi­ne şaşarım.” demiştir.

Hasan, “Şaşarım o adama ki, en azından günde iki defa kendisinden çıkan pisliği yıkadığı halde, halâ yer ve göklerin Rabbı ile muarazaya yeitenir ve kendisini beğenmeye kalkışır.” demiştir.

Süleyman Darânî'ye:

“Hangi kötülüktür ki, onunla yapılan iyiliğin faydası olmaz?” diye sordular. O:

“Kibirdir,  kibir ile yapılan hiç bir amelin değeri yoktur,”   de­miştir.

Hasan-ı Basrî kibirli kibirli yürüyen bir hükümdara baktı ve:

“Of, yazıklar olsun, burnunu havaya dikip böbürlenerek sağı­na soluna bakana. Ey ahmak! Sağma soluna ve omuz başlarına ba­karak böyle sallana sallana, böbürlene böbürlene yürümekle neyini beğeniyorsun? Şükrü ödenmedik nimetleri mi, yoksa Allah'ın Müsaadesi olmaksızın kazanıp da Allah hakkı ödenmeyen serveti mi beğeniyorsun?” der. Hükümdar bu sözleri duyar ve hemen gelerek Ha­san-ı Basrî'den özür diler. Hasan:

“Benden değil, Allahu Tealâ'dan özür dile ve O'na tevbe et. O'nun:

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.”[42], buyurduğunu duymadın mı?” dedi.

Ömer b. Âbdülaziz halife olmadan önce bir defa sallanarak yü­rüyordu. Tavus, hemen parmakları ile omuzunu bastırdı ve:

“Bu yürüyüş, içi hayır ve ilim ile dolu olan kimsenin yürüyüşü değildir,” dedi. Ömer b. Âbdülaziz de bir nevi özür dileme kabilin­den:

“İçinde olanı bu azanın yardımı ile elde ettim, “dedi.

Muhammed b. vâsi bir defa oğlunun böyle kibirli kibirli yürü­düğünü görünce:

“Oğlum, sen kim olduğunu biliyor da mı böyle böbürleniyor­sun? Anneni ikiyüz dirheme satın aldım. Baban ise, Allah onun gi­bileri çoğaltmasın, daha nasıl kibirlenirsin?” dedi.

Mutarraf, Mühelleb'in işlemeli bir cübbe içinde sallanarak ve böbürlenerek yürüdüğünü görünce:

“Ey Allah'ın kulu, işte şu senin yürüyüşün yok mu, bu, Allah ve Resulünün sevmediği bir yürüyüştür,” dedi. Bunu duyan Muhelleb:

“Yoksa sen beni tanımadın mı?” dedi. Mutarraf:

“Çok iyi tanıdım; evvelin bir parça su, sonun kokmuş laşe; bu iki hal arasında pislik taşıyan bir yaratıksın,” dedi. Bunu duyan Mühelleb sallanmaktan vaz geçti ve insan gibi yürümeğe başladı.[43]

 

Önemli Uyarılar

 

Buraya kadar sayılan ler, çoğunluğun da kabul ettiği şe­kildedir. Fakat bazılarının taksimatına göre nin ondokuzuncusu kibir, sallanarak yürümek ve kendini beğenmektir, demişlerdir ki elbise bölümünde buhususta açıklama gelecektir. Bunlar, bu da­valarına yukarda geçen, “Kalbinde zerre kadar kibri olan cennete giremez.”, “Kibirlenen, yer yarılıp yere battı.” gibi hadîsler ile de delil çekmişlerdir.

“Ayaklarını yere vurmasınlar.” [44], âyetinin tefsirindeki Kurtubi'nin şu tefsiri ile de delil çekmişlerdir. Kurtubî, kadınların bu hareketi erkeklere karşı gösteriş ise, haram; bunun gibi erkekler de benlik için ayakkabılarını gıcırdatırlarsa, o da haramdır, zira ucb dir.

Bu uyarılardan birisi de, kibir, ya Allah'a karşı yapılmıştır ki, bu, bütün büyük günahların en fahişidir. Allah"a kul olmaktan çe­kinip ulûhiyet iddiasında bulunan Firavun ve Nemrûd gibilerdir. Bu gibiler hakkında Âllahu Teâlâ,

“Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremiyenler, alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.”[45]

“Mesih, Allah'a kul olmaktan asla çekinmez.”[46], buyurmuştur. Ya da Allah'ın Resulüne karşı olur; kibir, cehil ve inad olarak ona boyun eğmezler. Bütün peygamberlere kavimlerinden bazılarının yaptığı ve Mekke müşriklerinin Resûl-i Ekrem'e takındıkları tavır gibi. Veya da insanlara karşı olur. Kendisini onlardan üstün görür, önlan kendisine emsal kabul etmez ve onlara karşı böbürlenir. Bu, önceki ikisine nisbetle ehven olmakla beraber, yine günahı büyük­tür. Zira azamet ve kibriyalık yalnız Allah'a mahsustur, aciz olan yaratıklara yaraşmaz. Böyle aciz olan bir yaratığın böbürlenmesi, ancak Allah'a mahsus olan vasıfta Allah ile münazaa demektir. Böylece kibirlenmek, hükümdarın tacını başına geçirip, tahtına otu­ran kölenin durumuna benzer. Peşin ve ağır cezaya hak kazandığı gibi, böbürlenenler de aynı şekilde ağır cezaya çarpılmış olurlar. Bunun içindir ki, yukarda geçen hadislerde Allahu Teâlâ, “Kibir ve azamette benimle münazaaya kalkışanın belini kırarım.” buyurmuş­tur. Çünkü kibir, O'nun vasfı ve O'na lâyıktır. O'nun kullarına baş­kası değil, ancak kendisi kibredebilir. Onlara karşı böbürlenen, Al­lah'a karşı cinayet işlemiş olur. Zira hükümdarın kölelerinden ba­zılarına hakaret eden, her ne kadar hükümdarın tacını alıp tahtı­na oturan gibi değil ise de, yine bir nevi hükümdara hakaret etmiş sayılır. Böylece böbürlenenler Allah'ın emrine muhalefet etmiş olur­lar. Çünkü böbürlenenler, heva ve taassub ile dinde mücadele eden­ler, başkasından gelen hakkında olsa onu kabulden çekinirler. Onun kibri hakkı kabul ettirmez, belki onu zayıf düşürmek için bütün im­kânlarını kullanır. O tıpkı haklarında,

İnkâr edenler: “Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız.” dediler.” [47]

“Ona: “Allah'tan sakın” denince, gururu kendisine günah işletir. Ar­tık ona cehennem yetişir, ne kötü yataktır.”[48] Buyurduklarından olur.

İbn Mesûd (r.a.): “Bir adama, Allah'tan kork, dediğin vakit, onun, sen kendine bak, demesi, günah bakımından kendisine yeter.” demiştir.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem adamın birine:

“Sağ elinle ye,” buyurdu. Adam kibirli bir eda ile:

“Sağ elimle yiyemem”, dedi ve o anda eli kurudu, bir daha eli­ni kaldıramadı.

Demek ki yaratıklara karşı böbürlenmek, yaradana karşı böbür­lenmeyi gerektirir. Meselâ, iblis, “Ben ondan hayırlıyım” demekle Âdem aleyhisselâma karşı kibirlendi ve ona secde etmek istemedi. Ona secde etmemekle Allah'ın emrine karşı kibirlenerek O'na isyan etti ve ebedî olarak helak olup gitti. Bunun içindir ki Resûl-i Ekrem kibri, hakkın reddine ve insanları tahkire alâmet kılmıştır. Aynı za­manda kibir, ilim, amel, asalet, servet, güzellik, mevki, kuvvet üs­tünlüğü ve geçim bolluğu gibi sebeplere dayanır. Kişi kendini bun­lardan birinde üstün görür ve bu sebeple böbürlenmeye başlar. Bu­nun için kibir ve böbürlenmek, daha çok hidayet ve tevfik nurun­dan yararlanamayan ve sözde âlim geçinen bilginlerde gözükür. Zi­ra bu gibi bilginler, bir şey biliyorum zanniyle karşılarındakini hay­van gibi görür, şeriatın hak olarak tanıdığı selâm, ziyaret ve güler yüz göstermek gibi beşerî haklarına riayet etmez. Onlara hiç bir hak tanımazken kendi haklarından zerresinin ihlâline Müsaade etmez. Onlardan her şeyi bekler, çünkü kendisinde bir üstünlük görmek­tedir. İşte bu gibiler en büyük cahillerdendir. Zira bunlar kendileri­ni bilemedikleri gibi, Rablerini de bilememiş, son nefeslerini tehli­keye sokmuş ve her şeyi alt üst etmiş kimselerdir. Kendilerindeki bilgi, gerçek ilim değildir, zira gerçek ilmin şanı, fazla korkmak, tevazu göstermektir. Kendini beğenmeye kalkışmasının sebebi, ilminin dünyalık için olması veya niyetini Allah rızası için yapmamasıdır. Gelişi güzel ilme dalmış ve neticede bu hali almıştır. Sâlihler siması kendilerinde görülen âlimlerde de kibir, sür'atle kendini gös­terir. Fakat bu gibiler etrafında insanlar döner, onların ihtiyaç ve hizmetlerine koşar, onlara ikramda bulunur, hürmet ederler, bun­lar da kendilerinin üstün olduklarını sanırlar. Bu hâlin -Allah ko­rusun- imansız gitmelerine sebep olabileceğini bilmezler. Hatta İsrâiloğullarından, fesat ve kötülüğünden sebep komşularından ve ailesinden ayrılmak zorunda kalan, yâni hiç kimseden yüz bulma­yan adamın biri, durumunu düzeltmesi için bir âbidin hizmetine gi­der. Âbid onu yanına almaya tenezzül etmez, kovar. Bunun üzerine Allahu Teâlâ zamanın peygamberine, âbidin ilmini mahvettiğini ve o kötü insanı affettiğini, bildirir.

Allah korkusundan zillete düşüp tevazu gösteren cahil bir insan, kalbi ile itaat etmiş olduğu için, kibirli âlimden ve kendini beğenen âbidden daha itaatkârdır.

Bazı kimseler alynahlıkta o kadar ileri gitmişlerdir ki, başkası tarafından kendilerine bir zarar verildiği vakit, “Bakın o ne belâla­ra uğrayacak” gibi sözler söyler. Gerçekte adamın başına bir felâ­ket gelince de, “İşte bu, bendendir” der ve kendisinde bir büyüklük sezer. Böylece cehaleti sebebiyle kibir ve ucb gibi hastalıklar ken­disini kaplar. Kendisine karşı yanlış davrananın, cezasını hemen ken­disinden bulduğuna inanır. Bilmez ki, nice kimseler nice peygamber­leri öldürmüşler ve peşin hiç bir ceza görmeden ölmüş gitmişler­dir. Yoksa bu adam kendisini peygamberlerden de mi üstün görmek­tedir? İşte bu din ve dünyaya dayanan ilim ve ibadeti ile ilgili kibir ve ucbu öğrenip anladıktan sonra, diğer mal, mevki ve benzeri var­lıklara sahip olanların kibir ve ucublarını da kolaylıkla anlarsın. Meselâ, asaleti ile kibirlenen kimse, kendi asaletine sahip olmayan­ları köleler gibi görür. Güzelliği ile kibirlenenler de bunun gibidir. Bu, çoğunlukla kadınlarda olur. Mal ve aşiret çokluğu ile kibirlenmek de böyledir. Bu kabil kibir, çoğunlukla hükümdarlar arasında olur. Kibri körükleyen âmillerin başında ucb-kendini beğenme- hıkd-kin- hased-çekememezlik- ve riya-gösteriş- gelir. Zira kibir, bâtınî bir hastalıktır. Kibir demek, kendini herke sten üs­tün görmek demektir. Bunun gerçek ve tek sebebi, ucb -kendini beğenmektir- tur. Kim ki yukarda saydığımız ilim ve benzeri şey­lerden kendisinde bulunan bir vasıf hoşuna gider ve kendini beğe­nirse, kibirlenip böbürlenmeye başlar, içinden kendini beğenir ki batini kibrin asıl sebebi budur. Kibrini açığa vurmanın sebepleri de kin ve çekememezliktir, başkasına karşı da riyadır.

Önemli uyanlardan birisi de, helak edici şeylerden olan ve hiç kimsenin tamamiyle korunamadığı kibir hastalığından kurtarmaya çalışmanın farz-ı ayn olduğunu bilmektir; sadece, “Bende kibir has­talığının bulunmamasını candan arzu ederim” demek yetmez. Kibir hastalığım yok etmek için tedavi çarelerini araştırmak lâzımdır. Meselâ, önce kendi durumunu ele almalı, en zelil olan toprak ve meniden yaratıldığını düşünmelidir. Sonunda yok olacağını, çürü-yüp toprak haline geleceğini, tekrar dirilip mahşer yerine sevk edileceğini, sonra ya cehenneme veya da cennete gireceğini düşünerek ki­bir hastalığını tedavi etmelidir. Bütün bunlara en açık bir şekilde işaret eden Allahu Teâlâ'nın:

Canı çıksın o İnsanın, o ne nankördür. Allah onu neden yarat­mış? Onu meniden yaratıp merhalelerden geçirerek ona şekil ver-miş; sonra tutacağı yolu kolaylaştırmıştır. Sonra onu öldürür ve kab­re koyar. Sonra dilediği zaman onu tekrar diriltir. Hayır, Allah'ın kendisine buyurduğunu hâlâ yerine getirmemiştir. İnsan, yiyeceğine bir baksın.” [49]

“İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman geçmemiştir.”[50], âyet-i celileleridir.

Kim ki bütün o sayılanları ve bu âyetlerin işaret ettiklerini dü­şünürse, kendisinin her hakirden daha hakir ve her zelilden daha ze­lil olduğunu: kibir şöyle dursun, kendisine tevazûdan başka bir şe­yin yaraşmadığını, kibir ve ululuğun yalnız her şeye kaadir olan Al­lah'a lâyık olduğunu bilir ve kendisine neş'enin dahi bir an bile yakışmadığını düşünür. Artık insan, başlangıcını ve geçirdiği merha­leleri bildikten sonra sonunu da anlarsa, kibrin kendisine hiç yakış­madığını tamamen anlar, insan bütün bunları düşündükten sonra, kibir şöyle dursun, köpek de olsa, hayvan olmayı tercih eder. Hele bir de cehennem korkusu gözönünde tutulursa -Allah korusun bu o kadar önemlidir ki, dünyadakiler cehennemde yananın çirkin man­zarasını görseler onun dehşet saçan suratından ve pis kokusun­dan -, hemen bayılır düşerlerdi. Erişeceği şüpheli olan Allahu Teâlâ’nın affından başka bir ümidi olmayan kimse, bu manzarayı dü­şündüğü vakit, daha nasıl böbürlenebilir? Kendisini nasıl beğene­bilir? Acaba cezaya hak kazanacak kusur işlemeyen kim vardır? Allah'ın affı olmazsa herkesin işi harap, o halde kibir neye?

Artık bütün bunları gereği gibi düşünebilen bir İnsan, ne ilmi­ne, ne ameline ve ne de kibirlenmesine sebep olacak diğer varlıkla­rına bakmaz. Bütün varlığı ile Allah'a yönelir ve O'nun için tevazu eder de kendisinin her şeyden düşük olduğunu anlar. Nasıl düşük olmasın ki, belki Allah katında şakilerdendir.

Tamamen kibir deryasına daldığı halde nefis, “Sende kibir yok” diye kendisini aldatan insana düşen vazifelerden biri, kendi emsali ile bazı mes'eleleri münakaşa etmesidir. Şayet münazaralarda hak, karşı tarafta tecelli eder ve kendisi de bunu şükranla kabul eder ve onun faziletini itiraf etmekten çekinmezse, işte kibirden uzak oldu­ğuna dâir alâmetler kendisinde belirmeye başlamış olur. Şayet bun­lardan birini kaybederse, kibir bataklığına dalmış olur. Kibrin kö­künü kesmek için, yukarda anlattıklarımızı hemen düşünmeye ko­yulmalı, daima emsalini öne geçirmeli ve bunu da yaparken tevazu ediyor hissini uyandırmamalıdır. Yoksa çehresini değiştirip arka tarafa geçerek oturması, kibrin tâ kendisidir. Aynı zamanda yoksu­lun davetine gitmeli, avam ile düşüp kalkmalı, kendi işi ve diğer yoksulların işleri için çarşı pazara gitmelidir. Kendi evinin ve hatta komşusunun ihtiyacını bizzat kendisi taşımalıdır.

Bütün bunlar kibri kırar. Aynı zamanda bu tutum ve davranış­lar yalnız iken de toplum içinde iken de değişmemelidir. Aksi halde ya mütekebbir veya da mürâi olur. Bütün bunlar kalb hastalıklarındandır. Eğer tedavi çarelerine başvurulmazsa insanı helak ederler. Ne yazık ki, insanlar, kalbin tedavisini ihmal ediyor da bedenin te­davisi ile meşgul oluyorlar. Halbuki âhiret mutluluğu, kalbin tedâvisindedir. Nitekim âyet-i celile'de:

Kalb-i selim ile Allah'a mülâki olanlar Müstesna.”[51], buyurulmuştur. Kalb-i selim, şirk ve benzeri hastalıklardan selâmet bulmuş gönüldür.

Önemli uyanlardan birisi de helak edici günahlardan olan ucb -kendini beğenme- dur. Bunu yeren hadisler, yukarda geçmiştir.

Allahu Teâlâ,   helak edici günahlardan olduğu için, ucbu yermek üzere:

“Huneyn günü çokluğunuz sizi böbürlendirdi, fakat size bir faydası da olmadı.”[52]

“Halbuki onlar iyi iş yaptıklarını sanıyorlardı.”[53] âyet-i celîleleri ile ucbu yermiştir. Bazan insanın, kabul olup olmadığını bilme­diği halde, ameli hoşuna gider ve onu beğenir.

İbn Mesûd (r.a.): “Helak iki şeydedir. Biri, Allah'ın rahmetinden ümidini kesmekte, diğeri de kendini beğenmektedir. Çünkü ümidini kesen, her şeyi bırakır amel etmez. Kendini beğenen de kurtulduğu­nu sanarak yine ameli terkeder. Bunun için Allahu Teala:

“Kendinizi tezkiye etmeyiniz. O, sakınanı çok iyi bilir.”[54], buyur­muştur. Kendisinin doğru olduğuna inanması da nefsi tezkiye etme­nin sebeplerindendir ki, ucb da budur.

Mutarraf diyor ki: “Gece uykuya yatıp sabahleyin pişman ola­rak kalkmam, gece ibadet edip sabahleyin kendimi beğenmiş ola­rak kalkmamdan, benim için çok daha sevimlidir”.

Mansur'un oğlu Bişr, namazı oldukça uzatmıştı Selam verdiği vakit, bunun farkında olduğunu anladığı bir adama:

“Benim namazı uzattığıma bakma, iblis de meleklerle birlik­te çok ibadet etmişdi fakat uğradığı âkibet ortadadır,” dedi.

Önemli uyanlardan birisi de, ucb (kendini beğenme) un çeşitli afetleri olduğunu bilmektir. Bunlardan biri, yukarda anlattığımız gibi, kibrin, ucubdan meydana gelmiş olmasıdır. Bu takdirde kibrin âfetleri aynen ucbun da âfetleri olmuş olur. Zira ucb asıldır. Bu. kul­lara karşı olan âfetleridir. Kendini beğenmenin Allah'a karşı olan âfetlerinden birisi de, kendini beğendiği için muâhaze olunmayaca­ğı zanniyle günahlarını unutmasıdır. Günahlarını unutmakla onla­ra karşı alınması gereken tedbiri ihmal eder. İbadeti gözünde büyür. Ucbun âfetlerini araştırmaz olur. Bu suretle sa'y u gayretinin çoğu boşa gider. Zira şaibelerden arınmayan amel, fayda vermez. Ameli şaibelerden arıtan korkudur. Kendini beğenen ucb sahibi” ameline mağrur olur ve Allah'ın mekirinden kendini emin hisseder. Sanki yaptığı ibadete karşı Allah'ta hakkı olduğunu sanır. Kendini tezkiye eder. Akıl ve bilgisini beğenir ve başkasına müracaatı ha­tırından bile geçirmez. Başkalarını küçümsediği için va'z u nasihat dinlemez. Demek ki ucb, aslında, kemal olan bir vasıftan meydana gelir. Fakat bu vasfın ortadan kalkacağına korktuğu sürece kendi­ni beğenmiş olmaz. Bunun, Allahu Teâlâ'nın kendisine vermiş bir nimet olduğunu bildiği sürece yine ucb sahibi olmaz. Fakat Allah'­tan geldiğini düşünmez ve zevalini hatırlamadan bu vasfı beğenir ve bununla övünürse, işte ucb budur. Şayet bu vasıftan dolayı kalkar da Allah'tan bir hak iddia ederse, buna da îd1â1 denir ki, bu da ucbdan daha özeldir.

Bu uyarılardan birisi de, yukardaki açıklamadan ucb ile kibir arasındaki farkın anlaşılmış olmasıdır. Bunun izahı şöyledir: Kibir, batini olur, buna “Kişide bir huy ve ahlâk” denir, asıl kibir budur. Ya da zahirî olur. Bu da insanda görülen bazı uygunsuz hareketler­dir ki, bunlar, o batını kibrin eserleridir. Bunlar insanda görüldüğü vakit, bu adam kibirlendi, denir. Bunlar dışarda görülmediği vakit de, bu adam kibirlidir, denir. Asıl, nefisteki huy ve kendisini baş­kalarından üstün görme hastalığıdır. Burada bir kibreden ve bir de kendisine karşı kibredilen olmak üzere iki kimse vardır. Fakat ucb böyle değildir; onda ikinci bir şahıs aranmaz, yalnız kendini beğen­mesi yeter. İşte kibir ile ucb arasındaki fark budur. İşli ve güçlü olan bir adam devamlı yalnız kalsa ucb edip kendini beğenebilir, fakat kibretmek için mutlaka başka birisine ihtiyaç vardır.

Bu uyarılardan birisi de, kibirde olduğu gibi ucbun da tedavi yolunun bilinmiş olmasıdır. Her hastalık, zıddiyle tedavi edilir. Yu­karda da belirttiğimiz gibi ucbun mikrobu, yalnız cehalettir. Teda­visi de kimsenin red ve inkar etmeyeceği şeye bakmaktır. O da ilim ve amel gibi her şeyin Allah'ın takdiri ile olduğunu ve üstünlük ifa­de eden bu meziyetleri Allahu Teâlâ'nın kendisine verdiğini bilmek­tir. Kendisinin hiç bir dahli olmadığı bu üstünlüklerle kibirlenme­ye hakkı olmadığını bilmesi lâzımdır. Ve asıl övüneceği, Allahu Te­âlâ'nın bu nimetleri kendisine in'am etmiş olmasındadır. Bunun için kendini beğenmesi değil, şükretmesi lâzımdır. Şayet, evet, Allahu Teâlâ bunları bana verdi ama bende var olduğunu bildiği meziyet­lerden ötürü verdi, dersen, bilmiş ol ki, o meziyetleri de sana veren yine Allahu Teâlâ'dır. Bununla beraber netice de senin için karanlıktır, ne olacağını bilemiyorsun. Her ne yönü ile bunu ele alacak olursan al, ucblanacak hiç bir tarafın yoktur, iblisten daha çok ibadet eden kimse olmadığı gibi, zamanında Bel'am b. Yâverâ'dan da­ha bilgini ve Resûl-i Ekrem'e Ebû Talib’den daha yakını ve daha şef­katlisi yoktu. Bütün bunların sonuçları belli! Hiç birinin meziyeti kendisine yarar sağlamadı. Âdem aleyhisselâm bile cennetten çıka­rıldı. Ayrıca kendilerini beğenen Mekke müşriklerinin durumu da ortada! O halde aklını başına al da ilim, amel, şan, mevki, mansıb, servet ve avene çokluğu gibi şeylerle mağrur olup ucblanma.

Bütün bunlar haklı olarak, kendini beğendiğin hususlarla ilgili­dir. Haklı olduğun ucbun sakıncaları anlatılmaktadır. Ya bir de batıl ve boş şeylerde kendini beğenir ve ucba kapılırsan, işte o daha fenadır. Nitekim bu gibiler hakkında Allahu Teâlâ:

“Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse kötü­lüğü hiç işlemeyene benzer mi? Şüphesiz Allah dilediğini sapıtır, di­lediğini de doğru yola eriştirir.” [55]Buyurmuştur. Resûl-i Ekrem de:

“İşte âhir zamanda bu gibi ucblar ümmetimi kaplayacaktır, yâni batıl işlerde kendilerini beğenmeye başlayacaklardır. Zira bid'at ehli sapıklar, kendi bid'atlerini beğenip ona ucublandığı için onları be­nimsetmeye kalkışacaklardır. Zaten eskiler de bu çeşit fırkalara ay­rılıp, herkes kendi batıl görüşünü tasvip etmekle helak olmuşlardır.” Nitekim âyet-i celîle'de:

“Her fırka kendi tuttuğu yoldan memnundur. Ey Muhammed, on­ları bir süre kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak. Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele davrandığımızı mı zannederler. Hayır, farkında değiller.” [56]buyurmuştur. Bu bazan da gazab ve istidrac olur, nitekim âyet-i celile'de:

Onları, bilmedikleri yönden, ağır ağır sonuçlarına yaklaştıracağız. Onlara mahsustan mühlet veririm, çünkü benim düzenim çetin­dir.” [57] Buyurulmuştur.

Son Söz: Artık kibir –böbürlenme-, ihtiyal -sallana sallana yürüme- ve ucb -kendini beğenme- nin kötülük ve zararla­rını, âfet ve çirkinliklerini öğrenmiş bulunuyorsun. Bütün bunlar te­vazu, alçakgönüllülüğün fazilet ve gayesini ve üstün derecesini bil­meyi gerektiriyor. Çünkü her şey zıddıyle keşfedilir.[58]

 

Tevazu Hakkında Hadisler:

 

Müslim, Ebû Davud ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem:

“Allahu Teâlâ bana, tevazu etmenizi vahyetti. Hatta kimse kimseye övünmesin, kimse kimseye zulmetmesin.”[59], buyurmuştur.

Yine Müslim ile Tirmizî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Sadaka, maldan bir şeyi azaltmaz. Allahu Teâlâ bir kulu baş­kalarını affı sebebiyle ancak onun şerefine yükseltir. Allah için te­vazu eden herkesi Allahu Teâlâ yükseltir.”[60], buyurmuştur.

İbn Ebî'd-Dünyâ'nın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Tevazu, sahibine ancak üstünlük sağlar. Alçak gönüllü olun ki. Allahu Teâlâ sizi yükseltsin. Başkalarını affetmek, kişiye ululuk sağlar. Affediniz ki, Allahu Teâlâ sizi aziz kılsın. Sadaka, ancak malı çoğaltır. Sadaka veriniz ki, Allahu Teâlâ size rahmet etsin,” buyur­muştur.

Taberânî'nin Sahih sened ile rivayetinde, Resûl-i Ekrem:

Vekarını koruyarak tevazu eden, zillet (mevkiine) düşmeksizin alçak gö­nüllü olan, meşru yoldan topladığı malı meşru yolda infak eden, düş­künlere merhamet gösteren, fakîh ve hekimlerle düşüp kalkana müj­deler olsun. Kazancı helâl, içi - dışı pâk olan ve şerrini İnsanlardan uzaklaştıran, kimseye müjdeler olsun. Ne mutlu o kimseye ki, ilmi ile amel etmiş, malının fazlasını Allah yolunda İnfak etmiş ve sözü­nün fazlasını tutmuştur.”[61], buyurmuştur.

Harâiti'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kul tevazu edince, Allahu Teâlâ onu yedinci kat göklere yük­seltir,” buyurmuştur

İbn Mâce, “Sahih”inde İbn Hibbân ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Her kim Allah için bir derece tevazu ederse Allahu Teâlâ onu bir derece yükseltir. Ta ki onu Firdevs cennetinin en yüksek yerine çıkarır. Her kim Allah'a karşı bir derece kibrederse, Allahu Teâlâ onu, aşağıların en aşağısına indirinceye kadar alçaltır.”[62], bu­yurmuştur.

İbn Mâce ve Ebû Nuaym’ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ bana, tevazu etmenizi vahyetti. O dereceye kadar ki kimse kimseye övünmesin.” [63]

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Müslüman kardeşine karşı tevazu eden kimseyi Allahu Teâlâ yüceltir. Ve ona karşı üstünlük taslayanı da alçaltır.” [64]

Yine Taberânî'nin Sahih sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem çöyle buyurmuştur:

“Kibirden sakının, zira kibir, süslü elbise giyen adamda bulu­nur.” [65]

Taberânî ve Beyhaki'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Allah için tevazunun belirtilerinden birisi de seviye bakımın­dan daha düşük yerlerde oturmaya razı olmaktır,” buyurmuştur.

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Tevazu eden yoksullarla düşüp kalkın ki, Allahu Teâla'nın kibar kullarından olur ve bu suretle kibirden de kurtulmuş olursu­nuz,” buyurmuştur.

Taberâni ve İbn Asâkir'in rivayetlerinde Resûl-l Ekrem:

“Eşya­yı sahibinin taşıması daha doğru ve bu, onun hakkıdır. Ancak taşı­maktan aciz olursa o zaman başkası ona yardım eder.” buyurmuş­tur.

Yine Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Tevazu göster­menizi size tavsiye ederim, zira tevazu kalbdedir. Müslüman Müslümana eziyet etmesin. Zayıf kimselerden öylesi vardır ki, eğer Allah'a (herhangi bir şey için) yemin etse, Allah (onu) kendisine ihsan eder.”[66], buyurmuştur.

Ebû Nuaym ve Beyhaki'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Hizmetçisi ile beraber yiyen, merkebe binen ve koyun sağan kimsede kibir yoktur.” [67]

Taberâni'nin hasen rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Her İnsanın başı üstünde meleğin elinde bir ip vardır. Tevazu ettiği vakit meleğe, “İpi yukarı kaldır” denir. (Ve adam yükseltilmiş olur) Kibrettiği vakit meleğe, “İpi aşağı indir” denir (ve adam alçaltılmış olur).”[68], buyurmuştur.

İbn Mende'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:   

“Kalın ve dar elbise giy ki, izzet ve ululuk sana yol bulmasın,” buyurmuştur.

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allah için tevazu edeni Allah yüceltir”, buyurmuştur.

Ahmed, Tirmizi ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Adi elbise giymek imandandır.” buyurmuştur. Tirmizi ve Hâkim'in riva­yetinde Resûl-i Ekrem:

“Giyebilmek imkânı olduğu halde, Allah için tevazu gösterip iyi kumaşı giymeyen kimseye kıyamet günü, “İstediğin iman kumaşlarından elbise giy” diye hitab edilir.”[69], buyur­muştur.

Abd b. Humeyd, Taberanî ve Zıyâ'nın rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem:

Teenni, iktisad ve güzel sükût, nübüvvetin yirmidört cüz'ünden bir cüzdür.” buyurmuştur,

Ebû Davud, Hâkim ve Beyhakî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Teenni her şeyde makbul, yalnız ahiret amelinde makbul değil­dir.”[70]

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Teenni, Allah'tan, acele şeytandandır.”[71], buyurmuştur. Ebû'ş-Şeyh'in rivayetinde, Peygamberimiz Hz. Âişe'ye hitaben:

“Ey Âişe! Tevazu et, alçak gönüllü ol. Zira, AHahu Teâlâ teva­zu edenleri sever,” buyurmuştur.

İbn Mende ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Te­vazu edeni Allah yükseltir, kibredeni ise alçaltır” buyurmuştur. Ebû Nuaym'ın diğer rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Tevazu eden, kendini küçük görmekle beraber herkesin na­zarında büyüktür, kibreden âdidir,” buyurmuştur.

İbn Accar’ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“ Tevazu edeni Allah yükseltir, iktisad edeni zenginleştirir; Al­lah'ı zikredeni Allah sever,” buyurmuştur.

Ebû'ş-Şeyh'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Derin saygı ile Allah için tevazu edeni, Allahu Teâlâ yüceltir. Böbürlenerek sallana sallana yürüyeni de Allahu Teâlâ düşürür. İnsanlar Allahu Teâlâ'nın hi­mayesinde yaptıklarını yaparlar. Allahu Teâlâ bir kimseyi teşhir ve rezil etmeyi murad ettiği vakit, onu himayesinden çıkarır ve kusur­larını ortaya kor, buyurmuştur.

Deylemi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Tevazu, kişiye üstünlük kazandırır. Tevazu edin ki Allah da sizi yüceltsin,” buyurmuştur.

Ebû Nuaym'ın rivayetinde:

“Allahu Teâlâ: “Kim ki benim yaratıklarıma karşı yumuşak davranır, benim için tevazu ederek benim yerimde kibretmezse, onu tâ Firdevs cennetine varıncaya kadar yüceltirim.” buyurur,” şeklin­dedir.

İbn Sasrî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Her insanın başı ucunda bir halka vardır ve bir meleğin elin­dedir. Adam tevazu ettiği vakit Allah onu yüceltin kibrettiği vakit alçaltır. Kibir, Allah'a mahsustur. Bu hususta Allah ile münazaa edenin, Allah belini kırar,” buyurmuştur.

Ebû Nuaym, Deylemi ve İbn Sabesri'nin bu mealde rivayetleri vardır.

Harâiti, Hasan b. Ebû Sufyan, İbn Lal ve Deylemî'nin rivayetle­rinde Resûl-i Ekrem:

“Her insanın başında iki zincir vardır. Bunlar­dan biri yedinci kat göklerde diğeri de yerin dibindedir. İnsan tevazu edince (melekler) ipi yukarı çekip adamı yedinci kat göklere kadar yükseltirler. Kibirlendiği vakit (melekler) aşağıdaki ipi çeker ve ken­disini yerin dibine batırırlar.” buyurmuştur.

İbn Asâkir'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Dünyada böbürlenip başını yukarı kaldıranın, kıyamet günü Allahu Teâlâ başını yerlere sürter. Dünyada Allah için tevazu gös­terene, kıyamet günü Allahu Teâlâ bir melek gönderir. Melek onu, mahşer halkı arasından çekip çıkarır ve: “Ey sâlih kul, Allahu Teâlâ sana:

“ Baha gel, senin için korku ve hüzün yoktur, buyurur,  der.” buyurmuştur.

Ebû Nuaym'ın rivayeti:

“ Kimin sureti güzel olur, temiz aileye mensup bulunur, bir ka­rışıklığı olmaz ve tevazu gösterirse, kıyamet günü Allahu Teâlâ'nın hâlis kullarından olur, şeklindedir.

İbnü'l-Cevzi'nin *Mevzûat”ma aldığı ve Hatıb’ın rivayet ettiği şu hadisde Resûl-i Ekrem:

“Din kardeşinin artığını içmek, tevazûdandır. Kardeşinin ar­tığım içene yetmiş derece verilir, yetmiş günahı mahvolur ve defte­rine yetmiş sevap yazılır,” buyurmuştur.

Ebû Ali ez-Zehebî ve İbn Neccâr rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allah için ziyneti terkeden ve tevazu için kaba kumaş giyen kimse için Allahu Teâlâ bu giysileri cennet elbisesine çevirir”. Ha­dîsi Hâkim de rivayet etmiş ve Buhâri ile Müslim'in şartlarına göre Sahih olduğunu söylemiştir.

Târik anlatıyor: Hz. Ömer, Ebû Ubeyde (radıyallahu anhuma) ile Şam'a gidiyordu. Önlerine bir dere çıktı. Devenin sırtında olan Hz. Ömer hemen deveden indi, ayakkabılarını çıkarıp boynuna astı. Devesini eline aldı ve suya girdi. Ebû Ubeyde (r.a.):

“Ey mü’minlerin emiri, bu yaptığını beğenmedim, sizi bütün Şam halkı istikbale çıktı, sizi bu durumda görmeleri uygun olur mu?” dedi. Hz. Ömer:

“Yazıklar olsun, bu sözü sizden beklemezdim; bunu başkası söyleseydi, onu âleme ibret için iyice döverdim. Ey Ebû Ubeyde! Biz âdi kimseler idik, Allahu Teâlâ İslâmiyetle bizi aziz kıldı. Biz, izzet ve ululuğu İslâmiyetten başka bir şeyde ararsak, Allahu Teâlâ bizi zelil kılar,” dedi.

Beğavî, İbn Kaani, Taberânî ve Bezzâr’ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Vekârını zedelemeyecek şekilde tevazu edene, meşru yolda kazandığı servetini Allah yolunda harcayana, düşük kimselere mer­hamet gösterene, fakih ve hikmet sahipleri ile düşüp kalkana müj­deler olsun,” buyurmuştur.

Bezzâr'ın rivayet ettiği bir hadîs de şöyledir:

“Resûl-i Ekrem Küba'da bulunuyordu. Akşam olunca bir bardakta, bir miktar bal karıştırılmış süt kendisine takdim edildi. Resûl-i Ekrem bardağı ağ­zına yaklaştırıp balın kokusunu alınca, bardağı geri çekti ve:

Ben bunu haram etmiyorum (fakat içmiyorum).   Allah için tevazu edeni Allah yükseltir, kibredeni ise alçaltır. İktisad edeni de zenginleştirir, tsraf edeni fakir yapar. Çok zikredeni ise Allah sever,” buyurdu.

Zehebî “Mizânda bunun munker bir haber olduğunu Şeyhu'l-îslâm Zeynuddin el-Irâki söylemiştir. Ayrıca bu hadisi Taberâni, Aişe (radıyallahu anha) den rivayet etmiştir. Herbirinde bazı ifade deği­şiklikleri vardır. Ahmed ve Ebû Yâ'lâ da Ebû Said (r.a.) den bu ha­dîsi rivayet etmişlerdir. Bu rivayetlerde bazı değişiklikler vardır.

Başka bir rivayette:

“Resûl-i Ekrem bazı Ashabı ile bir evde ye­mek yiyordu. Kapıya nüzüllü bir adam geldi. Resûl-i Ekrem onu içe­ri aldı, dizine oturttu ve yedirdi. Kureyş'den birisi bundan hoşlan­madı ve peygamberimizin bu hareketi ağırına gitti. Bu zat, bu has­talığa yakalanmadan ölmedi.” İhyada böyle anlatılmıştır.

Şeyhülislâm Zeynuddin el-Irâki, bunun aslını bulamadığım söy­lüyor. Bilinen hadîs, Resûl-i Ekrem'in cüzzamlı ile yemek yemesidir ki, bunu Ebû Davud, Tirmizi ve İbn Mace rivayet etmişlerdir. İbn Mâce, bunun garip olduğunu söylemiştir.

Diğer bir rivayette:

“Allahu Tealâ bir insanı hem Müslüman ve hem de güzel yarattığı ve layık olduğu mevkie oturttuğu halde, bu adamın tevazu göstermesi Allahu Teâlâ'nın kendisini korumasından ve iyi kulu olduğundandır.” buyurmuştur.

Taberâni, İbn Mesûd (r.a.) e mevkuf olarak bu mealde bir ha­dis rivayet etmiştir ki, o da ihtilaflıdır.

Diğer bir rivayette şöyle buyurulmuştur:

“Dört şey var ki, Allahu Teâlâ bunları ancak sevdiklerine verir. İbâdetin başlangıcı olan susmak, tevekkül, tevazu ve zühddür”. Taberânî ve Hâkim az fark ile hadisi rivayet etmişler; Hâkim, senedi­nin Sahih olduğunu söylemiştir. Bununla beraber İbn Hibban'ın, “Bu adam mevzu hadîsler rivayet eder” diye hakkında söylediği bir ada­mın bu râviler arasında bulunduğunu söylemekle buna itiraz eden­lerden olmuştur.

Başka bir rivayette:

“Resûl-i Ekrem yemek yiyordu, bir adam geldi. Kimin yanına oturdu ise hemen yanından kalktılar. Resûl-i Ekrem onu yanına oturttu.” Buna da yukardaki şekilde itiraz edil­miştir. Bu da İhyâ'da geçer.

Diğer garip bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Ne oluyor sizde ibadetin zevkini göremiyorum,” buyurdu. Ken­disine:

“İbâdetin zevki nedir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Tevazûdur,” buyurdu. Başka bir garip rivayette de:

“Ümmetimden tevazu edenleri gördüğünüz vakit, siz de onla­ra karşı tevazu edin; kibredenleri gördüğünüz vakit, siz de onlara karşı kibredin. Zira bu, onlara karşı kibir değil, hakarettir,” buyurul­muştur.

Hz. Ömer (r.a.) diyor:

“Kul tevazu edince, Allah onun başındaki halkayı yükseltir ve: “Devam et, Allah seni yükseltsin” denir. Kibirlenip durumunu değiştirdiği vakit, Allahu Teâlâ şiddetle onu yerlere serer ve: “Uzak ol, Allah seni uzak etsin” der. Bu adam kendi kendini büyük görürse de herkesin gözünde hınzırdan da daha hakir ve adidir.” dedi.

Hz. Aişe:

“İbâdetlerin efdali tevazûdur.” demiştir. Fudayl:

“Tevazu, hak için eğilmek ve en cahil bir insandan duy­muş olsan da hakkı kabul edip ona itaat etmendir.” demiştir.

Davud aleyhisselâmın oğlu Süleyman aleyhisselâm sabaha çık­tığı vakit, insanlardan uzaklaşır, yoksulların yanına geldiği vakit, “Miskin, miskinler ile buluştu” der ve onların yanında otururdu.

Hasan-ı Basri tevazuu anlatırken, “Tevazu, evinden çıktığın va­kit rastladığın her insanda senden üstün bir meziyetin bulunduğunu kabul etmendir” demiştir.

Mücahid diyor: Nûh aleyhisselâmm gemisi için Allahu Teâlâ Cûdi dağını seçti. Çüntyü onun tevazuu diğer yüksek dağlardan fazla idi. Resûl-i Ekrem'in, ibadet etmesi için Hira mağarasını seçmesi de, onun tevazüundan idi.

Zâtın biri anlatıyor: Safa tepesi civarında binitli bir adam gör­düm. Adamları, etrafında sağa sola saldırıp ona hizmet ediyor, o da bütün heybet ve ihtişamiyle yürüyordu. Bir süre sonra aynı adamı Bağdat'ta yalın ayak, baş açık perişan bir vaziyette gördüm. Duru­munu sordum. O:

“Herkesin tevazu ettiği yerde kibirlendim, Allah da beni bu hale soktu” dedi.

Büyük günahların beşincisi, aldatmak, hile ve hıyanettir. Altın­cısı, nifak -içi ayrı dışı ayrı olmak- tır! Yedincisi bağy -azgın­lık- tır. Sekizincisi, böbürlenmek ve insanlara hakaret etmek için onlardan uzaklaşmak. Dokuzuncusu, mâlâyâni, boş ve faydasız şey­lere dalmak. Onuncusu, tama’. Onbirincisi, yoksulluk korkusu- On ikincisi, kadere küsmek. On üçüncüsü, zenginlere heves edip, zengin­liklerinden sebep onlara saygı göstermek. Ondördüncüsü, yoksullar­la eğlenmek. On beşincisi, hırs. On altıncısı, dünya malına heves edip onunla iftihar etmek. On yedincisi, haram olan şeyle insanlara karşı süslenmek. On sekizi ne isi, dalkavukluk. On dokuzuncusu, yapmadığı ve hakkı olmayan şeylerde övülmeyi sevmek. Yirmincisi, kendi ku­surlarını bırakıp başkalarının kusurları ile meşgul olmak. Yirmi birincisi, Allah'ın verdiği nimetleri unutmak! Yirmi ikincisi, meşru ol­mayan işlerde kıskançlık! Yirmiüçüncüsü, şükrü terketmek. Yirmi dördüncüsü, kazaya rıza göstermemek! Yirmibeşincisi, Allahu Teâlâ'nın hakkını ve emirlerini hiçe saymak. Yirmialtıncısı, insanlarla alay ve eğlence etmek. Yinniyedincisi, nefsin hevâ ve hevesine uyup hak­tan yüz çevirmek. Yirmisekiziiicisi, hile yapmak. Yirmi dokuzuncusu, dünya hayatını tercih etmek! Otuzuncusu, hakka karşı inad göster­mek. Otuzbirincisi, Müslümanlara sûizanda bulunmak. Otuzikincisi, hoşuna gitmediği konularda ve hoşlanmadığı bir adamdan hak ve hakikat ortaya atılınca gerçeği kabul etmemek. Otuz üçüncüsü, is­yana sevinmek. Otuz dördüncüsü, isyanda ısrar etmek. Otuz beşincisi, yaptığı iyiliklerden ötürü insanlar tarafından övülmeyi sevmek. Otuz altıncısı, dünya hayatına rıza gösterip onunla yetinmek. Otuz yedincisi, Allah'ı ve âhireti unutmak. Otuz sekizincisi, nefsânî arzu­larından dolayı kızarak boş ve batıl şeylerde nefsinin arzularını ye­rine getirmeğe çalışmak.

Şunu bilmiş ol ki, saydığımız bu günahların bazısı diğer bazısı­nın içine girmiş olmakla beraber, beşinci günahtan otuzsekizinci günaha kadar hepsinin Kebâir'den olmaları, fıkıh, marifet, ilim ve ameli bir araya toplayan muteahhirîn âlimlerinden bazılarının söz­lerinde böyle geçtiği gibi, “Hidâyetü's-Sâlikîn, Terbiyetü'l-Müridîn”, kerametleri açık, yüksek hal ve ahlâka sahip olanların eserlerinde tasrih edilmiştir.

Bu eserlerin başında, tedavi olup korunabilmek için her mükel­lefin batini kebâr'i bilmesi lâzımdır. Zira bu batini kebâirlerden bir hastalık kalbinde bulunan kimse, Allah korusun, kalb-i selim ile Allaha' kavuşamaz, denmektedir.

Kalbe ânz olup, kalbi değiştiren hastalıklardan belli başlıları, Allah korusun; küfür nifak, kibir, fakr, sallanarak yürümek, hased, hile yapıp aldatmak, kin, azgınlık, taşkınlık, Allah için olmayan öf­ke ve hiddet, riya, gösteriş, süm'a (göstermecilik), cimrilik, haktan yüz çevirmek ve yukarda anlattıklarımızdır. Bunların sonunda şöyle denmiştir: Bu hastalıklardan birine sahip olan, zina, hırsızlık, içki­cilik ve benzeri beden'ile işlenen büyük günahlardan, yok edecek iyiliklerle tez zâü olurlar. Fakat kalbi olan bu günahlar öyle değil, onlar kalbde yerleşir, âdeta kalbin bir vasfı halini alır ve kolay ko­lay kalbden çıkmazlar. Onun için bunlar daha tehlikelidir. Zira kal­bi ifsat ederler ve kalb ifsad edilince bütün beden de fesada gider. Nitekim Resûl-i Ekrem,

Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur. O bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin, o et parçası kalbdir.”[72], buyurmuştur.

Kalb, uzuvların hükümdarıdır. Bütün azalar kalbin enirinde ve onun askerleridir. Hükümdar iyi olursa, ordusu da iyi olur; hüküm­dar kötü olursa maiyyeti de kötü olur. Nitekim aynı mealde olmak üzere Ebû Hureyre (r.a.), “Kalb, hükümdar ve azalar onun askerle­ridir. Hükümdar iyi olursa, askerleri de iyi olur; hükümdar kötü olursa, askerleri de kötü olur. Kim bütün bu hastalıklardan arınmış kalbe sahip olursa Allah'a hamdetsin. Kimin de kalbinde bu hasta­lıklardan biri varsa, kalbini bundan tedavi etmek ona borçtur. Has­talık iyileşinceye kadar kalbini tedavi etmelidir. Bu hastalığa aldı­rış etmediği takdirde günahkârdır. Kalbin bu hastalıklarından so­rumlu olması, yalnız kalbine geçen ve tesadüfen söylediklerinde de­ğil, niyet ve kasdine göre sorumludur. Bütün bunlara kebâir adını vermek, ahlâk, tasavvuf ve marifet erbabının görüşüdür. Bunun için İmâm Şafii ile bu hususta görüş ayrılıkları vardır. Gerçi onlar da hased, kin, riya, sum'a, kibir, ucb gibi hastalıkları büyük günah­lardan saymaktadırlar. Diğer bazıları hakkında da aynı görüşe sa­hiptirler. Yakında göreceğimiz gibi bunlar hakkında şiddetle vaîd ifade eden hadîsler de bunu teyid etmektedir. Evet, bağy ve azgın­lık ıstılah anlamı ile fakihlere göre  değil, sağiredir. Bütün bunların bazıları hakkında yakında konuşulacaktır. Bahillik, zekât vermemek, suizan ve gıybet gibi konular ele alınacaktır.

Dünyalık için sevinmenin haram olduğunu söyleyenlerden birisi, imamlarımızdan Beğavî'dir. Bu zât Tehzîb’inde bunun haram ol­duğunu tasrih etmiştir. Bu zâtın, dünyalık için sevinmenin haram olduğunu söylemesi, belki de bunun doğuracağı zararları bakımın­dandır. Zira kişinin dünyalık ile sevinmesi, emsalinden üstün oldu diye kibrinden ve böbürlenmesinden ise, bunun kebâirden olduğu açıktır. Yok, eğer, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarının temini, baş­kalarına muhtaç olmaktan kurtulması ve bu sayede başkalarına yardım imkânları elde etmesi bakımından sevinmiş ise, bu sevgi makbul ve memduhtur. Nitekim âyet-i celile'de:

“De ki: “Bunlar, Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir.” Buna sevinsinler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır.”[73], buyurulmuştur.

Saydığımız bütün bu büyük günahların aslı, kalp bozukluğu ve kötü ahlâktır. Şimdi biz, bunlar hakkında bunları yeren bazı riva­yetlerle işe başlayalım.

Haris ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Sirkenin balı bozması gibi, kötü huy da ameli bozar”, buyurmuştur.[74]

İbn Mende'nin rivayetinde de Resûl-i Ekrem:

“Kötü huy uğur­suzluk, kadınlara itaat pişmanlık, güzel tasarruf ise nema ve bere­kettir”, buyurmuştur.

Hatîb'in rivayetinde ise şöyle buyurulmuştur:

“Kötü huy, uğur­suzluktur; kötüleriniz, fena huylu olanlarınızdır”. Ahmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Bir dağın yerinden kaydığını duyduğunuz vakit, buna inanın, fakat bir adamın tabiatının değiştiğini işitirseniz, buna inanmayın. Çünkü o, yaradüdığı huy üzerine kalır”, buyurmuştur.

Hatib'in rivayeti,

“Her günahın bir tevbesi vardır, ancak kötü ahlâk sahibi bir günahtan tevbe ederken daha kötüsüne düşer.”, şek­lindedir.

Ahmed, Taberânî ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde, Resûl-i Ek­rem:

“Şûm, kötü huydur.”[75], buyurmuştur. Harâiti'nin rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Kötü huy, yürü­yen bir adam olsaydı kötü bir insan olurdu”.

Haris, İbn Neccâr ve Ebû Nuaym rivayetlerinde,

“Ahlâkı kötü olan kimse kendisine eziyet eder. Sıkıntıları çok olan kimsenin be­deni de hasta olur. İnsanlarla lüzumsuz yere münakaşa edenin mü­rüvveti kaybolur”, buyurulmuştur.

Tirmizi ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kötü huylu cennete giremez”, buyurmuştur.

Askeri'nin Sahih sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Sirke balı bozduğu gibi, kötü huy da ameli bozar”, buyurmuştur.

Bunun için Resûl-i Ekrem namaza başlarken duasında:

“Allah'ım, beni güzel ahlâka hidâyet eyle, zira ahlâkın güze­line ancak sen hidâyet edersin. Ahlâkın kötüsünü de benden kaldır, zira kötü huyu ancak sen yok edersin,” demiştir.

Bu husus ile ilgili daha pek çok hadîsler vardır. Bunlardan ba­zıları şunlardır:

“Güzel huy, dünya ve âhiretin hazine bedelidir. İnsan güzel huy sayesinde gündüz oruçlu ve geceyi ibadetle geçirenlerin mevkileri­ne, âhiretin derece ve şerefli menzillerine ulaşır. Kötü huy da affe­dilmeyecek günahlardandır. İnsan kötü huy sebebiyle cehennemin alt derekelerine düşebilir” [76]

“Güneş kırağıyı erittiği gibi güzel huy da günahları eritir.”,

“Güzel huy yumn-u berekettir.”,

“Kıyamette Resûl-i Ekrem'e yakın olan, ahlâkı en güzel olandır.”,

“Aynı zamanda amellerin efdali ve mizana konacak iyiliklerin en ağırı yine güzel huydur.”.

Hz. Aişe (r. anha): “Resûl-i Ekrem'in ahlâkı Kur'an idi. Kur'an ise:

“Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldı­rış etme.” [77], buyurulmuştur.

Resûl-i Ekrem:

“(En üstün ahlâk) gelmeyene gitmen, vermeyene vermen ve sana kö­tülük edeni bağışlamandır.”[78]  Buyurmuştur.

Hâkim ve Deylemi'nin tahriçlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“İblis: “Ademoğullarının azgınlık ve çekememezliklerini arzu edin ve buna gayret gösterin. Zira bunlar Allah katında şirke denk­tir.” demiştir”.

Harâitî'nin tahricinde Resûl-i Ekrem:

“Düşmanlıktan sakınınız, zira o, imanı kökünden traş eder.” buyurmuştur.

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ey dili ile iman edip, imanı kalblerine girmeyen insanlar, mü'-minleri yermeyin, onların kusurlarını araştırmayın. Din kardeşinin kusurlarım araştırıp açıklayan kimsenin -evinin içinde de olsa- gizli kusurlarını açığa çıkarıp onu Allah rezil eder.”[79], buyur­muştur.

Ebû Ya'lâ ile Beyhakî, .ayrıca Tirmizî ile Hekim'in -mürsel olarak- aynı mealde rivayetleri vardır.

Resûl-i Ekrem:

“ Böyle kusur araştıranı -evinin içinde olsa da- Allah rezil eder,” buyurunca, kendisine:

“Allahu Teâlâ'nın mü’minlere karşı perdesi, onlar için örtüp gizlediği kusurları var mıdır?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Allah'ın örttüğü kusurlar, sayılamıyacak kadar çoktur. Mü'min, günah İşleye işleye bütün bu perdeler üzerinden atılır. Allahu Teâlâ meleklere: 

“Kulumun kusurlarını insanlardan gizleyin, zira onlar sadece ayıplarlar, yoksa bir şey düzeltmezler.” buyurur. Me­lekler de kanatları ile adamı örterler. Buna rağmen adam isyana devam ederse melekler:

“ Ya Rab, artık bu adam, İsyanı ile bizi de huzursuz etmiştir, derler. Allahu Teâlâ:

“Bırakın onu, gecenin karanlığında ve evinin en kuytu yerinde de suç işlese, ben yine onu açığa çıkarır ve perişan ederim,” buyurur.”

Deylemi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İnsanların medhini sevmek, İnsanı kör ve sağır eder,” buyur­muştur.

Hatîb'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü Allahu Tealâ herhangi bir kulunu çağırıp hu­zuruna aldığı vakit ona malından sorduğu gibi, mevki ve mansıbın­dan da sorar,” buyurmuştur.

İbn Neccâr'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kardeşine kötü zanda bulunan kimse, Rabbisine kötü zanda bulunmuş olur.” buyurmuştur. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Zannın çoğundan sakının.”[80], buyurmuştur.

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem, “Bir kimse hakkında herhangi bir şeyde şüphelendiğiniz vakit onu araştırmayın, Hased ettiğiniz zaman aşırı gitmeyin. Fala baktığınız vakit ona itibar etme­den işinize devam edin ve Allah'a tevekkül edin. Tarttığınız vakit fazla tartın eksik tartmayın.” buyurmuştur.

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İnsanlardan vaz geçin, onlar üzerinde araştırma yapmaym. Görmez misin, insanlar üzerinde araştırma yaparsan, onları ya ifsad eder, ya da ifsad edecek duruma gelirsin.” buyurmuştur.

İbn Kaani ve İbn Mubârek'in rivayetlerinde de şöyle buyurulmuştur.

“Üzerinde âlimlerin de duramayıp kayacakları kaygan taş, tama'dır.”

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Üç şeyden sakinini ulaşılamayacak şeylere tama'dan, tabiate dönüşecek tama'dan ve tama'a dönüşecek tabiatten. Ayrıca tabiate tesir edecek tama'dan ve tama'a dönüşecek tabiatten Allah'a sığı­nın.”[81], buyurmuştur.

Ahmed, Taberâni ve Hâkim'in de aynı mealde rivayetleri vardır. Ayrıca Taberânî'nin bir rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuş­tur:

“Ta ma'dan sakının, zira o, fakirliktir. Özür dilenecek şeyden de sakı­nın.”[82]

Hâkim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İnsanların elinde olanlara göz dikme, tama1 etme, zira tama' peşin yoksulluktur. Namazını kıl, zira sen bir emanetçisin. Namaz hususunda behânelerde bulunmaktan sakın,” buyurmuştur.

Ebû Nuaym ve İbn Asâkir'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Bir ay vade ile satın alan Usâme'ye şaşmaz mısınız? Usâme uzun emel sahibidir. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a ye­min ederim ki. göz kapaklarımı açtığım vakit, onların kapanmayıp açık kalacaklarından ve bir tarafımı kaldırdığım vakit onu indirme­den öleceğimden korkarım. Ağzıma bir lokma aldığım vakit onu yut­madan ölebileceğim korkusu içindeyim. Ey Ademoğullan, eğer ak­lınız başınızda ise, kendinizi ölülerden sayın. Allah'a yemin ederim ki, size vaadedilen ölüm, mutlak gelecektir ve siz, ona mani olama­yacaksınız,” buyurmuştur.

İbn Adiy de rivayetinde, “Ümmetime en çok korktuğum, hevâ ve arzularına uymak ve bir de uzun emeldir.” buyurmuştur.

İbn Asâkir ve Buhâri'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İhtiyar gönlü, her zaman iki huyda genç bir halde bulunur: Dünya sevgisi, uzun emel.”[83], buyurmuştur.

Ebû'ş-Şeyh'ın rivayetinde Allahu Teâlâ buyuruyor ki:

Eğer mü'min kulum için günah, ucbtan hayırlı olmasa, mü’min kuluma gü­nah işleme fırsatını vermezdim.”

Deylemi'nin rivayetinde de, “Eğer mü’min kulum ameli ile ucb'a, kendini beğenme hastalığına yakalanmasaydı günahlardan korunur­du, fakat günah onun için ucbtan ehvendir.” buyurulmuştur.

Darekutnî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kişinin dilinde hük­medip kalbinde ucblanması hayır alâmeti değildir.”, buyurmuştur.

Ebû'ş-Şeyh'in rivayeti, “Ümmetinin kötüleri, dini ile ucblanan” ameli ile riyakârlık eden ve sıhhati ile husûmet edendir. Riya ise şirktir.” şeklindedir.

Ebü Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Yaptığı bir iyiliğe karşı kendisini öven ve beğenen kimse, şükrünü kaybetmiş ve ame­lini mahvetmiş olur.” buyurmuştur.

Deylemi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ölümle istirahata çekilen ölü değil, asıl ölü, diri iken ölendir.” buyurmuştur.

Buhârî, Müslim, Ebû Davûd ve Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Verdiği sözünde durmayıp cayan kişi için kıyamet gününde bir bayrak dikilir de:

“Bu adam falan oğlu falana gadretmiştir” diye ilân olunur.”[84], buyurmuştur. Hâkim'in, Tayâlisî, Ahmed, Buhâri ve Müslim'in Enes'den; Ahmed ve Müslim'in İbn Mesûd'dan; Müs­lim'in İbn Ömer'den; İbn Mâce ile Müslim'in Ebû Saîd'den; Harâitî ve Müslim'in Ebû Saîd'den bu mealde bazı kelime farkları ile rivayet­leri vardır.

Ahmed ve Ebû Davud'un rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

İnsanlar kendi kendilerine gadredip aldatmadıkça helak olmazlar.” buyur­muştur.

Beyhakî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Hile ve aldatma cehennemdedirler.” buyurmuştur. Ebû Davud, buna bir de hıyaneti ekle­miştir.

Tirmizî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Mümine zarar veren veya onu aldatan mel'ûndur.”[85],   buyur­muştur.

Ebû Davud'un rivayetinde de, “Komşusunun karısını veya kölesini aldatan, bizden değildir.” buyur­muştur.

Ebû Davûd ve Hâkim'in de bu mealde rivayetleri vardır.

Taberânî ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde,

“Bizi aldatan bizden değildir. Hile yapan ve aldatan cehennemdedir.”[86] buyurmuştur.

Tirmizi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Hile yapan, verdiğini başa kakan ve cimri olan cennete giremez.”[87], buyurmuştur.  

İmam Rafifî, Ebû Nuaym. Şîrâzi, Ahmed ve Beyhaki'nin bu mealde rivayetleri vardır.

Es-Sencizi'nin rivayetinde, “Hevâ ve hevesinize uymayın, çünkü hevâ ve heves, insanı kör ve sağır eder.” buyurulmuştur.

Taberâni ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Gök kubbe altında Allah'tan başka ibadet edilen ve Allah katında en bü­yük günah olan arzularına uyulan hevâ-i nefstir.” buyurmuştur.

Ebü'ş-Şeyh'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Altı şey ameli mah­veder. Bunlar: Kendi kusurlarını bırakıp insanların ayıbları ile uğ­raşmak, kalb katılığı, dünya sevgisi, haya azlığı, uzun emel ve hak­sızlıktır.”, buyurmuştur.

Ebû'ş-Şeyh ve İbn Asâkir'in mürsel olan rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü Allahu Teâlâ'nın en çok buğzettiği sekiz sınıf insandır. Bunlar: Yalancılar, böbürlenenler, gizli kin besleyenler, Allah ve Resulüne davet edildikleri vakit ağır alan, fakat şeytana çağırıldıkları zaman koşanlar, hakları olmadığı halde dünyalıktan bir şey kendilerine yöneldiği vakit onu kendilerine helâl etmeye ça­lışanlar, dostların arasını açmak için söz gezdirenler ve insanlarda kusur arayıp gezenlerdir. İşte Allahu Teâlâ bunları tardeder.” buyur­muştur.

İbn Asâkir'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Size insanların en kö­tüsünün kimler olduğunu bildireyim mi? Tek başına yalnız yemek yiyip de kimseye vermeyen, tek basma yola çıkan ve kölesini döven kimselerdir. Bunlardan daha fenasını size bildireyim mi? İnsanlara küsen ve insanlar da kendisine küsen. Bunlardan daha fenasını size bildireyim mi? Dünya ve âhiretini dünyası için satan kimsedir. Bun­dan daha kötüsü de din maskesi altında dünyayı yiyendir.”, buyur­muştur.

İbn Adiy, Ebû Nuaym, Beyhakî, Hatib, İbn Âsâkir ve İbn Neccâr’ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Ey Âdemoğlu, elinde yetecek kadarı varken, sen, seni azdıra­cak olanı istersin. Ey Âdemoğlu! Sana ne oluyor ki, ne aza kanaat eder, ne çok ile doyarsın? Ey Âdemoğlu! Sıhhatli olarak sabaha çık­tığın, malından emin olup günlük yiyeceğin bulunduğu vakit, artık bütün dünyalık senindir.”

Deylemî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bir kuluna hayır dilediği vakit, ona olan taksimatına onu razı kılar ve onu, onun için mübarek kılar.” buyurmuştur.

Ahmed, Buhârî ve Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Sizden biriniz mal ve hilkatte kendisinden üstün olanlara bakmak istediği vakit, hemen kendisinden aşağı (halli olanlara) baksın.”[88], buyurmuştur. Hennâd ve Beyhaki'nin de aynı mealde rivayet­leri vardır.

Tirmizî, Hakîm ve Beyhaki'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ bir kuluna hayır dilediği vakit, nefsini her şeyden Müstağni kılar ve kalbini günahlardan korur. Bir kuluna da kötülük murad ettiği vakit, daima yoksulluğunu gözünün önüne kor”.

İbn Lâl'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Kişiye ancak nefsinin ka­naat ettiği şey yeter Nefsinin kanaat ettiği şey ona yeter. Sonra gi­deceği yer, dört arşın boyunda bir mezardır. Bundan sonrası ahiretle ilgilidir.”, buyurmuştur.       

Ahmed ve İbn Asâkir'in rivayetlerinde Resül-i Ekrem:

“Benim katımda en sevimliniz ve bana en yakın olanınız, benden ayrıldığı gibi bana mülâki olanınızdır.” buyurmuştur.

Deylemî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Mü’minin hayırlısı, kanaat eden, kötüsü de tama'kâr olandır.” bu­yurmuştur.

Garip olduğunu söyleyerek İbn. Şahin ve İbn Asâkir'in rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem:

“İsrâiloğullarında bir oğlak annesini emer ve südü ile doyardı. Annesi kayboldu. Bunun üzerine oğlak bir koyunu emdi fakat doymadı. Allahu Teâlâ onlara şöyle vahyetti; “İşte bu oğlağın hikâyesi, sizden sonra gelecek milletin durumuna benzer. Bir cemaat yiyecek kadar şey bir kişiye verildiği halde doymaya­caktır.”

Temâm'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Cehenneme ilk sevkedilecek ümmetimin kötüleri, şol zelil ve hakir kimselerdir ki, yedikleri vakit doymaz, biriktirdikleri ile de ye­tinmezler.” buyurmuştur.

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allah'ın kendisine ayırdığı rızka razı olmayan, sıkıntılara sabr u tahammül edemeyen kimsenin hiç bir ameli Allah'a yükselmez. Allahu Teâlâ kendisinden gazablı olduğu halde O'na mülâki olur,” buyurmuştur.

Ebû Yâ'lâ, Hatîb ve İbn Asâkir'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Malı az, çoluk çocuğu çok olup namazını güzel kılan ve Müslümanları gıybet etmeyen kimse (şehâdet parmağı ile orta parmağını işa­ret ederek) kıyamet günü böylece bana yakın olur.”[89], buyur­muştur.

Timizi, İbn Sa'd ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Ey Âişe! Bana kavuşmak istersen, dünyalıktan, bir yolcunun azığı kadarı sana yetsin. Zenginlerle sakın düşüp kalkma. Elbisen iyice eskimeden yenisini alma.”[90], buyurmuştur.

İbn Asâkir'in rivayetinde Resûl-i Ekrem Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir:

“Kulumun katımdaki en sevimli ibadeti nasihatte bulunmasıdır.”

Ahmed, Müslim, Ebû Davud, Nesei, Ebû Avâne, İbn Huzeyme, İbn Habban, Beğavi, Barudi, İbn Kaani, Ebû Nuaym ve Beyhakfnin Temîm-i Dâri'den ve yine hasen olduğunu söyleyen Tirmizi, Neseî ve Dârekutnî'nin Ebû Hureyre (r.a.) den, ayrıca Ahmed ve Taberânî'nin İbn Abbâs (r.a.) tan ve İbn Asâkir'in Sevbân (r.a.) dan rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir.” buyur­du.

“Kim için?” diye sormaları üzerine, Resûl-i Ekrem:

Şüphesiz Al­lah için, Kitabı için, Resulü için, Müslümanların İmamları için ve bü­tün Müslümanlar için.” buyurdu.[91]

İbn Neccâr’ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Kıyamet günü beş şey ile gelenin yüzü cennetten ayrılmaz. Bunlar Allah için, dini için, Kitabı için, Resulü için ve Müslüman cemaati için va'z u nasihat eden­dir”, buyurmuştur.

Dârekutni ve Deylemî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Mü'min, din kardeşine nasihatte bulunduğu sürece dinî bakımdan kişi­lik ve huzur içindedir; nasihatten uzaklaştığı vakit haşarılığını kay­beder.”, buyurmuştur.

Müslim ve Neseî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“(Allah'ın kelimesini yükseltmek için değil de) kabile asabiyye­ti için kızıp ve bu taassuba yardım için savaşarak öldürülen kimse, cahiliyye devri cinayetiyle öldürülmüştür.” [92], buyurmuştur.

Ebû Davud'un rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“(Kabile) asabiyyetîne çağıran bizden değildir. (Kabile) asafaiyyeti uğrunda savaşan bizden değildir. (Kabile) asabiyyeti uğrunda ölen bizden değildir.” , buyurmuştur.

Beyhakî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Mevki bakımından in­sanların en kötüsü, başkasının dünyalığı için kendi âhiretini kay­beden kimsedir.”, buyurmuştur.

Diğer rivayette, “En büyük nedamet sahibi odur.” şeklindedir. Başka rivayette de, “Kıyamet günü en kötü mevkie sahip olacak odur.”, buyurulmuştur.

Tirmizi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allah'ın rızasını insanları darıltmakta arayan kimseye insanla­rın kötülüğüne karşı Allah yeter. Allah'ı darıltıp insanların rızasını arayan kimseyi de Allahu Teâlâ insanlara havale eder.”[93]

Beyhaki'nin mürsel olarak rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Üç haslet vardır ki, bunlardan hiç biri bir kimsede bulunmazsa, köpek, bu adamdan daha hayırlıdır. Bunlar: Haramdan kendini koruyacak vera', takva, kendini bilmeyenlerin cehaletine aldırış etmeyecek hilm, güzel huy ve insanlarla iyi geçim yapmasını sağlayacak güzel ahlâktır.” buyurmuştur.

Ebû'ş-Şeyh ve Taberâni'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Üç şey vardır ki, bunlar ümmetimden ayrılmaz. Onlar: Kötü sanı, hased ve şûm tutmaktır. Ümmetim bunlardan kurtulamaz. Ancak bir kimseye karşı kötü sanıda bulunduğun vakit, o işi araştırma. Bir kimseye hased ettiğin vakit de tevbe ve istiğfar eyle. Şûm tuttuğun vakit ise aldırış etmeden işine ve yoluna devam et.” buyurmuştur. Aynı mealde mürsel olarak başka bir rivayet daha vardır.

Beyhakî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Üç şey vardır ki, hiç kimseye (bunları yapmamasına) ruhsat yoktur. Bunlar: Kâfir olsalar da anneye ve babaya itaat, Müsluma­na olsun kâfire olsun, verdiği sözde durmak, Müslüm olsun kâfir ol­sun, emânete riâyet etmek.”

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem Âllahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

“(Allahu Teâlâ buyuruyor:) Üç kimse var ki, kıyamet günü Ben onların hasmıyım. Ben kimin hasmı olursam husûmette ona (galip) gelirim. Bunlardan birisi, Benim adıma söz verir de sonra verdiği sözde durmaz. Diğeri, hür bir kimseyi satar da aldığı parayı yer. Üçüncüsü de ücretle bir işçiyi kiralar, İşçi hakkıyla işini yaptığı hal­de ücretini vermez.”[94] Ahmed ve Buhâri'nin de aynı mealde ri­vayetleri vardır.[95]

 

Uyarılar

 

Uyanlardan biri, yukardaki açıklamalarımızdan, insanın en bü­yük düşmanının şeytan olduğu, en şerefli uzvunun da kalbi bulun­duğu; şeytanın da yalnız dış görünüşü ifsad etmekle yetinmeyip mutlak surette şerefli aza olan bu kalbi ifsad etmek istediğini anla­mış olduk. Bunun için her yükümlüye kalbini şeytanın şerrinden ko­rumak farz-ı ayn oldu. Fakat şeytandan kalbini korumak, ancak şeytanın gireceği kendisine nüfuz edeceği yolları bilmekle müm­kündür. Bir'vacibe, kendisine ulaşılabilen şeyi bilmek de vaciptir. O halde şeytanın, insanın kalbine gireceği yolları -ki bunlar insan­da bulunan vasıflardır- bilmek farzdır. Aslında bunlar pek çok ol­makla beraber en büyükleri hased ve hırstır. İnsan bir şeye fazla haris oldu mu, onun hırsı kendisini kör ve sağır eder, artık etrafı görmez ve duymaz olur. Nitekim yukarda geçen bir hadisde Resûl-i Ekrem:

“Bir şeye “evgin o şeye karşı seni kör ve sağır eder.” buyur­muştur. Şeytanın bu giriş yollarını anlayan, basiret nurudur. Hırs ve hased bunu kör ettiği vakit görmez olur. Basiretin bu körlüğünden yararlanan şeytan da istediği gibi faaliyet gösterir.

Rivayete göre Nuh aleyhisselâm şeytanı gemide buldu ve:

“Bu gemiye niçin girdin?” diye sordu. İblis:

“Bu dostlarının gönüllerini çalmak için, vücudlarının seninle gönüllerinin benimle olması için girdim,” dedi. Nuh aleyhisselâm:

“Ey Allah'ın düşmanı, gemiden çık, çünkü sen tardedilmişsin,” dedi. İblis:

“Beş şey vardır ki, ben bunlarla insanları helak ederim. Bun­ların ikisini söylemem, fakat diğerlerini söyleyeyim,” dedi.   Bunun üzerine Allahu Teâlâ:

“Ey Nûh, şeytana söyle, istediklerini değil, istemediklerini söy­lesin, diye vah yetti. Nûh aleyhisselâm:

“Söylemek istemediğin o iki şeyi anlat,” dedi. îblls:

“Bu iki şey, hiç bir zaman beni yalancı çıkarmayan, hedefimi şaşırmayan ve insanları kendileri ile mutlak surette helak edebildi­ğim hususlardır. Onlar da hırs ile hasettir. Hased sebebiyle ben la­nete uğradım ve koğulmuş bir şeytan oldum. Hırsa gelince, bunun sayesinde Adem aleyhisselâma yol buldum ve onu cennetten çıkart­tım. Her şey Âdem aleyhisselâma mubah iken bir ağaç yasaklanmış­tı. Âdem aleyhisselâm cennette kalmaya haris idi. İşte onun bu hır­sından yararlandım ve onu aldatarak yasak olan ağaçtan yedirttim ve cennetten çıkmasına sebep oldum, dedi. Şeytanın insana yol bul­duğu vasıfların büyüklerinden diğer ikisi de gazab ve şehvettir. Gazab ve hiddet sebebiyle insanın aklı zayıflar ve çocuğun top ile oy­naması gibi şeytan da onunla oynamağa başlar.”

Rivayete göre İblis Hz. Musa'ya:

“Şefaatçi ol da Allah beni bağışlasın, demiş. Hz. Mûsâ da şe­faatçi olmuş. Bunun üzerine Allahu Teâlâ Mûsâ aleyhisselâma:

“Âdem'in kabrine secde etsin, tevbesini kabul edeyim,” buyur­muş. Hz. Mûsâ durumu İblîs'e anlatınca, iblis hiddetli hiddetli:

“ Hayatında kendisine secde etmediğim bir kimsenin ölüsüne nasıl secde ederim? Böyle şey olmaz. Bununla beraber Ey Musâ, ba­na şefaatçi olduğun için, bende şefaat hakkın vardır. Bunun için üç yerde beni hatırla, sana zararım dokunmaz. Birincisi, kızdığın za­man beni hatırla, çünkü ben o zaman kanın damarda akması gibi insanoğlunda dilediğim gibi hareket ederim. İkincisi de savaş esnasın­da beni hatırla ki, zararımdan korunmuş olasın, çünkü o zaman ben kişiye çocuğunu, karısını, ailesini, malını hatırlatır ve onu savaştan alıkorum. Üçüncüsü de, yabancı kadın ile bir arada yalnız başına bu­lunduğun vakittir. Bu taktirde ne yapar yapar sizi birbirine heves­lendirir ve aldatırım,” dedi.

Peygamberlerden birisi İblis'e:

“Âdemoğluna ne ile galebe çalar ve onu aldatırsın?” diye sor­du, İblis:

“ Hiddet ânında ve hevâ-i nefsine uyduğu sırada onu kolaylık­la aldatırım,” dedi.

Yine İblis'e:

“Ademoğlunun hangi huyundan memnun kahrsın diye?” sorul­du, İblis:

“Yerilen hiddet; insanoğlu bir defa kızdı mı elimde, çocuğun elindeki oyuncak durumuna düşer,” dedi.

Şeytanın, insan kalbine girmesine yardımcı olan kötü sıfatları büyüklerinden birisi de kalbin, dünyanın ziynet ve ihtişamını sevmesidir. Bu esnada şeytan ürer ve Allah'tan kendisini uzaklaştıra­cak eğlence ve çalgı kapılarını ona açar. insanoğlu, ölüm gelinceye kadar bu gaflet içinde kalır. Kıymetli vakitlerini bu gibi faydasız şeylerde harcar. Allah korusun, bazan sonu da sû-i hatime -kötü sonuç- ile olur.

Şeytanın, insan kalbine girmesini kolaylaştıran yollardan kötü sıfatlardan birisi de oburluk, yiyip içmeye aşırı derecede düşkünlük­tür. Zira helâldan da olsa yemek, şehveti tahrik eder. Şehvet ise şey­tanın en kuvvetli silânlanndandır. Bunun içindir ki Yahya aleyhisselâm şeytanı, elinde çeşitli çengeller olduğu halde gördü ve:

“Bunlar nedir?” diye sordu. Şeytan:

“Bunlar şehvetlerdir;   Âdemoğlunu bunlarla aldatırım,” dedi. Yahya aleyhisselâm:

“Benimle de ilgileri var mı?” diye sordu. İblîs:

“Bazan fazla yemek yiyip doyduğun vakit sana da ibadeti ağırlaştırır ve böylece zikir ve namazdan alıkoruz,” dedi. Yahya aley­hisselâm:

“Başka bir zararı var mı?” diye sordu. Şeytan:

“Yoktur,” deyince, Yahya aleyhisselâm:

“Yemin olsun, ben de bundan sonra doyasıya yemek yemiyeceğim,” dedi. İblîs:

“Ben de bundan sonra hiç kimseye nasihatte bulunmayacağım,” dedi.

Bu vasıfların büyüklerinden birisi de tama'dır. Tama', gönülde yerleşti mi artık şeytan, kişinin tama' ettiği şeyi çeşitli hiyle yolları ile adamın gözünde süsler, onu ona bir mâbûd haline getirtir. Artık her ne şekilde olursa olsun -hatta Allah'ı gazablandırmak suretiy­le de olsa- tama' ettiği şeyi elde etmek için her kötülüğü göze alır.

Şeytanın, insanın kalbine nüfuz etmesini kolaylaştıran vasıflar­dan birisi de teenniyi terkedip acele etmektir. Nitekim Allahu Teâlâ,

“Esasen insanoğlu acelecidir.”[96], buyurduğu gibi, hadîsde de,

Acele etmek şeytandan, ağır ve anestetikle iş yapmak ise (Rahman'dan) Allah'tandır.”, buyurulmuştur. Acelenin şeytandan olması şöy­ledir: Acele anında şeytan, o kötülüğü insana güzel göstermek su­retiyle aldatır. Fakat insan yapacağı işte düşünerek hareket ederse, iyiyi kötüden ayırdeder ve şeytan bunda etkili olamaz. Bu takdirde basiret galebe çalar, işte bu basiret hâsıl oluncaya kadar acele edil­memelidir. Ancak anında yapılması gereken bir şeyde, bir vecîbede hüküm böyle değildir. Bunda mühlet yoktur, hemen o vecîbeyi yeri­ne getirmek lâzımdır. Yani teenni, din işlerinde değil, dünya işlerindedir.

Şeytanın, insan kalbine nüfuz etmesini sağlayacak yollardan bi­risi de mal ve servettir. İhtiyaçtan fazla olan mal ve servet, şeytanın konaklayacağı yerdir. Serveti olmayanın kalbi boş ve gönlü rahat­tır. Fakat insan durup dururken yüz altın bulsa, kalbine her biri yüz altına muhtaç on tane şehvet meydana gelir, “şöyle yapacağım, böy­le yapacağım” diye sayıklar durur ve on şey sayar ki, bunların yal­nız bir tanesi yüz altına olmaz. Böylece bir anda dokuzyüz altına da­ha ihtiyaç belirir.

Halbuki bu yüz altın eline geçmeden rahat ve huzur içinde ya­şıyordu. Yüz altını bulunca, Müstağni oldu, artık ihtiyacı kalmadı sanılırken birden dokuzyüz altına ihtiyaç hâsıl oldu. Çünkü ev ala­cak, eşya alacak, yiyecek ve giyecek alacak, köle ve cariye alacak. Bu suretle ihtiyaç artıp gider de, sonu olmayan bir bataklığa dalar ve nihayet cehennemin derinliğinde soluğunu alır. İblis'in yardımcı şeytanları, Ashâb-ı Kirâm'ı hiç bir suretle saplamadıklarından İblis'e şikâyet ettiklerinde, İblis:

“Sabredin, Allah onlara dünyalık ver­diği vakit, istediğinizi onlardan alırsınız.” dedi.

Bu büyük ve kötü vasıflardan birisi de yoksulluk korkusu sebebiyle cimriliktir. Bu hastalık, iyilik yollarında mal infak etmeğe en­gel olur. Halbuki Kur'an'ın haber verdiği, Allahu Teâlâ'nın acı verici azabı, istifciler içindir.

Sufyân-ı Sevrî diyor ki: “Yoksulluktan korkmak şeytanın silâ­hıdır. Bu silâhı insanoğlu kabul ettiği vakit, batıla dalar, boş sözler konuşur ve Allah'a karşı kötü sanıda bulunur. Cimriliğin âfetlerin­den birisi de mal ve servet edinmek için çarşı ve pazarlarda dolaş­maktır. İşte bu sokak, şeytanın aldattığı yerlerdir.” Nitekim hadîsde şöyle buyurulmuştur: “İblis yere indiği vakit:

“Ya Rab, bana da bir ev ver,” dedi. Allahu Teâlâ:

“Senin evin hamamlardır,” buyurdu. İblis:

“Bana da oturacak bir yer ver,” dedi. Allahu Teâlâ:

“Senin oturacağın yerler sokaklar, çarşı ve pazarlardır,” buyur­du. İblis:

“Bana da bir müezzin, dellâl ver,” dedi. Allahu Teâlâ:

“Senin müezzinlerin çalgıcılar ve çalgılardır,” buyurdu. İblis:

“Ya Rab, bana da yemek ver,” dedi. Allahu Teâlâ:

“Senin yemeğin, besmelesiz yenen yemeklerdir,” buyurdu. İblis:

“Ya Rab, bana da okunacak bir kitap ver,” dedi. Allahu Teâlâ:

“Senin Kitabın, şiir ve ırlamalardır,” buyurdu. İblis:

“Ya Rab, benim de bir sözüm olsun,” dedi. Allahu Teâlâ:

“Senin sözün, yalan sözlerdir,” buyurdu. İblis:

“Bana da avcılar ver,” dedi. Allahu Teâlâ:

“Senin avcıların kadınlardır,” buyurdu.

Bu kötü vasıflardan birisi de hevâ ve mezhep taassubu, hasım­lara kin tutmak ve onlara hakaret nazariyle bakmaktır. İşte bunlar, cahilleri şöyle dursun, âbid ve âlimleri bile helak eder. Zira insan­larla meşgul olup onlara dil uzatmak, kusurlarını araştırmak, insan tabiatinin hoşuna giden bir harekettir. Hele bir de şeytan bunun hak ve gerçek olduğu hayalini kendisine verirse, artık o bu işe dalar, bu­nunla neş'elenir, şeytan yolunda olduğu halde kendisini din yolun­da sanır. Halbuki bilmez ki âlemin kusurlarını araştırıp ve sayıp dökmektense, kendi kusurlarını araştırıp kendini düzeltmesi, hak­kında çok daha hayırlı idi. Mezhebini tuttuğu, yolundan gittiği ada­mı savunacağım diye insanlara dil uzatan adam bilmez ki, o zat sağ olsa kendisi için taassuba düşmez ve kendine dil uzatanları bağışlar­dı. İşte kendisinin de böyle yapması daha uygundur. Kim ki bir imam için taassub gösterir de onun ahlâkını yaşamazsa, onun asıl hasmı imamdır. Onu kınayacak olan, o imamdır. Kendisinden bir parça olan Hz. Fâtima'ya Resûl-i Ekrem:

Çalış, zira Allah katında senden hiç bir şeyi kaldıramam.”[97], buyurmuştur. Onun için sana düşen vazife, içini ve dışını düzeltip başkası ile meşgul olmamandır. Meselâ, şer'i şartlarını elde ettikten sonra mârufu emredip münkerden nehyetmek gibi.

Bu büyük hastalıklardan birisi de, ilimden nasibi olmayan ava­mın, akıllarının ermediği şeylerde, Allahu Teâlâ'nın zât ve sıfatlan üzerinde düşünmemeleridir. Zira bu düşünce onları sapıtır. Zira on­lar bu düşünce sebebiyle dinin esasında şüpheye düşerler. Belki Al­lah hakkında Allahu Teâlâ'nın münezzeh olduğu bazı hayallere ve sapık görüşlere kapılırlar. Bu sebeble kâfir veya bid'at sahibi olduğu halde bunu anlamaz da bir şey yapıyorum zanniyle sevinir. Bu, ak­lının azlığından ve ahmaklığının çokluğundan başka bir şey değil­dir. İnsanların en ahmak olanı, kendini en akıllı sanan, en akıllısı da kendisini en çok töhmet altında bulundurup ihtiyaçlarını âlimlerden ve imamlardan sorandır.

Bu büyük hastalıklardan birisi de Müslümanlara sû-i zandır. Al­lahu Teâlâ:

“Ey mü’minler, zannm çoğundan sakının.”[98], buyurmuştur. Her kim bir kötü sanı ile bir kimsenin kötülüğüne hükmederse, şeytan onu, o adama karşı, hakarete ve onun hakkına önem vermemeye, ona gerekli hürmet ve ihramda bulunmamaya, onun namus ve şe­refi uğrunda ona dil uzatmaya sevkeder. İşte bütün bunlar tehlikeli şeylerdir. Nitekim Resûl-i Ekrem iki genci bu gibi sûizandan koru­mak için Safiyye (radıyallahu anha) ile mescidin kapısında durup konuşurken oradan gelip geçmekte olan bu iki gence,

Durun bu (eşim) müzminlerin annelerinden olan Safiyye'dir, hatırınıza başka bir şey gelmesin,” buyurdu. Onlar:

“Süphanellah, bizim hatırımıza bir şey geçmez, demeleri üze­rine, peygamberimiz:

“Şeytan, damarlarda akan kan gibi insanlara hulul eder. Gön­lünüze bir şüphe bırakmasından korktum da onun için sizi uyardım,” buyurdu.[99] Resûl-i Ekrem böyle yapmakla onlara en büyük mer­hameti göstermiştir. Çünkü peygambere suizan, küfürdür. Aynı za­manda alim ve müteverri' de olsa töhmet yerlerinden sakınmasının gerekli olduğunu bildirmiştir. Yani kim olursa olsun, “İnsanlar be­nim hakkımda hayırdan başka bir şey düşünmezler” demesin. Zira böyle demesi, kendini beğenmesi demek olur ki, bu, en büyük bir zelledir. Çünkü ne kadar haramdan korunur ve takva sahibi olursa ol­sun, ona da buğzedip kusur arayan vardır. Öyle ise düşmanlarının şerrinden sakınması lâzımdır. Onların çoğu insanların hepsine kötü samda bulunurlar, İnsanlara kötü sanıda bulunan herkes ise onların kusurlarını araştırırlar. Çünkü onların içi temiz değildir. Mü’min, içi temiz olduğu için mazeretler arar, münafıkın içi pis olduğu için kusurlar arar. İşte bu anlattıklarımız, şeytanın kalbe giden yolların­dan bazılarıdır.

Hulâsa i İnsanoğlunda ne kadar kötü vasıflar varsa bunların hepsi şeytanın silâhlarıdır. Bunlar sayesinde şeytan insanı azıtır ve sapıtır. Bunun için Allah'a sığın. Belki bu sayede Allahu Teâlâ şey­tanın mekrinden ve hiylesinden seni korur. Zikri, gece kıssası, âhiret düşüncesini de arkadaş ve yardımcı kıl; buna devam et. İnşaallah bu sayede Allahu Teâlâ diğer tehlikelerden seni korur.

Bu uyarılardan birisi, söylediklerimizi düşünüp, dediklerimizi iyice anladığın vakit, yukarda sıraladığımız büyük günahların ço­ğunun zararını anlamış olursun. Bunları kebâirler arasına alan yal­nız bu imam değil, o da bunları diğer imamların, gerçek âlimlerin sözlerinden almıştır. Kalbinde veya dışında bu büyük günahlardan bir şeyin bulunmasından son derece sakın, zira bu hastalıklar hem içini ve hem de dışını ifsad ederler.

Bu uyanlardan birisi de bütün bu büyük günahları irtikâb et­mek kötü huya, onları terketmek ise iyi ahlâka işarettir. Güzel ah­lâk ise, bütün olgun hikmetiyle akıl kuvvetinin, gazab ve şehvet kuv­vetlerinin itidalde olmasına ve bunların hepsinin şeriate uygun ola­rak akla itaat etmelerine bağlıdır. Bu itidal ya Allahu Teala'nin lutûf ve keremi ve fıtrî tekâmül ile olur yahut da mücahede ve riya­zet yolunda yürüyerek bu itidalin sebeplerini elde etmekle olur. Me­selâ, nefsi, güzel ahlâka sevkedecek her çeşit amelleri yapar, kötü­lüğe sevkedecek sebeplerden uzaklaşır. Çünkü onu ıslâh ve alışkın olduğu kötü âdetlerden uzaklaştırmak, ancak bu şekilde mümkün olur. Onu alıştığı ve istediği her şeyden uzak tutar ve iyiliklerle kar­şılaştırır. Onlarla ünsiyet ettirmeğe çalışır. Böylece mücahede ve mücadele ederek zafere ulaşır ve iyilikleri âdet haline getirir. Önce gözünü, kulağını alışkın olduğu her şeyden uzak tutar. Sonra zikir ve duaya devam ile ünsiyet peyda eder ve diğer kötülüklere galebe çalar, tik önce bu, kendisine biraz ağır gelir ise de sonunda zevkine erer. Yalnız kötülükleri atmak için mücahede eden kimse nefsini dü­zelttiğini sanır. Halbuki mü’mini, ahlâk ve kemal sıfatlan bulunma­dıkça, tehzîb nasıl olur. Bunu anlatmak üzere Allahu Teâlâ,

“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman kalbleri titreyen, âyet­leri okunduğu zaman imanları artan ve Rablerine güvenen, namaz kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfedenlerdir. İşte gerçek inanmış olanlar bunlardır.”[100]

“Mü’minler felaha ermişlerdir. Onlar namazda huşu içindedir­ler. Onlar boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar zekâtlarını verirler. Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, - mahrem yerlerini herkesten ko­rurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir. Onlar emânetlerini ve sözlerini yerine getirirler. Namazlarına riâyet ederler. İşte onlar, temelli kalacakları Fİrdevs cennetine varis olan mirasçılardır.” [101]

“Ey Muhammed, Allah'a tevbe eden, kullukta bulunan. Onu öven, O'nun uğrunda gezen, rükû ve secde eden, uygun olanı emre­dip fenalığı nehyeden ve Allah'ın yasalarını koruyan müminlere de müjdele.” [102]

“Rahman, olan Allah'ın kulları yeryüzünde mütevazı yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel sözler söyler­ler. Onlar, gecelerini Rableri için kıyama durarak ve secdeye vara­rak geçirirler. Onlar, “Rabbimiz, bizden cehennem azabını uzaklaş­tır; doğrusu onun azabı sürekli ve acıdır, orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır” derler. Onlar, sarfettikleri zaman ne israf eder­ler ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar. Onlar, Allah'ın yanında başka tanrı tutup ona yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler. Bunları yapan günaha girmiş olur. Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada alçaltılarak te­melli kalır. Ancak, tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, İşte Al­lah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merha­met eder. Kim tevbe edip yararlı iş işlerse, şüphesiz o, Allah'a gereği gibi yönelmiş olur. Onlar, yalan yere şen âdet etmezler, faydasız bir şeye rasladıklan zaman yüz çevirip vakarla geçerler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. Onlar,

“Rabbimiz, eşlerimiz ve çocuklarımız hususun­da gözümüzü aydın kıl, bizi, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder yap” derler. İşte onlar, sabrettiklerinden ötürü cennetin en yüksek dereceleri ile mükafatlandırılırlar. Orada esenlik ve dirlik dilekleriyle karşılanırlar. Orada temellidirler. Orası ne güzel bir yer ve ne güzel duraktır. Ey Muhammet!, de ki: İbâdetiniz olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” Ey inkarcılar, yalandığınız için, azâb yakanızı bırakmıyacaktır.” [103], buyurmuştur.

Kim kendi durumundan şüphe ederse kendisini bu âyete arzetsin ve bu âyetlerde olanlarla karşılaştırsın. Bütün bu vasıfların bir adamda bulunması, onun güzel ahlâka sahip olduğunun belirtisidir. Bu vasıfların hepsini kaybeden de kötü huy sahibidir. Bu vasıflar­dan bazılarının bulunup da bazılarının bulunmaması durumunun karışık olduğuna işarettir. Resûl-i Ekrem bütün güzel huyları bir araya toplayan vasfa işaret etmek üzere, “Mü’min, kendisi için sev­diğini din kardeşi için de sevendir.” buyurmuştur. Ayrıca mü’min'e, komşusuna ikram ile emreder. Mü’min, ya hayır söyler ya da susar. Ayrıca, “Sükût ve vakarlı bir mü’min gördüğünüz vakit ona yakla­şın, çünkü o, hikmet saçar. Bir Müslümana, din kardeşine eziyet ve­recek şekilde bakması helâl olmaz. Bir Müslüntanın diğer bir Müslümanı korkutması helâl olmaz. Bir mecliste oturanlar, birbirlerine em­niyet ederek otururları birinin kusurunu diğerinin ifşa etmesi helâl olmaz.” buyurmakla bütün iyi vasıfları anlatmıştır.

Bazıları güzel huyların alâmetlerini toplayarak dediler ki:

Ha­ya sahibidir. Eziyet etmez. Doğru konuşur. Çok amel eder. Fuzuli iş­leri ve sürçmeleri az olur. Vakarlı, sabretmesini bilir. Razı olur. Şük­reder. Hilm sahibi olur. Arkadaş olur. Yumuşak, tatlı ve şefkatli olur. Gıybet etmez. Yüzde ve arkada kötü konuşmaz. Sövmez. Söz gezdirmez, çekiştirmez. Aceleci olmaz. Kin tutmaz. Cimri olmaz. Hased etmez. Güler yüzlü ve tatlı sözlü olur. Allah için sever ve Allah için buğzeder. Allah için razı olur. Allah için kızar, tşte bütün bunlar güzel ahlâktır. Allahu Teâlâ hepimizi güzel ahlâka sahip kılsın. Fazl u keremini bizden eksik etmesin. Bizi de dostlarının yollarına girenlerden eylesin. Âmîn.[104]

 

39. : Günaha Dalmış İken Allah'ın Rahmetine Güvenerek Mekrinden Emin Olmak

 

Allahu Teâlâ: “Allah'ın mekrinden ancak mahvolacak millet emin olur.”[105]

“İşte Rabbınızı böyle sanmanız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlar­dan oldunuz.”[106], buyurmuştur;

Hadisde Resûl-i Ekrem:

“Kul, isyana devam ettiği halde sevdiği her şeyi Allahu Teala'nın kendisine verdiğini gördüğünüz vakit, bu, (bir lutûf değil belki) istidraçtır -sonradan azabının çoğalması içindir-” buyurdu ve:

“Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onlara her şeyin kapısını açtık; kendilerine verilene sevinince ansızın onları yakaladık da umutsuz kalıverdiler.”[107] ayetini okudu. Yani kurtu­luş ve bütün iyiliklerden mahrum oldukları halde onları yakalarız. Nimetlerin ardısıra kendilerine verilmesine aldanarak isyana dal­malarına rezil ve perişan olur, hasret ve nedamet çekerler ama iş işten geçmiş olur. Bunun içindir ki Hasan-ı Basri,

“Kime Allahu Teâlâ bol nimet vermiş ve Allahu Teâlâ'nın kendisine mekrettiğini anlamamışsa akılsızdır.” demiştir. Kendilerine verilen nimete şükretmeyenler hakkında da, “Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki, Allah, on­lara mekretmiştir. Onlara istedikleri veriliyor, fakat bir anda yaka­lanacaklardır.” demiştir.

Eser'de vârid olduğuna göre, Allahu Teâlâ İblis'i tardettiği vakit Mikâil ile Cebrail aleyhisselâm ağladılar. Allahu Teâlâ:

“Niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu. Onlar:

“Ya Rab, mekrinden emin olamayız,” dediler. Bunun üzerine Al­lahu Teâlâ:

“İşte böyle olmanız gerekir,” buyurdu.

Bunun içindir ki Resûl-i Ekrem çoğu zaman duasında,

“Ey gönülleri istediği tarafa çeviren Allah'ım Kalbimi dinin üzre sa­bit kıl.” [108]derdi. Bir rivayette Resûl-i Ekrem'e:

“Sen de mi korkuyorsun?”diyenlere cevaben:

“Şüphesiz kalb, Allahu Teâlâ'nın İki kudret parmağı arasındadır, onu dilediği tarafa çevirir.”[109], buyurdu. Yâni hayır ve şer irâdeleri arasındadır; rüzgârın sağa sola dönüşünden daha sür'atli hareket eder. Kur'an-ı Kerîm'de,

“Bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer.”[110] buyurulmuştur. Yani Allah, kişi ile aklı araşma girer de insan ne yaptığından haber­dar olmaz. Bunu,

“Doğrusu bunda kalbi olana den vardır.”[111], âyet-i celilesi teyid eder. Taberâni diyor ki: “Yâni Allahu Teâlâ insanların kalblerine, onlardan daha çok mâliktir. Dilediği zaman kendileri ile gönülleri arasına girer de, Allah'ın dilediğinden başka bir şey anlamazlar.”

Resûl-i Ekrem:

 “Ey gönülleri istediği tarafa çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzre sabit kıl.” diye dua ettiği vakit, Hz. Âişe:

“Sen bu duaya çok devam ediyorsun, yoksa korkuyor musun?” deyince, Resül-i Ekrem:

Nasıl korkmayayım, gönüller, O'nun kudret parmakları ara­sındadır, dilediği vakit onları dilediği tarafa çevirir,” buyurdu.

Allahu Teâlâ ilimde rusuh bulanları -derinleşmiş olanlar-

“Rabbimiz, bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; Şüphesiz Sen, sonsuz bağışta bulunan­sın.”[112], demeleri ile övmüştür.

Bilmiş ol ki, bu âyet-i celilede Mûtezile'nin görüşlerini reddeden açık delil ve kesin hüccet vardır. Gerçek, Ehl-i Sünnet'in görüşünde­dir ki, sapıklık ve hidâyet, Allahu Teala'nın yaratması ve dilemesiyledir. Yani kalb küfür, iman, hayır ve şerre meyle yeterlidir. Bunun­la beraber durup dururken bunlardan herhangi birisine meyletmesi mümkün değildir. Mutlaka bir sebep ve yeni bir olay bu tarafa da­vet edecektir. İşte o sebebi yaratan, Allahu Teâlâ'dır. Şayet bu yeni­lik küfre davet ediyor ve kalbi o tarafa meylettiriyorsa, işte rüsvaylık, dönmek ve sürçmek, iraz ve yüz çevirmek, hatm -mühürlen­mek-, tab’-damgalanmak-, reyn -kalb kararması-, kasvet- kalb katılığı-, vakr –sağırlık-, kenân -gönül perdesi-, ve Rur'an-ı Kerim'de adı geçen diğer kötü isimler, bu demektir. Şayet bu sebep, imana davet ediyorsa, buna da tevfîk, irşâd, hidâyet, doğ­ruyu göstermek, sarılıp sebat ettirmek, menedip korumak ve Kur'an-ı Kerim'de vârid olan diğer isimlere denir.

İşte hadîsde, “Kişinin kalbi Allahu Teâlâ'nın iki parmağı arasın­dadır.” buyurulan iki parmaktan murad da biri hayra, diğeri şerre davet eden bu iki unsurdur.

Böyle emniyet içinde olmaktan seni sakındıran şeylerden birisi de Sahih olarak Resûl-i Ekrem'den gelen şu rivayettir:

“Sizden biriniz cennetlilerln amelini işler de hatta kendisiyle cennet arasında yalnız bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada (meleğin ana karnında yazdığı) yazı gelir; o kişiyi önler. Bu defa o, cehennem­liklerin işini işlemeğe başlar da cehenneme girer.”[113] Bunun için hiç kimse amelinin çokluğuna aldanıp emniyet içinde olmamalıdır. Yine Buhâri'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kul cennetlilerden olduğu halde cehennemlilerin amelini işler; Cehennemlilerden olduğu halde de cennetlilerin amelini işler du­rur. Ameller ancak sonuca göre değerlendirilir.”[114], buyurmuştur.

Hiç kimse isyanından dolayı Allah'ın rahmetinden ümit kesemeyeceği gibi, ameline de mağrur olup aldanmamahdır. Ashâb-ı Kiram bunu duyup da:

“Ya bizim amellerimiz neye yarar?” demeleri üzerine Resûl-i Ekrem:

“Çalışın herkes ne için yaratılmış ise ona muvaffak olacaktır.”[115], buyurdu ve sonra,

“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en ko­lay yola hazırlarız. Ama cimrilik eden, kendini Allah'tan Müstağni sayan en güzel sözü yalanlayan kimsenin güçlüğe uğramasını da ko­laylaştırırız.”[116], ayetlerini okudu.

Yine ameline mağrur olup aldanmaman için, Allahu Teâlâ'nın İsrailoğulları âlimlerinden Ya'vâr hakkında haber verdiği kıssa üze­rinde düşünmen lâzımdır. Bu kişi, Allahu Teâlâ'nın mekrinden emin olarak dünyayı âhiret üzerine tercih etti. Nefsine itaat ederek iman­sız gitti.

Denildi ki, Mûsâ aleyhisselâmın aleyhinde bulunmak için kendi­sine servet verildi. O da kabul etti. Bunun üzerine dili göğsüne yapıştı. Köpek gibi unnağa başladı. Allahu Teâlâ ilim, marifet ve ima­nı kendisinden aldı ve sonunda imansız gitti.

Bağdat'ta fazilet ve zekâsiyle şöhret yapmış İbnu's-Saka adında bir zat vardı. Bu zat velilerden birisiyle karşılaştı. Onu red ve inkâr etti. Veli de kendisine beddua etü. Bu zat İstanbul'a geldi, burada bir kıza Aşık oldu. Kız, hıristiyan bir papazın kızı idi, kendisine:

“Dinimi kabul et, kızımı sana vereyim,” dedi. Adam da kabul etti ve kızı aldı. Bu arada rahatsızlanınca kendisini dışarı attılar ve sokakta kaldı. Tanıyanlardan biri kendisini görünce:

“Bu hal nedir?” diye sordu. Adam durumu anlattı ve:

“Artık Kur'an'dan bir şey hatırlamıyorum,” dedi. Bu zat tekrar yanına uğrayınce hastalığının ağırlaştığını ve doğuya yöneldiğini gördü. Adam, eliyle her ne kadar yüzünü kıbleye çevirmek istedi ise de fakat o yine doğuya döndü ve bu hal üzere öldü.

Mısır'da her haliyle iyi tanınan ve bilinen bir müezzin vardı. Bir defasında minareden ezan okurken bir hıristiyan kadın gördü ve ona âşık oldu. Kendisine başvurdu ise de kadın yakınlık göstermedi ve:

“Ben zina etmem,” dedi. Müezzin:

“O halde evlenelim,” dedi. Kadın:

“Babam hıristiyandır, evlenmemize razı olmaz,” dedi. Müezzin:

“Olmazsa ben hıristiyan olayım,” dedi. Kız:

“İşte şimdi oldu,” dedi ve adam tanassur etti, yani hıristiyan ol­du. Onlar da kızı kendisine vermeği va'd ettiler. Tam bu sırada bir iş için damın üzerine çıktı. Orada çalışırken ayağı kaydı, yere düştü ve öldü. Dininden olduğu gibi kıza da yaklaşamadı. Mekrinden Allah'a sığınırız, Kendisinden yine kendisine iltica ederiz. Azabından affına, gazabından rızasına sığınırız.

Bunun için âlimler diyorlar ki, hidayet ve istikamet Allah'tan ol­duğuna, sonuç meçhul olup bilinmediğine göre, iman ve amelin seni aldatmasın. Bunların hepsi Allahu Teâlâ'nın fazl u keremidir. Diler­se bir anda bunları senden alır ve pişmanlığın fayda vermiyeceği bir anda hasret ve nedamet içinde kalırsın.

Bir Başka Uyarı: Allah'ın mekrinden emin olmak, hakkında şid­detli vaidler olduğu için büyük günahlardan ve hatta en büyüklerin­den sayılmıştır. İbn Ebi Hatim tefsirinde ve Bezzâr’ın İbn Abbâs (r.a.)dan rivayetinde Resûl-i Ekrem'e kebftirden sorulduğu vakit, Resûl-i Ekrem:

“Allah'a şirk koşmak, rahmetinden ümit kesmek ve mekrinden emin olmaktır. İşte bu, en büyük günahlardandır”[117], buyurmuş­tur. Denildi ki, bu hadis, mevkuftur ve Allah'ın mekrinden emin ol­manın en büyük günahlardan olduğunu İbn Mesûd (r.a.) tasrih et­miştir. Abdurrezzak ve Taberâni bunu böylece rivayet etmişler­dir.[118]

Şunu da iyi bil ki, mekir, hile ve aldatmadır. Mekrin bu hakikat anlamı ile Allah'a isnadı caiz değildir, muhaldir. Çünkü Allahu Teâlâ hile ile kimseyi aldatmaz. Âyet-i celîle'deki,

“Onlar hile yaptılar, Allah da onlara hile yaptı, Allah hile yapanla­rın en iyisidir.”[119] demek, “Allah onları cezalandırdı, Allah, hile yapanların cezasını en iyi verendir” demektir. Nitekim diğer âyette,

“Bir kötülüğün karşılığı aynı şekilde bir kötülüktür.”[120], buyurulduğu gibi, “Sen benim içimde olanı bilirsin, ben Senin bildiğini bilmem.”[121], buyurulmuştur. Burada Allah'a “Nefis” izafe edilmiştir. Halbuki Allahu Teâlâ nefis 'den münezzehtir.

Buradaki mukabele şu demektir: Allah'a mekir isnad edilmez, ancak orada mekir kelimesi geçtiği için bunun karşılığı olarak Al­lah'a isnad edilmiştir. Aslında onlar mekreder, Allah da mekirlerinin cezasını verir, demektir. Eğer, Allah'a mekir isnadı, mekir keli­mesi zikredildiği içindir, demek istiyorlarsa bu doğru değildir. Çün­kü mekir kelimesi zikredilmeden de yani karşılıksız olarak Allah'a isnad edilmiştir. Nitekim âyet-i celile'de:

“Onlar Allah'ın mekrinden emin mi idiler. Allah'ın mekrinden ancak mahvolacak millet güvende olur.”[122], buyumlmuştur. Hal­buki bazan mekir ile Allahu Teâlâ da vasıflanır. Çünkü mekir sözlükte örtmek demektir. Nitekim Araplar:

“Gece örttü.”, yani karanlığı ile aydınlığı örttü, derler. Bununla be­raber Hile anlamına da gelir. Nitekim bazı dilciler, mekir demek, fesat ve karıştırıcılıkta gezmek demektir, demişlerdir. Diğer bir kıs­mına göre de mekir demek, hile ile adamı işinden etmektir demek­tir, demişlerdir. İnsanı hile ile işinden alıkoymak makbul olabilir, adamı kötülükten almak gibi. Nitekim ayet-i celîle'de, “Allah, hile yapanların cezasını en iyi verendir.” (416), buyurulmuştur. Mezmum da olabilir; iyi işlerden ayırıp kötü işlerde kullanmak gibi. Nitekim âyet-i celîle'de:

“Halbuki pis pis kurulan düzene ancak sahibi düşer.”[123], buyurulmuştur. Buradaki mekirden maksad, Allah'ın azabından emin olmak değildir. Âyette Allah'a izafe edilen mekirler ise mekrin cezasını ver­mek demektir.[124]

 

40. : Yeis-Emel Ve Reca'nın Yokluğu

 

AllahuTeala:

“Doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın yardımından ümidini kes­mez.” [125]

“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başka­sını dilediğine bağışlar.” [126]

“Ey Muhammed de ki: “Ey nefislerine zulmeden kullarım, Al­lah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Doğrusu Allah, günahların hepsini bağışlar, çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir.” [127]

“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”[128], buyurmuştur.

Hadislere Gelince:

“Muhakkak Allahu Teâlâ’ınn yüz rahmeti vardır. Bu yüz rah­metin herbiri yer ile gökler arasını dolduracak kadar geniştir. Bun­dan, insanlara, cinlere ve hayvanlara bir rahmet indirmiştir. Bu rah­met sayesinde onlar birbirine acır ve birbirine merhamet ederler. Kuşlar ve vahşî hayvanlar bu rahmetin tesiriyle yavrularına acırlar ve şefkat gösterirler. Diğer doksandokuz rahmeti ahirette bırakmış­tır. Bunlarla kıyamette (mü’min) kullarına rahmet edecektir.” [129]

Tirmizî'nin Enes (r.a.) den hasen rivayetinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Ey Âdemoğlu, bana dua edip ri­cada bulunduğun sürece sende bulunan günahları yadigarım. Ey Âdemoğlu, günahların yerle gökleri dolduracak dereceye ulaşsa da benden mağfiret dilesen, günahlarını mağfiret ederim. Ey Âdemoğlu, yeryüzünü dolduracak günahlarla huzuruma gelsen, şirk koşmadı­ğın halde bana kavuşursan, yeryüzünü dolduracak kadar bir mağ­firetle mukabele eder, seni affederim”.[130]

Enes (r.a.) den hasen sened ile gelen bir rivayette Resûl-i Ekrem ölüm döşeğinde yatan bir genci ziyarete gitmiş ve:

“Nasılsın?” diye sormuş. Genç:

“Günahımdan korkuyor ve fakat Rabbimin rahmetinden ümi­dimi kesmiyorum,” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

“Bu korku ile ümit kimde toplanırsa Allahu Teâlâ onu kork­tuğundan emin ve umduğuna nail kılar,” buyurdu.

Âhmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:   

“İsterseniz, Allahu Teâlâ'nın kıyamet günü kullarına ilk ola­rak ne buyuracağını ve onların da ne söyleyeceklerini size haber ve­reyim?” buyurdu. Ashâb:

“İsteriz, haber ver, ya Resûlallah,” dediler. Resûl-i Ekrem:

“Allahu Tealâ kıyamet günü mü’minlere:

“Bana mülâki olma­ğı sever mi idiniz? buyurur. Onlar:  

“Evet, ey Rabbimiz, severdik,” derler. Allahu Tealâ:

“Niçin severdiniz?” diye sorar. Mü’minler:

“Af ve mağfiretini ummak için severdik,” diye cevap verirler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ:

“O halde mağfiretim size vacip oldu,” buyurur.” [131]

Buhâri ile Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem Allahu Teâlâ'­nın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

Ben, kulumun beni zannı üzereyim; beni nasıl sanırsa öyle bulur. O, beni andığı sürece de onunla beraberim.”[132]

Ayrıca Ebu Davûd ve Sahihinde İbn Hibbân'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Hüsn-i zann, güzel ibadetlerdendir.”[133], buyurmuştur.

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Câbir (r.a.) diyor ki: Ölü­münden üç gün önce idi ki Resûl-i Ekrem:

“Sizden biriniz ancak Allah'a hüsn-i zannı olduğu halde ölsün.”[134], buyurmuştur.

Ahmed, İbn Hibbân ve Beyhakî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

“Ben, kulumun beni zannı üzereyim; iyi zannederse kendine,   kötü zannederse yine kendinedir.” [135]

Beyhakî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ kıyamet günü bir adamın cehenneme atılmasını emreder. Adam cehennemin kenarına    götürüldüğü vakit etrafına bakınır durur ve:

“Ey Rabbim, benim Sana hüsn-i zannım vardı. Eğer yanılmadımsa gereğini Senden isterim,” der. Allahu Teâlâ:

“Kulumu geri çevirin; Ben, kulumun, Beni zannı üzereyim,” bu­yurur.”

Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin büyük günahlardan oldu­ğunda âlimler ittifak halindedir. Zira yukardaki âyet ve hadîsler bu­na dâir veîdler getirmektedir. Hatta Ekber-i Kebâir'den olduğu da İbn Mesûd (r.a.) den rivayet edilmiştir.[136]

 

41 Ve 42. : Suizan Ve Allah'ın Rahmetinden Ümitsizlik

 

Deylemi ve İbn Mâce Tefsirinde rivayetle Resûl-i Ekrem:

“En büyük günahlardan biri Allah'a karşı sûizanda bulunmak­tır. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Sapıklardan başka kim Rabbinin rahme­tinden ümidini keser?”[137], buyurmuştur.

Tembih: Bu ikisini Yeis 'den ayrı den saymak. Celâl Belkınî ve diğerlerinin görüşüdür. Onlar bu üçü arasındaki münâsebeti nazara almadan bunları ayrı ayrı saymışlardır. Bunun için Ebû Zer'a, “İyâs'ın mânası, kanût'tur” dedi. Halbuki zahir olan kanût, yeis’den daha beliğdir. Çünkü kanût'a, iyâs'dan terakki edilir. Nitekim âyet-i celile'de de,

Eğer ona (insana) bir kötülük gelirse umutsuzluğa düşer, me'yûs olur.” [138], buyurulmuştür.

Yine zahir olduğuna göre Allah'a karşı suizan, umutsuzluğa düşmekten ve me'yûs olmaktan daha beliğdir. Zira suizan, hem ümit­sizlik ve hem de yeislik olduğu gibi, bir de Allahu Teâlâ'nın lütuf ve keremine lâyık olmayan şey'i Allah'a isnad edip kötü zanda bulun­maktır. İbn Münzir tefsirinde Hz. Ali'den rivayetinde, müşarünileyh şöyle demiştir:

“En büyük günah, Allah'ın mekrinden emin olmak ve rahmetinden ümit kesmektir”. İbn Cübeyr'in Ebû Saîd'den de ay­nı mealde bir rivayeti vardır.

Şayet, senin bu anlattığın, hastalık halinde Allah'a hüsn-ü zanda bulunmanın mendup olduğuna dâir âlimlerin ittifak ve doğrusunun hangisi olduğunda ihtilâf etmelerine; bazıları, korkunun ümit üzeri­ne galip olmasının doğru olacağı görüşünde olduğuna, Mühezzebin şerhinde Nevevi'nin tercihinde ise, her iki tarafın Müsavi olmasının doğru olduğuna, Gazâli'ye göre ise, kanût hastalığından emin olan için recâ tarafının, mekirden emin olursa, korku tarafının galip ol­ması evlâdır, dediğine münafi düşer, derseniz,

Derim ki, burada iki söz vardır:

Birincisi, bir adamdır ki, hem rahmet ve hem de azâb olması ih­timali vardır. İşte fakihler bu gibiler üzerinde durmuş ve şayet has­ta ise, reci tarafının galip olması tercih edilmiş; hasta değilse, görül­düğü gibi, hakkında ihtilâf edilmiştir.

İkincisi, Müslüman olduğu halde rahmetten tamamen ümidini kesen bir insandır. İşte bizim üzerinde durduğumuz bu ikincisidir. Bu şekilde tamamen rahmetten ümidini kesip ye'se düşmenin  olduğunda ittifak vardır. Zira bu-hal,.yukarda anlattığımız kesîn nass ve kat'İ delilleri yalanlar. Sonra bu yeis ve ümitsizliğe bir de daha şiddetlisi eklenir. O da artık rahmetin kendisine asla nasip ol­mayacağına kesin kanaat ve kafi karardır. Bu da, âyetinden anlaşılacağı gibi kanût'tur, yâni ehveni yeis, ağın kanût'tur. Bazan buna da daha ağırı eklenir. Rahmet olmayacağı gibi, aza­bı şiddetli olacak inancıdır. İşte buna da suizan denir.

Demek ki, Allah'ın rahmetinden tamamen ümit kesmeye yeis, şimdiye kadar rahmetten ümit kesildiği gibi bundan sonra da hiç rahmete mazhar olmayacağına kafi kanaat kanût; bütün bu iki inançtan sonra mutlak surette şiddetli azâb göreceğine kesin olarak kani olmak da sûizandır. Bunlar sırasiyle birbirlerinden şiddetli olmaları ile beraber hiç biri caiz değildir.[139]

 

43. : İlmi Dünyalık İçin Öğrenmek

 

Ebû Davûd, İbn Mâce, “Sahih” inde İbn Hibbân ve yine Buhâri Müslim'in şartlarına göre “Sahih”inde Hâkim'in tahriçlerine göre Resûl-i Ekrem:

“Kendisiyle Allah rızası aranan bir ilmi, dünyalık için öğrenen kim­se, kıyamet günü cennet kokusunu alamaz.”[140], buyurmuştur.

Ayrıca riya bahsinde bu husus ile ilgili olarak Müslim ve diğer­lerinin rivayet ettikleri hadîsler de geçmiştir. Bu rivayetlerden biri­sinde, “Okuyup okutan ve Kur'an-ı Kerîm'i öğrenen kimse kıyamet günü Allah'ın huzuruna gelir ve kendisine verilen bütün nimetler gözü önüne serilerek:

“Bu nimetlere karşı ne yaptın?” diye sorulur. Adam:

“Ya Rab, senin rızan için Kur'an okudum, ilim öğrendim ve öğrettim,” der. Allahu Tealâ:

“Yalan söylüyorsun, “Bu ne âlimdir, ne güzel okuyucudur” de­sinler diye okuttun ve okudun,” buyurulur. Emir verilir, adam cehen­neme götürülür ve yüzükoyun cehenneme atılır.” buyurulmuştur.”

Tirmizî'nin garip diye rivayet ettiği, ayrıca İbn Ebi'd-Dünyâ, Hâ­kim ve Beyhaki'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuş­tur:

“Âlimlere üstünlük taslamak veya sefihlerle mücadele etmek veya insanları kendisine çevirmek için ilim öğrenen kimse cehennemde­dir.” [141]İbn Mâce'nin de aynı mealde bir rivayeti vardır.[142]

İbn Mâce, “Sahih”inde İbn Hibbân ve Buhâri ile Müslim'in şart­larına uygun olarak Beyhaki'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Âlimlere üstünlük taslamak, alçaklara karşı böbürlenmek ve meclislerde ululuk için ilim öğrenmeyin. Her kim böyle yaparsa ona cehennem vardır.”[143]

İbn Mâce, İbn Hibbân, Beyhakî'nin munkatî senedle aynı meal­de rivayetleri vardır.

İbn Mâce'nin, râvileri sikadan olan bir rivayetinde Resûl-i Ek­rem:

“Ümmetimden bazı kimseler ilerde hem dinde fakih ve hem de kurrâ olurlar da “âmirlere yaklaşır dünyalıklarından istifade ede­riz, fakat dinimizle onlardan uzaklaşırız.” derler. Halbuki böyle ol­maz. Ancak gevenden veya muğaylân ağacından bir şey almak iste­yenin eline dikenden başka bir şey geçmeyeceği gibi bunlardan da günahdan başka bir şey alınmaz”, [144]buyurmuştur.

Ebû Davud'un rivayetinde, “Kim İnsanların gönüllerini kazan­mak için söz öğrenirse, Allahu Teâlâ, kıyamet günü onun ne farz ve ne de nafile ibadetlerini kabul etmez.” [145], buyurulmuştur.

Kendisinde inkıta' ihtimali olan Hafız Münzirî'nin rivayetinde ve mevkuf olarak Abdurrazzak'ın İbn Mesûd (r.a.) den rivayetlerin­de Resûl-i Ekrem:

“Size fitne geldiği vakit haliniz nice olur? Öyle bir fitne ki, on­dan küçükler büyür, büyükler kocalır,” buyurdu. Resûl-i Ekrem'e:

“Bu ne zaman olur?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Güvenilir adamlarınız azaldığı, emirleriniz çoğaldığı, fakîhleriniz azalıp, okurlarınız çoğaldığı, fakih olanlarınız da -Allah rı­zası için değil-   başka maksadlarla fıkıh tahsil ettikleri ve âhiret ameli ile dünya menfaati arandığı vakit,” buyurdu.[146]

Yine mevkuf olarak gelen bir rivayette Hz. Ali, gelecek bir fit­neyi anlattı. Hz. Ömer:

“Bu ne zaman olacaktır?” diye sordu. Hz. Ali:

“Dinden başka bir maksadla fıkıh öğrenildiği ve amel gayesi dışında ilim tahsil edildiği ve âhiret ameli ile dünyalık arandığı va­kitte olacaktır,” dedi.[147]

Tembih: dünyalık için ilim öğrenmeyi büyük günahlardan say­mak, sonradan gelen âlimlerin çoklarından rivayet edilmiştir. Onlar, bu husustaki özel ve şiddetli korkutmaları gözönünde bulundurarak bunu özel şekilde ele almışlardır. Onlar bunu riya içinde mütalaa etmediler. Aralarında umum ve hususen fark vardır. Bunun için bu­nu ayrıca kayda değer görmüşlerdir.[148]

 

44. : Bilgiyi Gizlemek

 

Allahu Teâlâ:

Gerçekten İndirdiğimiz belgeleri ve yol göstereni Kitab'da in­sanlara açıkladıktan sonra, gizleyen kimseler var ya, onlara hem Al­lah lanet eder, hem lânetçiler lanet eder.”[149], buyurmuştur. İbn Abbas (r.a.) ve bir cemaatın beyânına göre, bu ayet-i celile, yahûdi ve hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Bazılarına göre de âyet, Resûl-i Ekrem'in Tevrat'taki vasıflarını gizledikleri için yahûdiler hakkında nazil olmuştur. Diğer bazıları da âyetin umûmi olduğunu söylerler ki, doğrusu da budur. İtibar özel sebebe değil, lâfzın umumunadır. Hükmün uygun olan niteliğe tertibi, illiyyetini bildirir. Aynı zamanda dini gizlemek lügaten hak kazanmayı gerektirir. Va­sıf umûmileştiği vakit, hükmün de umûmi olması vacip olur. Esa­sen sebebin özel olması, hükmün genel olmasına engel değildir. Halbuki Âişe (r. anha) ile Sahabenin pek çoğu, âyet-i celîle'nin genel olduğunu tasrih etmişlerdir. Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem'in, kendisine vahyolunandan hiç bir şeyi gizlemediğine bu âyetle delil çekmiş; Ebû Hureyre (r.a.) de, eğer bu ve benzeri âyetler olmasa, bu kadar çok hadis rivayet etmiyeceğini söylemiştir. Ketm ise, “açıklanmasına ihti­yaç duyulan şeyi açıklamamaktır,” demiştir. Bunun benzeri:

Gerçekten, Allah'ın indirdiği Kitabdan gizlemede bulunup onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları an­cak ateştir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günah­lardan arıtmaz. Onlara elem verici azâb vardır. Onlar doğruluk ye­rine sapıklığı, mağfiret yerine azabı alanlardır. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar.”[150], âyet-i kerimesidir. Bunun da yine Kur'an'dan benzeri şu âyettir:

“Allah, Kitab verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştı. Onlar ise onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alışverişleri ne kötüdür.” [151]

Bu iki âyet de, her ne kadar Resûl-i Ekrem'in vasıflarını gizleyen yahûdiler hakkında nazil olmuşlarsa da-yukarda, dediğimiz gi­bi-, itibar, nüzul sebebine değU, hükmün ve lâfzın genel olmasınadır. Beyyinât,   peygamberlere inzal edilen kitap ve vahilerdir.

“Hüden” aklî ve nakil delillerdir. fiilinin zarfıdır. nın zarfı olsa mâna fasid olurdu. Âyet-i celile'de, ihtiyaç hâsıl olan yerde bütün delilleri ile dinî hükümleri ortaya koyabilmek imkânına sahip olduğu halde, bunu terkeden ve­ya şer'î hükümlerden birini bu imkânlar karşısında gizleyen, işte bu veidin hükmüne ve şümulüne girer, denilmiştir.

Lanet: sözlükte mutlak uzaklaştırmak, şeriat dilinde ise Allahu Teâlâ’nın rahmetinden uzaklaştırmak anlamındadır.

Yeryüzünde yürüyen canlılardır. Yer, onların aslıdır. Meselâ, Âdemoğlunun isyanından sebep yağmurdan menolunduk. İşte bunu idrak ettiği için cem'i müzekker-i âkil gibi vâv ve nûn ile cemilenmiştir.

“Güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm.”[152]

“Her biri bir yörüngede yürürler.”[153]

“Boyunları ona eğilip kaldı.”[154], âyetlerindeki çoğullar da aynı mahiyettedir. Veyahut da insanlarla cinlerden başka her şey veyahut bütün mü’minler, melekler, peygamberler ve velilerdirler ki, birçok görüşler vardır. Zeccâc'a göre doğrusu, mü’minler ile meleklerdir. Birinci görüşü reddederek, “Eğer yeryüzündeki canlılar olsa bunun nassa tevkifi gerekir, halbuki buna dâir bir nass yoktur.” demiştir. Kurtubi ise Zeccâc'ı reddederek, bunun hakkında haber vârid olduğunu ve İbn Mâce'den gelen bir rivayette den muradın yeryüzünde yürüyen canlılar   olduğunu  Resûl-i  Ek­rem'in söylediği bilinmektedir, dedi.' Hasan-ı Basri, Allahu Teâlâ'nın bütün yaratıklarıdır.” demiştir. Müfessirlerden bazıları, “bildiğini gizlemenin büyük günahlardan olduğuna bu âyet-i celile açıkça delâlet eder.”, demişlerdir. Zira Allahu Teâlâ bu gibi gizleme­ye laneti borç etti ve onu arkaya attı, buyurmasını da şiddetli îraz ve yüz çevirmeden kinaye kıldı. “Semen-i kalîl” az parayı da amel­leri sebebiyle başkanlık ettikleri sefillerden aldıkları ücretten kina­ye kıldı.

Bildiğini ketmedip gizlemek hakkında pek çok hadisler vârid ol­muştur.

Ebû Dâvûd, hasen kaydiyle Tirmizi, İbn Mâce ve “Sahihinde İbn Hibbân ve benzerini Beyhaki ile Hâkim (ve Hakim Buhârî ile Müslim'in şartlanna göre Sahihtir diyerek) Ebû Hureyre'den rivayet ettikleri hadisde Resûl-i Ekrem:

“Kim ki bir ilimden sorulur da onu ketmeder (bilmiyorum der) se kıyamet günü ağzına ateşten bir gem vurulur.”[155], buyurmuş­tur.

İbn Mâce'den gelen Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Her kim öğrendiği ilmi ketmederse kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem takıldığı halde (mahşer) yerine gelir.” [156]

Ebû Yâ'lâ'nın da Sahih sened ile aynı mealde bir rivayeti vardır. Aynı ifade ile gelen bu hadisin son fıkrasında,

“Kim ki bilmediği halde Kur'an hakkında konuşursa kıyamet gü­nü ağzına ateşten bir gem vurulmuş olduğu halde (mahşer yerine) gelir.”[157], buyurulmuştur. Hadisin birinci şıkkını Taberâni ceyyid sened ile rivayet etmiştir. Hafız el-Münzirî, bu hadis, Ashâbdan Câbir, Enes, Ömer'in ve Mesûd'un oğulları Amr b. Anese, Ali b. Talk ve benzerleri tarafından rivayet edilmiştir, demiştir. Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’nin rivayetinde, “Din hususunda insanların istifade edeceği şe­yi gizleyen.” ziyâdesi vardır.

İbn Mâce'nin munkatî olarak gelen bir rivayetinde,

Bu ümmetin sonra gelenleri, önce gelenlerini lanetlediği vakit, bildiği bir hadisi ketmeden (bilmiyorum diyen) Allahu Teâlâ'nın in­zal ettiğini gizlemiş sayılır.”[158], buyurulmuştur.

Hâvileri arasında Ebû Luhay'a'nın da bulunduğu Taberâni'nin bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İlim öğrenip de onu başkalarına anlatmayan, servet edinip de ondan (Allah yolunda) infak etmeyen kimse gibidir.”[159], buyur­muştur.

Taberâni'nin, bir râvisi ihtilaflı olup, diğerleri sikadan olan bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İlimde nasihatleşin, zira sizden birinizin ilimde hıyaneti, maun­daki hıyanetinden daha şiddetlidir. Allah u Teâlâ kıyamet gününde size soracaktır.” [160], buyurmuştur.

Yine Taberânî “Kebirinde Bükyer b. Mâruftan, o da Âlkame'den, Alkame de babasından, o da dedesinden rivayetlerinde, “Bir gün Resûl-i Ekrem bir hutbe îrad etti. Hutbesinde Müslüman kabileler­den bazılarını övdü ve sonra,

“Bazı kimselere ne oluyor ki, komşularına fıkıh dersi vermiyor, onları öğretmiyor, onlara mûrufu emredip münkerden nehyetmiyorlar? O kimselere de ne oluyor ki, komşularından okumuyor, fıkıh öğrenmiyor, ders almıyorlar? Vallahi, bir millet, ya komşularına öğ­retir, onlara va'z u nasihatte bulunur, onlara fıkıh öğretir, mârufu emreder, münkerden nehyederler; o komşular da bunlardan okur, öğrenir, anlar, va'z u nasihat dinlerler, ya da Allah'ın azabı tezden bunlara erişir.” buyurdu ve hutbeden indi. Dinleyenler:

“Acaba Resûlullah, kimleri kasdetti,” diye birbirine sordular:

“Eş'arîlerdir,” dediler. Çünkü onların âlimleri ve fakihleri ol­duğu halde çevrelerinde cahil bedeviler yaşarlar. Bunu duyan Eş'ariler Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Ya Resûlallah, başka milletleri övdüğünüz halde bizi yerdi­niz, kusurumuz ne idi?” dediler. Resûl-i Ekrem:

Siz etrafınızdaki komşuları mutlak surette okutmalı, onlara iyiliği emretmeli ve onlardan kötülüğü nehyetmelisiniz. Onlara va'z u nasihatta bulunup onlara fıkıh dersi vermelisiniz. Onlar da sizden okuyup öğrenmeli, cehaletlerini gidermelidir.   Aksi halde dünyada size peşin azâb gelir,” buyurdu. Onlar:

“Yâni şimdi biz başkasına va'z u nasihat mı edeceğiz?” diye sordular. Resul-i Ekrem aynı sözleri tekrarladı. Onlar da aynı soru­yu tekrar ettiler. Üçüncü defasında onlar:

“ O halde bize bir yıl mühlet ver,” dediler. Resûl-i Ekrem de bu eğitim ve öğretim işi için onlara bir yıl mühlet verdi ve,

İsrâiloğullanndan inkar edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'­nın dili ile lanetlenmişlerdir. Bu, baş kaldırmaları ve aşırı gitmele­rindendi.”[161], âyetini okudu.[162]

Tembih: Öğrendiği ilmi ketmedip soranlara bilmiyorum, deme­nin büyük günahlardan olması, müteahhirîn - sonradan gelen âlim­ler- den pek çoklarınca tasrih edilmiştir. Sanki onlar, bu anlattı­ğım şiddeti veîde – korkutmaya- bakarak hüküm vermişler gibi­dir. Halbuki bunlar mutlak değildir. Çünkü ilmi açıklamak vacip ve mendup olduğu gibi, bazan gizlemek de vaciptir. Ne zaman ki mu­hatabınız dediğini anlamayacak ve ilmini açıklaması fitneyi mucip olacaksa, o zaman ilmini ondan gizlemek vacip, etkili olacağını bil­diği yerlerde ilmini açıklamak farz-ı ayn, bunların haricinde tehli­keye ve fitneye sebep olmayacaksa menduptur.

Hulasa: Öğretmek bilgi edinmeye vesiledir. Bunun için farz-ı ayn olan şeyleri öğretmek farz-ı ayn, farz-ı kifâye olan şeyleri öğret­mek de farz-ı kifâyedir, Mendup olan şeyleri öğretmek mendup, ha­ram olan şeyleri öğretmek de haramdır, sihir gibi. Hatta bazı müfessirler, Müslüman oluncaya kadar kâfire Kur'an ve ilim öğretmek caiz değildir, demişlerdir. Hatta daha da ileri giderek, bid'at sahip­leri ve mücadelecileri, Ehl-i Hakkı ilzam için delil arayanlar, bir de hasmının hakkını vermemek için çıkar yollan öğretmek isteyenleri, maiyyetine eziyet etmek isteyen hükümdarları okutmayı ve sakıncalı şeyleri irtikâb etmeğe vesile etmek isteyen kimselere ruhsat yolla­rını öğretmeyi yasaklamışlardır. Nitekim bir hadisde Resûl-i Ekrem:

“Ehlinden hikmeti (ilmi) menetmeyiniz, böyle yaparsanız onlara zulmetmiş olursunuz. Hikmeti (ilmi) ehli olmayana öğretmeyiniz, böyle yaparsanız hikmete zulmetmiş olursunuz.”, buyurmuştur.

Yine bir hadîsde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

İnciyi hınzırın boynuna asmayınız (yâni ehli olmayana ilmi öğ­retmeyiniz)”. Burada da ehli olmayan kimseye fıkıh ilmini öğretme­yi kasdetmiştir. Yukarda kâfir hakkında açıklanan hüküm, bizim esaslara uymamaktadır. Diğer iki hadîs ise varittirler.

İbn Mâce ve diğerlerinin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İlim taleb etmek her Müslümana farzdır. Fakat ilmi ehli olma­yana vermek, domuzları inci, elmas ve altun gerdanlık ile süslemek gibidir.”[163], buyurmuştur.[164]

 

45. : İlmi İle Amel Etmemek

 

Müslim ve diğerlerinin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, huşûu olmayan gönülden, doymayan nefisden ve kabul olmayan duadan sana sığınırım.”[165], buyurmuştur.

Yine Buhârî ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet gününde bir adam getirilip cehenneme atılır da ce­hennemde onun bağırsakları derhal karnından dışarı çıkar. Sonra o adam (bağırsakları etrafında) değirmen merkebinin değirmende döndüğü gibi döner. Bunun üzerine cehennem halkı bunun etrafını çevirir ve:

“Ey filân, hal ve şânın nedir? Sen bize dünyada iyilikle emre­dip kötülükten nehyeden birisi değil mi idin?” derler. O da:

“(Evet, ben öyle idim. Fakat) Ben size iyilikle emrederdim, hal­buki kendim yapmazdım. Yine ben sizi kötülükten nehyederdim de kendim işlerdim, diye cevap verir.”[166], buyurmuştur.

Taberâni'nin ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Zebaniler, putperestlerden önce fasık okuyucuları yakalarlar. Fasıklar buna itiraz ederek:

“Puta tapanlardan önce bizi alıyorlar?” derler. Onlara:  

“Elbet, bilenlerle bilmeyenler bir olmaz.” denir.”[167], buyurmuştur.

Hafız el-Münzirî:

“Bu hadis garip olmakla beraber, sıhhatine delâlet eden şahidi vardır. O da riya bölümünde rivayet edilen hadistir. Orada, “İlk çağırılacak olan, “Ne güzel okuyor” desinler için Kur'an'ı ezberleyen hafızlardır.”, denilmektedir. Hadîsin sonunda, “İşte kıyamet günü ilk cehenneme girecek olan, bu üç kişidir.”[168], buyurulmasıdır.

İsnadının kuvvetli olmadığını söylemekle beraber Tirmizî'nin ri­vayetinde Resûl-i Ekrem:

“Haramını helâl kabul eden kimse, Kur'an’a inanmamıştır.” buyurmuştur.

Yine Tirmizi'nin Sahih ve hasen olduğunu söylediği bir rivayet­te Resül-i Ekrem:

“Kişi kıyamet günü (beş şeyden) ömrünü nerede tükettiğinden, ilmi ile ne amel ettiğinden, malını nerden kazanıp nereye sarfettiğinden, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça adım atamaz.”[169], buyurmuştur. Tirmizi'nin Sahih sened ile yine bu meal­de bir rivayeti daha vardır.

Taberânî'nin “Kebir”inde rivayetine göre Resûl-i Ekrem:

“Cennet halkından birtakım kimseler, cehennemlüerden bazıla­rının yanına giderek:

“Niçin cehenneme girdiniz. Vallahi, biz cennete ancak sizden öğrendiklerimiz sayesinde girdik,” derler. Onlar:

“Biz söylerdik fakat söylediğimizi yapmazdık, diye cevap ve­rirler.”[170], buyurmuştur.

İbn Ebi'd-Dünyâ, ayrıca ceyyid isnad ile Beyhakî'nin rivayetle­rinde Resûl-i Ekrem:

Her kim bir hutbe okursa, Allahu Teâlâ onu, hutbesinden sorumlu tutar, sanırım, hutbeden neyi kasdettiğini ken­disinden sorar.”, buyurmuştur.

Cafer'in anlattığına göre, Mâlik b. Dinar bu hadîsi rivayet ettiği vakit, yaşı tükenlnceye kadar ağlardı ve, “Gözümün, sözümü ikrar ettiğini mi sanıyorsunuz? Ben bilirim ki, Allahu Teâlâ, kıyamet gü­nü ona da niçin ağladığından soracaktır.” derdi.

Bezzar'ın garip olan bir rivayetinde Muâz İbn Cebel (r.a.) den şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem Kabe'yi tavaf ederken onu aradım buldum ve:

“ Ey Allah'ın, Resulü, insanların hangisi daha kötüdür?” diye sordum, Resûl-i Ekrem:

“Allah'ım, onu bağışla. Sen hayırdan sor, serden sorma; İnsan­ların kötüsü, âlimlerin kötüsüdür”[171], buyurdu.

Taberânî'nin hasen sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İnsanlara hayrı (iyiliği) öğretip kendini unutan, başkalarına ışık verip kendisini yakan kandil gibidir.”[172], buyurmuştur.

İbn Hibbân'ın, râvisi üzerinde durduğu diğer bir rivayetinde de,

Her ilim sahibine vebaldir, ancak ilmiyle amel eden bu vebal­den kurtulmuştur.” [173]

Taberâni ve Beyhaki'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Kıyamet gününde İnsanların en şiddetli azaba uğrayacak ola­nı, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.” [174]

Bezzâr ve Taberânî'nin Ammar b. Yâsir (r.a.) den rivayetlerin­de, şöyle demiştir: Resûl-i Ekrem beni, kendilerine Islâmi hüküm­leri öğretmek için Beni Kays Kabilesinden bir aileye gönderdi. Git­tim baktım ki, vahşi develer gibi insanlar. Gözleri havada, deve ve koyundan başka bir şey düşünmüyorlar. Hemen geri döndüm. Re­sûl-i Ekrem bana:

“Ey Ammar, ne yaptın, anlat bakalım,” buyurdu. Ben gördük­lerimi ve onların hatalı düşünce ve hareketlerini anlattım. Resûl-i Ekrem:

“Ey Ammar, bunlardan daha kötülerini sana bildireyim mi? Onlar öyle kimselerdir ki, bilmediklerini bildikleri halde yine bun­lar gibi hatalara düşerler,” buyurdu.[175]

Râvileri arasında, İbn Hibbân ye diğerlerinin, mevsuktur, dedi­ği A'ver'in de bulunduğu Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Ben ümmetim üzerine mü’minden ve müşrikten korkmam. Mü'mini, imanı kötülüklerden alıkor. Müşrike gelince, onu da küfrü kahreder, hor ve hakir kılar. Ancak sizin için korktuğum, bilerek ve güzel konuşan münafıktır. Çünkü o, sizin bilip kabul ettiğinizi söy­ler ve fakat inkâr ettiğini yapar.”[176], buyurdu.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Benden sonra sizin için en çok korktuğum, bilerek konuşan münafıktır.”[177], buyurmuş­tur.

Yine İbn Mesûd (r.a.) den gelen Sahih bir rivayette Resûl-i Ek­rem:

“Öyle zannederim ki, sizden biriniz ilmi öğrendiği gibi de unu­tur. Çünkü ilmi ile hatalı işlerde bulunmuştur.” buyurmuştur.[178]

Ahmed ve Beyhakî Zâzânî'nin oğlu Mansûr'dan tahriçlerinde, di­yor ki:

“Cehenneme atılan bazı kimselerin kokusundan cehennem hal­kı bunalır. Bunlara:

“Ey kimseler! Yazıklar olsun size. Dünyadaki günahınız ne idi ki, bizim cezamız bize sanki yetmiyormuş gibi, bir de sizin kokunu­zun cezasını çekiyoruz,” derler. Onlar da:

“Evet, biz,  ilmi kendilerine fayda vermeyen alimleriz,” der­ler.” [179]

Tembih: İlmiyle amel etmemenin büyük günahlardan olduğu, bu hadislerin zâhirindeki şiddetli veidlerden anlaşılmıştır. Şayet bu şid­det, mendup ve mekruhla olsun, yalnız ilmiyle amel etmediğinden değil, vacipleri terkedip haram olan şeyleri irtikâb ettiğindendir. Böyle olunca, yine bu rivayetler, ilmiyle amel etmemenin büyük gü­nahlardan olduğunu sarahaten ifade ediyorlarsa da bunları namaz gibi farzların terkinden ayrı mütalaa etmek doğru olmaz, dersen,

Derim ki, her ne kadar sarahaten görmedimse de, bunu, ilim ile isyanın, bilgisiz yapılan günahtan daha şiddetli olduğuna hamlet­mek yerinde olur. Nitekim hadisler de bunu açıkça ifade etmekte­dirler. Bunun benzeri, ilerde anlatılacak olan isyan gibidir. Yani o mekânın şerefi, küçük de olsa isyanın daha büyük cezasını gerekti­rir. Âlim de böyledir; o, küçük günahta fuhşa vardığı vakit, kendini, haramlar şöyle dursun, mekruhlardan bile uzaklaştırması gereken ilmi sebebiyle o küçük günahın büyük yazılması mümkündür.[180]

 

46. : Haksız Ve Zaruretsiz Olarak İlim, Kıraat Veya İbadetten Herhangi Bir Şeyde Övünmek İçin Üstünlük İddiasında Bulunmak

 

Taberânî “Evsât”ında ve Bezzâr “İsnâd-ı lâbeis” ile Ömer (r.a)’den ve Ebû Yâlâ da İbn Abbâs (r.a.) dan rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem şöyle buyurmuştur:

İslâmiyet zahir olup (her tarafa galebe çalacak) hatta tüccar­lar deryalarda istedikleri gibi seyahat edecekler ve atlar Allah yo­lunda (sulara) batacaktır. Sonra birtakım insanlar türeyecektir. Bun­lar Kur'an okuyacaklar ve:

“Bizden daha iyi okuyan var mıdır? Bizden daha bilgin var mıdır? Bizden daha İyi fıkhı bilen var mıdır?” diyerek ortalıkta övü­nüp duracaklardır.” (Resûl-i Ekrem) sonra Ashabına:

“Bunlarda hayır var mıdır?” diye sordu. Onlar:

“Allah ve Resulü daha iyi bilir,” dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

Gerçi onlar sizdendir (yani Müslümandır) ama onlar, cehen­nemin yakıtıdırlar”[181], buyurdu.

Hafız el-Münzirî, inşaallah hasendir, diye haber verdiği, Taberanî'nin “Kebir”inde İbn Abbâs (r.a.) dan rivayetinde, Resûl-i Ekrem geceyi Mekke'de geçirdi ve üç defa:

“Allah'ım, tebliğ ettim mi?” dedi. Resûl-i Ekrem'in yakınında olan Ömer (r.a.) ayağa kalkarak:

“Allah'a yemin ederim ki, tebliğ ettin, cehd u gayret ettin, teş­vik ve nasihatte bulundun,” dedi. Resûl-i Ekrem:

İmanı ilan edip açığa çıkaracaklar. Bu, o derece ileri gidecek ki, küfür, vatanına kadar kbğulacak ve deryalar Müslümanlarla do­lup taşacaktır. Bundan sonra bir zaman gelecek, insanlar ilim tahsil edip Kur’an okumayı öğrenecekler ve:

“Biz, öğrendik, bildik ve okuduk; artık bizden daha üstün kim var?” diyeceklerdir. Acaba bunlarda bir hayır var mı?” buyurdu. Ashâb:

“Bunlar kimlerdir, ya Resûlallah?” diye sordular. Resûl-i Ek­rem:

“Gerçi onlar da sizlerdendir ama onlar cehennemin yakıtıdır­lar,”[182], buyurdu.

Yine Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ben alimim diyen, cahildir.”[183], buyurmuştur.

Tembih: İşâret ettiğimiz kayıtlarla beraber bunları da bu hadis­lerin zahirine bakarak büyük günahlardan saymak uzak bir ihtimal değildir. Hele onların kıyaslarını ele alırsak, bu tevcih, daha da kuv­vet kazanır. Meselâ, onlar elbiseyi uzatıp yerlere sürümesini ve sal­layarak gezmesini kibir kabul edip büyük günahlardan saydıkları­na göre, böyle bilgi ve ibadetlerle övünmeyi den saymak da­ha uygundur. Çünkü bu, öbürlerinden daha çirkin ve daha fahiş bir günahtır. Diğer ibadetler ile mukayesede de durum aynıdır. Bu yi anlatırken, haksız ve zarûretsiz yerde üstünlük taslamak şek­linde ifâde etmeme gelince, bununla beraber kaçındığım bazı husus­lar vardır. Meselâ, adam, bilinmedik bir yere geldiği vakit kabul görmesi ve kendisinden istifade edilmesi için   niteliklerini ortaya koymak zorundadır. Nitekim Yusuf aleyhisselâmda Mısır hüküm­darının rüyasını tâbir ettikten sonra, hükümdarın nasıl yapalım de­mesi üzerine:

“Beni memleketin hazinelerine memur et, çünkü ben korumasını ve yönetmesini bilirim.”[184], diyerek meharetini ortaya koymuştur. Yine bunun gibi muannid bir câhil kendisini inkâra kalkışırsa, ken­disini kabul ettirmek ve hakka hizmet için varlığını ortaya koymak durumundadır. Bunlar günahtan ve kibirden sayılmazlar.[185]

 

47. : Alimleri Hakir Görüp Onlarla Eğlenmek Ve Onları Hiçe Saymak

 

Tirmizi’nin hasen dediği sened ile Taberâni'nin Ebû Umâme (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurmuştur:

“Üç sınıf insan var ki, onlarla ancak münafık olan alay eder: İslâmiyette saçını sakalım ağartan yaşlılar, ilim sahipleri ve adil imam­lar (devlet reisleri) dır.”[186]

Tirmizî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin şerefini bil­meyen bizden değildir.”[187], buyurmuştur. Ahmed'in hasen isnad ile aynı mealde bir rivayeti daha vardır.

“İlim öğrenin, ilim için ağırbaşlılığı da öğrenin. Öğretmenlerini­ze karşı tevazu edin, alçak gönüllü olun.”[188]

Ravileri arasında İbn Luhay'a'nın da bulunduğu Ahmed'in riva­yet ettiği bir hadîsde Resûl-i Ekrem:

“Allah’ım, şu zamana ulaşmayayım veya sîz o zamana ulaşma­yın ki, o zamanda alime uyulmaz, halim olana karşı haya duyulmaz (o zamanda yaşayan insanların) gönülleri Acem gönülleri, dilleri ise Arap dilleridir.”[189], buyurmuştur.

Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem.

“Bereket, büyüklerinizle, yaşlılarınızla beraber bulunmaktadır.”[190], buyurmuştur.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Büyükleri saymayan, küçüklere acımayan, mârufu emredip münkerden nehyetmeyen bizden değildir.” [191]

Yine Sahih bir hadisde Resûl-i Ekrem:

“Küçüklerimize acımayan, büyüklerimizin hakkını bilip yerine getirmeyen bizden değildir.”[192], buyurmuştur.

Tembih: Bunu da kebâirden saymak, ilk hadislerin zahirinden anlaşılmaktadır. Kıyas da bunu kabul eder. Her ne kadar geçmiş âlimler bunu sarahaten ifade etmemişlerse de, âlimin gıybeti ile ca­hilin gıybeti arasında fark gözettiklerine göre, onlarla alay etmekte de elbette fark olacaktır. Pek yalanda Allah'ın velilerine eziyet et­menin cezası hakkında geniş bilgi gelecektir ve davamızı kuvvetlen­direcektir. Çünkü gerçek vel#er, ilimleriyle amel eden âlimlerdir.[193]

 

İlim İle İlgili Hasen Ve Sahih Hadisler

 

“Allahu Teâlâ kime hayır dilerse, onu, dinde fakıh kılar.” [194]

“Allahu Teâlâ bir kula hayır dilediği vakit, onu dinde fakih kı­lar ve doğru yolu ona ilham eder.”

“En üstün ibadet iıkıh (öğrenmek), dinin efdali de şüpheli şey­lerden kaçınmaktır.” [195]

Senedi ihtilaflı olup cumhurun kabul ettiği bir hadisde Resûl-i Ekrem,

“İlmin fazileti, ibadetin faziletinden daha üstündür. Dininizin hayırlısı şüpheli şeylerden çekinmektir.”[196] buyurmuştur.

Ebû Davûd ve Tirmizî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Her kim ilim aramak için yola çıkarsa, Allahu Teâlâ ona bu sa­yede cennete giden yolu kolaylaştırır. Şüphesiz melekler de ilme ta­lip olanlara, bu yaptıklarına hoşlanarak üzerlerine kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hatta sudaki balıklara varın­caya kadar, hepsi âlimler için Allah'tan af ve mağfiret dilerler. Bir âlimin âbid üzerine üstünlüğü, ay’ın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler ne bir altun ve de bir gümüş miras bırakmamışlardır. Ancak ilmi miras bırakmışlardır. İşte o mirası alan büyük payı almıştır.” [197]

Saffan b. Assan el-Murâdî'den, diyor ki:

“Resûl-i Ekrem'e gel­dim, üzerinde kırmızı bir elbise olduğu halde mescidde yaslanmış vaziyette duruyordu. Kendisine:

“Ey Allah'ın Resulü,   ilim öğrenmek için geldim,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Ey ilim talebeden, hoş geldin. Şunu bil ki, ilim tahsil edenleri melekler kanatları ile kuşatır. Sonra birbirinin sırtına binerek bi­rinci kat göklere kadar yükselirler. Melekler bunu, ilim öğrenmeyi sevdikleri için yaparlar”[198], buyurdu.

Ebû Zer (r.a.) den gelen bir rivayette Resûl-i Ekrem kendisine:

“Ey Ebâ Zer! Allah'ın Kitabından bir âyet öğrendiğin halde sabahlaman, o gece yüz rek'at namaz kılmandan hayırlıdır. İlimden bir mesele öğrendiğin halde sabahlaman - ki ister onunla amel edil­sin, ister edilmesin- bin rek'at namaz kılmandan senin için daha makbuldür.” [199]

Ebû Hureyre (r.a.) Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu duyduğunu haber vermiştir:

“Dünya mel'ündur, dünyada olan her şey de mel'ûndur. Ancak Allah'ı anmak ve O'nun rızasına uygun şeylerle öğretici veya öğrenci olmak Müstesnadır.” [200]

Ebû Hureyre radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

 “Ölümünden sonra mü’mine amel ve hasenatından ulaşacak olan, öğrettiği ve yaydığı İlim, arkada bıraktığı sâlih çocuk, okun­mak için miras olarak bıraktığı Mushaf, inşa ettiği mescid veya yap­tığı kervansaray, akıttığı su, veya hayatında ve sağlığında malından çıkarıp verdiği sadaka-İ câriye* bunlar kişinin ölümünden sonra ona erişir.” [201]

Abdullah b. Ebû Katâde radıyallahu anh'ın babasından rivaye­te göre, o, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyur­duğunu haber vermiştir:

“Kişinin ölümünden sonra geriye bıraktıklarının en hayırlısı üç şeydir; Kendisine hayır dua eden iyi çocuk, devamlı sevabı kendisi­ne ulaşan sadaka ve kendisinden sonra amel edilen ilimdir.” [202]

İbn Abbâs radıyallahu anhuma'dan, Resûl-i Ekrem'in şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir:

Bu ümmetin âlimleri iki kişidir. Birisi, Allahu Teâlâ kendisine ilim vermiş, o da hiç bir maddî karşılık beklemeden ilmini çevresine yaymıştır. İşte bunun için denizdeki balıklar, karadaki hayvanlar ve havadaki kuşlar Allah'tan af ve mağfiret dilerler ve bu kimse pey­gamberlere arkadaş oluncaya kadar Allah'a seyyid ve şerif olarak takdim edilir. Diğeri de o kimsedir ki, Allahu Teâlâ kendisine ilim vermiş, o da bu ilmini Allah'ın kullarından esirgemiş ve karşılıksız kimseye bir şey öğret m e mistir. İşte buna kıyamet günü ateşten bir gem vurulur ve bir münâdi mahşer halkına şöyle seslenir:

“Bu, Al­lahu Teâlâ'nın kendisine verdiği ilme cimrilik edip, O'nun kulların­dan onu esirgemiş ve parasız hiç kimseye bir şey öğretmeyen kişidir.” Hesabdan kurtuluncaya kadar münâdiler böyle seslenir du­rurlar.” [203]

Ebû Umâme el-Bahili radıyallahu anh'den rivayete göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Âlîmin abid üzerine üstünlüğü, benim size nazaran üstünlüğüm gibidir. Allahu Teâlâ, melekler, yer ve gök ehli hatta yuvasındaki ka­rıncalar, denizdeki balıklar, insanlara hayrı öğretenlere dua eder­ler.”[204]

Sa'lebe b. el-Hakem radıyallahu anh'den, Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

 “Allahu Teâlâ kullan arasında hükmetmek için azamet kürsü­süne oturduğu vakit âlimlere: “Ben, ilmimi ve hilmimi size, ancak günahlarınızı bağışlamak için, verdim.” buyurur.” [205]

Âlimerdeki ilim ve hilmi Allahu Teâlâ'nın bizzat kendisine izafe etmesi, on­ların ilim ile amel eden seçkin kimseler olduklarını sarahaten bildir­mek içindir.

Hasan’dan rivayete göre, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

İlim ikidir. Birisi kalbde olan ilimdir ki, faydalı olan ilim budur. Diğeri dildeki ilimdir. Bu da Allahu Tela’nın Âdem oğluna hücce­tidir.”[206]

Ebû Umâme radıyallahu anh'ın rivayetine göre Resûl-i Ekrem:

“Kim ki yalnız hayrı öğrenmek veya öğretmeyi murad ederek mescidde sabahlarsa, ona, haccı tam ve makbul bir hacmin sevabı kadar sevap verilir.”[207], buyurmuştur.

Enes İbn Mâlik radıyallahu anh'den, şöyle demiştir: Resûl-i Ek­rem:

“İlim talebi için (evinden) çıkan kimse, dönünceye kadar Allah yolundadır.”[208], buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem, “Kim ki Allah için ilim öğrenmek maksadıyle sabahlarsa Allahu Teâla ona cennetten bir kapı açar, melekler onun için kanatlarını yerlere düşürürler, göklerin melekleri ve de­nizlerin balıkları onun için dua ve istiğfar ederler.”[209], buyur­muştur.

Bir başka hadîsinde Resûl-i Ekrem,

“Bir âlimin âbid üzerine üs­tünlüğü, l5'inci gecedeki ayın en küçük yıldıza üstünlüğü gibidir.”, buyurmuştur. Bu rivayetin bundan sonraki bölümü yukarda geçmiş­tir. Beyhaki'nin rivayetinde ziyâde olarak, “Alimin ölümü, telâfisi mümkün olmayan bir musibettir.”, şeklindedir.

Abdullah İbn Mesûd radıyallahu anh'den, o da babasından, şöy­le dediği rivayet olunmuştur:

Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Benim sözümü işitip onu kavrayıp koruduktan sonra (işittiği gibi) başkalarına nakleden kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Nice hâmili fıkıh olanlar var ki, ona naklettikleri kimseler kendilerinden daha iyi anlarlar. Nice hâmili fıkıh olanlar var ki, fakîh değillerdir.” [210]

Yine Resûl-i Ekrem:

Üç vasıf vardır ki, Müslüman kişinin kalbi onlarla muttasıf ol­duğu halde hıyanet etmez ve kin tutmaz. Onlar, ameli Allah için hâlis kılmak, Müslumanların imamlarına nasihatte bulunmak, (itikad ve amelde) onlara (Müslümanlara) muvafakat etmektir.”[211], bu­yurmuştur. Diğer rivayette: “Bunların ardındakiler korunur.” buyurulmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

İşindeki gaye ve amacı dünyalık olan kim­senin, Allahu Teâlâ, dünya ve amacı ile arasını açar, daima yoksul­luğu gözünün önüne gelir ve dünyalıktan ancak nasibini alır. Maksad ve gayesi ahiret olan kimseye gelince; Allahu Teâlâ onun kalbi­ne zenginlik verir ve dünyalıktan yüz çevirdiği halde dünyalık ona yönelir.”, buyurmuştur. Yine Resûl-i Ekrem:

“Bir hayra delalet eden, o hayrı yapan gibi mükâfat alır.”[212], buyurmuştur. Yine Resül-i Ekrem:

“Düşkünlere yardımı Allah sever.”, buyur­muştur.

Ebû Hureyre radıyallahu anh'ten, Resûl-i Ekrem'in şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir:

“Başkalarını hidâyete, doğruluğa çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Bununla beraber ona uyanların sevabından da bir şey eksilmez.” [213]

 

48 Ve 49. : Allah'a Ve Resulüne Yalan İsnad Etmek

 

Allahu Teâlâ,

“Allah'a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü yüzlerinin simsiyah olduğu görülür.”[214], buyurmuştur. Bu âyet-i kerime'nin tef­sirinde Hasan diyor ki:

“İşte bunlar, “İstersek yaparız ve istersek yapmayız” diyen kimselerdir”.

Buhârî, Müslim ve diğerlerinin Ebû Hureyre radıyallahu anh'ten rivayetlerinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:

“Benim üzerime kasden yalan uyduran kimse, cehennemdeki oturağına hazırlansın.” [215]Bu hadîsin tevatüre varan Sahih riva­yet yolları vardır. Mânası ise kesin ve açıktır.

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem:

“Her kim yalan olduğu zannedilen bir sözü benden rivayet eder­se, o da yalancılardan biridir.”[216], buyurmuştur.

Yine Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz benim namıma uydurulan bir yalan, herhangi biri namına uydurulan yalan gibi değildir. Bile bile benim namıma ya­lan uyduran kimse cehennemdeki yerine hazırlansın.”[217], buyur­muştur.

Taberanî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allah'ım, halifelerime, rahmet et”.

“Onlar kimlerdir” sorusuna ce­vaben:

“Benden sonra gelip hadislerimi rivayet ederek insanlara öğ­retenlerdir” buyurdu.[218]

Yine Taberâni'nin Vâile'den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz en büyük günahlardan birisi de, kişinin, benim namı­ma, söylemediğim (bir sözü) söyledi, demesidir.”[219], buyurmuş­tur.

Yine Taberânî'nin “Kebir”indeki rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Herhangi bir cemaat Kur'an üzerinde toplanır, onu okuyup an­lamaya çalışırlarsa, işte bunlar, Allah'ın davetlileridirler. Aynı za­manda bunlar oradan ayrılıncaya veya başka söze dalıncaya kadar melekler onları kuşatır. Kim ki kaybolur korkusu ile bir ilmin tah­siline gider veya yok olur korkusu ile onu başka yere yazarsa, baş­ka bir nüsha meydana getirirse, bu kimse Allah yolunda sabahleyin iyilik talebinde yola çıkan gibidir.”[220], buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“İnsan öldüğü vakit ameli kesilir (amel defteri durulur), yalnız üç şeyden açık kalır ve defterine sevap yazılır. Bunlar ı Sadaka-i câ­riye, devam eden bir hayır (cami, çeşme, hastane, yol ve benzeri) is­tifade edilen ilim ve kendisi için hayır duada bulunup sadaka veren iyi çocuk.”[221] Yine bunun gibi, İslâm'da güzel bir âdet ihya ede­ne vaadedilen mükâfatlar, güzel ve faydalı bir eser neşredenlere vaadedilen mükâfatlar gibi, o adete uyan ve güzel eseri okuyanla­rın alacakları mükâfatlar yanında onların mükafatları gibi bir mü­kâfatın da kendisine verileceği hususunda büyük müjdeler vardır. Bunun aksine olarak da kötülüğü icad eden, kötü eserler bırakan ve kötülükte örnek olanlara verilecek cezaları bildirmekle onlara da büyük korkutma vardır.

Tembih: Allah'a ve O'nun Resulüne isnad ve iftirada bulunmayı büyük günahlardan saymak, ulemânın sarahaten ifadesidir. Hatta Ebû'ş-Şeyh Muhammed el-Cüveyni, peygambere yalan isnadının kü­für olduğunu söylemiştir. Müteahhirîn sonradan gelen âlimler­den bazıları da, mütekaddimin'den bazı âlimlerin bu görüşte olduk­larını, peygambere yalan isnadının küfür olup tslâmiyetten çıkmak olduğunu söylemişlerdir. Resûl-i Ekrem'e yalan isnad ederek her­hangi bir harama helâl veya helâl için haram demenin küfür oldu­ğunda şüphe yoktur. Söz, bunların dışında Allah ve Resulüne yalan isnad etmekte ve onlar adına yalan uydurmaktadır. Celâl Belkinî di­yor ki: Peygambere yalan isnad eden kimsenin cehennemdeki yeri­ne hazırlanması gibi birçok veidler vardır. Ulemâ, bunların tevatür mertebesine yükselmiş olduğunu söylemiştir. Bezzâr, hadisi merfû olarak kırk kadar Sahabinin rivayet ettiğini söylüyor. İbnü's-Salâh da bu hadisin tevatür mertebesine ulaştığını ve Ashâb'dan pek çok­larının bunu rivayet ettiklerini, hatta sayılarının seksene ulaştığını söylemiştir. Hafız, bu hadîsin râvileri oldukça sayfaları kabarık bir risalede toplamıştır. Bazıları da bu hadîsin râvilerinin yetmiş Sahabinin üstünde olduğunu, Abdurrahman b. Avf'tan başka diğer bütün Aşere-i Mübeşşere cennetle müjdelenmiş olan bahtiyar kimse­nin bu hadisi rivayet ettiğini söylerken, Taberânî ve İbn Mende, ha­dîsin râvilerinin seksen yediye ulaştığını söylemişlerdir.[222]

 

50. : İslâmda Kötü Âdet İhdas Etmek

 

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Cerir radıyallahu anh di­yor ki: Bir öğle vakti idi. Resûl-i Ekrem'in huzurunda bulunuyor­duk. Tam bu sırada Mudar kabilesinden bir cemaat yalın ayak, sırt­larına tulum biçiminde alaca bir aba geçirmiş, perişan bir halde ve yalın kılıçları ellerinde olduğu halde çıkageldiler. Bunların bu acıklı haline üzülen Resûl-i Ekrem'in benzi soldu ve yerinde duramaz ol­du. Dışarı çıktı, içeri girdi ve nihâyşt vakit olunca emretti.

Bilâl ezanı okudu, namaz kılındı ve Resûl-i Ekrem hutbe îrad et­ti. Hutbesinde,

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğu­nuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riâyet ediniz. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.”[223], âyetiyle Haşr süre­sindeki,

“Ey mü’minler, Allah'tan sakının. Herkes yarına ne hazırladığı­na baksın.”[224], âyetini okudu. Bunun üzerine herkes ha­line göre altunundan gümüşünden, elbisesinden, buğdayından ve hurmasından verdi. Hatta Resûl-i Ekrem, “Yarım hurma da olsa ve­rin.” buyurdu. Ensâr'dan birisi avucunda zor tutabildiği bir kese ile geldi. Bunu görenler de getirdiler, derken iki deve yığını kadar yi­yecek ve giyecek toplandı. Bu sırada Resûl-i Ekrem'e baktım, müba­rek siması altımla cilalanmış kâğıt gibi parlıyor ve neş'eleniyordu. Sonra Resûl-i Ekrem:

“Müslümanlıkta İyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevabı verileceği gibi, o yolda yürüyenlerin sevabı da verilir. Bununla be­raber onların sevabından da bir şey eksilmez. Müslümanlıkta kötü bir çığır açan kimseye, açtığı çığrın günahı yükletildiği gibi, kendi­sinden sonra o yolda gidenlerin günahı gibi bir günah da yükletilir; bununla beraber onların günahından bir şey eksilmez.”[225], bu­yurdu.

Buna benzer Sahih ve lâbeis isnâd ile rivayet edilen daha başka hadisler de vardır. Tekrar olmasın diye alınmamışlardır.

Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem,

“Herhangi bir şeye çağıran kimse, kıyamet günü daveti ile be­raber olduğu halde (veya davetinden sebep) durdurulur. İsterse bir adam bir adamı çağırmış olsun.”[226]

İbn Mâce ve diğerlerinin leyyin sened ile rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Bu hayır hazineler (gibi) dir. Bu hazinelerin de anahtarları vardır. Allahu Teâlâ kendisini iyilikleri açan ve kötülükleri kapa­yan anahtar (mesabesinde) kıldığı kimseye müjdeler olsun. Yazık­lar olsun o kimseye ki, Allahu Teâlâ onu iyiliği kapayan ve kötülü­ğü açan anahtar (mesabesinde) kılmıştır.”[227], buyurmuştur.

Tembih: Kötü âdet îcad etmenin büyük günahlardan olması, bu hususta rivayet edilen hadîslerdeki şiddetli veidlerden açıkça anla­şılmaktadır. Veid (şiddetli korkutma) azabın kat kat olmasıdır. Böy­lece azabının katlanması ise insanları hesabından aciz bırakacak derecede çoğalmasıdır.

Şayet îcad ettiği kötü âdet büyük günahlardan ise, bunu yeni­den büyük günahlardan saymak doğru olmaz. Çünkü o, zaten bü­yük günahlardan idi. Şayet îcad ettiği kötü şey, büyük günahlardan değilse, onu büyük günahlardan saymak cidden zordur, dersen,

Derim ki, küçük günah da olsa bu icadı büyük günah saymak­ta bir sakınca yoktur. Çünkü o, bu icadı başkaları için yaptığına ve başkaları da kendisine uyduğuna göre -küçük de olsa- cezanın kat kat çoğalması ile büyük günah gibi ve belki ondan da daha bü­yük olur. Çünkü hangi büyük günah olursa olsun, ondan vaz geç­mekle günahı orada son bulur. Bu ise günahı kıyamete kadar de­vam eden bir suçtur ki, çok ağırdır. Böylece bir defa işlenen büyük günah ile aralarında fark vardır. Aynı zamanda dinde hangi bid'at olursa olsun, bunları büyük günahlardan sayan ve bunu Sahih ha­bere istinad ettiren çok kimseler vardır. Bu Sahih haber:

“İslâmda yeni bir şeyi îcad edene Allah lanet etsin”. İbnu'1-Kayyun diyor ki:

“Bu, îcad edilen şeye bağlıdır; îcad edilen şey de nisbette büyük ise, günahı da o nisbette büyük olur.”[228]

 

51. : Sünneti Terketmek

 

Hâkim “Müstedrek”inde, “İcma'ın Hüccet Olduğuna Dâir Delil” bölümünde Ebû Hureyre'den gelen bir rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

“Farz olan namaz, kendisinden sonra gelen namazla arasındaki günahlara keffârettir. Cumalar ile ramazanlar, aralarındaki günah­lara keffârettirler, ancak üç şeye keffâret olamazlar: Allah'a ortak koşmak, neks-i safaka (yâni adam ile bir yandan anlaşmaya varırken, öte yandan ilk fırsatta ahdi bozarak onu öldürmek) ve sünneti terketmek (yâni cemaata muhalefet ve toplumdan ayrılmaktır.)”, buyurmuştur.

Hadîsi her ne kadar Buhârî ile Müslim almamışlarsa da, hadîs, onların aradıkları sıhhat şartlarına uygundur. Ahmed ve Ebû Dâvûd'un rivayetleri şöyledir:

“Cemaatten bir karış ayrılan kimse, İslâm bağını boynundan çı­karmıştır.” [229]Celâl Belkinî,

“Cemaatten ayrılmak demek, bid'atlere sapmak demektir.” demiştir. Yine Sahih olarak, “Bid'at icad ede­ne Allah lanet etsin.” diye bir rivayet vardır.

Ayrıca Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:

Altı kimse vardır ki, Allahu Teâlâ, ben ve duası makbul her peygamber onları lanetlerler: Allah'ın Kitabına ilâve yapan, Allah'ın kaderini yalanlayan, Allah'ın aziz kıldığını zelil ve zelil kıldığını aziz yapmak için kahr u ceberut ile insanlara musallat olan, Allah’ın haram kıldığını helâl sayan ehli beytin hakkında Allah'ın haram kıl­dığını helâl sayan ve sünneti terkedenlerdir.” [230]

Yine Sahih bir hadîsde Resûl-i Ekrem:

“Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.”[231], buyurmuş­tur.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid'at ihdas eden hiç bir millet yoktur ki, o nisbette sünnetten kaybetmiş olmasınlar.”[232], buyurmuştur.

Yine Taberâni ve İbn Âsım'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Gök kubbenin gölgesi altında Allah'tan başka, arzularına uyu­lan hevâ-i nefsten daha büyük bir ilâh yoktur.” [233]

Tembih: Sünneti terketmenin büyük günahlardan olduğunu, Şeyhu'l-lslâm es-Salâh el-Alâî, Kavaid adlı eserinde sarahaten bildirmiştir. Ayrıca Celâl Belkini ve diğer âlimler de bunu kebâirden saymışlardır. Celâl Belkinî büyük günahları sayarken, “Büyük günahların on altıncısı bid'attir, zaten sünneti terkten maksad da bid'attir.” demiştir. Şüphesiz sünnetten murad, Ebû Mansûr Maturidî ve Ebû'l-Hasan el-Eş'ari'nin inançlarına uygun olan yoldur. Çün­kü bunlar, tamamen sünneti arayıp bulmuşlardır. îtikadda bid'at da bu iki imama uymayan diğer fırkaların görüşleridir. Bid'at sahiple­rini yeren pek çok hadisler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Her kim bu dininizde olmayan bir şeyi icad ederse, o, merduttur.”[234]

“Bundan sonra (derim ki) sözlerin en hayırlısı Allah'ın Kitabı­dır, hidâyetlerin hayırlısı da Muhammed sallallahu aleyhi ve sel-lem'in irşad ve hidâyetidir. (Dinde olmayan) şeylerin en fenası, son­radan uydurulan şeylerdir; her bid'at (sonradan uydurulan şey de) sapıklıktır.”[235]

“Sizin için en çok korktuğum, mide ve fercinizdeki azgın şehvet ve hevâ-i nefsin sapıttırmalarıdır.”[236]

“Aman, dindeki sonradan yapılan uydurmalardan sakının, zira sonradan uydurulan her bid'at sapıklıktır.”[237]

“Allahu Teâlâ her bid'at sahibinin tevbesini, bidatini terkedinceye kadar, perdeler (yâni tevbesini kabul etmez).”[238]  

“Allahu Teâlâ, bid'atini terkedinceye kadar bid'at sahibinin tev­besini kabul etmez.” [239]

Yine İbn Mâce'nin diğer bir rivayeti de şöyledir:

“Allahu Teâlâ bid'at sahibinin oruç, namaz, sadaka, hac, umre, cihad, farz ve nafilesinden hiç bir ibadetini kabul etmez. O, hamur­dan kılın çıkması gibi İslâmdan çıkar.” [240]

 

52. : Kaderi Yalanlamak Ve İnkâr Etmek

 

Mutezile, kul, fiilinin yaratıcısıdır, der ve kaderi inkâr ederler. Bunun için kendilerine Kaderiyeci adını verdiler ve bu isme en çok lâyık olanın kendileri olduklarını sandılar. Mutezilenin bu gö­rüşlerini sarih hadisler ve Ashâb-ı Kirâm'ın beyanları kesinlikle red­detmektedir. Hüccet, sünnet ve Sahabenin görüşündedir; onların, nassları terkederek dayandıkları fasit görüşlerinde değildir. Onların hayâl mahsulü olarak kesin nasslan terketmeleri, çirkin âdetleridir. Nekir ve Münker adındaki meleklerin sorularını, kabir azabını, sı­rat, mizan, havuz, âhirette Allah'ın baş gözü (dünyada gören göz) ile görülmesi ve Sahih hadislerle sabit olan bunların benzerlerini in­kâr etmeleri, hep bu kabildendir. Allahu Teâlâ onları sünnete ve pey­gambere karşı câhil kılmakla takbih ve terzil etmiştir. Onları ne pey­gamberi ve ne de konuştuklarını bilememişlerdir. Halbuki onun hak­kında Allahu Teâlâ,

“O, kendiliğinden konuşmamaktadır.   Onun konuşması, ancak bildirilen bir vahy iledir.” [241], buyurmuştur.

Kader hususunda Mutezile aleyhindeki delilimiz,

Şüphesiz biz her şeyi kader ile yaratmışızdır.”[242], âyet-i celîlesidir. Müfessirlerin çoğuna göre bu âyet-i celîle, kaderiyeciler hak­kında, nazil olmuştur. Nazil olma sebebi hakkındaki Müslim'in şu rivayeti de bunu teyid eder mahiyettedir: Mekke müşrikleri Resûl-i Ekrem'e gelerek kader hakkında mücâdeleye kalkıştılar. Bunun üzerine:

“Doğrusu suçlular, sapıklık ve çılgınlık içindedirler. Ateşe yüz­üstü sürüldükleri gün onlara: “Cehennemin tadını tadın” denir. Şüphesiz biz her şeyi kader ile yaratmışızdır.” [243], âyetleri nazil oldu.[244] Allahu Teâlâ'nın âyette sözünü ettiği günahkârlar, kaderiyeciler ye onların yolunda olan muteziledir. Mutezile, her ne ka­dar her yönden kaderiyeciler gibi değillerse de onlara yakındırlar. Burada bir başka tevcih daha vardır. Şöyle ki: Müşriklerin Necran hâkimi Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Ey Muhammed! Sen, günahların da kader ile olduğunu sanı­yorsun, halbuki öyle değildir,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Siz, Allah'ın hasımlarısınız,” buyurdu ve bunun üzerine:

“Doğrusu suçlular, sapıklık ve çılgınlık içindedirler.” [245], âyeti nazil oldu. Resûl-i Ekrem:

Allahu Teâlâ bütün yaratıkların kaderlerini, yer ve gökleri ya­ratmadan elli bin yıl önce yazmıştır.”[246], buyurmuştur. Hadîs, daha geniş şekilde aşağıda gelecektir.

Tavus anlatıyor: Ashâb'tan pek çoklarına yetiştim. Onlar,

“Her şey Allah'ın takdiri iledir.” derlerdi. Yine Tavus diyor ki:

“Abdullah İbn Ömer (r.a.) i dinledim, şöyle diyordu:

“Her şey kader iledir. Hatta acziyet ve akıllılık veya akıllılık ve acziyet de kader iledir.”[247]. Bu rivayet, Ehl-i Sünnet için açık bir delildir.

Hz. Ali kerremellahu vechehu'den gelen bir rivayette Resûl-i Ekrem:

Kişi dört şeye inanmadıkça mü’min olamaz: Allah'tan başka İlâh olmadığına, ben, O'nun Resulü olup beni hak peygamber gönderdiğine. Ölüme ve öldükten sonra dirilmeye ve kadere -bir riva­yette, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna-inanmadıkça mü’min olamaz.”[248], buyurmuştur.

Ayrıca sünneti terketmenin büyük günahlardan olduğu bundan önce anlatıldığı ve İbn Hibbân ile Hâkim'in rivayet ettikleri yukar­da geçen hadis-i şerifte, “Altı kişiye Allah ve bütün duası makbul peygamberler lanet eder. Bunlardan birisi de kaderi yalanlayanlar­dır.” buyurulmuştu.

Müfessirlerden biri şöyle diyor: Cebriyeciler kaderiyecilere, kim ki taat ve mâsiyet benim isimdir derse, bu adam kaderi inkâr etmiş­tir. Mutezileler de Cebriyecilerin kaderiyeci olduğunu söylerler. Çün­kü cebriyeciler, kulun hiç bir dahli olmadan hayır ve şerrin doğru­dan hem yaratmak ve hem de kazanmak bakımından Allah'ın takdiriledir derler ki, bunlar kaderi isbat ederler. Her iki fırka da “Al­lah yaratır, kul kazanır- deyen Ehl-i Sünnet'in kaderiyeci olmadık­larında ittifak etmişlerdir.

Burada, şayet doğru ise, Mutezilenin cehenneme yönelmiş bay­raktarlığını yapan Allâme Zemahşerî'yi red vardır. Zemahşeri, ken­di batıl görüşünde kaderiyeciliği Ehl-i Sünnete atfetmekte ve böyle yapmakla Allah'ın Resulüne, Ashâb ve Tabiine iftira etmektedir. Zemahşeri'yi bu yola sevkeden, akidesinin çirkinliği ve içinin bozuklu­ğudur. Bu zât bu görüşü ile kendisine,

“Onlar kendileri inkâr ettikleri gibi,   keşke siz de inkâr etseniz de eşit olsanız isterler.”[249]

“Kitap ehlinin çoğu, haik kendilerine apaçık belli olduktan sonra, İçlerindeki çekememezlikten ötürü, sizin, inandıktan sonra inkâr et­menizi isterler.”[250]

“Yoksa Allah'ın bol nimetlerinden verdiği kimseleri mi çekemi­yorlar? Halbuki İbrahim ailesine kitap ve hikmet verdik, onlara büyük hükümranlık bahşettik. Onlardan ona inananlar ve yüz çeviren­ler vardı. Çılgın bir alev olarak cehennem yeter.”[251], âyetlerini okumasını daha çok haketmiştir.

Fahruddin er-Râzî şöyle buyurmuştur:

“Hak, olan, kaderiye ka­deri inkâr edip olayları birtakım yıldızlara nisbet edenlere denir. Çünkü Kureyş kader hakkında münakaşa etmiştir. Onların görüş­leri şöyledir: Allahu Teâlâ kula taat ve mâsiyet imkânlarını vermiş­tir. O taat ve mâsiyeti kulda yaratmaca kaadirdir. Yoksulu yedir­meye de kaadirdir. Bunun için Allah'ın yedirmeye olan gücünü in­kâr etmek üzere,

“Allah dileseydi, doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım.”[252], dediler.

Resûl-i Ekrem'in,

“Kaderiyeciler bu ümmetin Mecûsileridir.” [253]buyurmasında, şayet bu Ümmet sökünden “Ümmet-i dâvet”i kasd etmiş ise, za­ten onun zamanında Allahu Teâlâ'nın olaylar üzerinde kudretini in­kâr eden müşrikler kaderiyeci idiler, Mutezile ise bunlardan değil­dir; yok şayet ümmet sözünden gayesi “Ümmet-i icabet” idiy­se bunun mânası, kaderiyeyi bu ümmete nisbet, Mecûsileri diğer ümmete nisbet gibidir, demektir. Zira Mecûsiler geçmiş ümmetlerin en çok şüphe edenleri ve en fazla akla muhalefette bulunanları idi. Bu ümmetin kaderiyecileri de böyledir. Bunların bu yönlerden onlar gibi olmaları, kesin olarak küfürlerini gerektirmez. Gerçek şudur ki, kaderiyeci, Allahu Teâlâ’ınn kudretini inkâr edenlere denir.

Ayetindeki kelimesi, iştigâliyet üzere men­suptur, şaz olarak merfû da okunmuştur. Fakat merfû okun­ması reddedilmiştir. Çünkü merfû okunduğu takdirde Ehl-i Sünne­te göre caiz olmayan bir şeyin olmasını îham ettirir ve akla getirir.

Zira kelimesi mubtedâ, veya da sıfatıdır. haberidir, yâni halk ile va­sıflanan, yaratılmakla nitelenen her şey mahiyet ve zamanında bir takdir iledir. Şayet kelimesi merfû okunursa o zaman, Allahu Teâlâ'nın yaratmadığı şey kader ile değil, manası çıkar ki bu, mutezilenin görüşünün tâ kendisidir. Onlara göre ortada Allahu Tealâ'dan başkasının yaratıp icad ettiği işler vardır. Kendi işlerini insanın kendisinin yaratmış olması iddiası gibi. İşte bunun için kelimesinin merfû okunması reddedilmiştir. Ittifaklı olan kelimenin mensup okunması ise bunun hilâfınadır. Çünkü kelimesi mensup okunduğu vakit her şeyi Allahu Teâlâ'nın yaratmış olduğu­nu ifâde eder, zira ibarenin takdiri,

“Her şeyi biz yarattık ve her şeyi de kader ile yarattık.” olur. İkinci birinci yi tekid ve tefsir eder, kelimesi­nin sıfatı olamaz, zira sıfat, mevsufundan evvelde amel edemez. Bu bakımdan kelimesinin mensup okunması kaybolur. De­mek ki kelimesini üstün okutan âmil gizli olan dır. Gizli olmayan ise yukarda anlattığımız gibi gizli olan birinci yi tefsir ve tekittir. Burada tekid, tarh -düşür­mek- niyetindedir. Bütün halka şâmil olmak üzere ge­nellikle hali üzre bakidir kelimesi de haldır, yâni “Biz her şeyi takdirimize mülâbis olduğu veya, zât ve sıfatındaki miktarı ile yarattık.” demektir ki, işte bu, Ehl-i Sünnet ve'1-cemaat'ın görüşü­dür. Âyet-i celile, Ehî-i Sünnet'in görüşünün hak olup, mutezilenin görüşünün batıl olduğunda açık bir delildir.

Âllame Zemahşerî'nin diğer hususlarda olduğu gibi mezhep taas­subu burada pek fazla kabarmamıştır. Çünkü     kelimesinin merfû okunması çok zayıf bir ihtimaldir. Ama bazıları san'at ve ba­zıları da Arapçanın tevcihi bakımından merfû okunması üzerinde durmuşlardır ki, bu, onların sandığı gibi değildir. Zira onların dedi­ği gibi olsa o zaman kelimesine bir fiil gerekecekti ve san'at bakımından yine fi'lin okunması ihtiyar edilecekti ve yine aynı du­ruma düşmüş olacaklardı. Gerçi sen:  kelimesini merfû okusak ve bir an için bunun böyle olduğunu kabul etsek bile mutezile­nin görüşüne yarayacak bir durum yine yoktur.  Zira o zaman kelimesinin sıfat olma ihtimali olduğu gibi kelimesi­ne ceza olma ihtimali de vardır. O vakit haberden sonra haber ol­mak üzere her ikisi de haber olmuş olur.  Umumilik bakımından kelimesinin mensup okunması neyi ifade ediyor idi ise bu hal de yine aynı manayı ifade eder. Bununla beraber umumîlikle be­raber başka bir manaya ihtimali olsa bile o manaya delâleti yoktur da diyebilirsin. Diyelim ki haber değil de sıfattır. Böyle olsa bile bundan anlaşılan son manadır.

Âyet-i celîle, Ehl-i Sünnetin mezhebine hamledildiği gibi, Mute­zilenin görüşüne de hamledilebilir. Zira yaratılmayan bir şey var, o da Allah'ın zâtıdır ve zâten âyetten anlaşılan da budur. Mefhumun delâleti son derece zayıf olmakla beraber, âyet-i celîle'nin bundan başka bir şeyi anlattığına hangi delil vardır? Mefhumun delâletinin son derece zayıf olduğunu söyledik. Çünkü bunun, zanniyatta şüp­heli şeylerde bile delil olmasında ihtilâf vardır, zira ihtimaller mev­cuttur. Kat'î şeylerde işe hiç delil olamaz. Bunu takip eden âyette kelimesini yalnız merfû okumak ve burada aynı kelimeyi hem merfû ve hem de mensup okumakla onun büyüklüğüne ve de­rin manalarına delâleti, Arap dilinin ve ilminin inceliklerindencfir? Onu takip eden âyette de şöyle geçmektedir:

“İnsanların yaptıkları her şey kitaplarda kayıtlıdır.”[254] Burada kelimesi mensup okunsa mana tamamen fasit olurdu. Zira o zaman âyetin manası: “Onlar her şeyi kitaplarda yaptılar.” olurdu ki, böyle mana olmaz. Çünkü kitaplarda onlann yapmadıkları pek çok şeyler vardır. Merfû okunduğu vakit: “Onların yaptıkları her şey kitaplarda yazılıdır.” şeklindedir ki, doğru olan budur.

Ehl-i Sünnet der ki: Eşyayı Allahu Teâlâ takdir etmiştir, yani mikdar, ahval, zaman ve diğer kendisinde bulunması gereken şey­leri, eşyanın var olmasından önce bildi ve sonra ezeli ilmine uygun olarak onu yarattı. Ulvi ve süfli âlemde yeniden meydana gelen her şey, yalnız O'nun ilim, kudret ve iradesinin eseridir. Yaratıkların bunlarda ne nisbet, ne iktisab ve ne de muhâvele diye bir etkileri yoktur. Bütün bunların onlarda husulü, Allahu Teâlâ’nın kolaylaş­tırması, kudret ve ilhamı ile olmuştur. O'ndan başka ilâh yoktur. O'ndan başka yaratıcı da yoktur. Kitap ve sünnet bunu böyle açık­lamaktadır. Kaderiye ve benzerlerinin dedikleri gibi, ameller bizde, ecel başkasının elinde, değildir.

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah, Allah günahı boynumuza yazar da ondan son­ra bu günahı yaptık diye bizi azâb eder, böyle şey olur mu?” diye sor­dular. Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü siz Allah'ın hasımlarısınız,” buyurdu.

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem:

“Bu ümmetin mecûsileri, Allah'ın kaderlerini yalanlayanlar (in­kâr edenler) dır. Hastalandıklarında onları ziyaret etmeyiniz, öldük­lerinde cenazelerinde bulunmayınız, karşılaştığınızda onlara selâm vermeyiniz.”[255], buyurmuştur.

Yine İbn Mâce'nin İbn Abbâs (r.a.) ve Câbir (r.a.) den rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem:

“Ümmetimden İki sınıf var ki, bunların İslâm'da nasibi yoktur. Bunlar, irca (murcie) ve kadercilerdir.”[256], buyurmuştur. İcrâ dediğimiz, küfür ile itaatin faydası olmadığı gibi, imanı olana da gü­nah zarar vermez, diyen murcielerdir. Kaderiyecilere Allah'ın hasmı demek, onlar, “Mâsiyeti takdir eden Allah olduğuna göre, artık onun azâb etmesi caiz olmaz.” dedikleri içindir.

Hz. Ömer'in, rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Tealâ kıyamet günü yaratıkları bir araya topladığı vakit bir münâdiye emreder, o münâdi herkesin duyacağı şekilde:

“Nerde Al­lah'ın hasımları?” diye çağırır. Hemen kaderiyeciler kalkar, cehen­neme atılmaları ile emredilir. Allahu Teâlâ:

“ Cehennem ateşini tadın, zira biz her şeyi kaderimizle yaratırız.” buyurur”.

Taberâni'nin “Evsât”ında da aynı mealde bir rivayeti vardır. Bunun için Hasan-ı Basri:

“Bir kaderiyeci ip haline gelecek kadar oruç, çivi haline gele­cek kadar namaz kılsa yine Allahu Teâlâ onu yüzükoyun cehenneme atar ve sonra da: “Cehennem azabını tat, zira biz her şeyi kaderi­mizle yarattık” buyurur, demiştir.

Kader hakkında Allahu Teâlâ,

Sizi de, yaptıklarınızı da, Allah yaratmıştır.” [257]buyurmuş­tur. Yani, gizi ve amellerinizi Allah yarattı demektir. Yahut, sizi ve sizin amellerinizle yaptıklarınızı da Allah yarattı demektir ki, bu­rada kulların bütün işlerinin yaratıcısının Allah olduğuna açık de­lil vardır.

Yine Allahu Teâlâ,

“Ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verdi.”[258], buyurmuştur. İl­ham, bir şeyi nefse yerleştirmektir. Kötülük ve iyilik ilhamını veren, 'Allah'tır. Her ikisinin de yaratıcısı O'dur. Bunun içindir ki, âyetin tefsirinde Saîd b. Cübeyr ile tefsir etmiştir.

İbn Zeyd diyor ki: Allahu Teâlâ'nın kişiyi takvaya ilham ve ilzam etmesi, kendi tevfiki sayesindedir. Fücura Uzam etmesi de onu rezil ve perişan etmesindendir.

Dârekutnî ve Deylemî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz Allahu Teâlâ kendi lutfundan bir kavme hayn ilham etmiş ve onları rahmetinin içine almıştır. Bir kavmi de ibtilâ edip rüsvay etmiş ve işlerinden ötürü onları yermiştir. Bu duruma düşen­ler ibtilâ edildiklerinden başka bir şeyi yapamadılar da onlara azâb etmiştir. O, âdildir ve yaptığından sorumlu değildir, fakat O'ndan başka herkes yaptıklarında sorumludur.”, buyurmuştur.

Bu mânada ilerde hadîsler gelecektir. Yine Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

 “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi kalbini dar ve sıkıntılı kılar.” [259]

Kaderi yy enin sapık görüşte olduklarına delâlet eden âyetlerin en kuvvetlilerinden birisi de budur.

Muaz İbn Cebel'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Allahu Teâlâ hiç bir peygamber göndermemiştir ki, ümmetin­de kaderiyye ve murcie bulunmasın. Şüphesiz Allahu Teâlâ kaderiyye ve murcieleri yetmiş peygamberin dilinde lanetlemiştir.”[260], buyurmuştur.

İbn Ömer (r.a.) in rivayetinde Resûl-î Ekrem:

“Her ümmetin mecûsîleri vardır, benim ümmetimin mecüsîleri de kaderi inkâr eden­lerdir. Onlarla karşılaştığın vakit, benim onlardan ve onların da benden uzak olduğunu onlara haber ver. Allah'a yemin ederim ki, bu inanç Sahihlerinin herbirinin Uhud (dağı) kadar altunları olsa ve bunu da Allah yolunda infak etseler -kadere inanmadıkça- Al­lahu Teâlâ bunların bu amelini kabul etmez.”,   buyurmuştur.  İbn Ömer bunu müteakip Müslim ve diğerlerinin rivayet ettikleri Cibril Hadisini okudu. Hadisin bir bölümünde Cebrail aleyhisselâm Resûl-i Ekrem'e imandan sorunca, Resûl-i Ekrem:

“Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gü­nüne, hayır ve şer olmak üzere kadere inanmaktır,” buyurdu.

Yukarda anlattıklarımızın dışında kader hakkında daha pek çok rivayetler vardır. Faydalı olacağını düşünerek bunların bir kısmını açıklamayı uygun buldum.

İbn Adî'nin tahricinde Resûl-i Ekrem:

“Kaderi inkâr eden, benim getirdiğime küfretmiş sayılır.”, bu­yurmuştur.

Ebû Yâlâ'nın rivayeti, “Hayır ve şer, kadere inanmayandan ben beriyim.” şeklindedir.

Ahmed, Tirmizi İbn Mâce ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem:

“Kul, dört şeye inanmadıkça mü’min olamaz: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Resulü olup beni hak peygamber gönderdiğine, ölüme ve öldükten sonra dirilmeye, hayır ve şer dahil olmak üzere kadere inanmaktır.”[261], buyurmuştur.

Taberânî “Evsât”ındaki rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Allah'ın kazasına rıza göstermeyip kaderine inanmayan, Allah'tan başka ilâh arasın.[262] Beyhaki'nin de bu mealde bir ri­vayeti vardır.

Yine Taberanî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Kader, tevhidin düzenidir. Allah'ı birleyip kadere inanan sağ­lam bir kulpa yapışmıştır.”[263], buyurmuştur.

Yine Taberâni'nin rivayetinde Resül-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ Adem oğlu için dört şeyden fariğ olmuştur: Ya­ratmak, ahlâk, rızk ve ecel (bu dört şey takdir edilmiş ve bitmiştir).”[264], buyurmuştur.

Yine Taberâni'nin rivayetinde Resül-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bir adamın sürçmesini murad ettiği vakit, ona kurtuluş yollarını kapar.” buyurmuştur.

Hâkim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kaderden sakınmak Müstağni kılmaz,” buyurmuştur.

İbn Adi ve Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ Zekeriyâ oğlu Yahya aleyhisselâmı annesinin kar­nında iken mü’min yarattı. Firavun'u da annesinin karnında iken kâ­fir yarattı.” [265], buyurmuştur.

Taberâni'nin “Sağir”indeki rivâyetinde Resûl-i Ekrem:

“Saîd, annesinin karnında saîd olandır, şaki de annesinin kar­nında şakî olandır.”[266], buyurmuştur.

Ahmed ve Taberâni'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Allahu Teâlâ her kul için beş şeyden fariğ olmuş, kurtulmuş­tur: Ecelini, rızkını, eserini, yatacağı yeri - ve bir rivayette de- işini yazmaktan kurtulmuştur.”[267] Taberâni, Ahmed, Tirmizî ve Müslim'in aynı mealde rivayetleri vardır. Biz burada sadece Müslim'in yalnız başına rivayet ettiği hadisi metin olarak alıyoruz. Re­sûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ bütün yaratıkların mukadderatını, yer ve gökleri yaratmadan elli bin yıl önce takdir ederek yazmıştır, halbuki Arş, daha su üstünde idi.” [268]

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Eğer Âdem oğlu ölüm­den kaçtığı gibi rızkından da kaçaydı. Ölümü kendisine ulaştığı gibi rızkı da kendisine ulaşırdı.” buyurmuştur.

İbn Asâkir'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Ben de dahil olmak üzere senin için Cebrail, Azrail, Mikâil, İsrafil ve Arş'ı taşıyan me­lekler dua etse, yine ancak Allahu Teâlâ hakkında yazdığı kadınla evlenebilirdin, başkasını alamazdın.” buyurmuştur.

Dâre Kutnî ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“ Eğer Allahu Teâlâ hükmetmiş ise olur.”

Ebû Nuaym'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Hiç biriniz diğerin­den daha kazançlı değildir. Musibeti de eceli de Allahu Teâlâ yazmış, geçim ve ameli de taksim etmiştir. İnsanlar bunu sonuna götürmeğe çalışırlar.” buyurmuştur.

İbn Mâce'nİn rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Dünyadan bana isabet eden her şey, Âdem'in daha çamur ha­linde hamuru yoğrulurken benim namıma yazılmış idi.” [269], bu­yurmuştur.

Beyhaki’nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Fazla telâş etmek takdir edilen olacak, ayrılan rızkın seni bulacaktır.” buyurmuştur.

Bazı kelime farkları ile Deylemi, Hatîb ve Sülemî'nin Cafer b. Muhammed'den, o da babasından, o da dedesinden rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ kaderinin hükmünü icra etmeyi murad ettiği vakit, adamın başından aklını alır. Hüküm yerini bulduktan sonra iade eder ve adamda nedamet başlar”.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bir şeyi yaratmayı murad ettiği vakit, ona hiç bir şey mani olamaz.”, buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Çalışın, herkes ne için yaratılmışsa onu yapmaya muvaffak olur.”[270], buyurmuştur.

Ahmed, Taberânî ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i  Ekrem:

“Herkes yaratıldığı şey için hazırdır.” buyurmuştur.

Ahmed, Buhârî,   Müslim,   Ebû Davud'un rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Herkes ne için yaratılmışsa ona muvaffak olur.”[271], buyur­muştur.

Ahmed Zeyd b. Sabit (r.a.) ten, ayrıca yine Ahmed, Ebû Dâvûd, İbn. Mâce ve “Sahih”inde İbn Hibbân ve “Evsât”ında Taberânî, Ubeyy b. Kâb, Huzeyfe ve İbn Mesûd (Allah hepsinden razı olsun) dan ri­vayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Eğer Allahu Teâlâ yer ve gök ehline azâb etse, bu azabında on­lara zulmetmiş olmaz. Eğer onlara merhamet etse, O'nun bu rahmeti, onlar için amellerinden hayırlı olurdu. Eğer senin Uhud dağı kadar altunun olsa veya Uhud dağı ağırlığında altunu Allah yolun­da infak etsen, kadere inanmadıkça ve sana isabet eden şeyin, seni geçip isabet etmemesinin mümkün olmadığı, isabet etmeyecek şeyin de hataen eline geçmesinin muhtemel bulunmadığını bilmedikçe bu infakın kabul edilmez. Bu inancın aksi bir inanç ile ölürsen muhak­kak cehenneme girerdin.” [272]

Âhmed, Buhâri, Müslim ve 4 sünen sahiplerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Sizden hiç bir kimse ve yaratık nefislerden hiç bir nefis yoktur ki, onun, (Allahu Teâlâ tarafından) cennetteki ve cehennemdeki yeri yazılmış olmasın. Onun şakî ve saîd olduğu tesbit edilmiş bulunma­sın.”, buyurdu. Bunun üzerine Ashâb-ı Kirâm'dan birisi:

“Öyle ise ya Resûlallah, amel ve ibadeti bırakıp  (Allah'ın bi­zim için) yazdığına itimad edemez miyiz? Bizden saadet ehli olan her kişi saadet ehlinin ameline muvaffak olur (da cennete girer). Yine bizden şakavet ehlinden olan her kişi şakavet Sahihlerinin ame­lini yapar  (da cehenneme girer),” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ek­rem:

“Amel edin, herkes kendisi için yaratılmış olan şeye muvaf­fak olacaktır. Saadet ehline, saadet sahiplerinin ameli kolaylaştırı­lır. Şakavet ehline de şakavet sahiplerinin ameli kolaylaştırılır,” bu­yurdu.[273]

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kaderle ilgili bir şeyde konuşan, kıyamet günü ondan sorumlu olur. Kaderle ilgili bir şeyde konuşmayan kıyamet günü ondan so­rumlu olmaz.[274], buyurmuştur.

Ahmed, Müslim ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Herbirinde hayır olmakla beraber, kuvvetli mü’min zayıf mü'minden daha hayırlı ve Allah aktında daha sevimlidir. Sana yararı olan itaate haris ol. Allah'a sığın, acze düşme. Sana bir şey isabet ettiği vakit, “Şöyle yapsaydım şöyle şöyle olurdu” deme, ancak “Al­lah takdir etti ve dilediği oldu” de. Zira “Böyle yapsaydım” demek şeytanın işine gelir.” [275]

Tirmizi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kişi kadere, hayrına ve şerrine inanmadıkça (ve yine) eline ge­çenin geçmemek İhtimali olmadığına, geçmeyenin de eline geçmek ihtimali bulunmadığına inanmadıkça gerçek mü’min olmaz.”[276], buyurmuştur.

Buhari ve Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Ey Ebâ Hureyre! Senin kavuşacağın mukadderatı yazan kalem (in mürekkebi) kurumuştur. İster hadımlaş, ister bırak.”[277], bu­yurmuştur.

4 sünen sahipleri ile Ukaylî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Ben davetçi ve tEbiigatçı olarak gönderildim, elimde hidâyetten bir şey yoktur. İblis de süsleyip aldatıcı olarak yaratılmıştır, bununla beraber sapıtmaya yetkisi yoktur.” buyurmuştur.

Müslim'in Huzeyfe b. Esid (r a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Nutfe kırk iki gün (rahimde) kaldıktan sonra Allahu Teâlâ rahme bir melek gönderir. Melek bu cenini sûretlendirir; gözünü, ku­lağını, etini ve kemiğini şekillendirir, sonra:

“Ey Rabbim, dişi mi, erkek mi? diye sorar. Senin Rabbin dile­diği gibi hükmeder ve melek (Allah'ın hükmünü) yazar. Sonra da:

“Ya Rabbi, ömrü ne kadardır?” der. Rabbin onun ömrünü dile­diği kadar takdir eder, melek de onu yazar. Sonra: “Ey Rabbim, rızkı ne kadar?” diye sorar. Rabbin, rızkını dile­diği kadar tayin eder ve melek de onu yazar. Sonra melek elinde say­fa olduğu halde çıkar; ne emredildiğinden fazla yazar ne de nok­san.”[278], buyurmuştur.

Müslim'in biraz kelime farkı ile aynı mealde aynı zattan başka bir rivayeti daha vardır. Ayrıca Müslim ve Ahmed'in yine aynı zat­tan aynı mealde başka bir rivayetleri daha vardır. Bu mealde daha başka rivayetler yazılacağı için bunlar yazılmamıştır.

Ayrıca Buhârî, Müslim ve diğer sünen sahiplerinin İbn Mesûd (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Sizden birinizin (ilk yaratılışında) anne ve baba maddeleri kırk gün annenin karnında toplanır. Sonra o maddeler o kadar zaman (kırk gün) içinde kan pıhtısı halini alır. Sonra yine kırk gün içinde bir çiğnem ete dönüşür. Allah bir melek gönderir ve tekâmül eden mudgaya şu dört kelimeyi yazması emrolunur: Onun işini, rızkını, ecelini, şaki veya said olduğunu yaz denilir. Sonra ona ruh üflenir. Sizden birisi iyi iş işler de hatta kendisiyle cennet arasında yalnız bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada (meleğin ana karnında yazdığı) yazı gelir ve o kişiyi önler. Bu defa o. cehennemliklerin işini işleme­ye başlar (da cehenneme girer). Sizden bir kişi de kötü iş işler. Hat­ta kendisiyle cehennem arasında ancak bir kaç kulaç mesafe kalır. Bu sırada (meleğin yazdığı) kitap gelir onu önler. Bu defa o kişi cen­netliklerin işini işler (cennete girer).” [279]

Yukardaki rivayetler, meleğin kork gün üzerine gönderildiğini ifade ederken, buradaki rivayette bu sürenin yüzyirmi gün olduğu bildirilmekte ve böylece her iki rivayet arasında bir münafat görül­mekte ise de hadisteki “Sümme” kelimesi ya “vâv” manasınadır ve­ya cennetlilerin değişmesiyle bu zamanın değişmiş olacağıdır. Meselâ, bir kısmına birinci kırk günde diğer bazılarına da üçüncü kırk günde melek gönderilmiş oluyor.

Ahmed, Tirmizî ve Nesei'nin Abdullah bin Amr b. el-As'dan riva­yetlerinde As diyor ki:

Resûl-i Ekrem elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve:

“Şu iki Kitabın ne olduklarını biliyor musunuz?” diye sordu. Biz:

“Hayır, bilmiyoruz, ey Allah'ın Resulü, ancak bize haber verirsen biliriz,” dedik. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sağ elindeki kitap için:

“Bu, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafındandır ki, içinde cennetlilerin, babaları ile kabilelerinin adları vardır. Sonra bunlar ic­mal edilmiş toplanmıştır ki, ne bunlara ilâve edilir ve ne de asla bun­lardan eksiltilir,” buyurdu. Daha sonra Resûl-i Ekrem sol elindeki Kitabı göstererek:

“Bu, âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ tarafındandır ki, için­de cehennemlilerin, babaları ile kabilelerinin adları vardır. Sonra bunlar (sayılmış) ve toplanmıştır ki, bunlara asla ilâve edilmez ve bunlardan eksiltilmez,” buyurdu. Peygamberimizin Ashabı:

“Ey Allah'ın Resulü! Bu, kendisinden fariğ olunmuş bir iş ol­duğuna göre amel nerede kaldı?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“İş ve ibadetinizde aşırılıklardan sakınınız. Doğru yoldan gi­dip Allah'a yaklaşınız. Cennetli olan kimse, hangi ameli yaparsa yap­sın, sonunda cennetlilerin ameli ile ruhunu teslim eden kimsedir. Cehennemli olan kimse de hangi ameli yaparsa yapsın, sonunda cehen­nemlilerin ameli ile ruhunu teslim eden kimsedir,” buyurdu.   Sonra Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

“Rabbınız kullarından fariğ olmuştur; bir kısmı cennetli ve bir kısmı da cehennemlidir.”[280], buyurdu.

Hatib'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İhsan edin; eğer zafere ula­şırsanız, bu, Allah'ın Kitabı ve kaderidir. Zor ve acı işlere girmeyiniz, zira bu gibi işlere girenlere şeytan karışır.” buyurmuştur.

Mâlik, Ahmed, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve “Sahih”inde Hâkim'in ri­vayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Allahu Teâlâ Âdem'i yarattı ve sağ eli ile sırtını mesnetti. Böy­lece ondan birtakım zürriyetler çıkardı ve: “İşte bunları cennet için yarattım ve bunlar cennetlilerin amelini yaparlar.” buyurdu. Sonra (Allahu Teâlâ) Âdem'in başını mesnetti ve ordan birtakım zürriyetler çıkardı da:

“İşte bunları cehennem için yarattım, onlar cehennemlilerin amelini işlerler.” buyurdu.”[281] buyurmuştur.

Diğer bir rivayette, “Allahu Teâlâ kulunu cennetlik yarattığı va­kito, ölünceye kadar cennetlilerin işleri ile meşgul olur ve böylece cennete girer. Bir kulunu da cehennemlik yarattığı vakit, onu da ölünceye kadar cehennemliklerin işinde çalıştırır ve bu sebeple ce­henneme girer.”, buyurmuştur.

Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizi'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ Âdem'i yarattığı vakit belinden bazılarını çıkardı ve:

Bunlar cennetli ve bunlar da cehennemlidirler” buyurdu.”[282], buyurmuştur.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizl ve İbn Mâce'nin ri­vayetlerinde Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:

“Âdem ile Mûsâ aleyhisselâm iddlalaştılar. Mûsâ aleyhisselâm:

“Sen ey Âdem, Allahu Teâlâ'nın kudret eli ile yaratıp kendi ruhundan ruh üflediği, meleklere secde ile emrettiği ve cennette is­kân edip sonra da işlediği isyanı ile insanların cennetten çıkıp isyan etmelerine sebep olan zât değil misin?” dedi. Âdem aleyhisselâm da:

“Ya Müsâ sen de, risâleti ile Allahu Teâlâ'nın tercih ettiği (va­sıtasız) konuştuğu ve Tevrat'ı indirdiği peygamber değil misin? Da­ha ben yaratılmadan önce Kitapta (Levh-ı Mahfûz'da):

“Âdem isyan etti” diye yazılı iken bu yazıyı da sen bildiğin halde beni nasıl kını­yorsun?” dedi. Ve onu ilzam etti”.[283]

Ebû Davud'un da biraz daha farklı bir rivayeti vardır, aynı me­alde olduğu için alınmamıştır.

Kaderiyeciler hakkında bu anlattıklarımızdan başka daha pek çok hadisler vardır. Bütün bu hadisler kaderiyecilerin, mutezile ve onlardan önce bu görüşte olanlar bulunduğunu, onların kaderiyeciliği Ehl-i Sünnet'e izafe etmelerinin doğru olmadığı anlaşılmıştır. Kaderiyecilerin onlar olduklarını ifâde eden hadislerden bazıları şun­lardır:

Ahmed'in tahricinde (biraz farklı olarak, Buhârî, Müslim ve Nesei'nin) rivayetlerinde:

Her ümmetin mecûsileri vardır. Bu ümmetin mecûsileri de, ka­der yoktur, diyenlerdir. Bunlar hasta olduklarında ziyaretlerine, öl­düklerinde de cenazelerine gitmeyiniz. Bunlar Deccâl’ın taraftarları­dır Onları Deccâl'a katması, Allah'ın hakkıdır.”[284] Buyurulmuş­tur.

Ahmed'in ve Hâkim'in “Müstedrek”indeki rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Ümmetimden öyle insanlar geleceklerdir ki kaderi inkâr ede­ceklerdir.” buyurmuştur.

Buhârî “Tarih”inde, Nesei ve İbn Mâce İbn Abbâs (r.a.) dan, ay­rıca yine İbn Mâce, Câbir tr.a.) den ve Hatib de İbn Ömer (r.a.) den, Taberânî “Evsat”ında Ebû Saîd (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem sallallrihu aleyhi ve selem:

“Ümmetimden iki sınıf İnsan var ki islâmdan nasibleri yoktur. Bunlar murcie ve kaderiyedir.”[285], buyurmuştur.

Ebû Nuaym (r.a.) den, Taberânî “Evsât”ında Vâile ve Câbir (r.a.) den rivayetlerinde de şöyledir:

“Ümmetimden iki sınıf var ki, kıyamet günü benim şefaatim onlara ulaşmaz: Murcie ve kaderi­ye.” [286]

Taberânî “Evsât”ında Enes (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ümmetimden iki sınıf var ki, bunlar, havzıma uğrayamaz ve cennete giremezler: Murcie ve kaderiye.”[287], buyurmuştur.

İbn Adî ve Hatlb'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kader hak­kında konuşmamanıza kesin karar vermiş bulunuyorum.” buyur­muştur.

İbn Adi'nin rivayeti, “Kader hakkında âhir zamandaki kötü in­sanlar konuşur.” şeklindedir.

Dâre Kutnî'nüı rivayetinde Resül-i Ekrem:

“Kaderiyeciler, yetmiş peygamberin dilinde lanetlenmişlerdir.” buyurmuştur.

Ahmed, Ebû Dâvûd ve “Müstedrek”inde Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kaderi inkâr edenler ile oturmayınız ve onlara selâm vermeyi­niz.”[288], buyurmuştur.

İbn Ebî Âsim, Taberânî ve İbn Adî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem,

“Kader hakkında konuşmaktan sakının, zira o(ndan konuşmak) hıristiyanlıktan bir şubedir.”[289], buyurmuştur.

Ayrıca Ebû Dâvûd ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i   Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Kaderiyeciler bu ümmetin Mecûsîleridir. Hastalanırlarsa ziya­retlerine, ölürlerse cenazelerine gitmeyiniz.” [290]

Ebû Yâlâ, İbn Âdi ve Hatîb'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Benden sonra ümmetim için iki hasletten korkuyorum: Kaderi inkâr ve yıldızları tasdiktir.”[291], buyurmuştur.

Taberânî “Evsât”ında ve Hâkim “Müstedrek”indeki rivayetlerin­de Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Kader hakkında son söz: Onu inkâr edenler, bu ümmetin en kö­tü kimseleridir.” [292]

Tembih: Kaderi inkâr etmeyi büyük günahlardan sayma husu­suna gelince: Kaderi inkâr etmeyi daha birçokları den say­mıştır. Yukardaki hadisler bunun büyük günahlardan olduğuna ke­sin delillerdir. Gerçi kaderi inkâr genel olarak “Sünneti terketmek” hükmüne girerse de Ehl-i Sünnet ile diğerleri arasında çoğunlukla bir münakaşa, konusu olduğu için özel olarak ele alınmış ve üzerin­de durulmuştur. Zira insanların işlerini Allahu Teâlâ’ınn yaratması mes'elesi, kelâm ilminin önemli meselelerindendir. Mutezilenin bu husustaki delilleri de Âllahu Teâlâ'ya iftira ve yukarda geçen âyet ve hadîslerden açıkça yüz çevirmektir. Bunları reddetmek üzere Allahu Teâlâ,

“Onlara bir iyilik gelirse, “Bu Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, senin tarafındandır” derler. Ey Muhammed, de ki: Hepsi Allah'tandır. “Bunlara ne oluyor ki, hiç bir sözü anlamağa yanaşmıyorlar. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir. Ey Muhammed, seni insanlara peygamber gönderdik, şâhid olarak Allah yeter.”[293], buyurmuştur.

Sapıklıkta Mutezilenin imamı olan Cubbâi der ki: “Seyyie” sö­zü, bazan belâ, mihnet ve meşakkate isim verildiği gibi, bazan da is­yan ve günaha isim verilir. Aynı zamanda âyet-i kerime'de “Seyyie” yi önce kendi zâtına sonra da kula nispet etmiştir. Bunların aralarını bulup yerleştirmek lâzımdır. Buna göre deriz ki: Belâ, mihnet ve meşakkat anlamındaki “Seyyie” Allah'a nisbet edilince isyan ve gü­nah anlamında olan seyyienin de kula izafe edilmesi gerekir. Bu su­retle birbirini takip eden bu iki illet arasındaki tenakuz da kalkmış olur.

Muhaliflerden bir kısmı âyeti değiştirerek  yerine diye bir istifham hemzesi getirerek Kur'an'ı değiştirmiş ve Râfizîlerin, “Kur'an'da iki mana var” dediklerinin benzeri bir yola girmişlerdir.

Şayet, Allahu Teâlâ taatteki “hasene”yi kendi izafe ettiği halde “seyyie” yi niçin muzaf kılmadı? Halbuki size göre bunların ikisi de kulun işidir, denirse, cevabında deriz ki: “hasene” her ne kadar ku­lun işi ise de, Allah'ın gösterdiği lütuf ve kolaylık sayesinde kul bu­na yol bulduğu için Allah'a nisbeti Sahihtir. Fakat “seyyie” Allah'a nisbet edilmez. Zira seyyie ne Allah'ın işidir ve ne de Allah onu em­retmiş, tergib ve teşvik etmiştir. Bu bakımlardan Allah ile münase­beti tamamen kesiktir ve bunun için Allah'a nisbet edilmemiştir. İşte Cübbâi'nin sözü, burada, anlayışındaki eksikliği de ortaya koymuş oldu. Çünkü her iki âyetteki gerek seyyie ve gerek haseneden, taat veya mâsiyet murad değildir, belki her ikisinde de nîmet ve mihnet murattır.  Bunlar ise kulun işleri değildir.   Bunun böyle olduğuna âyet-i celîle'si delildir. Çünkü taat ve isyanda  “Bana isabet etti” denmez, “Ben onu yaptım.” denir.

Binaenaleyh, nimet ve mihnet kulun işi olsa yerine denmesi gerekirdi. Bunlar kulun fiili olmadıkları için  buyurulmuştur. Ayetin şevki ve nüzul sebebi, bu manayı ifadede açıktır. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem Medîne-i Münevvere'ye teşriflerinden sonra münafık ve yahûdiler:

“Bu adam geleli Allah'ın verdiği ekin ve meyvelerimizin azal­makta olduğunu acı bir şekilde anlamaktayız,” dedi ve nimeti Allah'a izafe ederken, minneti de peygamberimize nisbet ettiler. Bunun üze­rine Allahu Teâlâ bu âyeti indirerek onların hatalı görüşlerini kendilerine bildirdi. Sonra da, “De ki: Hepsi Allah'tandır.” buyurup esa­sını anlattı ve sonra da sebebini beyan etmek üzere Besûl-i Ekrem'e, “Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır.” buyurdu. Nimet, bolluk ve yar­dım gibi şeyler tamamen Allah'ın fazlındandır. Âyetin devamında, “Sana ne kötülük gelirse kendindendir.” buyurdu. Mihnet ve hezi­met gibi şeyler de nefsinin isyanından sebep sana gelmiştir. Gerçi bu da Allah'tandır. İyilikler yine Allah'tan fakat O'nun fazl u keremiyle; kötülükler de yine Allah'tan fakat buna sebep olan insan nef­sinin günahıdır. Bu seyyie o günahın cezası olarak verilmiştir. Nite­kim diğer âyet-i celile'de bunu açıkça ifâde buyuran Allahu Teâlâ;

Başınıza gelen herhangi bir musibet, ellerinizle işlediklerinizden ötü­rüdür.”[294] buyurmuştur. Mücâhid'in İbn Abbâs (r.a.) dan gelen rivayeti de buna delâlet etmektedir, İbn Abbâs (r.a.),

“Sana ne kötülük gelirse kendindendir.” âyetini okuduktan sonra: “Onu sana ben yazdım.” cümlesini ilâve etti. İbrâhim aleyhisselâm:

“Hasta olduğumda bana O, şifa verir.”[295], demekle hastalığı ken­dine, şifayı da Allah'a nisbet etmiş oldu ve her ikisinin de Allahu Teâlâ'nın yaratmasıyle olduğuna değinmedi. Bunları böyle birbirin­den ayırmış olmakla saygılı davrandı. Zira Allahu Teâlâ'ya öyle âdi şeyler değil, özellikle şerefli işler izafe edilir. Hepsinin yaratıcısı O “Bütün varlıkların yaratıcısı” denir. “Ay, yer ve gökleri yöneten- de­nir de, “Ay, bit ve pireyi yöneten” denmez. İbrahim aleyhisselâm da burada bu usûle ve edebe riâyet etmiştir.

Şu anlattıklarımızı güzelce düşündüğün vakit, âyetin bu şekil üzere nazmını, Kur'ân üslûbuna lâyık bir akış, toplayıp tahkim et­mek ve belagat bakımından en güzel şekilde bulursun. Onların işa­ret ettikleri manaya ele alırsak, sebepsiz ve gereksiz yerde nazmın karışıp üslûbun bozulduğunu görürüz ki, Kur'an'ın azameti buna aykırıdır. Bununla beraber, lügat istimaline uygun olan tabir, bizim görüşümüzde açıktır. Bütün bunları bir tarafa itip seyyie ve haseneden onların işaret ettikleri manalar murattır demek için ortada yine bir delil yoktur. Belki âyetin bu manalara delâleti, imanın Allahu Teâlâ’nın yaratması ile meydana geldiğine delâleti içindir. Zira iman hasenedir. Öyle bir hasenedir ki, her yönü ile çirkinliklerden hâhs bir hasenedir. Bunun için Allahu Teâlâ'nın,

“Allah'a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır.”[296], âyetindeki Allah'a davetten muradın şehâdet kelimesi olduğunda it­tifak edilmiştir. Ve yine,

“Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı .... emreder.”[297] âye­tindeki “İhsan” da şehâdet kelimesi ile yorumlanmıştır. imanın hasene olduğu sabit olduğuna göre, âyetin sarahatiyle her hasene Al­lah'tan olmak gerekir ve hatta onların sandıklan gibi. Buna göre imanın Allah'ın hidâyeti ile olduğuna kesinlikle inanmak vacip olur. Nitekim âyet bunu açıkça ifâde etmektedir. Halbuki onlar bununla da hükmetmezler. Âyetteki, “Allah' tandır.” demek, “Allah onu tak­dir etti ve onun güzelliğini ona bildirdi. Zıddı olan küfrün çirkinli­ğini bildirdi de”, denemez. Zira biz deriz ki, size göre iman ve küf­re nisbetle bütün şartlar müşterektir. Kişi bunları kendi ihtiyarı ile ve kendi gayreti ile bulmuştur. Size göre, ilâhî kudretin burada bir daiıli ve bir yardımı yoktur. Size göre her yönü ile Allah'tan ayrıl­mıştır ki, bu görüş “Sana ne iyilik isabet ederse Allah'tandır.” ferma­nına aykırı düşmektedir ki, ey kaderiyeciler, sizin görüşünüzün batıl olduğu âyetten böylece tamamen ortaya çıkmış olur. Şayet bizim görüşümüz gibi -ki gerçek budur- iman Allah'tandır, görüşü sa­bit olunca küfrün de Allah'tan olması gerekir. Zira “iman, Allah'tan­dır” diyen herkes, küfrün de Allah'tan olduğunu söylemektedir, “iman, Allah'tan, fakat küfür Allah'tan değildir” demek icmaa mu­halefettir. Zira küfrü yarattığına inandığımız kul, imanı da îcad et­meye ya muktedirdir ya da değildir. Şayet, evet kul, imanı da îcad etmeye muktedirdir, derseniz, o vakit, “iman Allah'tandır” demeye artık lüzum kalmaz. Belki “iman da kuldandır” demek lâzım gelir ki, bunun batıl olduğu yukardaki âyetten anlaşılmıştır. Şayet, küfre kudreti olduğu halde imana da kudreti olmazsa, bundan da bir şeye kudreti olduğu halde zıddına kudreti olmamak lâzım gelir ki, bu da onlara göre muhaldir. O halde iman, kendisinden olmadığı gibi kü­für de kendisinden değildir. Aynı zamanda kul, imanı îcad edeme­yince küfrü îcad etmemesi evleviyetle sabit olur. Zira kişiyi, arzu et­tiği şeyi elde etmeye imkân veren kuvvet, herhangi bir şeyi îcad et­mekteki Müstakilliğidir. Şurası bir gerçek ki, dünyada aklı başında herhangi bir kimsenin kalbinde küfür ve sapıklığın bulunmasını is­temesi gibi bir şey yoktur. Kul kendi işlerini icad ettiği vakit, elbet­te gerçeğe uygun olan ilmi elde etmeyi ister. Buna göre de kalbinde hak ve gerçekten başka bir şeyin olmaması gerekir. Asıl maksadı, aradığı ve' dilediği iman, kendi îcadı ile olmadığına, dilemeyip iste­mediği, son derece nefret ettiği küfür ve cehaletin kendi îcadı ile ol­malarından kendi îcadiyle olmaması, çok daha ehvendir.

Cübbâi'nin âyet-i celîle'sini diye değiştirip okuma şefaatini göstermesine gelince, o da onun, di­ğer taraftarlarının yaptıkları gibi iftiralarından birisidir. Zira Ehl-i Sünnet bu kıraate hiç önem vermemiş, bu kıraati onlara delil tanı­mamış ve bunun üzerinde durmaya hiç de lüzum görmemiştir. Bu­rada gerçek olan şudur: Ashâb veya Tabundan birisinin bu şekilde okuduğu doğru olursa, o zaman bu kıraati kabul etmek vacip olur, fakat bununla beraber yine onların aleyhinde delil olur. Zira şaz ri­vayetin de senedi Sahih olduğu vakit, hüccet olmakta Sahih haber gibidir. Ancak senedi Sahih olmayınca bu habere iltifat edilmez, de­lil olarak ona başvurulmaz. Bununla beraber meşhur olan kıraatlarda bulunan hemzeyi istifhâmiyeti inkâriye hamletmek de Sahih­tir. Meselâ İbrahim aleyhisselâm ay'ı, büyük ve parlak gördüğü va­kit, “Bu rabbımdır” demesi, inkârıdır. Buradaki istifhami ve istifsarı değil, belki inkâridir. Yani “Bu mudur Rabbım, hayır, bu, Rab olamaz.” demektir. Bunun gibi şayet  âyetinin ba­şında onların dediği gibi hemzenin bulunduğunu kabul etsek bile onu inkâriye hamledip delillerini aleyhlerine çevirmek mümkündür. Fakat gerçekte böyle bir kıraat olmadığı için üzerinde durulmamış­tır. Âyetin manası şöyledir: Maksadına uygun olarak vukubulan iman Allah'tandır. O, kendi yaratması ile değil, Allah'ın yaratması iledir. İstediği de Allah'ın yaratması ile olduğuna göre murad edip kasdetmediği ve rıza göstermediği küfre gelince, “Bu küfür, kendisindendir” demek, akıl ve mantığın kabul etmeyeceği bir şeydir, is­teyip arzu ettiği iman kendisinden olamadığı halde, istemeyip arzu etmediği küfür, nasıl olur da kendisinden olur? Nitekim âyetin sonunda, “Allah şahit olarak yeter.” buyurulmakla buna işaret edilmiş ve bütün eşyanın Allaha' isnad edildiğine dikkat çekilmiştir. Yani “Ey peygamberim, senin elinde ancak tebliğ ve risâlet vardır. Bu gö­revlerini yerine getirip kusur etmediğine Allah şahittir. Hidayetin husulüne gelince, bu, sende değil, Allah'ın kudretindedir.” demek­tir. Nitekim âyet-i celîle'de,

“Bu işde senin bir ilişiğin yoktur.” [298]

“Ey Muhammed, sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin.”[299], buyurulmuştur. Veyahut “Allah şahit olarak yeter.”, yani senin risâletine ve doğruluğuna yahut hasene ve seyyienin Allah'tan olduğu­na Allah'ın şehâdeti yeterlidir, demektir.

Ehl-i Sünnet ve'1-cemaat'ın görüşünü teyid eden Kur'an-ı Kerim'den pek çok deliller vardır. Bunlardan bazıları, kalb ve kulakla­rını mühürlemek ve damgalamak, kalblerini perdelemek, karart­mak, kulakları sağır hale getirmek ve göze perde çekmek mealin­deki ayetlerdir. İnsanlar bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Her şey ve kulların işleri de Aİlahu Teâlâ'nın yaratması iledir, diyenler, Ehl-i Sünnettir. Bunun için Ehl-i Sünnet'in mezhebinde açık ve seçik or­tadadır. Bunların iki türlü görüşleri vardır: Birincisi, bütün bu âyet­ler, kâfirlerin kalbine Allahu Teâla'nın küfrü yaratmasından kina­yedir. İkincisi, Aİlahu Teâlâ küfrü davet eden sebepleri onda yarattı ve bu sebeplerin kudret ile birleşmesinden küfür hasıl oldu, görüşüdür.

Mûtezile ise bütün bu âyetlerdeki (hatm, tab', rân, vakr ve gışâve) kelimelerini senetsiz olarak kendi kısa görüşleri ile kendi arzu­larına göre te'vil etti, şer'i naslarda keyiflerine göre tasarrufta bu­lundular. Böylece bizzat kendisi hidâyet yolundan kör ve sağır oldu­lar. Açık âyetlerle bu meâllerdeki hadisleri gerçek anlamda göre­mez oldular. Zayıf, aciz, kısa görüşleri, Allah'a ve O'nun muradına cahil olan kimsenin, Allahu Teâla'nın insanlara duyurduğu,

“O, yaptığından sorumlu değildir,   onlar ise sorumlu tutulacaklardır.”[300], fermân-ı İlâhîsini unutmak ve sonra da “Allahu Teâlâ'nın kendi yaratması ile meydana gelen küfürden dolayı kâfirler na­sıl yerilir? Onların günahı nedir ki, onlar azâb olunur?” gibi gerçek­lere aykırı ve hak yoldan sapmaktan haber veren hurafe ve uydur­ma yollara sapmak nasıl yakışır? Onlara ceza olarak düştükleri bu bataklık yeter. Onlar böylece hak yoldan çıktılar ve kendilerine uyanları da sapıttılar. Sapık davalarında inad ve ısrar ettiler. Eğer ken­dilerinin düştükleri bataklığı biraz düşünmüş olsalar, kendilerini kâfirlerin bataklıklarına saplanmış görürlerdi. Nitekim kâfirler,

“Doğrusu siz, apaçık bir sapıklıktasınız.”[301], diye cevap ver­miştir.

İşte mutezileler de aynı görüştedir. Ya doğrudan doğruya fiille­rinin yaratıcısı kendisi olmakla bütün canlıların sayısınca yaratıcı­lar ortaya koyacaklar veya da mademki bütün bu işler Allah'ın ya­ratması iledir, o halde Allah'ın onlara azâb etmemesi lâzım, diyecek kadar ileri gitmekte ve Allahu Teâlâ'nın yaptıklarından sorumlu ol­madığını unutmaktadırlar.[302]

 

53. : Ahdine Vefa Göstermemek Ve Verdiği Sözde Durmamak

 

Allahu Teâlâ,

“Ahdi yerine getirin, doğrusu verilen sözde sorumluluk vardır.” [303]

“Ey müminler, akidleri yerine getirin.”[304], buyurmuştur.

İbn Abbâs (r.a,), “Ahidler, Allahu Teâlâ'nın helâl, haram ve farz­ları ile bütün eşya üzerine koyduğu sözleridir.” demiştir. Mücâhid ve diğerleri de böyle tefsir etmişlerdir. Dahhak da buna dayanarak, “Akid ve ahid, Allahu Teâlâ'nın emredip yasakladığı helâl ve ha­ramlar, farz kıldığı namaz ve benzerleridir.” demiştir. Dahhak'ın bu açıklaması, İbn Cureyc'in sözünden daha uygundur. İbn Cureyc âye­tin Ehl-i Kitap hakkında nazil olduğunu öne sürerek demiştir ki:

“Ey geçmiş kitaplara inananlar! Sizden alınan sözlere ve özellikle Muhammed aleyhisselâmın şânındaki akide riâyet edin.” Nitekim,

Allah bir zaman kendilerine kitap verilenlerden “Onu (celâlim hakkı için) behemehal insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemiyeceksiniz” diye ahid almıştır.”[305], âyet-i celîlesi bunu ifâde eder”.

Aynca Katâde'nin tevilinden de iyidir. Katâde, “Bu uhûd ve ukûddan murad, cahiliyet devrindeki yemin ve muahedeleridir” de­miştir.

Zeccâc ise şöyle der: “Akid, ahitten daha kuvvetlidir. Zira ahid ve muahede, gayret ve hamiyetle bir şeyi bağlamak demektir. İyi ip bağlamak gibi onu da ona ulaştırmış olur. İman, Allahu Teâlâ'nın zât, sıfat ve ahkâmını bilmekten ibaret olup, bu cümleden olmak üzere bütün tekâlifinde Allah'a karşı akdine vefa göstermekle olan inkıyadını halka açıklaması vacip olur. Yani, siz imanınızla, çeşitli akidler ve diğer emir ve yasaklarında Allah'a itaati açıklamayı ilti-zam ediniz. O halde bu akidleri yerine getirin demektir.

İbn Şihâb diyor: Resûl-i Ekrem Amr b. Hazm’ı Necrân'a gönderdiği zaman kendisine verdiği mektubu okudum. Mektubun orta­sında: kadar yazılı idi. Akitten maksad, fiil veya terk bakımlarından yapılan tekliflerdir. Bunlara ukûd -bağlar- denmesi, Allahu Teala bunların hükmünü bağladığı, bunları kesinleştirdiği ve artık çözül­me imkânları kalmadığı içindir. Diğer bir kısmı da, bu akidler murad, insanların kendi aralarındaki sözleşme ve bağlantılarıdır, de­mişlerdir. Bizim ihtiyar ettiğimiz mananın delili, âyetin umumi ol­masıdır. Hatta Ebû Hanlfe bu âyet ile bayram günü oruca nezretmenin Sahih olduğuna delil çekmiş ve bu görüşünü de,

“Onlar verdikleri sözleri yerine getirirler.” [306]

“Ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler.”[307], âyetleri ile takviye etmiştir. Yine bu âyet ile Ebû Hanife, meclis muhayyerliğini de kaldırmıştır. Zira akid bağlanmış ve iş bitmiştir, artık meclisin den. vamı buna tesir etmez.

Ebû Hanife, bu âyete dayanarak üç talâkın bir arada verilmesini haram tanımıştır. Zira nikâh bir akiddir, onu birden kaldırmak ha­ramdır. Çünkü Allahu Tealâ,

“Akidlerinizi yerine getirin.”[308], buyurmuştur. Birinci talâkda bilittifak onunla amel, terkedilmiştir. Diğerlerinde ise aslı, üzerinde kalmıştır.

İmâm Şafii ise bu üç meselede ona muhalefet etmiş ve “Ey Ebû Hanife, iddia ettiğin umumilik anlamı, Sahih habere mahsustur. Hal­buki hadisde,

 “Allah'a isyanda nezir olmaz.”[309], buyurulmuştur. Bir başka Sahih haberde de,

“Alıcı ile satıcı mecltsden ayrılıncaya kadar akidlerinde muhayyer­dirler.”[310], vârid olmuştur. Kıyâs-ı Celî ise, nafiz olduğu şey için sonunda toplanması haram olduğu vakit, icma' sebebiyle nafiz ol­ması, hilline (helâl olmasına) delâlet eder. Zira akidlerin geçerli ol­masında asıl, onların çözülmemelerini gerektirir. Üstelik bunu ifade eden Sahih hadis de vardır. O da mulâane edenin (lanetleşenin) üç talâk boşandığını sanarak bunu yapması ve Resûl-i Ekrem'in de onu nehyetmemesidir. Zira bir arada üç talak vermek haram olsa -ki bu adam topladığını zannederek mulâane ediyor- Resûl-i Ekrem'in onu -kendi zannınca da olsa- bu haram irtikâbından nehyetmesi lâzım gelirdi. Halbuki Resûl-i Ekrem ses çıkarmadı- Bu da bunun mubah olduğuna delâlet eder. “Efendim, bu adamın yaptığı lağiv idi, onun için Resûl-i Ekrem bunu menetmedi” denemez. Evet, gerçekte lağiv, fakat adamın kendi kanaatınca lağiv değil, hükmü takviyedir. Bunun için mutlak men'i gerekirdi. Resûl-i Ekrem'in onu menetmesi, Ashâb arasında da üç talâkın muteâref olduğunu göstermek­tedir.

Ahidlerin kuvvetine ve onları yerine getirmemenin büyük gü­nah olduğuna delâlet eden hadislerden birisi de Buhârî ile Müslim'in müttefik olarak rivayet ettikleri,

“Dört şey, her kimde bulunursa hâlis münafık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa, onu bırakmcaya kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur. (Bunlar da) söz söylerken ya­lan söylemek, kendisine bir şey emniyet edildiği “aman hıyanet et­mek, ahdettiğinde ahdini tutmamak, husûraat zamanında da haktan ayrılmaktır.”[311], hadîsidir.

Diğer bir hadîsde, “Ahdi bozan her zâlim ve gaddar için kıya­met gönü bir bayrak dikilir” ve: “Bu, falan gaddarın bayrağıdır.” denir.”[312], buyurulmuştur.

Buhâri'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ buyuruyor: “Üç sınıf insan vardır ki kıyamet gü­nünde ben bunların hasmıyım:

1) Bana yemin eder de sonra ahdini bozar,

2) Hür bir insanı köle diye satar da onun parasını yer.

3) Bir işçi tutar, onu çalıştırır da ücretini vermez.”[313], buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Kim ki Allah'ın taatinden elini çekerse kıyamet günü (işinde) hücceti (ve kendisine yarar sağlayacak özrü) olmadığı halde Allah'a mülâki olur. Her kim bir hükümdara biat etmediği halde ölürse, cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.” [314]Bu manada daha pek çok hadîs­ler vardır.

Tembih: Ahde vefa göstermemeyi pek çokları büyük günahlardan saymışlardır. Fakat bunu büyük günahlardan sayanların bir kısmı bizim dediğimiz gibi ahdi ve akdi tarif ederken, diğer bir kısmı da verdiği sözde duramamakla tefsir etmiştir. Her iki ifade ya aynı an­lamdadır, ya da birbirine mugayir anlamlardadır. Her iki tevcihe gö­re de bunları büyük günahlardan saymak zordur. Zira bizim mez­hebimizde verilen sözde durmak menduptur, vacip değildir. Halbuki ahidde Allahu Teâlâ'nın haram ettiği şeyler vardır. Verilen söz ise mendup, menduptan dönmek ise caizdir. Vacip ve haram, bazan  ve bazan da sağır olur, O halde bunlara vefa göstermemenin  olduğunu nasıl söyleriz? Şayet, vefa göstermemekten, onunla beraber ihlâl edip o şeyi bozmak  olur, manası, mıraddır, der­sen, bunu Müstakil bir  saymak doğru olmaz. Zira bu, ancak başka bir büyük günahın içinde bulunur.

Birinci manaya hamlederek, yani Allah ile olan muahedeyi ele alarak nezir ve benzeri şeyler ile aralarında muğâyeretin bulundu­ğunu ve bundan men'in  olduğunu ele alırız ki, bunun  olduğu meydandadır. Zira nezir ile şer’an vacip olan bir yola giril­miş olur. Nitekim namaz, zekat, hac ve oruç gibi ibadetlerin terki büyük günah olduğu yakında anlatılacaktır. İkinci manayı yâni ver­diği sözde durma manasını ele alarak deriz ki, bu, ancak tasrih ile bilinen has olan bir şeye hamlolunur. Mesela, bir hükümdara biat ettikten sonra, gerekli bir sebep olmadan imama karşı çıkması! Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Üç kimse vardır ki: kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları tezkiye etmez ve onlar için elim bir azâb var­dır. (Birincisi) bir kişidir ki, kırda fazla suyu olur da onu yolcular­dan esirger. (İkincisi) bir kişidir ki, İkinciden sonra bir kimseye bir mal satar ve o malı şu kadara aldım diye Allah'a yemin eder de müş­teri kendisine inanır, halbuki hakikat bunun hilafına olur. (Üçün­cüsü) bir kişidir ki, bir büyüğe yalnız dünyalık için bit'at eder, dün­yalık verirse sözünde durur, vermezse durmaz.”[315], rivayet ettik­leri bu hadis ile büyük günahlardan olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca yi­ne Buhâri'de rivayet edilip yukarda geçen, “Bana yemin eder de sonra ahdini bozar.” hadis ile Müslim'in yine yukarda geçen “Allah'a itaatten elini çeken...” mealindeki hadisi de bunu teyid etmektedir.

Ayrıca başka bir hadis de:

“Her kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konmasını isterse ölümü hatırına gelsin, o da onun Allah'a ve ahiret gününe inanmış olmasıdır. İnsanlara da kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri yap­sın. Kim ki bir hükümdara bi'at eder, ona el uzatır gönül verirse, ar­tık gücünün yettiği kadar ona itaat etsin. Şayet bir başkası çıkar hükümdarlık hususunda bi'at edilen hükümdarla münakaşaya kalkar­sa onun boynunu vurun.”[316], buna delalet eder. Yine cihad hak­kında rivayet edilen,

“Kim ki bir zimmiye emân verir sonra gadrederek onu öldürür­se büyük günah işlemiş olur.” hadisi de bunu teyid eder. Zaten yu­varlarda geçen Neks-i sakfe ibaresinden murad da bu manadır. Bu hususta şiddetli veîdler vardır.[317]

 

54 Ve 55. ler: Her Ne Yönden Olursa Olsun Zâlim Ve Fasıkları Sevip Salihlere Buğzetmek

 

Taberânî “Kebirinde İbn Mesûd (r.a.) den, ayrıca “Evsât” ve “Sağîr”inde ceyyid sened ile Ali (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Üç şey vardır ki bunlar haktır. (Bunlar) İslam’dan nasibi olanı Allahu Teâlâ  bir kulunu velayetine aldı mı onun başına başkasını Mevla kılmaz. Kişi ancak sevdiği kimselerle haşrolur.”[318] Ahmed’in de ceyyid isnad ile biraz farklı ve fakat aynı mealde bir hadisi vardır.

“Şirk, yalçın kaya üzerinde karanlık gecede karıncanın ayak gü­rültüsünden daha gizlidir. Bunun en düşük derecesi, -az da olsa- zulümden bir miktarı sevmek ve adaletten bir miktarı sevmemek­tir. Din ise ancak Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Ey Muhammed, de ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” buyurmuştur”.

İbn Hibbân'ın “Sahih” inde Resül-i Ekrem:

“Ancak mü’min ile arkadaş ol ve yemeğini de sadece iyi insan­lar yesin.”[319], buyurmuştur.

Tembih: Zâlim ve fasıklan sevip salihleri sevmemenin büyük günahlardan sayılması, yukarda açıkladığımız ve şimdi anlatacağı­mız Sahih hadislerle sabittir.

Resûl-i Ekrem:

“Kişi, yaptıklarını yapmasa bile, sevdikleri ile beraberdir.”[320], buyurmuştur. Çünkü bu adamın fasıkları sevmesi, kötülüklerinden, salihleri sevmemesi ise iyilikîerindendir. Böyle olunca onun fasıklan sevip salihleri sevmemesi, İslâm bağından ayrılıp İslâmiyete buğzetmesine delâlet eder. İslâma buğz ve husûmet ise küfür, küfre sebep olan şey de büyük günahtır.[321]

 

Allah İçin Sevişenlerle İlgili Sahih Ve Hasen Hadisler:

 

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Üç haslet var ki, kimde bunlar bulunursa imanın tadını tatmış olun Allah ile Resulü kendisine başkalarından daha sevgili olmak; bir kimseyi sevmek, faîtat yalnız Allah için sevmek; Allah onu kü fürden kurtardıktan sonra yine küfre dönmekten, ateşe atılmaktan hoşlanmadığı gibi, hoşlanmamak. [322]

Yine Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ kıyamet günü şöyle buyurur:

“Nerde benim için sevişenler? Başka kimsenin gölgesi bulunmadığı bugünde onları göl­gem altında gölgelendiririm.” buyurur.”[323], buyurmuştur.

Diğer bir rivayette şöyle buyurulmuştur:

“Kişinin kişiyi, kendisine verdiği herhangi bir maldan sebep de­ğil, yalnız Allah için sevmesi imandandır. Daha doğrusu iman bu­dur.” [324]

Bir başka hadisde Resûl-i Ekrem:

“Allah için sevişenlerin Allah katında en sevimlisi, arkadaşını daha çok sevendir.”[325], buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem sailallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allah katında arkadaşların hayırlısı, arkadaşma daha hayırh olanıdır. Komşuların hayırlısı da komşusuna daha hayırlı davrana­nıdır.”[326]

Diğer bir rivayet şöyledir:

“Allahu Teâlâ buyuruyor; “Benim için sevişenlere kıyamet günü nurdan öyle minberler var ki, peygamber ve şehitler bile onlara gıbta ederler.” [327]

Yine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş­tur:

“Allahu Teâlâ buyuruyor:

“Benim sevgim, benim için sevişen­lere vacip oldu. Benim için dostluk edenlere benim dostluğum, be­nim için vuslat edenlere benim vuslatım, benim için ziyaret edenlere ve benim için verenlere de benim sevgim vacip oldu.”

Yine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş­tur:

“Allah için şevişenler, Allah'ın gölgesinden başka gölgenin bu­lunmadığı günde peygamberler ve şehitlerin bile gıbta edecekleri Al­lah'ın gölgesinde olacaklardır.” [328]

Yine bir hadisde şöyle buyurulmuştur:

“Muhakkak ki kıyamet günü Arş'ın sağında Allahu Teâlâ'nın bazı misafirleri vardır. Bunlar nurdan minberler üzerinde oturur ve yüzleri de nurdur. Aslında bunlar ne peygamber, ne şehit ve ne de sıddıklardır.” Peygamberimize:

“Bunlar kimlerdir?” diye soruldu. Peygamberimiz:

“Allah için sevişenlerdir,” buyurdu.”[329]  Yine Peygamberimiz:

Allahu Teâlâ'nın kullarından öyleleri var ki, bunlar peygamber değil, fakat peygamber ve şehitler onlara gıbta ederler.” buyurdu. Peygamberimize:

“Bunlar kimlerdir? Belki biz de onları severiz,” diye sordular. Peygamberimiz:

“Onlar öyle kimselerdir ki, aralarında hiç bir yönden neseb ve akrabalık bulunmadığı halde, Allah'ın nuru ile birbirini severler. Nurdan minberler üzerinde oturacakları gibi, yüzleri de nurdur. İn­sanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar. İnsanlar üzüldüğü zaman onlar üzülmezler,” buyurdu. Sonra da “İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”[330], âyetini okudu.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet gününde yüzleri nurdan ve inci­den kürsü ve minberler üzerine oturacak birtakım insanları Allahu Teala diriltecektir. Bunlar aslında peygamber veya şehit olmamakla beraber herkes onlara gıbta edecektir.”, buyurdu. Bunu dinleyen bir bedevi hemen dizüstü oturarak:

“Ya Resûlallah, onu bize iyi anlat, belki tanırız,” dedi. Resül-i Ekrem:

Onlar muhtelif kabile ve ayrı memleketlerden toplanıp bir araya gelen, Allah için sevişip, Allah'ı zikredenlerdir”[331], buyurdu. Diğer bir rivayette:

“Onlar insanlardan ayrı ve kabilelerden uzak ka­lan öyle kimselerdir ki, aralarında yakınlık, sıhriyet ve karabet bu­lunmadığı halde Allah İçin sevişir,   dostluk ve samimiyet kurarlar. Allahu Teala da kıyamet günü onlar için nurdan minberler hazırla­tır, onları bu minberlere oturtur. Yüzleri nur, elbiseleri nurdur. Kı­yamet günü İnsanlar korkar fakat onlar korkmaz, çünkü onlar, kor­ku ve hüzün görmeyen Allahu Teâlâ'nın dostlarıdırlar.” buyurdu.

Adamın biri Resûl-i Ekrem'e:

“Kıyamet ne zaman kopacaktır?” diye sorar. Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet için ne hazırladın?” buyurur. Adam:

“Allah ve Resulünün sevgisinden başka hiç bir şey hazırlama­dım,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“(Üzülme) sen sevdiklerinlesin,” buyurur. Râvi Enes (r.a.) di­yor:

“Resûl-i Ekrem'in: “Sen sevdiklerinlesin.” sözünden duyduğu­muz sevinç kadar hiç bir şeyden sevinmedik. Ben Peygamberi, Ebû Bekir ve Ömer’i severim, onları sevdiğim için onlarla olmayı uma­rım.” Enes (r.a.) Peygamberimize:

“Bir toplumu sevdiği halde onlara ulaşamayan ne olur?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Kişi sevdiği ile beraberdir,” buyurdu.[332]

 

56. : Allah'ın Veli Ve Dostlarına Eziyet Edip Onlara Düşmanlık Yapmak

 

Allahu Teâlâ,

“Erkek olsun, kadın olsun, mü’minleri yapmadıkları bir günahla incitenler, büyük bir iftira ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur­lar.” [333]

“Mü’minlere kanatlarını indir, tevazu ve şefkat göster.”[334], buyurmuştur.

Buhâri'nin Enes ve Ebû Hureyre (radıyallahu anhuma) dan ri­vayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ buyurdu ki: “Benim dostlarımdan birisine ihanet eden bana karşı savaş açmış olur. Ben yapmasını dilediğim hiç bir şey hakkında -mü’min kulumu ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi- tereddüt etmedim. Kulum bunda ölümü hoşlanmıyordu. Ben de kuluma acı gelen şeyi sekmiyordum. Aynı zamanda ölüm de onun için muhakkaktır. Mü’min kulum, dünyada zahidlik kadar hiç bir şey ile bana yaklaşamaz (Bana en çok, dünyadan yüz çevirmekle yaklaşır). Üzerine farz kaldığım şeyler kadar hiç bir şeyle bana ibadet edemez.” [335]

Diğer bir rivayette Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Allahu Teâlâ buyurmuştur: Her kim sevdiğim kuluma düş­manlık ederse, Ben de ona harb ilân ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım ibadetleri yerine getirmekten daha sevimli bir şey ile bana yaklaşamaz. Her zaman kulum Bana nafile ibadetleri iie yaklaşmak ister. Nihayet Ben ona muhabbet ederim. Artık Ben kulumu sevince onun İşitir kuiağı, görür gözü, tutar eli, yürür ayağı mesabesinde olurum. Dili ile de her ne isterse muhakkak onları veririm. Bana sığın­mak isîeyinde muhakkak kulumu siyanet ederim.” [336]

Sahih hadîsde şöyle vârid olmuştur:

“Ebû Sufyân; Selmân, Süheyp ve Bilâl'dan ibaret olan Ashâb'dan bir cemaat üzerine çıkageldi. Müslümanlar Ebû Sufyân'ı murad ederek:

“Allah'ın kılınçları, Al­lah'ın düşmanı üzerine gereği gibi işlemedi,” dediler. Ebû Bekir radıyallahu anh:

“Kureyş'in şeyhi ve seyyidine karşı böyle mi söylersiniz?” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.) Peygamberimize gelerek durumu ha­ber verdi. Resül-i Ekrem:

“Ya Ebâ Bekir, ihtimal onları gücendirdin. Eğer onları gücen­dirmiş isen, Rabbını da gücendirmiş oldun,” buyurması üzerine Ebû Bekir (r.a.) onların yanına gelerek:

“Ey kardeşler! Ebû Sufyan yüzünden sizleri gücendirdim,” de­yince, onlar:

“Hayır, üzülmedik, Allah seni affetsin kardeş,” dediler.[337] Bütün yoksullara ve özellikle Ashâb'dan iman edenlerin yoksul olanlarına karşı gösterilen hürmet ve saygının en büyüğü şudur: Müşriklerin ileri gelenleri Peygamberimize gelerek:

“Ey Muhammed, bu fakirlerle bir arada oturamıyoruz, bunları etrafından uzaklaştırırsan biz de sana iman ederiz. Bu suretle şerefli İnsanlar ve kabile reisleri sana iman eder,” dediklerinde, Allahu Teâlâ,

 “Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek Ona yalvaranları sakın kovma.”[338], buyurmuş ve müşriklerin tekliflerini reddetmiş­tir. Aynı zamanda yoksullara, sırf yoksulluklarından sebep hakaret etmenin doğru olamayacağı bildirilmiştir! Müşriklerin, yoksulların uzaklaştırılmalarından ümitlerini kesince:

“Öyle ise bir gün bize ve bir gün onlara olsun,” dediler. Bunun üzerine yine Allahu Teâlâ,

Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek göz­lerini o kimselerden ayırma.”[339], buyurmakla yoksullara büyük değer vermiştir. Yâni, öyle sırf dünyaya önem verenlere heves edip de yoksulları etrafından sakın uzaklaştırma, demektir. Allahu Teâlâ devamla,

“De ki: “Gerçek Rabbinizdendir.” Dileyen iman etsin, dileyen kâ­fir olsun.”[340], buyurdu ve sonra da zengin ile yoksulu darb-ı me­sel ederek şöyle buyurdu:

“Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı ve­rip, etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiş­tik. Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiç bir şeyi eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık. Onun gelir­leri de vardı. Bu yüzden arkadaşı ile konuşurken “Ben malca senden zengin, nüfuzca da senden daha itibarlıyım” dedi. Kendisine böylece yazık ederek bahçesine giderken “Bu bahçenin batacağını hiç zan­netmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime dön­dürül ürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum.” dedi. Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona “Seni topraktan sonra nutfeden yaratanı, sonunda da seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman -her ne kadar beni kendinden mal ve nü­fuzca daha az buluyorsan da- “Allah da ne dilemiş ya, kuvvet an­cak Allah'a mahsustur” demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçen­den daha iyisini bana verebilir ve seninkinin Üzerine gökten bir fe­lâket gönderir de bahçen yerle bir olur. Yahud suyu çekilir bir daha da bulamazsın.” dedi. Nitekim ürünleri yokedildi. Bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup “Keski Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım” diyordu. Ona, Allah'­tan başka yardım edebilecek adamları da yoktu; kendi kendini de kurtaramadı. İşte burada kudret ve hakimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır. Mükâfatlandırma bakımından hayırlı olan da sonuçlan­dırma yönünden hayırlı olan da O'dur. Onlara dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat ı Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda rüzgârın savuracağı çer-çöpe döner. Allah, her şeyin üstünde bir kudrete sahip olandır.” [341]

Bütün bunlar, yoksulların ve özellikle ilk Müslüman olan Ashabı Kirâm'ın yoksullarının şereflerini ve saygı değer kimseler oldukları­nı gösterir. İşte bunun içindir ki bizzat Resûl-i Ekrem onlara ve özel­likle kendisiyle hicret edenlerin yoksulları olan Ashâb-ı Suffa'ya hürmet ederdi. Bunlar, Medine mescidinin sofasında otururlar, ge­len fakirler bunlara katılırdı. Böylece çoğaldılar. Bunlar, son derece yoksul ve hiç bir şeyleri olmayan kimselerdi. Sabrederlerdi. Onları bu hale sevkeden, mâsivadan ilgisini keserek Allah'a bağlananlara, Allahu Teâlâ'nın vereceği büyük mükâfatlara inanıp bağlanmaları idi. İşte bunun için O'nun kapısından kovulmadı ve orada kalmaya, dostlar arasında övünmeye hak kazandılar. Çünkü evleri mescidler, aradıkları Allah, yemekleri açlık, insanlar uykuya yattıkları gece uykusuzlukları gıdaları, ihtiyaç ver yoksulluk şiarları, meskenet ve çaba elbiseleri idi. Onların yoksullukları genel anlamda olan, herke­sin Allah'a muhtaç olmasında umumî bir fakirlik değildi, zira bütün yaratıkların niteliği budur. Nitekim Allahu Teâlâ,

“Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçsınız.”[342], buyurmakla bunu murad etmiştir. Bunların yoksulluğu ise özeldir. Allah'ın veli, dost ve ahbablannm şi'arı olan yoksulluktur. Bu da kalblerinin başkala­rından boşalıp bütün tutum ve davranışlarında O'nun müşahedesiyle kalblerini doldurmaktır. Allahu Teâlâ'nın lutf u keremi olarak onları sevdiğimiz için bizi de onlarla hasretmesini kendisinden dileriz.

Tembih: Allah'ın velilerine eziyet ve onlara düşmanlığın büyük günah olduğunu birçokları tasrih etmiş olduğu gibi, bu kadar şid­detli vaîdler de bunu açıkça ifade etmektedir. Zira Allahu Teâlâ'nın savaş ilâü etmesi, yalnız ribâ yiyenlerle O’nun velilerine karşı cephe alanlar hakkındadır. Ajlahu Teâlâ'nın husûmet ettiği kimsenin iflah olmayacağı meydandadır. Hatta iflah olmak şöyle dursun, bu gibile­rin küfür halinde olmaları mukadderdir. Allah, lütuf ve keremiyle bizleri korusun. Sonra Zerkeşî'nin de -Hadimi de buna işaret ede­rek- şöyle dediğini gördüm: Zerkeşî bu hadis üzerinde düşündü ve ribâ hakkında Allahu Teâlâ'nın,

“Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve peygamberine karşı açıl­mış bir savaş olduğunu bilin.”[343], âyet-i celilesi üzerinde düşündü ve “Bunların ikisi birdir.” dedi”.

Hanefilerin “Fetvâ-i Bedi'iyye” adlı Kitabında “Bir kimse âlim ile alay etse karısı boş olur.” diye yazılıdır. Çünkü ona göre âlimi istih­faf irtidattır. İmamlardan biri olan Hafız el-İmam İbn Asâkir diyor ki:

“Kardeşim, Allah seni ve beni hayır yoluna hidâyet etsin. Bilmiş ol ki, âlimlerin eti zehirlidir. Onların kusurlarını araştırıp açıkla­yanlara karşı Aîlahu Teala'nın adeti malumdur. Kjm ki âlimlerin ku­sur ve ayıblarını diline, dolarsa, Allahu Teâlâ, ölmeden o kusur ile onu ibtilâ eder. Nitekim âyet-i celile'de.

“Allah'ın buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ gelmesinden veya can can yakıcı bir azaba   uğramaktan sakınsınlar.” [344]buyurulmuştur.[345]

 

57. : Dehre Sövmek

 

Buhârî, Müslim ve diğerlerinin Ebû Hureyre (r.a.) den rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu dehre sebbeder (söver, kötü söyler). Halbuki ben dehrim. (Olayların meydana geldi­ği yer olan) gece ve gündüz benim kudret elimdedir.” [346]Diğer rivayette ise:

“Onun gecesini ve gündüzünü değiştiririm. Dilediğim vakit ikisini de tutarım.” [347]buyurulmuştur:

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Sizden hiçbiriniz dehre sebbetmesin, zira dehr, Allah'tır.”[348] Buhâri'nin bir rivayeti şöyledir:

“Üzüme kerm adı vermeyiniz. “Vay şu dehrin hüsranına” diye­rek sebbetmeyiniz, zira dehr, Allah'tır.” [349]

Ebü Dâvûd ve Müslim'in şartına göre Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu. Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Âdem oğlu, “Kahrolası dehr” demekle bana eziyet ediyor. Sizden biriniz, “Vay şu dehrin hüsranı­na” diyerek sebbetmesin, zira ben dehrim. Onun gecesini ve gündü­zünü çeviririm.”[350] Beyhaki'nin de bu mealde bir rivayeti vardır. Mâlik'in de “Dehrin Allah olduğuna” dâir bir rivayeti vardır.

Müslim'in şartı üzerine Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in baş­ka bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kulumdan ödünç istedim ba­na ödünç vermedi. Kulum bilmeyerek, “Ah şu dehr, vah şu dehr” de­mek suretiyle bana kötü söyler. Halbuki ben dehrim.”, buyurmuştur.

Tembih: Dehre sövmenin büyük günahlardan olması, ilk bakış­ta yukardaki hadislerin zahirinden kolaylıkla anlaşılmaktadır. Özel­likle dehre sebbeden hakkında Allahu Teâlâ'nın, “Kulum bana sebbetti.” buyurarak, dehre sövmenizi kendisine sövmek demek olduğu­nu söylemesi ve kendisine kötü söylemek küfür olduğuna göre, küf­re vesile olan her şeyin en azından  olacağı kendiliğinden or­taya çıkar. Fakat bizim imamlarımız dehre sövmenin  ve hat­ta haram olmak şöyle dursun, ancak mekruh olduğunu söylemişler­dir. Bunun için bu hususun açıklığa ihtiyacı vardır. Şöyle ki:

Dehrin üç anlamı vardır: Zaman, Allah ve her ikisi arasında or­tak. Şayet kişi, zaman anlamında dehre kötü söylemişse bunun ke­rahetinde, Allah anlamında dehre kötü söylemişse bunun da küfür olduğunda şüphe yoktur. Ancak şüpheli olan, mutlak olarak dehre sövmesindedir. Hem küfür ve hem de kerahete ihtimali olan burası­dır. Yine bizim imamların açıklamalarına göre mutlak olarak deh­re sövmek, zaman anlamındaki dehre sövmek gibi mekruhtur. Zira dehr kelimesinden anlaşılan ilk mana, zamandır. Dehrden Allah ma­nasını çıkarmak mecazdır. Bunun için hadisin manasında dediler ki: Araplar kendi inançlarında yağmuru yıldız yağdırdığı için, yağmur yağdığı vakit, “Bu yağmuru falan yıldız yağdırdı” dedikleri gibi, bir kimseye bir üzüntü, musibet veya felâket geldiği vakit, bu kötülü­ğün dehrden geldiğine inandıkları için, dehre söverlerdi, işte bu ma­na ile dehre sövmek, faili lanetlemek demektir. Aslında her şeyin yaratıcısı ve gerçek anlamda yapıcısı Allah olduğu için, Resûl-i Ekrem, böyle gerçek yapıcı anlamında dehre sövmeyi yasaklamıştır. Bundan sonra dehrin, gelen havadis ve musibette dahli olduğuna ina­narak dehre söven kimsenin bu hareketinin büyük günah olduğunu birçok âlimlerden duydum. Fakat bu da şüpheli bir görüştür. Zira yukarda anlattığımız gibi, meydana gelen İşlerde dehrin müessir ol­duğuna inanarak dehre sövmek büyük günah değil, belki küfürdür.

Şunu da bilmiş ol ki, İbn Dâvûd, hadis râvilerinin (r) harfinin ötresiyle rivayet ettikleri hadisi inkâr ve reddederek, “Eğer böyle olsa “Dehr” kelimesinin, Allahu Tealâ'nın isimlerinden birisi olması gerekirdi ki, böyle değildir.” demiştir. Ebû Dâvûd hadisi (r) harfini üstün okumak şeklinde rivayet etmektedir ve bunu, “Geceyi ve gündüzü değiştiririm.” mealinde bulunan kelime­sine zarf yapar. Bu takdirde mana “Geceyi ve gündüzünü dehre çe­viririm” demek olur. Bir kısımları da buna uyarak “Dehr” kelimesini üstün olarak okumuşlarsa da gerçek, onlann dediği gibi değildir. Çünkü ayrıca “Allah Dehrdir.” rivayeti vardır ki, bu, onlann görüş­lerini çürütür. Bunun için cumhur “Dehr” kelimesini ötre olarak oku­muşlardır ve İbn Davud'un “O halde dehrin de Allah'ın isimlerinden olması gerekir” dediği de gerekmez. Çünkü dehr, mecaz olarak Al­lah anlamındadır.[351]

 

58. : İfsadı Büyük Ve Zararı Yaygın Olup Allah'ı Küstüren Ve Sahibinin Aldırış Etmeden Söylediği Sözler

 

Kişinin aldırış etmediği ve fakat Allah'ın razı olmadığı sözleri söylemenin büyük günahlardan olması müteahhirin -sonradan ge­len alimler- in görüşüdür. Sözün, doğurduğu zarar bakımından da böyle olması gerekir. Buna delil, Buharı ile Müslim'in Ebû Hureyre (r.a.) den rivayet ettikleri şu hadîstir:

“Kul, manasını düşünmeden ve sonucundan korkmadan bir söz söyler. Halbuki bu söz sebebiyle doğu ile batı arasından daha uzak bir mesafede cehenneme iner.” [352]

Diğer bir rivayette Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse, Allah'ın verdiği bir sözü söyler de, o söz ile Allah'ın rızasına erişebileceğini zannetmez. Halbuki Allahu Tealâ o hayırlı söz sebebiyle kıyamete kadar o kimseden razı olur. Bir adam da, Al­lah'ın gazabını mucip bir söz söyler ki, o sözün kendisini Allah'ın ga­zabına ulaştırabileceğini, sanmaz. Halbuki Allahu Teâla o kimseye o kötü söz sebebiyle kıyamete kadar buğzeder.” [353]

Âlimlerden birisi diyor ki: Bu, hükümdarlar huzurunda konuşu­lan sözler gibidir. Hükümdar huzurunda konuşulan bir sözün büyük bir kan, bir başka sözün de büyük bir zararı dokunur. Sünneti yeren söz, bid'ati ayakta tutmak, hakkı ibtal etmek, bâtıh yerleştirmek, kan dökmek, haram olan ırz ve malı helâl yapmak, kişinin gizli hallerini açıklamak, akraba ile münasebeti kesmek, Müslümanlar arasında gaddarlık yapmak, karı-koca arasım açmak gibi sözler de böyle umu­mi zararlar doğuran sözlerdendir.[354]

 

59. : İyiliği Görülen Kimseye Karşı Nankörlük

 

Her ne kadar birçokları bu yi bu şekilde yazmışlarsa da bu, aklen uzaktır. Ancak nankörlükten, Allah'a karşı olan nankör­lük kasdedilmelidir. Çünkü gerçekte ihsan ve in'am eden, yalnız O'dur. Bununla beraber hakkına riâyeti vacip olan ve yardımda bu­lunan kimseye karşı da nankörlük etmek, büyük günahlardan ola­bilir. Kan için koca gibi. Buna da Nesei'nin şu rivayeti delâlet etmek­tedir:

“Kocasından müstağni olmadığı ve ona muhtaç olduğu halde, kocasına teşekkür etmeyen kadına Allah nazar kılmaz”.

Yine bunun gibi Resûl-i Ekrem, kadınların çoğunun cehenneme girmelerini, kocalarının ihsanlarına karşı nankörlükte bulunmala­rına bağlamış ve bir erkeğin ömür boyunca elinden geldiği kadar ailesine ihsanda bulunsa, sonra da kadının bir isteğini yerine getir­mese veya bir eksiklikte bulunsa, kadın hemen:

“Ben senden ne gördüm, senden hiç bir iyilik görmedim,” de­yip kenara çekilir,” buyurmuştur. Şüphesiz her iki hadis de kadın­lar için şiddetli bir veiddir. Buna göre, kocanın ihsanına karşı nan­körlük, büyük günahlardan sayılması, uzak bir ihtimal değildir.

Diğer bazılarının, nankörlüğün büyük günahlardan sayılacağı hakkında, Sahih senedle rivayet edilen,

İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmiş olmaz.”[355],  hadîsi ile delil çekenlerin, bu delili de açık ve kesin değildir. İbn Hibbân ve Tirmizi'nin rivâyetindeki:

“Kime bir ikram yapılırsa, şayet kendisinde varsa o da karşılık­ta bulunsun. Kendisinde verecek bir şey yoksa onu övsün, öven, şük­rünü ödemiş, bunu gizleyen nankörlük etmiş olur.”[356], şükür, karşılık, övmek ve dua ile de delil çekmek pek mümkün değildir.[357]

 

60. : Resûl-i Ekrem'in İsmi Şerifi Anıldığında Ona Salavat Getirmemek

 

Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in Kâb b. Aceze (r.a.) den riva­yetinde Resûl-i Ekrem:

“Minberi hazırlayın,” buyurdu. Biz de minberi hazırladık. Üç basamaklı olan minberin her üç basamağına yükseldikçe âmin dedi. Minberden indiğinde kendisine:

“Ya Resûlallah, âdetinizin hilafına,  birinci basamakta âmin, ikinci basamakta âmin, üçüncü basamakta da âmin, dediniz. Bunun hikmeti ne idi?” diye kendisinden sorduk. Resûl-i Ekrem:

Birinci basamağa çıktığımda bana Cebrail aleyhisselâm gel­di de: “Ya Muhammed, ramazan ayına yetiştiği halde ölüp de gü­nahı bağışlanmayarak cehenneme atılan kimseyi Allah (rahmetin­den) uzaklastırsın.” dedi, ben de “Âmin” dedim. İkinci basamakta yine Cebrail aleyhisselâm geldi ve “Ey Muhammed, kimin yanında adın anıldı ve sana salavat getirmedi ise    (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun.” dedi,   ben de “Amin” dedim.   Üçüncü basamakta yine Cebrail aleyhisselâm gelerek “Ya Muhammed, anne ve babasına ve­ya bunlardan birisine ihtiyarlık anlarında yetişip de cennete girmesine sebep olacak şekilde rızalarını kazanmayan (Allah'ın rahmetin­den) uzak olsun.” dedi, ben de “Âmin” dedim, buyurdu”.

İbn Hibban “Sahih”inde, Taberânî leyyin sened ile, aynca Bezzâr ve Taberâni İbn Huzeyme'den aynı mealde rivayetleri vardır.[358]

Tirmizi’nin, hasen ve gariptir, dediği rivayeti şöyledir: Cebrail aleyhisselâm Resül-i Ekrem'e gelerek,

“Yanında ism-i şerifin anıldığı halde üzerine salavât-i şerife ge­tirmeyen kimsenin burnu sürtülsün. Ramazan ayı girip çıktığı halde (gerekli ibadeti yapmadığı için) mağfiret olmayan kimsenin burnu sürtülsün. Anne babasından (birinin veya her ikisinin) ihtiyarlık ça­ğına yetişip de (rızalarını kazanmak suretiyle) cennete giremeyen kimsenin de burnu sürtülsün.” buyurdu.”[359], buyurmuştur. Yal­nız İbn Huzeyme ve “Sahih”inde İbn Hibban’ın rivayetleri ifade ba­kımından farklıdır. Bunlara göre, Resûl-i Ekrem'in her üç basamak­ta ayrı ayrı “Âmîn” demesinin hikmetini sorduklarında, Resûl-i Ek­rem:

“Birinci basamakta Cebrail aleyhisselâm geldi ve:

Kim ki Ramazan ayma yetişir ve (gerekli ibadeti yapmadığı için) bağışlanmadan cehenneme girerse, Allah onu (rahmetinden) uzaklaştırsın. Sen de; “Âmîn” de, dedi, ben de: “Âmîn” dedim. (Ceb­rail yine:) Anne ve babasının birine yetiştiği halde ölüp de cehenne­me giren kimseyi Allah (rahmetinden) uzaklaştırsın, sen de “Âmin” de, dedi, ben de “Âmin” dedim. (Yine Cebrail:) Yanında ism-i şerifin anılıp da senin üzerine salavât-ı şerife getirmeyen, sonra ölüp de ce­henneme giren kimseyi Allah (rahmetinden) uzaklaştırsın, sen de “Âmin” de, dedi, ben de “Âmîn” dedim.[360], buyurdu.

Ayrıca Taberanfnin Hüseyin b. Ali (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kimin yanında ismim anılır da şaşırıp bana salavât-ı şerife ge­tirmezse, cennetin yolunu şaşırmış olur.”[361], buyurmuştiur.

Muhammed b. Hanefi'den mürsel olarak gelen bir rivayette Re­sûl-i Ekrem:

“Kimin yanında ismim anılır da üzerime salavat-ı şerife getirme­yi unutursa, cennetin yolunu şaşırmış olur.”[362], buyurmuştur.

İbn Mâce ve Taberâni'nin -senedinde ihtilâf olan- rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem:

“Bana salavât-ı şerife getirmeyi unutan kimse, cennetin yolunu şaşırmış olur.”[363], buyurmuştur.

Nesei, “Sahih” inde İbn Hibbân, Sahih olduğunu Söyleyen Hâkim Hüseyin b. Ali (r.a.) den, aynca Tirmizi’de -râvileri arasına Hz. Ali'yi katarak- hasen, Sahih ve garip olduğunu söylediği, rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“(Gerçek) cimri, yanında ismim anıldığı halde bana salavât-ı şe­rife getirmeyendir.” [364]

İbn Âsım'ın rivayetinde, “Cimrilerin cimrisi, yanında ismim anıl­dığı halde bana salavât-ı şerife getirmeyendir. İşte bu, insanların en cimrisidir.” [365], buyurulmuştur.

Tembih: Resûl-i Ekrem Efendimizin ism-i şerifi anıldığı zaman salavât-ı şerife getirmemeyi büyük günahlardan saymak, yukardaki hadîslerin sarahatinden anlaşılmaktadır. Zira Resûl-i Ekrem, ism-i şerifi anıldığı halde salavât getirmeyenlere şiddetli veîdlerde bulun­muş ve cehenneme gireceklerini haber vermiştir. Ayrıca bunların Allah'ın rahmetinden uzaklaşması hakkında Cebrail aleyhisselâmın bedduası ve Peygamberimizin de “Âmîn” demesi, bunun büyük gü­nahlardan olduğuna delildir. Üstelik Resûl-i Ekrem'in onun için “Burnu sürtülsün, zillet ve hakarete uğrasın” demesi, cimrilikle ve hatta insanların en cimrisi olmakla vasıflandırması, cidden şiddetli korkutmalardır. Bütün bunlardan salavât-ı şerifeyi terketmenin  olduğu anlaşılır. Fakat bu, Şafii, Mâliki, Hanefî ve Hanbelilerden, peygamberimizin her ism-i şerifi anıldıkça salavât-ı şerife ge­tirmenin vacip olduğunu söyleyenlerin görüşüne uygundur ve za­ten hadîslerin sarahati de bunu ifade etmektedir. Her ne kadar bun­dan önce, namazın dışında Resûl-i Ekrem Efendimize salavât-ı şerife getirmek vacip değildir icmaına muhalif ise de hadislerin zahiri bu­nu ifade eder. “Salavât-ı şerife getirmek vaciptir- diyenlere göre, peygamberimizin ism-i şerifi anıldığı vakit salavât-i şerife getirme­menin kebâirden olduğunu söylemek mümkündür. Fakat çoğunlu­ğun, salavâtın vacip olmadığı görüşü ile salavât hakkındaki bu ha­dîsler karşısında hüküm vermek cidden zordur. Ancak burada şöyle diyebiliriz: Hadislerdeki korkutma, salavât-ı şerifenin terki, Resûl-i Ekrem'e saygısızlık gösterilen hallerdedir. Meselâ, adamın yanında Resûl-i Ekrem'in ism-i şerifi anılmış, fakat kendisi yasak olan oyun ve eğlence ile meşgul olarak ona salavât getirmemiştir. Bu ise bü­yük günahlardandır. Yoksa her vakitte salavât-ı şerifi getirmemek­ten bir şey lâzım gelmez. İşte böylece hem imamların “Salavât ge­tirmek farz değil” sözü yerine gelmiş ve hçm de veide hakkı veril­miş olur.[366]

 

Resûl-i Ekrem Efendimize Salavât-ı Şerife Getirmenin Fazileti Hakkında Hasen Ve Sahih Olarak Rivayet Edilen Hadisler

 

Resûl-i Ekrem Efendimize Salavat-ı şerife getirmenin fazileti hakkındaki bu hadisleri adlı eserde topladım.[367]

 

Hadisler:

 

“Her kim üzerime bir defa salavat-ı şerife getirirse Allahu Teâlâ ona on salât eder (on misli rahmet eder.).” [368]

“Kimin yanında ismim anılırsa üzerime salavât-ı şerife getir­sin.” [369]

Bana bir salavât-ı şerif e getirene Allah on misli rahmet eder, on günahı silinir ve derecesi on misli yükseltilir.”[370]

“Kim bana bir salavât-ı şerife getirirse Allahu Teâlâ ona on misli rahmet eder. Her kim bana on salavat getirirse Allahu Teâlâ ona yüz misli rahmet eder. Her kim bana yüz salavât getirirse Allahu Teâlâ onun alnına nifaktan ve cehennemden berat yazar ve onu kı­yamet gününde şehitlerle beraber kılar.” [371]

“Cebrail aleyhisselâm bana geldi ve beni müjdeleyerek dedi ki:

“Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Sana kim salât ederse ben de ona rahmet ederim. Sana selam verene ben de selam veririm.” Bunun üzerine ben de hemen şükür secdesine kapandım,” buyurdu.[372] Ebû Yâlâ'nın rivayetinde,

“Ümmetim hakkında Rabbımın bana olan bu nimeti karşısında hemen secdeye kapandım.” buyurulmuştur.[373]

Ümmetimden her kim hulûsu kalb ile üzerime bir salât geti­rirse Allahu Teâlâ on misli rahmet eder, derecesini on misli yüksel­tir, defterine on sevap yazar ve defterinden on günahını siler.” [374]

Müezzini (ezan okurken) işittiniz mi hemen siz de onun dediği gibi deyin. Sonra da benim üzerime salavât-ı şerife getirin. Zira be­nim üzerime bir salavat getirene Allahu Teâlâ on misli rahmet eder. Daha sonra da benim için Allah'tan “vesîle”yi isteyiniz. Vesile cen­nette bir mevkidir, ancak Allah'ın kullarından birisine verilecektir. Bu kulun ben olmamı Allah'tan umarım. Kim benim için vesileyi is­terse şefaatimi haketmiş olur.” [375]

İbn Ömer (r.a.), “Resûl-i Ekrem'e bir salavât-ı şerife getirene Allah ve melekleri yetmiş salât eder.”[376] buyurmuştur ki, bu gibi sözler kendileri tarafından söylendiği için, bu da Resûl-i Ekrem'e merfû hadis gibidir.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Cuma günü benim üzerime çokça salavât-ı şerife getirin. Zira bana az önce Cebrail aleyhisselâm gelerek Allahu Teala'nın, “Yer­yüzündeki Müslümanlardan her kim senin üzerine salavât-ı şerife getirirse, ben ve meleklerim ona on salât ederiz.” buyurduğunu ha­ber verdi.”[377], buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş­tur:

“Şüphesiz Allahu Teâlâ'nın yeryüzünde dolaşan melekleri var­dır, ümmetimden bana selâm ulaştırırlar. Nerde olursanız olun Üze­rime salavât-ı şerife getiriniz, çünkü salavatınız bana ulaşır.”[378] Diğer bir rivayette şöyle buyurulmuştur: “Kim bana salavât getirirse onun salavâtı bana ulaşır ve ben de ona dua ederim, ayrıca ona on sevap da yazılır.” [379]

Diğer bir rivayette,

Kim bana selâm verirse, Allahu Teala nutkumu (yâni konuşma yeteneğimi) bana iade eder de onun selamını alır ve kendisine iade ederim.”[380], buyurulmuştur.

Hâvileri arasında bilinmeyen bir kişi bulunan bir rivayette Re­sûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ benim kabrime bir melek müvekkel kıldı (görevlendirdi) ve ona bütün yaratıkların seslerini duyacak kuvvet verdi. Kıyamete kadar her kim benim üzerime salavât-ı şerife getirirse onu, babasının ve kendisinin adı ile bana bildirir ve: “Falan oğlu falan sana salavât-ı şerife getirdi.” der.” [381]buyurmuştur.

Diğer bir rivayette Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöy­le buyurmuştur:

“Kıyamet günü insanların bana en çok yakın olanı, üzerime en çok salavât-ı şerife getirenidir.” [382]

Başka bir rivayette de Resûl-i Ekrem:

“Kim olursa olsun, benim üzerime salavât getirdiği sürece melekler de ona dua ederler. İster az salavât getirsin, isterse çok.”[383], buyurmuştur.

Gecenin dörtte biri geçtiği vakit Resûl-i Ekrem:

“Ey insanlar! Allah'ı anın. Zira deprem zamanı, dünyanın yıkılması için birinci sûr'a üfürme zamanı yaklaşmıştır. Onu Râdife yani ikinci defa sûr'a üfürme takip edecektir. Ölüm zamanı yakındır.” derdi. Ubeyy İbn Kâb (r.a.) Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah, ben çok dua ederim, bu duamın ne kadarım sizin için yapayım?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Ne kadarını istersen,” buyurdu. Ben:

“Dörtte birini yapayım mı?” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Dilediğin kadar, fakat artırrsan, daha iyi,” buyurdu. Ben:

“Öyle ise yaptığım duaların yansını sizin için yapayım,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Sen bilirsin, fakat artırırsan senin için daha iyi olur,” buyur­du. Ben:

“Bütün salât ve duamı sizin için yapayım,” dedim. Resûl-i Ek­rem:

“İşte şimdi Allahu Teâlâ senin dünya ve âhiret derdine derman bulur,”[384] buyurdu.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Hangi Müslüman kişi ki yanında verecek sadakası yoksa dua­sında t “Allah'ım, kulun ve Resulün Muhammed'e rahmet eyle; mü'min olan erkeklere, kadınlara, Müslüman olan erkeklere ve kadın­lara da rahmet eyle.” desin. Çünkü bu, onun için sadakadır. Mü’min cennete girinceye kadar hayırdan doymaz.”[385], buyurmuştur.

Yine Resül-i Ekrem:

“Cuma günleri üzerime çokça salavât-ı şerife getirin. Zira cuma, meleklerin fazlasıyla şehâdet ettikleri bir gündür. Kim bana salavât ı şerife getirirse, hemen o salavâtı bana arzolunur.” buyurdu.

Ebû'd-Derdâ (r.a.) diyor ki:

“Öldükten sonra da salavât size arzolunur mu?” diye sordum, Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ nebilerin cesedlerini yemeği toprağa haram kıl­mıştır (yâni peygamberler çürümezler).”[386], buyurdu.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Cuma günü bana çokça salavât-ı şerife ge­tirin. Zira ümmetimin salavâtı, cuma günü bana arzolunur. Kimin getirdiği salavât daha çok ise o kimse bana daha çok yakın olur.”[387], buyurmuştur. Yine Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz günlerinizin en faziletlisi, cuma günüdür. Âdem (aley­hi sselâm) o günde yaratıldı ve o günde öldü. Sûr'a o gün üflenecek, helak da o günde olacaktır. Öyle ise o gün üzerime çokça salavât-ı şerife getiriniz, zira salavât iniz bana arzolunur,” buyurdu. Bir adam:

“Ya Resûlallah, bizim salavat-ı şeriflerimiz size nasıl arzedilir, halbuki sizin vücudunuz çürümüştür?” Deyince, Resûl-i Ekrem:

“Muhakkak Allah, nebilerin cesedlerini yemeği yere haram kıl­mıştır.” [388], buyurdu,

Taberani'nin   “Kebir” ve “Evsât”ındaki rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Her kim, “Allahu Teâla Muhammed (s.a.v.)'i lâyık olduğu gibi bizden mükâfatlandırsın derse bu, sevabını yazmak için bin sabah yetmiş kâtibi meşgul eder.”[389], buyurmuştur.

Ebû Yâ'lâ'nın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allah için sevişen iki mümin kul karşılaştıkları vakit Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e salavat-ı şerife getirirlerse, onlar yerlerin­den ayrılmadan Allahu Teâlâ geçmiş ve gelecek günahlarını bağış­lar.”[390], buyurmuştur.[391]

 

61. : Aç Olan Kimseye Yemek Vermeyecek Kadar Kalb Kararması

 

Hâkim'in Hazret-i Ali (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

İyiliği, ümmetimin merhametli olanlarında arayın ve onların hi­mayesinde yasayın. Kalbi katı olanlarda merhamet aramayın, zira onlara lanet iner. Ey Ali, Allahu Teâlâ iyiliği yarattı, adamlarını da yarattı ve iyiliği onlara sevdirdi. İyilik onların hoşlarına gitti. Kuru toprağı canlandırmak için yağmuru ve suyu oraya yönelttiği gibi, iyilik arayanları da oraya yöneltti. Böylece dünyada iyilik sahibi olanlar, ahirette de üstün olan kimselerdir.” buyurmuştur.

Haraıti “Mekarim-i Ahlâk” ındaki rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İhtiyaçlarınızı ümmetimin merhamet sahiplerinde arayınız, onların himayesine sığınınız, zira benim merhametim onlarla beraberdir. Kalbi katı olanlardan İhtiyaçlarınızı aramayın, zira onlar benim hış­mıma uğramaya namzettirler.” buyurmuştur.

Tembih: Aç olan kimseye yemek vermeyecek kadar kalb katı­lığının büyük günahlardan sayılması, bu iki hadisin sarahetiyledir. Çünkü lanet ve hışım, büyük günah alâmetleridir. Zira bunlarda şid­detli veidler vardır. Fakat her iki hadisdeki “Kalb katılığı”nı tercemede anlattığım manaya hamletmek lâzımdır. Yani karşısındaki adam acından ölecek durumda olup da ona acımayan kimsedir. Her ne kadar böyle bir işaret görmedik ise de, böyle olması açıktır.[392]

 

62 Ve 63. : Büyük Günahlardan Birine Rıza Göstermek Veya Her Ne Şekilde Olursa Olsun Ona Yardım Etmek

 

İyiliği emri ve kötülüğü nehyi terk bölümünde anlatılacağı gibi bu ikisinin büyük günahlardan olduğu meydandadır.[393]

 

64. : İnsanlar Şerrinden Korunacak Kadar Kötülüğe Ve Hayasızlığa Dalmak

 

Buhâri ile Müslim'in Aişe (r. anha) dan rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Kıyamet günü Allah katında İnsanların en kötüsü, şerrinden ve fuhşundan (hayasızlığından) korunmak için, insanların terkedip kendisinden uzaklaştıkları kimsedir.”[394], buyurmuştur.

Tirmizi ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Haya imandandır ve iman (Sahihleri) de cennettedir. Kötü söz ise eziyettendir, eziyet edenler de ateştedir.” [395]

“Hayasızlığın ve kendisini hayâsızlığa zorlamanın İslâmiyette hiç bir yeri yoktur. Müslümanlık bakımından insanların güzeli, ah­lâkça en güzel olanıdır.”[396], buyurmuştur.[397]

 

65. : Basılmış Altın Ve Gümüş Paralarını Keyfi Olarak Kırıp Bozmak

 

Basılmış altın ve gümüş paraların büyük günahlardan olduğunu bazıları söylemiş ve bu hususta:

“O şehirde, yeryüzünde bozgunculuk yapan, düzeltmeye uğraş­mayan dokuz kişi vardı.”[398] âyet-i kerimesini delil göstermişler­dir. Nitekim müfessirlerin Zeyd İbn Eslem'den rivayetlerine göre bu bozguncular altın ve gümüş paraları kırarlardı. Ebû Davud'un riva­yet ettiği hadisde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Resûl-i Ekrem, “Müslümanların aralarında geçerli olan sikkele­rinin kırılmasını, bozulmasını yasaklamıştır. Ancak zaruret hali başka!” [399]

Aslında bu hususta açık bir delil yoktur. Bu rivayetler, zaruretsiz bir parayı bozmanın haram olup olmaması mes'elesidir. Yoksa büyük günahlardan olduğuna dair bir sarahat yoktur. Paranın bo­zulmasının haram olmaması, parada noksanlık olduğu zamandır. Zaten hadis Sahih ise bu manaya mahmuldür.[400]

 

66. : Kalpazanlık

 

Her ne kadar kalpazanlık hususunda açıkça bir rivayet görmedimse de bunun büyük günahlardan olduğu meydandadır. İlerde ge­leceği gibi alış verişteki aldatmanın kebâirden olduğunu gösteren deliller buna da şâmildir. Aynı zamanda burada haksız yere insan­ların malım yemek vardır. Çünkü bunların para diye piyasaya sür­dükleri madde aslında bir değer taşımamaktadır. Onlar, onu, insan­ları aldatmak için aslına benzetmeye çalışmaktadırlar. Böyle hileli yollara başvurdukları içindir ki, bunlar zillet ve meskenet içinde bereketsiz ve perişandırlar. Her zaman rezil olur, hiç bir vakit bir yerde tutunamazlar. Dünyada sefalet içinde yaşarlar, âhirette de cennetten mahrum kalırlar. Zira onlar, dünya sevgisine dalmış, ba­ta yollardan onu temine çalışmış, Müslümanları aldatmayı ve hak­sız yere onların malını yemeyi çıkar yol bulmuş kimselerdir. Hal­buki tuttukları bu yoldan kendilerine bir fayda gelmez. Allahu Teâlâ onlara meşru kazanç imkânlarını bahsetmişken, onlar, bu yolu tercih etmiş ve dünyanın zevkinden ziyade zillet ve kahrını tatmış­lardır. Allah hepimizi taat ve rızasına muvaffak kılsın. Âmîn.[401]


 

[1] El-A’raf: 7/146.

[2] İbrahim: 14/15.

[3] Ğafir (El-Mü’min): 40/35

[4] en-Nahl: 16/23.

[5] Ğafir (El-Mü’min): 40/60.

[6] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 165.

[7] Sahihu'l-Buhâri,  Kitabu ehâdisi’l-Enbiya; Sahihu Müslim, 3/1563. Yalnız Müslim'in rivayeti biraz farklıdır.

[8] Sahihu Müslim, 3/1653.

[9] Sahihu Müslim 1/93; Sünenü't-Tirmizi 4/361.

[10] Sahihu Müslim 3/1652; İbn Mace 2/1181.

[11] Sahihu Müslim 1/93; Sünenü't-Tirmizî 4/361; İbn Mâce 1/23; Sünenü Ebi Davûd. 4/69.

[12] Sünenüt-Tirmizi 4/361.

[13] Sünenüt-Tirmizi 4/655.

[14] Sünenü İbn Mâce 2/1398; Sünenü Ebi Dâvûd, 4/59.

[15] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid 1/98.

[16] Sahihu’l-Buhâri, Kltabu Tefsiri'l-Kur'an; Sahihu Müslim 4/2190.

[17] Sünenü Ebi Dûvûd 4/253.

[18] Sünenü't-Tirmizi, 4/361.

[19] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/269.

[20] Sünenü Ebi Davûd, 4/59.

[21] Sahihu Müslim, 1/102.

[22] et-Tergib ve't-Terhib, 3/563 (Nesei ve İbn Hibban'ın rivayetlerinden nak­len.)

[23] et-Tergib vet-Terhib, 3/565 (İbn Huzeyme ve İbn Hibban’ın rivayetlerin­den naklen.)

[24] et-Tergib ve't-Terhîb, 3/565 (Bezzâr'ın rivayetinden naklen.)

[25] et-Tergib ve't-Terhîb, 3/565  (Taberani’nin rivayetinden naklen.)

[26] et-Tergib ve’t-Terhîb, 3/569 (Taberini'nin rivayetinden naklen.)

[27] Sahihu Müslim, 3/1651; Sünenü İbn Mâce, 2/1162; Sünenü't-Tirmizi, 4/223.

[28] Sünenü't-Tirmizi, 5/734.

[29] Sünenü İbn Mace, 2/903.

[30] Sünenü't-Tirmizi, 4/701.

[31] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an; Sahihu Müslim, 4/2186, 3137.

[32] Sünenü't-Tirmizî, 4/632.

[33] Sünenü't-Tirmizi, 4/527.

[34] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/98.

[35] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/90, 91.

[36] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid.

[37] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/264, 265.

[38] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l- Fevaid, 10/264.

[39] Mecmeu'z- Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 8/21 Güzel ahlâk bahsi.

[40] Mecmeu'z- Zevaid ve Menbeu’l- Fevaid, 10/383.

[41] Mecmeu'z- Zevaid ve Menbeu'l- Fevaid, 10/334.

[42] el-İsra: 17/37.

[43] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 165-178.

[44] en-Nûr: 24/31

[45] Ğâfir (el-Mü’min): 40/60.

[46] en-Nisâ: 4/172.

[47] Fussilet: 41/26

[48] el-Bakara: 2/206.

[49] Abese: 80/17-24.

[50] el-İnsan (Ed-Dehr): 76/1.

[51] eş-Şu'ara: 26/89.

[52] et-Tevbe: 9/25.

[53] Kehf: 18/104.

[54] en-Necm: 53/32.

[55] Fâtır: 35/8.

[56] el-Mu’minûn: 23/53-56.

[57] el-A'raf: 7/182-183.

[58] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 178-187.

[59] Sünenü İbn Mâce, 2/1409; Sünenü Ebi Davud, 4/274.

[60] Sahihu Müslim, 4/2001; Sünenü’t-Tirmizi, 4/376.

[61] et-Tergib, ve't-Terhib, 3/558 (Taberâni'nin rivayetinden naklen.)

[62] Sünenü İbn Mâce, 2/1388.

[63] Sünenü İbn Mâce, 2/1399.

[64] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 8/83 Tevazu bahsi.

[65] et-Tergib ve't-Terhib, 3/561 (Taberani'nin “Evsat”indeki rivayetinden nak­len.)

[66] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 8/82 Tevazu bahsi.

[67] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'I-Fevâid, 1/99.

[68] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 8/82 Tevazu bahsi.

[69] Sünen et-Tirmizî, 4/650 (Hadis No: 2481).

[70] Sünenü Ebl Davud, 4/255.

[71] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 8/19; Sünenü't-Tirmizi, 4/367.

[72] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'1-İlm.

[73] Yunus: 10/58.

[74] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid. 3/24.

[75] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/25.

[76] et-Tergîb ve't-Terhib, 3/404  (Taberâni'nin rivayetinden naklen. Yalnız bu­radaki rivayet biraz farklıdır. Meâlen aynıdır.)

[77] el-A’raf: 7/199.

[78] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/188, 189.

[79] et-Tergib ve't-Terhlb, 3/240. Yalnız buradaki rivayet Ebû Davud'undur biraz daha farklıdır.

[80] Hucurât: 49/10.

[81] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/144.

[82] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/248

[83] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'1-Edeb; Sahih-i Buhâri Muhtasarı Tecrid-i Tercemesi, 12/179.

[84] Sahihu'l-Buhâri, Kitabü'1-Edeb; Sahihu Müslim, 3/1360; Sünenü Ebî Davûd, 3/82.

[85] Sünenü't-Tirmizi. 4/332.

[86] et-Tergib ve't-Terhib, 2/572 (Taberani’nin “Kebir” ve “Sağir”indeki riva­yetinden naklen.).

[87] Sünenü't-Tirmizi, 4/343.

[88] Sahihu'l-Buhâri, Kitâbu'1-Edeb; Sahihu Müslim, 4/2275.

[89] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/266.

[90] Sünenü't-Tirmizi, 4/245.

[91] Sahihu Müslim, 1/74; Sünenü't-Tirmizi, 4/324; Sünenü Ebî Davud, 4/286; Neseî, 7/166.

[92] Sahihu Müslim, 3/1478; Nesei, 7/123 (388)   Sünenü Ebi Davud, 4/332.

[93] Sünenü't-Tirmizi, 4/010.

[94] Sünenü İbn Mace, 2/816.

[95] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 187-208.

[96] el-İsra: 17/11.

[97] Sahihu Müslim, 1/193.

[98] Hucurât: 49/10.

[99] Sünenü İbn Mâce, 1/566; Sahihu'l-Buhari, Kitâbu Bed'il-Halk; Sünenü Ebl Davud, 4/298.

[100] el-Enfal: 8/2-4.

[101] el-Mü’minûn: 23/1-11.

[102] et-Tevbe: 9/112.

[103] el-Furkan: 25/63-77.

[104] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 208-217.

[105] el-A'raf: 7/99.

[106] Fussılet: 41/33.

[107] el-En'am: 6/44.

[108] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 10/176; Sünenüt-Tirmizi, 4/538.

[109] Sünenü İbn Mâce, 2/1280; Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 20/179.

[110] Enfal: 8/24.

[111] Kâf: 50/37.

[112] Al-i İmran: 3/8.

[113] Sahihu Müslim. 4/2030; Sünenüt-Tirmizi. 4/446; Sünenü İbn Mace, 1/29.

[114] Sahihu’l-Buhâri, Kitabul-Cihad.

[115] Sahihu Müslim, 4/2040; Sünenü't-Tirmizi, 4/445; Sünenü İbn Mace, 1/31.

[116] el-Leyl: 92/5-10.

[117] Mecme'uz-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/104.

[118] Aslında en büyük günahların şirk ve inkar olduğu meydandadır. Allah'ın rahmetinden ümit kesmek ve mekrinden emin olmak da bundan farksızdır.

[119] Al-i İmran: 3/64.

[120] Şûra: 42/40.

[121] el-Maide: 5/117.

[122] el-A’raf: 7/ 99.

[123] Fatır: 35/43.

[124] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 218-224.

[125] Yusuf: 12/87.

[126] en-Nisa: 4/48.

[127] Zümer: 39/93.

[128] el-A'raf: 7/166.

[129] Sahihu Müslim, 4/2108; Sünenü İbn Mâce, 2/1435.

[130] Sünenü't-Tirmizî, 5/548.

[131] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/358.

[132] Sahihu’l-Buhari, Kitâbut-Tevhid, Bâb: 15; Sûhihu Müslim, 4/2102.

[133] Sünenü Ebi Davûd, 4/298.

[134] Sahihu Müslim, 4/2206; Sünenü İbn Mâce, 2/1395.

[135] et-Tergib ve’t-Terhib, 4/269 (Ahmed, İbn Hibban ve Beyhaki'nin rivayetlerinden naklen.).

[136] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 225-228.

[137] el-Hicr: 15/56.

[138] Fussılet: 41/49.

[139] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 228-229.

[140] Sünenü İbn Mâce, 1/92; Sünenü Ebi Davûd, 3/323.

[141] Sünenü't-Tirmizî, 5/32.

[142] Sünenü İbn Mâce, 1/93.

[143] Sünenü İbn Mâce, 1/93.

[144] Sünenü İbn Mâce, 1/94.

[145] et-Tergib vet-Terhib, 1/117 (Ebû Davud'un rivayetinden naklen.)

[146] et-Tergib yet-Terhib, 1/117, 118 (Abdurrazzak’ın mevkuf rivayetinden naklen.)

[147] et-Tergib vet-Terhib, 1/118 (Abdurrazzak'ın mevkuf rivayetinden naklen.).

[148] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 230-232.

[149] el-Bakara: 2/159.

[150] el-Bakara: 2/174-175.

[151] Âl-i İmran: 3/187.

[152] Yusuf: 12/4.

[153] Yâsin: 36/40.

[154] eş-Şu'ara: 26/4.

[155] Sünenü Ebi Davûd, 3/321; Sünenü İbn Mâce, 1/97; Sünenü't-Tirmizi, 5/28.

[156] Sünenü İbn Mace, 1/97.

[157] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/163.

[158] Sünenü İbn Mâce, 1/97.

[159] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/164.

[160] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/141 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[161] el-Maide: 5/78.

[162] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/164.

[163] Sünenü İbn Mâce, 1/81.

[164] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 232-338.

[165] Sünenü İbn Mâce, 1/92.

[166] Sahihul-Buhâri, Kİtabu Bedi'1-Halk; Sahihu Müslim, 4/2291.

[167] et-Tergib ve't-Terhib, 1/124 (Taberâni ve Ebû Nuaym'ın rivayetlerinden naklen.).

[168] Sahihu Müslim, 3/1514; et-Tergib ve't-Terhib, 1/124, 125.

[169] Sünenü’t-Tirmizi, 4/612.

[170] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/186.

[171] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/185.

[172] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/184.

[173] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l- Fevâid, 1/164.

[174] Mecmeu'z-Zevâİd ve Menbeu'l-Fevâid, 1/185.

[175] Mecmeu'z-Zevaid vo Menbeu'l-Fevâid, 1/185.

[176] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/187.

[177] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/187.

[178] et-Tergib ve't-Terhîb, 3/127 (Taberâni’nin rivayetinden naklen.).

[179] et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/128 (Ahmed ve Beyhaki'nin rivayetlerinden naklen).

[180] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 238-242.

[181] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/185, 186.

[182] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid. 1/186.

[183] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/186.

[184] Yusuf: 12/55.

[185] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 243-245.

[186] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid 1/127.

[187] Sünenü't-Tirmizi 4/322.

[188] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid 1/129.

[189] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid 1/183.

[190] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid 8/15.

[191] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbe'ul-Fevâid 8/14.

[192] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid 6/14.

[193] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 245-246.

[194] Sahihu’l-Buhâri, Kitabul-îlm; Sahihu Müslim 3/1524; Sünenü't-Tirmizi 5/28; Sünenü İbn Mace 1/80.

[195] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid 1/120

[196] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/120 (Taberani'den naklen. Hadisin senedinde Muhammed b. Ebt Leylâ vardır ki, sûl hıfzından dolayı zayıf kabul edilir).

[197] Sünenü't-Tirmizî, 5/48, 49; Sünenü Ebl Dâvûd, 3/317.

[198] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/131 (Taberâni'den naklen).

[199] Sünenü İbn Mâce, 1/79.

[200] Sünenü't-Tirmizi, 4/561; Sünenü İbn Mâce, 2/1377.

[201] Sünenü İbn Mâce, 1/88.

[202] Sünenü İbn Mâce, 1/83.

[203] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/124 (Taberâni’nin “Evsat”ındaki ri­vayetinden naklen. Hadisin senedinde Bühari, Ebû Zer'a, Ebû Hatim ve İbn Adl'nin zayıf dediği ve İbn Hibbân’ın da güvenilir kabul ettiği Abdul­lah b. Hıraş vardır).

[204] Sünenü't-Tirmizi, 6/50.

[205] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/126 (Taberani’nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[206] Sünenü'd-Darimi, 1/102.

[207] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/123 (Taberani’nin t Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[208] Sünenü’t-Tirmizi, 5/28.

[209] et-Tergib ve't-Terhib, 1/106.

[210] Sünenü't-Tirmizi, 5/34; Sünenü İbn Mace, 1/84; Sünenü Ebi Davûd, 3/323 Ancak değildi şekillerde rivayet edilmiştir.

[211] Sünenü't-Tirmizi, 5/34; Sünenü İbn Mace, 1/84.

[212] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/166 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.); Sünenü't-Tlrmizi, 5/41.

[213] Sahihu Müslim, 4/2060; Sünenti Ebi Davûd, 4/201; Sünenü't-Tirmizi. 5/43.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 247-252.

[214] ez-Zümer: 39/60.

[215] Sahihu'l-Buhari, Kitabu'l-Cenâiz; Sahihu Müslim, 1/10; Sünenü İbn Mâce, 1/13,14; Sünenü't-Tirmizi, 5/38; Sünenü Ebi Davûd, 3/320.

[216] Sahihu Müslim, 1/9; Sünenü İbn Mace, 1/14, 15;    Sünenüt-Tirmizi, 5/38. Yalnız İbn Mâce'deki rivayet: “İki yalancılardan biridir” şeklindedir. Bun­lardan biri hadisi uyduran, diğeri de yalan olduğunu bilerek söyleyendir.

[217] Sahihu Müslim, 1/10.

[218] et-Tergib ve’t-Terhib, 1/110 (Taberanî'nin “Evsat”indeki rivayetinden nak­len).

[219] Bulunamadı.

[220] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/122 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[221] Sahihu Müslim, 3/1255

[222] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 252-255.

[223] en-Nisâ: 4/1.

[224] el-Haşr: 59/18.

[225] Sahihu Müslim, 2/704, 705.

[226] Sünenü İbn Mâce, 1/75.

[227] Sünenü İbn Mâce, 1/87.

[228] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 255-257.

[229] Sünenü Ebi Dâvûd, 4/241.

[230] Mecmeu's-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/176 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.); Sünenü't-Tirmizi, 4/457.

[231] Sahihul-Buhari, Kitabu’n-Nikah.

[232] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid. 1/188 (Taberani'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.).

[233] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/188 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[234] Sahihu Müslim, 3/1343; Sünenü Ebi Dâvûd, 4/200; Sünenü İbn Mace, 1/7.

[235] Sahihu Müslim, 2/592; Sünenü İbn Mâce, 1/17.

[236] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/188 (Taberâni, Ahmed ve Bezzâr’ın rivayetlerinden naklen.).

[237] Sünenü’t-Tirmizi, 5/44.

[238] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/189 (Taberâni'nin  “Kebir”indeki rivayetinden naklen.).

[239] Sünenü İbn Mâce, 1/19.

[240] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 258-261.

[241] en-Necm: 53/3-4.

[242] el-Kamer: 54/49.

[243] el-Kamer: 54/47-49.

[244] Sahihu Müslim, 4/2046; Sünenü't-Tirmizi, 4/459; Sünenü İbn Mâce, 1/32.

[245] el-Kamer: 54/47.

[246] Sahihu Müslim, 4/2044; Sünenü't-Tirmizi, 4/458.

[247] Sahihu Müslim, 4/2045.

[248] Sünenü't-Tirmizi, 4/452; Sünenü İbn Mâce, 1/32.

[249] en-Nisa: 4/89.

[250] el-Bakara: 2/109.

[251] en-Nisâ: 4/54-59.

[252] Yâsin: 36/47.

[253] Sünenü Ebi Davûd, 4/223.

[254] el-Kamer: 54/52.

[255] Sünenü İbn Mace, 1/35.

[256] Sünenü İbn Mâce, 1/28.

[257] es-Saffât: 37/96.

[258] es-Şems: 91/8.

[259] el-En'am: 6/125.

[260] el-Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, VII, 204, Kahire. 1353.

[261] Sünenü İbn Mâce, 1/32; Sünenü't-Tirmizi, 4/452.

[262] el-Heysenü, Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, VII, 207    (Taberani’nin Sağir” ve “Evsat”indeki rivayetlerinden naklen.), Kahire 1353.

[263] el-Heysemi, Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, VII,  197  (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[264] el-Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'İ-Fevaid, VII, 210,  (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen). Kahire, 1353.

[265] el-Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, VII, 193  (Taberani'nin rivayetinden naklen).

[266] el-Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, VII,  193  (Taberâni'nin “Sağir”indeki rivayetinden naklen).

[267] el-Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid. VII, 195 (Ahmed, Bezzâr ve Taberânî'nin “Kebir” ve “Evsat”indeki rivayetlerinden naklen).

[268] Sahihu Müslim, 4/2044.

[269] Sünenü İbn Mâce, 2/1174.

[270] el-Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid,  VII, 188  (Taberâni'nin “Sağlr” ve “Kebîr”indeki rivayetlerinden naklen).

[271] Sahihu Müslim. 4/2041; Sünenü Ebî Dâvûd, 4/228;  Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, VII, 187 (Taberânİ'den naklen)

[272] Sünenü İbn Mâce, 1/30; Sünenü Ebi Dâvud, 4/225.

[273] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'l-Cenâiz; Sahıhu Müslim, 4/2036; Sünenü Ebi Davud, 4/223; Sünenü't-Tirmizi, 4/445; Sünenü İbn Mâce, 1/30. Metinlerde bazı farklar vardır. Biz Müslim'deki metni aldık.

[274] Sünenü İbn Mace, 1/33.

[275] Sahihu Müslim, 4/2062; Sünenü İbn Mace, 1/31.

[276] Sünenü't-Tirmizi, 4/451.

[277] Sahihu’l-Buhari, Kitabu’n-Nikah; Sünenü'n-Nesei, 6/59.

[278] Sahihu Müslim, 4/2037.

[279] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu Bedi'l-halk; Sahihu Müslim, 4/2038; Sünenü İbn Mâce, 1/29; Sünenü Ebi Davûd, 4/228; Sünenü't-Tirmizi, 4/446.

[280] Sünenü't-Tirmizi, 4/449.

[281] Sünenü Ebi Dâvûd, 4/227.

[282] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 7/186.

[283] Sahihu Müslim, 4/2042; Sünenüt-Tirmizi, 4/444; Sünenü Ebi Davûd, 4/226; Sünenü İbn Mace, 1/31; Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 7/191.

[284] Sünenü Ebi Davûd, 4/222.

[285] Sünenü İbn Mâce, 1/24, 28;     Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 7/206 (Taberâni'nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[286] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 7/206  (Taberani’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[287] Mecmeu'z-Zevâid vs Menbeu'l-Fevâid, 7/207 (Taberâni'nin “Evsât”indeki ri­vayetinden naklen).

[288] Sünenü Ebî Dâvûd, 4/228.

[289] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 7/202 (Taberânî'nin rivayetinden naklen).

[290] Sünenü Ebi Dâvûd, 4/222; Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 7/205 (Ta­berâni'nin rivayetinden naklen).

[291] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 7/203    (Ebü Yalâ’nın rivayetinden naklen).

[292] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 7/202 (Bezzar ve Taberâni'nin rivâyetlerinden naklen).

[293] en-Nisa: 4/78.

[294] Şura: 42/30.

[295] eş-Şu'ara: 26/80.

[296] Fussılet: 41/33.

[297] en-Nahl: 16/90.

[298] Al-i îmran: 3/128.

[299] el-Kasas: 28/66.

[300] el-Enbiyâ: 21/23.

[301] Yasin: 36/47.

[302] Burada gerçek şudur ki, kul kesbeder,  Allah da halkeder. Yalnız Allahu Teâlâ’nın ilmi ezelî olup ilminde değişiklik olmadığı için, onu, o kulun ira­desine uygun olarak takdir etmiş ve zamanı gelince bu işi o kulda izhar et­miştir, İşte “Kul kasib, Rab haliktır” demenin anlamı budur ve sorumlu­luk da böyle teveccüh eder. Yoksa insan, ne bizatihi her şeye muktedir ve ae de bir şoförün elinde direksiyondur. Bunun için gelecek semavi arızalardan sorumlu değildir, ancak mükteseb arızalardan sorumludur.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 262-289.

[303] el-İsra: 17/34.

[304] el-Mâide: 5/1.

[305] A1-i İmran: 3/187.

[306] el-İnsan: 76/7.

[307] el-Bakare: 2/177.

[308] el-Maide: 5/1.

[309] Sahihu Müslim, 3/1263; Sünenü'n-Nesei, 7/19.

[310] Sahihu Müslim, 3/1164; Sünenü İbn Mâce. 2/736; Sünenü't-Tirmizî, 3/S38; Sünenü'n-Neseî, 7/244.

[311] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'l-îmân; Sahihu Müslim  l/78.

[312] Sahihu Müslim, 3/1360.

[313] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'1-Buyû.

[314] Sahihu Müslim, 3/1478.

[315] Sahihu Müslim, 1/103.

[316] Sahihu Müslim, 3/1473.

[317] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 290-295.

[318] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/380.

[319] Sünenü’t-Tirmizi, 4/601, Sünenü Ebi Dâvûd, 4/259.

[320] Hadisin “Yaptıklarını yapmasa bile” bölümü. hadis olarak bulunamamıştır.

[321] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 295-296.

[322] Sahihu’l-Buhari, Kitabu’l-İman; Sahihu Müslim, l/66.

[323] Sünenü'd-nârimî, 2/312.

[324] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid,  10/274 (Taberâni’nin  “Evsat”indeki rivâyetinden naklen).

[325] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 10/276   (Taberâni’nin  “Evsat”indeki rivâyetinden naklen)

[326] Sünenü't-Tirmizi, 4/333.

[327] Sünenü't-Tirmizi, 4/598.

[328] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/278.

[329] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 10/377 (Taberani’nin rivayetinden naklen).

[330] Yunus: 10/63.

[331] et-Tergîb ve't-Terhib, a/406 (Taberani'nin rivayetinden naklen).

[332] Sahihu Müslim, 4/2032.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 296-299.

[333] El-Ahzab: 33/58.

[334] El-Hicr: 15/88.

[335] Sahihu’l-Buhari.

[336] Sahihu’l-Buhari, Kitabu’l-İstizân.

[337] Sahihu Müslim, 4/3947.

[338] el-En'am: 6/52.

[339] el-Kehf: 18/28.

[340] el-Kehf: 18/29.

[341] el-Kehf: 18/32-45.

[342] Fatır: 35/15.

[343] el-Bakara: 2/279.

[344] en-Nûr: 24/63.

[345] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 300-304.

[346] Sahihu’l-Buhari, Kitabul-Edeb; Sahihu Müslim, 4/1762.

[347] Sahihu Müslim, 4/1762.

[348] Sahihu Müslim, 4/1763.

[349] Sahihu'l-Buhârî, Kitabu'l-Edeb.

[350] Sahihu Müslim, 4/1762.

[351] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 305-307.

[352] Sahihu Müslim, 4/2290.

[353] Sünenü’t-Tirmizi, 4/550; Sünenü İbn Mace, 2/1313.

[354] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 307-308.

[355] Sünenü’t-Tirmizi, 4/330

[356] Sünenü Ebi Dâvûd, 4/256.

[357] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 308-309.

[358] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/139.

[359] Sünenü't Tirmizi, 5/550 (Ancak Tirmizideki rivayette Cebrail aleyhisselâm’dan bahis yoktur).

[360] Mecmeu'z-Zevâid ve Mecbeu'l-Fevâid, 10/166.

[361] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 10/164,  (Taberâni'nin rivayetinden naklen).

[362] et-Tergîb vet-Terhib, 2/508 (Taberâni'nin rivayetinden naklen).

[363] Sünenü İbn Mâce, 1/294.

[364] Sünenü't-Tirmizil, 5/551; Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/164 (Ta­berâni'nin rivayetinden naklen).

[365] et-Tergîb vet-Terhib, 2/510, 511 (İbn Ebl Asm’ın rivayetinden naklen).

[366] Burada dikkati çeken bir husus vardır: Müellif, salavâtla ilgili Ayetlere temas etmemiştir. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de “Ey mü’minler, siz de ona (Muhammed'e) salât ve selâm edin.” el-Ahzâb: 33/56, buyurulmuştur. Buradaki “Salat edin” emri vücut) içindir. Buna göre ömürde bir defa Re­sûl-i Ekrem'e salavâtı şerife getirmek farzdır. Çoğunluk da bu görüştedir. Ayrıca herhangi bir mecliste ism-i şerifi anıldığı vakit, birinci defasında salavât getirmek, Hanefilerde vaciptir. Sonraları için ve namazların sonun­da salavât sünnettir. Salavat-i şerifeyi dünya menfaatine âlet etmek ise yasaktır. Ömürde bir defa salavât getirmeyen elbette büyük günah işlemiş olur.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 309-312.

[367] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 313.

[368] Sahihu Müslim, 1/306.

[369] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/163 (Taberani'nin  “Evsât”indeki rivayetinden naklen).

[370] Sünenü'n-Nesei, 3/50.

[371] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 10/163 (Taberani’nin “Evsat” ve Sağir”indeki rivayetinden naklen).

[372] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 2/287 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[373] Mecmeu'z-Zevâid vs Menbeu'l-Fevâid, 10/161.

[374] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 10/161 (Taberûnl biraz daha değişik ifade ile rivayet etmiştir). Hadisin benzeri yukarda geçmişti.

[375] Sahihu Müslim, 1/288, 289; Sünenü Ebi Dâvûd, 1/144; Sünenü'n-Nesei, 2/25.

[376] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/160 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[377] et-Tergib vet-Terhîb, 2/498 (Taberâni’nin rivayetinden naklen).

[378] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 10/162 (Taberani'nin “Kebir” ve “Evsat”indeki rivayetinden naklen). Ancak burada hadisin ikinci şıkkı vardır. Hadisin baş tarafını ise Dârimi Abdullah b. Mesûd (ta) den rivayet etmiştir. (Sünenü'd-Darimi, 2/317).

[379] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 10/162 (Taberâni’nin “Evsât”indeki rivayetinden naklen).

[380] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/162 (Taberani'nin “Evsât”indeki rivayetinden naklen).

[381] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/183 (Bezzâr'ın rivayetinden naklen).

[382] et-Tergib ve't-Terhib, 2/500 (Tirmizi ve İbn Hibban'ra rivayetlerinden naklen).

[383] Sünenü İbn Mace, 1/394.

[384] et-Tergib ve’t-Terhib, 2/500, 501 (Timizi. Ahmed ve Hakim'in rivayetlerinden naklen).

[385] et-Tergîb ve't-Terhîb, 2/502 (İbn Hibbân'ın rivayetinden naklen).

[386] Sünenü İbn Mâce, 1/524.

[387] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/503 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen).

[388] Sünenü İbn Mâce, 1/345.

[389] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/163 (Taberini’nin “Kebir” ve “Evsât”indeki rivayetlerinden naklen).

[390] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 10/275 (Ebû Yala’nın rivayetinden naklen).

[391] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 313-318.

[392] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 318-319.

[393] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 319.

[394] Sahihu Müslim, 4/3002; Sünenü Ebi Davûd, 4/251.

[395] Sünenü't-Tirmizi, 4/365; Sünenü İbn Mace, 2/1400.

[396] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/25 (Taberânî ve Ahmed'in rivayet­lerinden naklen).

[397] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 319-320.

[398] en-Neml: 27/48.

[399] Sünenü Ebi Dâvûd, 3/373.

[400] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 320.

[401] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 321.