İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

SÖZLER BABI

 

68. : Kuranı Veya Ondan Bir Âyet Ve Hatta Bir Harfi Unutmak

 

Tirmizi ve Neseî'nin Enes (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem:

“Ümmetimin mükâfatı, hatta kişinin mescitten attığı süpürüntülerden de aldığı ücretleri bana arzolundu. Ayrıca Ümmetimin günah­ları da bana arzolundu da içlerinde Kur'an'dan ezberledikleri bir sû­re veya bir âyeti unuttuklarından günahı daha büyük olanı görme­dim.”[1], buyurmuştur.

Ebû Davud'un Sa'd b. Ubâde (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Kur'an-ı Kerimi okuduktan sonra unutan kimse kıyamet günü Allahu Tealâ'ya cüzamlı olarak mülâki olur.” [2]

Muhammed b. Nasr'ın Enes (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü ümmetimin, karşılığını bolca alacağı en büyük gü­nahlarından birisi, Kur'an-ı Kerim’den bir sûreyi öğrendiği halde sonradan onu unutmasıdır.” buyurmuştur.

İbn Ebî Şeybe'nin Velid b. Abdullah'dan rivayetinde Resûl-i Ek­rem:

“Günahlar bana arzolundu; Kur'an'ı ezberleyip sonra terkedenden daha büyük günah görmedim.” buyurmuştur.

Tembihler: Kur'an-ı Kerîm'i öğrendikten sonra unutmayı büyük günahlardan saymak, Rafii'nin ve diğerlerinin görüşüdür. Fakat “Ravza” da diyor ki: Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin: “Üm­metimin günahları bana arzolundu.” ifadesi ile başlayıp metin ve tercemesi yukarda geçen rivayet ettikleri hadîsin senedinde za'fiyet vardır. Nitekim Tirmizî de bunun üzerinde durmuştur. “Tirmizi'nin üzerinde durdu” dediği şöyledir: Tirmizi hadîsi rivayet ettikten son­ra garip olduğunu söylemiş ve “Hadisi ancak bu rivayet yolundan biliyoruz” diye ilâve etmiştir. Yine Tirmizi:

“Hadîs, Buhârî'ye arzedildi, o da bunu bilemedi ve “Gariptir” dedi. Muhammed dedi ki:

“Bu hadîsin râvilerinden olan Mutallib Hantab'ın kim olduğunu bil­miyoruz. Sahabeden böyle bir isim duymadık.” Abdullah dedi ki: “Ali b. el-Medeni, Muttalib'in Enes (r.a.) den böyle bir hadis duymuş olmasını reddetmiştir.” İşte Tirmizî bunları söylemiştir. Demek ki Nevevi'nin “ Revza”da:

“Bu hadisin isnadında za'fiyet var” de­mekten maksadı inkıta' var, yoksa râvide za'fiyet var demek değildi. Yani adı geçen Muttalib, bir cemaatın da anlattığı gibi sika'dan bir zattır. Ancak Enes (r.a.) den duyup duymadığı şüphelidir. Bununla beraber Muhammed b. Saîd “Muttalib'in rivayetiyle ihticac edilmez, zira o çok kere mürsel olarak hadîsler rivayet eder. Yâni, mülâki olup görüşmediği kimselerle mülâki olup görüşmüş gibi onların ağı-zindan rivayet eder.” demiştir. Ayrıca bu hadis hakkında Dâre Kutni başka bir inkita'ın daha bulunduğunu söylemiştir. Muttalib, Enes (r.a:) den duymadığı gibi, Muttalib'den diye rivayet eden Cureyc de Muttalib'den bir şey duymamıştır. İşte bu sebeplerden hadis sabit değildir. Ayrıca bu zatın hiç bir Sahabi'den bir şey duymadığı iddiası varsa da Hafız el-Munzirî bunu reddederek, Ebû Hureyre (r.a.) den rivayette bulunduğunu söylemiştir. Bu hadîsde hüküm bu. “Kur'an'ı okuyup unutan, kıyamet günü eczem olarak Allah'a mülâki olur.” rivayetine gelince, burada da diğer hadîsde olduğu gibi hem inkita' ve hem de irsal vardır. Ebû Davud'un, bunun üzerinde sükût etme­sine de itiraz edilmiştir. Çünkü hadîsin râvileri arasında Yezid İbn Ebi Ziyâd vardır ki, çoklarına göre bu zatın rivayeti ile ihticac edi­lemez. Ancak Ebû Davud'un, “Bu zatın hadisini kimsenin terkettiğini görmedim. Fakat bununla beraber, başka yoldan gelen rivayet benim için daha makbuldür.” dediğini Ebû Ubeyd el-Âcurî söylemiştir, İbn Adi de,

“Bu zât, Kûfelilerin şûbesindendir. Kendisi zayıf ol­makla beraber rivayet ettiği hadisler yazılır.” demiştir.

Önemli uyarılardan birisi de, altın ve gümüş istimalinin den olmasında  “Ravza” sahibi Nevevi'nin de Rafiî'nin görü­şünde olmasıdır. Zira Nevevi'nin beyanından anlaşılan budur. Çün­kü Nevevî hadîsin senedinde za'fiyet olduğunu söylemiş ve fakat ha­dîsin ifâde ettiği hükme bir şey dememiştir. Bunun için “Havza” yi ihtisar edenler ve diğer bazıları bu görüşe meyletmişlerdir. Es-Salâh el-Alâi'nin de “el-Kavâid” adlı eserindeki sözü bununla izah edi­lir. Bu eserde anlatıldığına göre Nevevi, “Hakkında hadis vârid ol­duğu için Kur'an'ı unutmanın büyük günahlardan olması benim de tercihimdir.” demiştir. Nevevi'nin, “Benim de tercihim budur” de­mesi, Rafii'yi teyid eder mahiyettedir. Evet, Nevevî'nin, “Hakkında hadîs vârid olduğu için bu görüşteyim” sözüne itiraz edilebilir. Zira o, hadîsin senedinde za'fiyet var deyip açıkça hadisi talil ederken, Kur'an’ı unutmanın kebâirden olduğu kanaatini bu hadîse dayaması uygun düşmez, belki bu hususta Rafiî'yi takviye etmesi mâna bakı­mındandır. Her ne kadar hadisin bütününde inkıta' ve irsal gibi za'­fiyet sebepleri varsa da hadîsin lâfzına değil, mana bakımından uy­gun olmasını ele almıştır. Aynı zamanda muhtelif rivayet yolları da, rivayet yönünden hadisin za'fiyetini azaltır, Alâi'nin sözündeki yu­karda geçen itirazın bulunması ile beraber, Alâi'nin sözünü yapmış olduğum tevcihden, Celâl Belkınî'nin Alâî'ye muhalif olarak bunun  olmasını ihtiyar ettiği, Nevevî'nin sözünden anlaşılmış olmaz. Yine bu açıklama ile Zerkeşî'nin söylediğini Nevevî, Kur'an'ı unut­manın den olması görüşünde “Ravza”da Râfii'ye muha­lefet etmiştir, sözü de reddedilir.

Bu tembihlerden birisi de Hattabî'nin şu sözleridir. Hattâbi di­yor ki: Ebû Ubeyde'ye göre (hadisde geçen) Eczem, eli kesik demektir. İbn Kuteybe'ye göre cüzamlı anlamınadır. İbn A'rabî ise bu, huccetsiz, hiç bir hayrı olmayan adam demektir. Süveyd b. Gafele'den de bu anlamda bir rivayet vardır.

Bu tembihlerden bir diğeri de, Celâl Belkıni, Zerkeşi ve diğerle­rinin şu sözleridir: Kur'an-ı Kerim'i öğrendikten sonra onu unut­manın den sayıldığını söyleyenlere göre bunun den sa­yılması, tenbellik ve atâlet sebebiyle olduğu zamandır. Yoksa oku­masına engel hastalık ve benzeri bir sebeple okumaz ve unutursa, bu, kebâirden sayılmaz. Büyük günahlardan sayılması şöyle dursun, günahkâr bile olmaz. Çünkü bunlar avârız-ı semâviyyedendir, kendi iradesi dışında olan hallerdir. Fakat okuduğu şey, kendisi için farz-ı ayn bir ilim olsa da bile onunla meşgul olup Kur'an’ı unutması (bu­nu kebir sayanlara göre) kebâirdendir. Çünkü okuduğu ilim ne kadar önemli olsa da, ezberlediği Kur'an'ı unutmasına engel olacak derecede değildir, her ikisini de başarabilir. “Kur'an'dan ezberlediği bir âyeti dahi unutması büyük günahlardandır.” sözlerinden de Kur'­an'ı ezberlediği şekilde muhafazanın vacip olması anlaşılır. Yani bi­raz hatalı ezberlese bile onun daha iyisini okumak değil, onu o şe­kilde muhafaza etmek ve eksiltmemek kendisine borçtur. Gerçi da­ha iyisini okuması, emredildiği ve kendisinden beklenen bir vazife­dir, fakat bundan günahkâr olmaz.

İbn Salâh’ın talebesi ve Nevevi'nin hocası olan Ebû Şâme, Kur'an-ı Kerîm'i unutmak hakkındaki hadisleri, ameli terketmeye hamletmiştir. Yani, “Kur'an'ı unutmak büyük günahlardandır.” denirken, ameli terketmek kebâirdendir manası anlaşılır, demiştir. Çünkü unutmak anlamında olan Nisyan kelimesi, terk anlamında da kullanılır. Nitekim âyet-i celîle'de,

“And olsun ki daha önce Adem'e and vermiştik, fakat unuttu.”[3], buyurulmuştur. Buradaki “Nesiye” kelimesi, terk anlamında kullanılmıştır. Kıyamet güaü Kur'an’ın iki hali vardır: Birincisi, onu okuyup gereği İle ameli unutmayana şefaat etmesidir. İkincisi, ona ihanet olarak onu terkedip gereği ile amel etmeyenden şikâyetidir. Ona ihanet edenin, okumasını da unutmuş olması, uzak bir ihtimal sayılmaz, dedi. Bu zatın bu son cümlesi, kendi görüşünün hilâfına olarak geçmiş hadislerden anlaşılan manadır. Buhari'nin “Kitabu's-Salât” bölümünde, Kur'an'ı alıp sonra atan ve farz olan namazlar­da uyuyan hakkında büyük korku ve şiddetli azâb olacağı hakkın­daki rivayetler gelecektir ki, bu rivayetlerde de, nisyanın unutmak anlamında olduğu açıkça görülecektir.

Bu uyarılardan birisi de, Kurtubi'nin şu sözleridir. Kurtubî diyor ki: “Kur'an'ın tümünü ezberlemek herkese vacip değil denemez. Hal böyle olunca onu ezberlemekte gaflet gösteren neden yerilmesin? Zira biz deriz ki Kur'an-ı Kerîm'i ezberleyen kimsenin hem kendi ya­nında ve hem de kavim ve kabilesi arasında mevki ve şerefi yükse­lir. Nasıl yükselmesin ki, Kur'an'ı ezberleyen kimse nübüvveti kol­tukları arasına almış ve hakkında “Allah'ın dostu ve özel adamı” de­nen kimselerden olmuştur. Hal böyle olunca, Kur'an-ı Kerim'e karşı kusurlu davranan kimsenin, başkalarından daha çok muahazaya hak kazanmış olması lâzımdır. Aynı zamanda Kur'an'ı ihmal, ceha­lete de vesiledir.[4]

 

69. Kebîbe: Hasmiyle Cedelleşerek Kur'an Ve Dinî Konularda Onu Yenmek İçin Deliller Aramak

 

Tayâlisi ve Beyhaki’nin İbn Ömer (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kur'an hakkında “mücadele” etmeyiniz, zira Kur'an hakkında mücadele küfürdür.” buyurmuştur. Hâkim'in de Ebû Hureyre (r.a.) den rivayeti, “Kur'an'da mücadele küfürdür.” şeklindedir.

Ebû Dâvûd, Taberâni ve Hâkim'in Ebû Hureyre (r.a.) den riva­yetlerinde “Cidal” yerine “Mira “ kelimesi kullanılmış ve “Kur'an'da mira küfürdür.”[5], buyurulmuştur.

Seczî'nin Ebû Sald  (r.a.) den rivayetinde, “Kur'an'da cidal nehyedilmiştir.” buyurulmuştur.

Yine Seczî'nin İbn Ömer (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kur'an'da mirayı terkedin, zira sizden evvelkiler, kitaplarında ihti­lâfa düşmeden lânetlenmemişlerdir. Kur'an'da mira ve mücadele kü­fürdür.” buyurmuştur.

Deylemi'nin rivayeti, “Kur'an'da mücadele etmeyin, Allah'ın Kitabının bir kısmını diğer kısmı ile yalanlamayın. Allah'a yemin ede­rim ki, mü’min, Kur'an ile mücadele eder ve galip gelir. Münafık da mücadele eder, o da galebe çalabilir.” şeklindedir.

Taberânî'nin İbn Ömer (r.a.) den rivayetinde şöyle demiştir:

“Kur'an hakkında münazaa eden bir cemaatın yanına giden Resûl-i Ekrem:

“Ey milletim, işte geçmiş ümmetler bundan, kitapları üzerindeki mücadeleden sebeb helak olmuşlardır. Kur'an-ı Kerîm'in bazısı, ba­zısını tasdik eder mahiyettedir. Sakın siz onun bir kısmı ile diğerini yalanlamaya çalışmayınız.” [6]Buyurmuştur.

Yine Taberâni'nin, râviieri arasında mevsukiyetinde ihtilâf edi­len ve Ebû Said ei-Hudrî (r.a.) den gelen bir rivayetinde Ebû Said el-Hudri radıyallahu anh diyor ki:

“Biz Resûl-i Ekrem'in kapısı önün­de ilmi müzâkerede bulunuyor ve: “Bu, bu âyetten, bu da bu âyetten çıkarılır” deyip duruyorduk. Tam bu sırada yüzü kızarmış olduğu halde Resûl-i Ekrem çıka geldi ve:

“Ey toplum, yoksa bu mücadele için mi gönderildiniz, yoksa bu mücadeleye mi memursunuz? Sakın benden sonra küfre dönüp bir­birinizin boynunu vurmayasınız.”[7], buyurmakla onları müca­deleden menetmiştir.

Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

Hidâyete erdikten sonra ancak mücadele yapanlar hak yoldan sapmıştır.” buyurdu ve “Sana böyle söylemeleri, sadece tartışmaya girmek içindir. Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir.”[8], âyetini okudu.[9]

Bunârî ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Allah katında insanların en sevimsizi, husûmette gaddar dav­rananıdır.”[10], buyurmuştur.

Sahih bir rivayette de,

“Meryem oğlu İsa şöyle demiştir:

“İşler üç çeşittir. Birincisi, doğ­ru ve gerçek olduğunu anladığın şeydir, ona hemen uy. İkincisi, kö­tü ve zararlı olduğunu anladığın şeydir, ondan sakın. Üçüncüsü de, şüpheli gördüğün şeylerdir, bunları da bir bilene havale et ve ondan öğren.”[11], buyurulmuştur.

Yine Taberâni’nin rivayetinde Âshâb'dan bir cemaat anlatıyor ve diyorlar ki: “Biz, din hususunda bir konuda tartışırken Resûl-i Ekrem son derece kızmış olduğu halde yanımıza geldi. Onu bu ka­dar hiddetli daha görmemiştik. Biz hemen tartışmayı bırakarak ora­dan uzaklaşmaya başladık. Resûl-i Ekrem:

“Ey Muhammed ümmeti! Durun ve dinleyin. Sizden önce he­lak olanlar İşte bu gibi tartışmalardan dolayı helak olmuşlardır. Karı az olduğu için tartışmayı bırakın, zira mü’minler tartışmaz. Mirayi (birbirinizin sözüne itiraz etmeyi) de bırakın. Zira onun zararı çok büyüktür. Tartışmayı terkedin, zira bir adamın başka bir kusuru ol­masa da tartışmadaki kusuru ona yeter. Mücadeleyi terkedin, zira böyle tartışanlara kıyamet günü şefaat etmem. Mirayı terkedin, zira haklı olduğu halde tartışmayı terkedene cennette üç yer verileceği­ne kefilim. Bunların biri alt, diğeri orta ve üçüncüsü de üst kattadır. Tartışmayı terkedin, zira Rabbim, putperestlikten sonra ilk olarak beni yapmaktan nehyettiği şey, tartışmadır.” [12]buyurmuştur”.

Bu ifadeden Resûl-i Ekrem'in puta taptığı anlaşılmaz, ancak ifa­de, tartışmanın büyük günah olduğunu gösterir, yoksa bütün pey­gamberlerin küfür ve putperestlikten münezzeh oldukları ittifaklıdır.

Tembih: Tartışma hakkında bu hadisler, tartışma ve mücadele­nin büyük günah olduğunu açıkça gösterirken, şimdiye kadar kimsenin buna büyük günah dediğini görmedim. İkinci hadis, her ne ka­dar râvisi yönünden zayıf ise de Buhârî'nin “Allah katında en se­vimsiz insanlar, mücadele ve tartışmada gaddar davrananlardır.” rivayeti, bunu takviye eder.

Aşağıda gelecek bazı hadislerde küfür olduğu söylenen, ailesiy­le livatayı den saymışlardır. Burada da durum aynıdır. Yu­karda görüldüğü gibi, birçok rivayetlerde tartışma küfür olarak gös­terilmiştir. Bu durumda  olmasına diyecek kalmaz. Belki bu­nun  olması daha kuvvetlidir. Çünkü tartışmanın gerçek küf­re olan yakınlığı livâtadan çok daha ilerdedir. Zira Kur'an'da mira ve mücadele, itikad ile ilgili bir meselede olur, ortaya gerçek bir te­nakuz çıkar veyahut Kur'an'ın nazminde bir karışıklığa sebep olur­sa, bunun gerçek küfür olduğunda şüphe yoktur. Şayet Kur'an'daki mücâdele bu dereceye varmaz, fakat tenakuz ve karışıklık vehmini ortaya kor veyahut bir şüphe doğurursa -bu da her ne kadar ger­çek küfür değilse de- dinde zararı olup mulhidler yoluna girdiği için,  olmasında şüphe yoktur.

“Birbirlerine dönüp soruşurlar.” [13]

“O gün aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez ve birbirlerine de bir şey soramazlar.” [14]

 “İşte o gün ağızlarını mühürleriz, bizimle elleri konuşur, ayak­lan da yaptıklarına şahitlik eder.”[15]

“Dilleri, elleri ve ayakları yapmış olduklanna şahitlik ettikleri gün.”[16]

“Bu, onların konuşmayacakları gündür.”[17] Birbirini nakze­der gibi görünen bu gibi âyetleri okuyup soru soran ve çok küçük de olsa bir şüphe gibi bu meseleyi ortaya koyan adamı Hz. Ömer döv­müş ve Medine'den uzaklaştırmıştır.

Hulasa, Kur'an'da mücâdele, ya doğrudan doğruya küfür, ya da dindeki zararının büyüklüğü nisbetinde yine küfür veya dir, İşte böylece benim anlattığımın doğruluğu da ortaya çıkmış olur. Daha sonra bazı kimselerin husûmeti büyük günahlardan saydıklarını gördüm ki, bu, benim davamı tamamen kuvvetlendirir.[18]

 

Kur'an İle İlgili Önemli Hususlara Tembih Eden Bazı Hadisler:

 

Ahmed. Buhari, Tirmizî ve İbn Hibbân'ın tahriçlerinde Resûl-i Ekrem:

Kur'an'ı muhafazaya önem verin. Hayatımı kudret elinde bu­lunduran Allah'a yemin ederim ki, Kur'an'ın hafızadan çıkıp kaçma­sı, bağlı devenin boşanıp kaçmasından daha zorludur.”[19], buyur­muştur.

Muhammed b. Nasr, Taberâni ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kur'an'ın korunmasına önem verin, zira o vahşidir. O, bağından çözülüp kaçan deveden daha sür’atli olarak (hafızların) hafızasın­dan çıkar.” [20]buyurmuştur.

Ebü Dâvûd, Tirmizi ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem şöyle buyurmuştur:

“Üç günden daha az zamanda Kur'an'ı hatmedip okuyan kimse fakih sayılmaz.” (Çünkü tefekkuh, düşünmekle olur. Üç günden daha kısa zamanda Kur'an-ı Kerim'i hatmeden kimse, Kur'an üze­rinde düşünüp hüküm verecek zaman bulamaz ve bunun için de Kur'an'ı anlayamaz).[21]

Taberâni, Dâre Kutnî ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Ancak temiz olduğun halde Kur'an-ı Kerim'i eline al.” [22]bu­yurmuştur. Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin de aynı mealde rivayetleri vardır:

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur

“Sakın sizden biriniz, “Şu ve şu âyetleri unuttum” demesin, bel­ki unutuldu, desin.” [23]

Buhârî, Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Sizden birinizin, “Şu ve şu âyeti unuttum” demesi ne fena bir şeydir. Belki, unutuldu, denilmelidir.”[24] Bir rivayette, Resûl-i Ekrem, Kur'an-ı Kerîm ile düşman diyarına gitmekten nehyetmiştir.

Tirmizi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Kur'an'ın, haram kıldıfeı şeyleri helâl tanıyan, ona inanmamış­tır.” [25]

Beyhaki'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kur'an-ı Kerım'i, insanların malını yemek için okuyan kimse, kıyamet gününde yüzü etsiz, sırf kemik olduğu halde mahşer yerine gelir.” buyurmuştur.

Beyhakî'nin zayıf dediği ve Ubeyy İbn Kab (r.a.) dan gelen ri­vayette, Ubeyy diyor ki:

“Bir kişiye Kur'an-ı Kerîm'i öğrettim. O da buna karşılık bana bir yay vermek istedi. Durumu Resûl-i Ekrem'e arzettim, Resûl-i Ekrem:

“Eğer onu aldmsa ateşten bir yay almış oldun.”[26],buyur­muştur”.

Ahmed, İbn Munİ, Taberâni, Hakim, Beyhaki, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Ebû Ya'la'nın Ubâde b. es-Sâmit (r.a.) ten de Ubeyy İbn Kab (r.a.) in rivayeti gibi bir rivayet gelmiştir. Bu rivayette Ubâde b. es-Sâmit (r.a.) e Resûl-i Ekrem:

“Eğer onun ateşten bir halka olup boynuna dolanmasını istersen, onu al.”[27], buyurdu.

Ebû Nuaym’ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ'nın, ateşten bir oku gerdanlık olarak boynuna asmasını istersen, yayı al.” buyurmuştur.

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Kur'an-ı Kerîm'i öğretme ücreti olarak bir yay alan kimsenin, Allahu Teâlâ boynuna ateşten bir halka geçirir.”[28]

Ebû Nuaym’ın rivayeti, “Kur’an okuttu diye ücret alan kimse, mükafatını peşinen almış olur, âhirette Kur'an-ı Kerîm onunla çeki­şir.” şeklindedir.

Âlimlerden bir kısmı, bu hadîslerin zahirini alarak, Kur'an-ı Kerim'i öğretmek için ücret almanın haram olduğuna kail olurlarken, diğer bir kısmı da bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Bunların de­lilleri de şu rivayetlerdir:

Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz, ücret aldığınız görevin en haklı olanı, Allah'ın Kitabı karşılığındaki ücrettir.” [29] Buyurmuştur.

 Muhammed b. Nasr b. Umeyr b. Hânii'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah, biz Kur'an'ı sizden dinlediğimiz vakit duydu­ğumuz zevki, kendi başımıza kaldığımız vakit bulamıyoruz,” dediler. Resûl-i Ekrem:   

“Evet öyledir, çünkü ben onu bâtını manasıyle okurken siz yal­nız zahiri manasiyle okuyorsunuz,” buyurdu. Ashâb:

“Kur'an'ın bâtınî ve zahirî nedir?” diye sordular. Resûl-i Ek­rem:

“Ben Kur'an-ı Kerim'i okurken onun manasını düşünür ve ge­reğiyle amel ederim. Siz ise, Kur'an'ı böyle okursunuz,” buyurdu ve parmağı ile işaret etti, yâni mânasını düşünmeden okursunuz demek istedi.

Garip ve râvilerinden bazıları hakkında dedikodu olduğunu söy­leyen Seczî, İbn Sünnî ve Deylemî'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Kur'an-ı Kerim'i ezberleyen hafızlar üçe ayrılır. Bunlardan bi­rincisi, Kur'an'ı ticâret vasıtası yapandır, ikincisi, Kur'an-ı Kerim'le minberlerde böbürlenip durandır ki, onun davranışları, kürsülerindeki çalgıcılarda da olmaz. Kendisine sorsanız, “Hayır, ben lahn et­miyorum, öyle şey olur mu?” der. Ama gerçekte hep öyle okur. İşte bunlar da ümmetin kötüleridir. Üçüncüsü de Kur'an-ı Kerîm'i ezber­lemiş, sinesine giydirmiş ve kalbine iyice yerleştirmiştir. Kalbini ilticagâh edinmiştir, afiyet için oraya iltica ederler. Nefsini de o Kur'an'dan rahatsız etmiştir. Çünkü nefsi onun hükümlerinden hoşlan­maz. Tamamen kendisini Kur'an'a vermiştir ve onun hükmü ile amel etmiştir. İşte bu gibiler kırmızı kibrit gibi, az bulunan kimselerdir.”

İbn Hibbân “Zuâfa” da râvisi hakkında dedikodu olduğunu söy­leyen Seczi, İbn Sünnî ve Deylemî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Kur'an-ı Kerim'i okuyanlar üç kısımdır. Bunlardan birisi, Kur'an-ı Kerim ile İnsanları tarafına çekip geçimini sağlayandır, ikincisi de, Kur'an-ı Kerim'in usûlüne uygun olarak okunmasına önem verip, onu ihtimam içinde okuduğu halde, gereğine aldırış etmeyip hükmü ile amel etmeyendir ki, okuyucuların çoğu böyledir. Allah onların sayılarım azaltsın. Üçüncüsü de, Kur'an-ı Kerim'i okur anlar, gereği ile amel eder. Kur'an'ın ilâcını kalbinin hastalığına kor. Kur'an-ı Kerim'in hükmü uyarınca, gündüz susuz ve onu okuya okuya gece uy­kusuz, mescidlerde onun hakkını burnoslarının altında onu muhafaza ederler. İşte bu gibiler sayesinde Allahu Teala belâyı uzaklaştırır, düşmana karşı zafer verir ve kullarına rahmetini indirir. Fakat ne yazık ki, bunlar da kızıl yakut gibi sayıları az olan kimselerdir, Allah sayılarını çoğaltsın.” buyurmuştur.[30]


 

[1] Sünenü't-Tirmizi, 5/178, 179.

[2] Sünenü Ebi Davûd, 2/76.

[3] Tâ Ha: 20/115.

[4] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 325-328.

[5] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/57 (Taberanî'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[6] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/171 (Taberânî'nin “Kebir’indeki ri­vayetinden naklen).

[7] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/156 (Taberâni’nin “Kebir” ve “Evsât’indeki rivayet ile Bezzâr’ın rivayetinden naklen).

[8] Zuhruf: 43/58.

[9] Sûnenü İbn Mâce, 1/19.

[10] Sahihu Müslim, 4/2094; Sahihu’l-Buhâri, Mezâlim bahsi.

[11] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/157 (Taberânî'nin “Kebir’indeki rivayetinden naklen.)

[12] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/159 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[13] es-Saffat: 37/27.

[14] el-Mu’minûn: 23/101.

[15] 36'Yasin: 36/65.

[16] en-Nûr: 24/24.

[17] Murselat: 77/36.

[18] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 329-332.

[19] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu Fezûili’l-Kur'an; Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'1-Fevâid, 7/169 (Ahmed ve Taberani'nin   “Evsat”indeki rivayetinden naklen.); Sünenü’t-Tirmizi, 5/193.

[20] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 7/169  (Taberâni'nin rivayetinden naklen).

[21] Sünenü’t-Tirmizî, 5/198; Sünenü İbn Mâce, 1/428; Sünenü Ebi Dâvûd, 2/56.

[22] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 2/276 (Taberâni'nin “Kebir” ve “Evsât”indeki rivayetlerinden naklen).

[23] Sahihu Müslim, 1/544.

[24] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu Fezâili'l-Kur'an; Sahihu Müslim, 1/544; Sünenü't-Tirmizi, 5/193.

[25] Sünenü’t-Tirmizi, 5/180.

[26] Sünenü İbn Mace, 2/730.

[27] Sünenü İbn Mâce, 2/730; Sünenü Ebi Dâvûd, 3/265.

[28] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 4/95 (Taberani'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[29] Sahihu'l-Buhari, Kitabu’l-İcare, Kitabu’t-Tıb.

[30] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 333-337.