İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

KAZA-İ HACET BÖLÜMÜ

 

70. : Yollar Üzerine Kaza-i Hacet Etmek

 

Muhammed İbn Amr el-Ensari'nin Muhammed b. Sîrîn'den olan rivayeti dışında bütün ravüeri sikadan olan Taberânî, Beyhakî ve diğerlerinin rivayetlerinde; adamın biri Ebü Hureyre (r.a.) ye:

“ Siz her şeyde bize fetva verip duruyorsunuz. Nerde ise pislik­ten de fetva vereceksiniz,” dedi, Ebû Hureyre (r.a.):

“Evet, ben Resûl-i Ekrem'in,

Kim yüz karası pisliğini sokaklara ve Müslümanların yolları üzerine salıverirse, Allahu Teâlâ’nın, meleklerin ve bütün insanla­rın laneti onun üzerinedir.”[1], buyurduğunu işittim,” dedi.

Taberânî'nin hasen isnad ile rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Müslümanlara, yollarında eziyet eden, onların lanetini haketmiştir.” [2]

Hatlb'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Her kim abdest alınıp içilen bir suyun kenarına pislerse, Allah'ın, meleklerin ve bütün İnsanların laneti, onun üzerine olsun.”, buyurmuştur.

Ahmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Üç lanet yerinden sakının: Herhangi biriniz, kendisiyle göl­gelenilen bir gölgeye veya yola veya da su birikintisine oturmaktan sakınsın.”[3], buyurmuştur.

Mürsel bir rivayette de,

“Üç lanet yerinden, su başlarına, yol ortasına ve gölgeye def-i hacet etmekten sakının.”[4], buyurulmuştur.

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“İki lânetliden sakının,” buyurdu. Ashâb:

“Bu iki lânetli kimdir, ya Resûlallah?”  diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“İnsanların yoluna yahut gölgesine def-i hacet eden kimsedir,” buyurdu.[5]

Gölgeden maksad, insanların gölgelik edinip altında oturdukları yer demektir, yoksa mutlak surette gölgesi olan yer demek değildir. Gölgelik olarak kullanılmayan herhangi bir ağacın gölgesinde def-i hacet yapılabilir, zira bizzat Resûl-i Ekrem bunu yapmıştır.

İbn Mâce'nin, râvileri sikadan olan diğer bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Sakın işlek caddeler üzerinde yatıp uyumayın ve oralarda na­maz kılmayın, zira bu gibi yerler, yılan ve yırtıcı hayvanların gelip geçtikleri yerlerdir. Aynı zamanda bu gibi yollar üzerinde kazayı hacet de etmeyin, zira o, lanet yerlerindendir.”[6], buyurmuştur.

Tembih: Yollar üzerine kazayı hacetin büyük günahlardan sa­yılması, birinci ve ikinci hadislerin gereğidir. Çünkü lanet,  alâmetidir. Fakat yukarda görüldüğü gibi, birinci hadîs (rivayet yö­nünden) zayıf olduğu için imamlarımız buna güvenememiştir. imam­larımız arasındaki ihtilâf, bu gibi yerlerde def-i tabu mekruh mudur, yoksa küçük günahlardan mıdır? En doğru olan mekruh olmasıdır. Ancak yukardaki hadîsler, bunun haram olma tarafını tercih etmek­tedir. Nitekim imamların pek çoğu bu görüştedir. Şehâdet bölümün­de Buhârî ile Müslim de aynı hadîsi rivayet etmiş, müteahhirin ule­masından bir kısmı da buna itimad etmiştir. “Hadim” de, “Birçoklarının, yollar üzerinde def-i tabiinin haram oluşu görüşünde olmala­rı, haksız ve zaruretsiz yerde yolu kirletip meşgul etmeleri bakımın­dandır. Yoksa kaza-i hacetin âdabı olması bakımından elbette ha­ram olmaz. Bu bakımdan bu işin iki yönü vardır. Fakat bazılarına göre de yollar üzerinde kaza-i hacet eden, haramı irtikâb ettiği için değil, mürüvetsiz bir insan olduğu için şehâdeti kabul edilmez.” de­miştir.[7]

 

71. : Bedenini Ve Elbisesini İdrardan Sakınmamak

 

Buharı, Müslim ve diğerlerinin rivayetinde, Resûl-i Ekrem iki mezarın yanından geçiyordu da :

“Bunlar azâb oluyorlar, hem de azâb olmaları, büyük bir işten sebep değildir. Halbuki onların yaptığı aslında büyük günahtır. Bun­lardan biri sidiğinden sakınmaz (elbise ve vücuduna sıçratır) di. Di­ğeri de söz gezdirirdi.”[8], buyurdu.  Birçok rivayetlerde kaydı yoktur. Buna göre mana, “Onlara göre bu yaptıkları  de­ğil, halbuki gerçekte dir.” şeklindedir.

Buhâri'nin İbn Huzeyme (r.a.) den rivayetinde; Resûl-i Ekrem bir duvarın yanından geçerken, mezarında azâb gören iki insan sesi duydu ve:

Bunlar azâb oluyor, fakat azâb olmaları büyük günahtan se­bep değildir. Evet, bunlardan biri sidikten sakınmazdı, diğeri de söz gezdirirdi,” buyurdu.

Lâbeis sened ile ve râvilerinden bazılarının mevsukıyeti ihtilaflı olan bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Çoğunlukla kabir azabı idrardandır. İdrarı üzerinize sıçrat­maktan sakının.”[9], buyurmuştur.

Diğer Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Kabir azabının çoğu idrardandır.”[10], buyurmuştur.

Ahmed ve Taberânfnin rivayetlerinde; Ebû Bekre (r.a.) şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem benimle başka birisinin arasında yürüyor­du. Önümüze iki mezar geldi. Resûl-i Ekrem:

“Bu iki mezar Sahihleri de azâb oluyorlar, bana bir dal getirin,” buyurdu. Hemen ben ve arkadaşım bir dal getirdi. Resûl-i Ekrem o dalı ikiye böldü, birini bir mezara, diğerini de öbür mezara dikti, sonra da:

“Bunlar yaş kaldıkları müddetçe, azablarının azalması umu­lur,”[11]

Ahmed ve İbn Mâce'nin Ebû Umâme (r.a.) den rivayetlerinde, şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem sıcak bir günde Baki mezarlığına uğ­radı. Ashâb-ı Kiram da onun ardından yürüyorlardı. Onların ayak seslerini duyunca, bekledi ve onları öne geçirdi. Kendisi Baki mezar­lığına girdi. Orada iki ölü defnedilmiş iki mezar vardı. Resûl-i Ekrem bir süre durakladıktan sonra:

“Bugün buraya kimler defnedildi?” diye sordu. Ashâb:

“Falan ve falan kimseler defnedildi,” dediler ve:

“Neden sordunuz?” dediler. Resûl-i Ekrem:

“Çünkü bunlardan biri sidiğinden sakınmaz, diğeri de söz gez­dirirdi,” buyurdu ve aldığı yaş bir dalı ikiye böldükten sonra mezar­lara dikti. Neden böyle yaptığını soranlara da:

“Azâbları hafifler,” buyurdu, Ashab:

“Bunlar ne zamana kadar azâb olurlar?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Onu ancak Allah bilir. Dayanabilseydiniz ve kalbinize çar­pıntı gelmeseydi siz de benim duyduklarımı duyardınız,” [12]bu­yurdu.

İbn Hibbân'ın “Sahih”inde Ebû Hureyro (r.a.) den gelen bir ri­vayette, Ebû Hureyre (r.a.) diyor ki: Resûl-i Ekrem ile yürüyorduk, îki mezar başına geldik. Resûl-i Ekrem bu mezarların başında dikilip durdu. Biz de durduk. Resûl-i Ekrem'in rengi değişti, sararıp soldu. O derece ki gömleğinin koltukları titremeye başladı. Biz:

“Ya Resûlallah, ne oluyor?” diye sorduk. Resûl-i Ekrem:

“Benim duyduğumu duymuyor musunuz?” buyurdu. Biz:

“Duyduğunuz nedir, ya Resûlallah?”   diye sorduk. Resûl-i Ek­rem:

“Bu iki mezarda yatan erkekler şiddetle azâb oluyorlar,” buyur­du. Devamla: “Azâb oldukları, kaçınıp korunması kendileri için ko­lay veya aslında büyük olduğu halde kendilerince küçük sanılan iki günahtır,” buyurdu. Biz:

“Nedir o iki günah?” diye sorduk. Resûl-i Ekrem:

“Bunlardan biri idrarından sakınmaz, diğeri ise dili ile insan­lara eziyet eder, söz gezdirirdi,” buyurdu ve iki yaş hurma dalı istedi. Biz de getirdik, mezarlara birer tane dikti. Biz:

“Bu yaş dalların, azabın kalkmasında bir rolü var mıdır?” diye sorduk. Resûl-i Ekrem:

Evet, bu dallar yaş kaldıkları sürece azâbları hafifler,” bu­yurdu.

İbn Ebi’d-Dünyâ ve Taberânî'nin isnadı leyyin ile (Âynca Ebû Nuaym'ın) rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Dört kimse vardır ki, çek­tikleri azâbtan cehennem halkını da rahatsız ederler. Hamim ile cehım arasında bağırarak çağırarak dolaşırlar. Cehennem halkı birbi­rine:

“Bunlar kimlerdir? Bizim çektiğimiz yetmiyormuş gibi bir de bunların sıkıntısını mı çekeceğiz,” derler. İçlerinden biri:

“Bunlardan biri ateşten tabut içine konuyor ve tabut üzerine kilitleniyor. Diğerinin de içinden çıkan bağırsakları önüne akıyor. Bir üçüncüsünün de ağzından kan ve irin geliyor. Bir diğeri ise ken­di etini yiyordur. Cehennemliler ateşten tabut içinde yanana:

“Şu ötedeki adamın günahı ne idi ki, bugün onun acısı bizi de rahatsız ediyor?” diye sorar. Ona:

“O adam, üzerindeki kul haklarını ödemeden geldi, cezasını çekiyor, diye cevap veriyor. Sonra bağırsakları akan adam için:

“Şunun kusuru ne idi ki, bu kadar ağır azâb içinde kıvranıyor ve bizi de rahatsız ediyor?” diye sorarlar. Adam:

“Bu da sidiğinden sakınmaz, sıçrantılarını yıkamazdı, onun da cezası budur,” der.”[13], buyurmuştur.

Ahmed ve Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“İsrâiloğullarının ileri gelenlerinden birinin başına gelenleri bi­liyor musunuz? Onlar elbiselerine sidik bulaştığı vakit onu makas ile kesip atarlardı. Fakat bu adam onu yasakladı, onları bu işten menetti ve bu sebepten mezarında azâb oldu.”[14], buyurmuştur.

Tembih: Bütün bu hadîslerden, sidikten sakınmanın kebtreden olduğunu anlamış bulunuyorsun. Nitekim imamlarımızın bir kısmı da bunu böylece açıklamışlardır. İmam Buhârî de bu hususta onlara öncülük yapmıştır. Bu hususa ayırdığı bölümde, “Büyük günahlar­dan birisi de idrardan sakınmamaktır.” demiştir. Hattabi, Resûl-i Ekrem'in, “Onlar büyük şeyde azâb olmuyor.” buyurduğunun anla­mı, küçük günahlardan sebep azâb oluyorlar demek değil, belki on­lar için önemli veya onlara, yapılması zor gelen ve büyük sayılan bir işten dolayı azâb olmuyorlar, belki, onlar yapmasını isteseler, ko­laylıkla yapıp korunacakları sidik damlaları ile terkini isteseler, kolaylıkla terkedebilecekleri söz gezdirmekten dolayı azâb oluyorlar demektir. Yoksa Resül-i Ekrem, bu iki günah önemsiz günahlar olup, dini bakımdan büyük günah değiller demek istememiştir. Aslında büyük günahlardan olan ve fakat kendilerinden sakınmak kolay ve mümkün olan iki büyük günahtan sebep azâb oluyorlar, demek iste­miştir. Çünkü sidik damlalarından sakınmak kolay olduğu gibi, söz gezdirmekten vazgeçmek de kolaydır. Hafız Münziri diyor ki: “Re­sül-i Ekrem, “Bunlar büyük bir günahtan sebep azâb olmuyorlar.” buyurunca, günahların  olmamaları anlaşılır korkusu ile he­men: “Evet, o büyüktür.” buyurdu.[15]

Bütün bu hadislerde idrardan sonra istibranın, yani sidiğin son damlasını kesmenin vücubuna delil vardır. Bu hususta herkesin âde­ti aynı değildir; kimisi öksürmekle, kimisi ovuşturmakla, kimisi de birkaç adım yürümek ve sıçramak gibi bazı hareketlerle idrar yol­larını boşaltır. Her insan âdetine göre temizlenmeye gayret etmeli, fakat aşırı gidip âletine zarar vermemeli ve vesveseye kapılmama­lıdır.

Def-i tabiîden sonra taharet de böyledir; ona da son derece önem verip oturağın temizliğine dikkat etmelidir, aksi halde pislik ile na­mazını kılmış olur. Sidik ile namaz kılan hakkındaki bu veidler, pis­lik ile kılan hakkında da varittir. Zira pislik sidikten daha ağır ve kötüdür.

İmamlardan hikâye edildiğine göre, İbn Ebî Zeyd el-Mâliki rüya­da görülmüş ve kendisine:

“Allahu Teâlâ sana ne gibi muamelede bulundu?” diye sormuş­lar, İbn Ebî Zeyd:

“Rabbım beni bağışladı,” diye cevap verdi. Kendisine:

“Allahu Teâlâ sizi hangi iyiliğinizden dolayı bağışladı?” diye sor­muşlar, o:

“Yazdığım eserin İstincâ  -Taharet- bölümünde, “Te­mizlenirken bir miktar mak'adini sarkıtsın.” diye yazdığım için, de­di. Çünkü mak'adi sarkıtmak anlamında olan İstirhâ kelime­sini ilk kullanan, bu zattır. Zira insan, oturağını iyice sarkıtınca ta­haret de temizlik de kolaylaşır. Burada da temizlendiği kanaatine va­rıncaya kadar yıkanması gerekir. Bunun da haddi, mak'adinden ve elinden pislik kokusu zail oluncaya kadardır. [16]


 

[1] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/204 (Taberani’nin “Evsât”taki riva­yetinden naklen).

[2] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/204 (Taberani’nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[3] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/204 (Ahmed'in rivayetinden nak­len).

[4] Sünenü Ebi Dâvûd, 1/7; Sünenü İbn Mâce, 1/119.

[5] Sahihu Müslim, 1/226; Sünenü Ebi Dâvûd, 1/7.

[6] Sünenü İbn Mâce, 1/119.

[7] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 337-339.

[8] Sahihu’l-Buhari, Kitabu'l-Cenâiz; Sahihu Müslim, 1/240; Sünenü Ebî Dâvûd, 1/6; Sünenü İbn Mâce, 1/125.

[9] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/207 (Bezzar’ın ve Taberânî'nin Kebir'indeki rivayetlerinden naklen).

[10] Sünenü İbn Mace, 1/125.

[11] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/209 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[12] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/208 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[13] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/208 (Ahmed'in rivayetinden nak­len).

[14] Sünenü Ebi Dâvûd, 1/6.

[15] Nitekim yukarda geçtiği gibi bazı rivayetlerde bu ifade ile ve bazı rivayette de yalnız “Belâ” lafzı ile geçmiş; diğer bazı rivayetlerde bu cümle yoktur.

[16] Burada da vesveseye varacak derecede ifrat yoktur. Şayet adam vesveseli ise, ona, durumuna göre üç, beş veya yedi defa yıkamak gibi bir sayı ve­rilebilir.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 339-343.