İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

NAMAZ BÖLÜMÜ

 

76. : Namazı Kasden Terketmek

 

Allahu Teâlâ cehennemlilerden haber vermek üzere,

“Sizi bu yakıcı azaba sürükleyen nedir?” diye sorarlar. Onlar derler ki: “Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmu­yorduk. Batıla dalanlarla biz de dalardık.”[1], buyurmuştur.

Tirmizî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Kul ile küfür arasında namazı terketmek vardır.”[2], buyur­muştur.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk vardır.”[3], bu­yurmuştur. Ebû Dâvûd, Neseî, Ahmed ve İbn Mâce'nin de çok az ifâ­de farkı ile aynı mealde rivayetleri vardır.

Tirmizî ve diğerlerinin Sahih dedikleri ve Hâkim'in de bilinen bir illeti olmadığını söylediği rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Bizimle onlar arasında ayırıcı çizgi namazdır. Onu terkeden ka­fir olur.”[4]

Taberâni'nin “İsnâd-ı lâbeis” ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Namazı kasden terkeden, açıkça kafir olur.”[5], buyurmuş­tur.

Diğer bir rivayette Resûl-i Ekrem, “Mü’min ile kâfir ve şirk ara­sında namaz vardır. Kişi namazı terkettiği vakit kâfir olur.”[6], buyurmuştur.

Bir başka rivayette: “Kul ile şirk arasında namazı terketmekten başka bir şey yoktur. Kul, namazı terkedince şirk etmiş olur.”[7], buyurulmuştur.

Hasen isnad ile gelen diğer bir rivayette,

“İslâmın dayanağı ve dinin kaideleri Üçtür. İslâmiyet, bu üç esas üzerine kurulmuştur. Bunlardan birini terkeden kimse kafirdir ve kanı helâldir. Bunları Allah'tan başka ilâh olmadığına şahadet et­mek, beş vakit namaz ve ramazan orucudur.”[8], buyurulmuştur.

  İbn Mâce ve Beyhakî'nin Ebû'd-Derdâ (r.a.) dan, Taberâni ve di­ğerlerinin lâbeis sened ile Ubâde b. es-Sâmit (r.a.) den rivayetlerin­de:

“Halilim bana yedi hasleti öğüt vermiştir: Asılsanız, herhangi bir şeyden mahrum edilseniz ve kesilseniz de Allah'a ortak koşmayın, kasden namazı terketmeyin, zira kasden namazı terkeden, İslâm milletinden çıkar. Mâsiyete yüklenmeyin, zira isyan, Allah'ın hışmettiği ve öfkelendiği şeydir. İçki içmeyin, zira o, bütün hataların başıdır.” [9]buyurulmuştur.

Bezzâr'ın rivayetinde,

“Namaz kılmayanın İslâmiyetten, abdesti olmayanın da namaz­dan nasibi yoktur.”[10], buyurulmuştur.

Taberânî'nin rivayetinde Resul-i Ekrem,

“Emânete riâyet etmeyenin imanı, temizliğe riâyet etmeyenin ve namazı olmayanın da dini yoktur. Namazın dindeki yeri, başın ceseddeki yeri gibidir.”[11], buyurmuştur.

Tirmizî'nin beyânına göre Ashâb-ı Kiram, namazdan başka hiç bir amelin terkini küfür saymazlardı.[12]

Bezzâr ve diğerlerinin hasen sened ile rivayetlerine göre İbn Abbâs (r.a.),

“Gözlerim görmez olduğu vakit bana:

“Seni tedavi ederiz, fakat birkaç gün namazı terketmen gere­kir,” dediklerinde, ben:

“Hayır, Resûl-i Ekrem'in:

“Namazı terkeden kimse, Allahu Teâlâ kendisinden gazablı ol­duğu halde, Allah'a ulaşır.” buyurduğunu duydum, dedi.” [13]

Taberâni'nin “Sened-i lâbeis- ile “Mutâbeât”ında anlattığına gö­re; adamın biri Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Ya Resûlallah, bana bir amel öğret ki, onu yaptığım vakit cen­nete gireyim,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Ne kadar çok işkence görsen hatta yakılsan bile Allah'a or­tak koşma. Servetini mahvederlerse de anne ve babana itaat et. Na­mazı da kasden terketme, zira namazı kasden terkeden, Allah'ın emânından uzaklaşır,” [14]buyurmuştur.

Kendisine inkita' olup diğer senedi Sahih olan bir rivayette:

“Yakılsan ve öldürülsen de yine Allah'a ortak koşma. Malın­dan, mülkünden, servet ve ailenden ayrılmaya seni zorlasalar da yi­ne anne ve babana İtaatsizlik etme. Farz olan namazı sakın kasden terketme, zira farz olan namazı kasden terkedenden Allah'ın zimme­ti kalkar. İçki içme; zira o, bütün fuhşiyâtm başıdır. İsyan da etme, zira Allah'ın gazabı isyan edenlerledir, insanlara (arkadaşların) ölse ve mahvolsa da yine savaş alanından kaçma. Aile efradına kendi ke­reminden infak et ve fakat terbiye için değneği başlarından kaldır­ma ve daima Allah'ın azabı ile onları korkut [15]

İbn Hibbân'ın “Sahih” indeki rivayetinde, “Havanın kapalı (bu­lutlu) olduğu günlerde namazı erkende kılın, zira namazı terkeden küfretmiş olur.” [16]buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem'in azadlısı Umeyme di­yor ki: “Ben Resûl-i Ekrem'in abdestine yardım ediyordum. Adamın biri glldi ve:

“Ey Allah'ın Resulü, bana öğüt ver,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Kesilsen de ateşe atılsan da yine Allah'a ortak koşma. Çoluk çocuğundan, mal ve servetinden ayrılmaya zorlansan da yine anne ve babana isyan etme. İçki içme, zira o, bütün kötülüklerin başıdır. Namazı terketme, zira namazı kasden terkeden Allah'ın ve Resulü­nün himayesinden uzaklaşır,” (752/b) buyurdu.

Ebû Nuaym’ın rivayeti, “Namazı kasden terkedenin, Allahu Te-âlâ adını cehenneme girecekler arasında cehennem kapısına yazar.” şeklindedir.

Taberânî ve Beyhaki'nin rivayetlerinde ise, “Namazı terkeden kimse, ehlini ve malını kaybetmiş gibidir.” buyurmuştur.

Hâkim'in Ali (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Vallahi ey Kureyş, ya namazı kılar zekâtı verirsiniz, ya da üzerinize bir adam gönderirim din ve diyanet adına boynunuzu vu­rur,” buyurmuştur.

Mürsel olarak Ahmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ îslâmda mü si umanlara dört şeyi farz kılmıştır. Her kim bunların üçünü yerine getirse (de birini yapmasa) hepsini yerine getirmedikçe, bu üç şey ondan bir şeyi kaldırmaz (bir fayda sağlamaz). Bunlar: Namaz, zekât, ramazan orucu ve Kabe'yi ziyaret edip haccetmektir.”[17], buyurmuştur.

Isbahânî'nin rivayeti. “Namazı kasden terkedenin, Allahu Teâlâ amelini mahveder. Bu kimse tevbe edip Allah'a yönelinceye kadar Allahu Teâlâ onu himayesinden çıkarır.” şeklindedir.

Senedinde inkıta' bulunan ve fakat Sahih olan Ahmed'in rivaye­tinde Resûl-i Ekrem:

“Sakın namazı kasden terketme, zira namazı kasden terkedenden, Allah'ın ve Resulünün zimmeti uzaklaşmış olur.”[18], buyur­muştur.

İbn Ebî Şeybe'nin ve “Tarih”inde Buhari'nin Ali (r.a.) den riva­yetlerinde, “Namaz kılmayan kafirdir.”[19]  buyurulmuştur.

İbn Nasr'ın da İbn Mesûd (r.a.) e mevkuf olan rivayeti, “Namazı terkedenin dini yoktur.”[20], şeklindedir.

İbn Âbdülberr'ın Câbir (r.a.) e mevkuf olan rivayetinde, “Namaz kılmayan kafirdir.”  [21], buyurulmuştur.

Yine Abdülberr ve diğerlerinin Ebû'd-Derdâ (r.a.) ye mevkuf olan rivayetleri, “Namaz kılmayanın olgun imanı, abdesti olmayanın da namazı yoktur.”[22], şeklindedir.

İbn Ebî Şeybe'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem: “Namazı terkeden. kafir olmuştur.” [23] buyurmuştur.

Muhammed b. Nasr diyor: “İshak'ın, “Namazı terkedenin kafir olduğuna dair Resûl-i Ekrem'den Sahih rivayet vardır.” dediğini duy­dum”.

Resûl-i Ekrem'den itibaren günümüze kadar gelen âlimler, özür­süz olarak namazı kasden terkedenin küfründe ittifak etmişlerdir. Nitekim Ebû Eyyub,

“Namazı terketmenin küfür olduğunda ihtilâf yoktur.” demiştir.[24]

 

77. : Özürsüz Ve Kasden Namazı Vaktinden Önce Veya Sonra Kılmak

 

Allahu Teâlâ,

“Onların ardından, namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi. İşte bunlar azgınlıklarının karşılığını göreceklerdir. Tevbe edenler Müstesna.”[25], buyurmuştur. İbn Mesûd (r.a.), “Bura­daki, “Namazı bıraktılar”ın anlamı, namazı tamamen terketmek de­ğil, belki onu vaktinden sonraya bırakmaktır.” demiştir. Yedi büyük fakihden biri olan Said İbnü’l-Museyyeb:

“Âyetin mânâsı, namazı vakti çıktıktan sonra kılmaktır, öğleyi ikindi, ikindiyi akşam, ak­şamı yatsı, yatsıyı sabah ve sabahı da gün doğduktan sonra kılmak­tır. Bu halde ölen, yâni devamlı olarak namazı vaktinden sonra kı­lan ve böylece ölen kimseyi Allahu Teâlâ Gayya kuyusu ile korkutmuştur. Gayya, cehennemde derin ve azabı şiddetli olan bir kuyu­dur. Böyle, işiyle gücüyle meşgul olup namazı vaktinden sonraya bı­rakanları yermek üzere Allahu Teâlâ:

“Ey mü’minler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkomasm. Böyle olanlar hüsrana uğrayanlardır.” [26]buyurmuş­tur. Müfessirlerden bir cemaat, buradaki “Allah'ı anmak”tan mura­dın beş vakit namaz olduğunu söylemişlerdir. Kim ki malının ahm ve satımı gibi işleri ve çocuklarının bakımı ile meşgul olup namazı vaktinde kılmayıp geciktirirse, işte o, hüsrandadır. Bunun için Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü kişinin hesaba çekileceği ilk ameli, namazdır. Namazı düzgün ve tamam ise kurtulmuş ve zafere ulaşmıştır. Şayet namazı noksan ise aldanmış ve zarara uğramıştır.” [27]buyurmuş­tur.

Yine Allahu Teâlâ,

“Vay o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan gafildirler.”[28], âyetlerinin tefsirinde Resûl-i Ekrem:

“İşte bunlar, namazı vaktinden geciktirenlerdir.” buyurmuştur. Yine Allahu. Teâlâ,

“Şüphesiz namaz, mü’minlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır.” [29]buyurmuştur.

“Namazı kasden terkeden kâfir olur.” rivayetlerine gelince, bun­ların Sahih oldukları kabul edildikten sonra te'villeri vardır. Kasden ilerde kaza etmeyeceğini niyet ederek terkeden, veya farzıyetini münkir olduğu halde kılmayan kafir olur. Zaten helâü haram, hara­mı helâl itikad eden ve herhangi bir farzı inkâr edenin küfründe ittifak vardır.

Sened-i ceyyid ile Ahmed, ayrıca Taberânî ve “Sahih” inde İbn Hibbân'ın Abdullah b. Amr (r.a.) dan rivayetlerinde, şöyle demiştir:

“Bir gün Resûl-i Ekrem namazdan söz etti ve:

“Her kim (beş vakit) namaza devam eder (onu adâb ve şeraiti­ne riâyetle kılarsa), o namaz kıyamet günü onun için nûr, delil ve kurtuluş (yolu) olur. Kim ki namaza devam etmezse, namaz onun için kıyamet günü nur, delil ve kurtuluş olmaz. Belki bu adam kıya­met günü Karun, Firavun. Hâmân ve Ubeyy b. Halef gibilerle olur.”[30], buyurdu”. Âlimlerden bazıları, bu adamın sözü geçen kimse­lerle haşrolmasının sebebi hakkında diyorlar ki: “Çünkü bu adam, şayet mal ve serveti sebebiyle namazı kılmadı ise Karun'a benzedi ve kıyamet günü onunla beraber haşrolur. Şayet hükümdarlığı na­maz kılmasına engel oldu ise Firavun'a benzedi ve onunla haşrolur. Şayet mevkiinden ve başkanlığından sebep kılmadı ise Haman'a benzedi ve onunla beraber haşrolacak. Şayet ticaretinden sebep kıl­madı ise Mekke tüccarlarından olan Ubeyy b. Halefe benzedi ve onunla beraber haşrolacaktır”.

Bezzâr'ın zayıf sened ile Sa'd İbn Ebî Vakkas (r.a.) dan rivaye­tinde, Sa'd İbn Ebû Vakkas (r.a.) diyor ki: “Resûl-i Ekrem'e, “Onlar ki namazlarından gafildirler.” [31]âyetinden sordum, Resûl-i Ek­rem,

“Onlar, namazı vaktinden geciktirenlerdir.” buyurdu.[32]

Ebû Yâlâ'nın hasen sened ile Mus'ab b. Sa'd (r.a.) dan rivayetin­de, Mus'ab (r.a.) diyor ki:

“Babam Sa'd'e Allahu Teâlâ'nın, “Onlar ki namazlarında gafildirler.” ayetini görüyorsun, insanın namazda sehvetmemek, hatırına bir şey gelmemek mümkün mü? diye sordum. Babam, “Bu, o demek değil, bu, vaktini kaybetmek demektir, dedi. “Veyl”, şiddetli azâb demektir. Bunun, bütün dünya dağlan içine atılsa bir anda eriyip yok olacak, cehennemde bir vadi olduğu da söylenir.

İşte bu, namaza ihanet edip vaktinden geciktirenlerin varacağı yerdir. Ancak yaptığına pişman olup tevbe edeni Allah bağışlar.

İbn Hibban “Sahih”inde, “Namazı (vaktinden) kaçıran kimse sanki ehlini ve malını kaçırmış gibidir.” buyurulmuştur.

Hakim'in -senedinde sikadan olup olmadığı ihtilaflı olan bir râvinin de bulunduğu rivayetinde ki çokları bu zâtın mevsuk ol­madığı kanaatindedirler. Resûl-i Ekrem, “Her kim özürsüz iki vaktin namazını bir arada kılarsa, büyük günahlardan birini işlemiş olur.” buyurmuştur.

Sıhâh-ı Sitte'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İkindi namazını kaçıran kimse, sanki ehlini ve malını kaçırmış (onlardan mahrum olmuş) gibidir.”[33] buyurmuştur. İbn Huzeyme “Sahih” inde ziyâde ederek diyor ki: “Mâlik bunu, vaktin geçmesi olarak tefsir etmiştir.

Neseî'nin rivayeti: “Namazlardan öyle bir namaz var ki, onu vaktinde kılamayan kimse, sanki ehlini ve malını kaybetmiş gibidir.”[34] şeklindedir.

Müslim ve Neseî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Şüphesiz şu namaz yâni ikindi namazı sizden önceki (ümmet) lere de farz kılındı fakat onlar bunu zayi ettiler (vaktinde kılmadı­lar). Sizden herkim ona devam eder (vaktinde kılar) se iki mükafat alacaktır. Bundan sonra yıldız doğuncaya kadar başka namaz yoktur.”[35]  buyurmuştur.

Ahmed, Buharı ve Neseî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“İkindi namazını terkeden kimsenin ameli mahvolur.”  bu­yurmuştur. Şafii, Beyhakî, Taberâni ve Ahmed de aynı mealde bir hadis rivayet etmişlerdir.

İbn Ebî Şeybe'nin mürsel olan rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Özür­süz olarak gün batıncaya kadar ikindi namazını kılmayan kimsenin ameli mahvolur.” buyurmuştur.

Abdürrazzak'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Sizden birinizin bü­tün servetini ve ailesini kaybetmesi, bir ikindi namazını terketmesinden daha ehvendir.” buyurmuştur.

Buhâri’nin Semure b. Cûndüb (r.a.) den rivayetinde, Semure di­yor ki:

“Çok kere Resûl-i Ekrem Ashabına,

“Rüya göreniniz var mı?” diye sorar, görenler varsa gördükleri rüyaları anlatırlar, Resûl-i Ekrem de tâbirlerini yaparlardı. Yine bir sabah gördüğü rüyasını anlat­mak üzere şöyle buyurdu:

 “Gece rüyamda iki kişi bana geldi ve:

“Haydi gidelim, dediler. Ben de onlarla gittim ve yan yatan bir adamın yanına vardık. Bir de baktık ki başka birisi elinde bir kaya parçası ile başının üstünde dikilmiş duruyor ve elindeki kayayı yu­kardan aşağı kafasına indiriyor ve taş adamın kafasını yarıyordu. Taş yuvarlanıp gidiyor, adam da peşine takılıp kayayı tekrar alıyor ve yatan adamın başı iyileşip eskisi gibi oluncaya kadar ona yaklaş­mıyor. Sonra tekrar başı ucuna geliyor ve ona ilk yaptığı gibi ya­pıyordu. Resul-i Ekrem diyor ki, ben onlara:

“Suphanallah, şaşılacak şey, bu ne?” diye sordum. Onlar bana:

“Haydi yürü” dediler. Yürüdük, kafası üzerine yatan bir ada­mın yanına vardık. Bir de baktık ki bu adamın başı ucunda elinde demirden bir çengel ile başka birisi duruyordu. Bu adam yatan kişinin bir tarafına geçiyor (elindeki çengel ile) avurdunu, burnunu ve gözlerini ensesine doğru çekerek yarıyor. Sonra diğer tarafına geçiyor, orayı da diğer tarafta yaptığı gibi yapıyordu. Öbür taraf iyi oluncaya kadar beriki taraftan ayrılmıyor, sonra öte taraf iyileşin­ce oraya geçiyor ve birinci defasında yaptığı gibi yapıyordu. Ben:

“Suphanallah, bu ne?” dedim. Onlar:

“Yürü, yürü,” dediler. Yürüdük ve tandıra benzer bir yere gel­dik, (öyle sanıyorum ki Resûl-i Ekrem şöyle dedi:) “Bir de baktım ki, orada yüksek sesler içinde sözler, çığlıklar duyuldu. Tandırın içine baktık ki içinde kadın erkek çıplak vaziyette dolaşıyor ve aşağıdan yukarı yükselen ateş alevi onlara doğru geliyor. Alev onları sardığı vakit onlardan çeşitli sesler yükseliyor, anlaşılmaz avazlar duyulu­yordu. Ben:

“Bunlar da kimlerdir?” dedim. Onlar bana:

“Yürü, yürü,” dediler. Yürüdük, gide gide bir ırmağın kenarına geldik (zannedersem Resûl-i Ekrem şöyle dedi:)    Bu ırmağın suyu kan gibi kıp kızıl akıyordu (dedi). Bir de baktık ki, ırmağın içinde yüzen bir adam ve ırmağın kenarında da başka birisi var ki, birçok taş yanıbaşına toplamış duruyordu. Suda yüzen adam bu oturan ada­mın yanına yaklaşıp ağızmı açıyor, adam ağızma bir taş atıyor. Adam tekrar ırmakta yüzüyor, dönüyor adamın yanına yaklaşıyor ve tek­rar adam ağızına taşı atıyor. Bu da böyle devam ediyor. Ben:

“Bunlar da neyin nesi?” dedim. Onlar bana:

“Yürü yürü,” dediler. Yürüdük ve nihayet şimdiye kadar senin gördüklerinin en çirkini korkunç suratlı birisinin yanına gittik. Ya­nında, durmadan yakıp etrafında döndüğü bir ateş vardı. Ben:

“ Bu adam kimdir?” diye sordum. Onlar yine:

“Yürü yürü,” dediler. Yürüdük ve geniş, yeşil bir bahçeye gel­dik. Bahçenin ortasında uzun boylu bir adam duruyordu. O kadar uzun boylu İdi ki, semâya doğru yükselen başını az kaldı göremeye­cektim. Çevresinde, hiç görülmemiş derecede kalabalık çocuklar var­dı. Bu kadar çocuğu bir arada hiç görmemiştim. Onlara:

“Bu adam kim ve bu çocuklar kimlerdir?” diye sordum. Onlar:

“Sen yürü, yürü, dediler. Gide gide büyük bir ağacın yanma vardık. Bundan daha büyük ve güzel ağaç görmemiştim. Arkadaşla­rım bana:

“Ağaca tırmanarak yukarı çık,” dediler. Hep beraber ağaca tır­mandık; bir kerpici altın ve bir tuğlası gümüşten yapılmış bir şehir ile karşılaştık. Şehrin kapısına gittik ve açılmasını istedik. Kapı açıl­dı, içeri girdik. Bizi, bir tarafları gördüklerinin en güzeli, diğer ta­rafları da gördüklerinin en çirkini olan bazı kimseler karşıladı. Arkadaşlarım onlara:

“Gidin şu ırmağa girin,” dediler. Orada enine akan bir ırmak vardı. Suyu son derece beyazdı. Onlar da gitti ırmağa girdi, yıkan­dılar. Sonra çirkinlik ve siyahlıkları giderek en güzel surette yanı­mıza geldiler. Bu defa iki arkadaşım bana:

“İşte burası Adn cennetidir. Şurası da senin makamındır, de­diler. Gözlerim yukarıya doğru dikildi, köşkümü yükseklerde beyaz bulut gibi gördüm.

“İşte senin yerin burasıdır,” dediler. Ben de on­lara:

“Allah sizi mübarek kılsın, bırakın da oraya bir gireyim,” de­dim. Onlar:

Sen oraya gireceksin fakat şimdi değil,” dediler. Ben onlara dedim ki:

“Bu gece şaşılacak şeyler gördüm, bunlar ne idi? diye sordum. Onlar:

“Şimdi sana haber verelim,” dediler:

“İlk karşılaştığın ve kafası taş ile yarılan adam. Kuranı Kerim'i öğrenmiş sonra da terketmiş (ezberlemiş sonra da unutmuş) ve namaz vakti uyuyup namazı ge­çiren (kazaya bırakan) kimsedir.

Avurdu, burnu ve gözü kafasına doğru yarılıp yırtılan adam, evinden çıktığında uydurduğu yalanı her tarafa duyuran kimsedir.

Tandır içinde çıplak olarak dolaşan ve aşağıdan yukarı yükse­len ateş alevi kendilerine vurdukça çığlıklar koparan kadın ve er­kekler, zina eden kadın ve erkeklerdir.

Irmak içinde yüzüp yüzüp de (bir türlü karaya çıkamayan) ve kenarda bulunan adamın yanma geldiğinde o adam tarafından ağ­zına taş atılan kimse de riba yiyen kimsedir.

Ateş yakıp etrafında dönen çirkin suratlı kişi de cehennemin ko­ruyucusu olan Mâliktir.

Bahçe içinde uzun boylu adama gelince; bu da İbrahim aleyhisselâmdır. Etrafındaki çocuklar da İslâm fıtratı üzre doğan çocuklar­dır,” buyurdu.”

Müslümanlardan biri:

“Müşriklerin çocukları da mı?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“ Evet, müşriklerin çocukları da,” buyurdu.

“Yarısı çirkin ve yarısı güzel olan adamlara gelince; iyilik ile kö­tülüğü, sevap ile günahı karıştıran, bazan iyilik ve bazan da kötü­lük yapan kimselerdir. Allahu Teâlâ onlardan vaz geçti, kusurlarını bağışladı,” buyurdu.[36]

Bezzar'ın rivayetinde:

“Sonra Resûl-i Ekrem bir kavme uğradı ki, onların kafaları taşlar ile eziliyor ve ezildikçe de hemen düzeliyordu. Usanç getirilmeden bu hale devam edilir. Resûl-i Ekrem:

“Ya Cebrail bunlar kimlerdir?” diye sorar. Cebrail aleyhisselâm:

“ Bunlar namaza tenbel davranan ve namaz kendilerine ağır gelen kimselerdir,” der.”

Hattb ve İbn Keccâr'ın rivayetlerinde, “Namaz, Müslümanlığın alâmetidir. Kim ki gönlünü namaza verir, ona devam eder; vaktine, farzına ve sünnetine riâyet ederse, o, mümindir.” Buyurulmuştur.

İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey Muhammed! Ümmetine beş vakit namazı farz kıldım ve onlara devam edip vaktinde kılan­ları cennete koymayı kendi kendime ahdettim.”[37], buyurmuştur.

Ahmed ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kim ki namazın kendi üzerinde Allah'ın bir hakkı ve kendisi­ne borç olduğunu bilir ve onu edâ ederse cennete girer.”[38], bu­yurmuştur.

Garip ve hasen olduğunu söyleyen Tirmizî, ayrıca Neseî ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli, namazdır. Namazı iyi ve dürüst kıldı ise korktuğundan emin olarak zafere ulaş­mıştır. Şayet namazı bozuk ise, ümitsizlik ve zarar içindedir. Şayet farzlarından eksiği varsa Allahu Teâlâ:

“Bakın kulumun nafile na­mazı var mı?” Var ise onlarla farzından noksan olanlar tamamlanır. Sonra diğer amellerinde de aynı işlem uygulanır.” [39]

Nesei'nin rivayetinde, “Kıyamet günü kul, ilk önce namazdan hesaba çekilecektir. İnsanlar arasında ilk bakılacak dava da kan da­vasıdır.” buyurulmuştur.

Âhmed, Ebû Dâvûd, Neseî, İbn Mâce ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği ameli na­mazdır. Şayet namazını tamamladı ise tamam olarak kendisine yazı­lır. Şayet eksiği varsa Allahu Teâlâ meleklere: “Bakın kulun nafile ibadeti var mı?” buyurur. Varsa farzı ondan tamamlanır. Sonra ze­kâtta da durum aynı olur. Sonra bütün amelleri bu şekilde ele alı­nır.”[40], buyurmuştur. Ahmed, Ebû Dâvûd, İbn Mâce, Dârimî, İbn Kani, Hâkim ve Beyhaki’nin Temimi Dâri'den; İbn Ebi Şeybe ve Ahmed’de sahabeden bir zatdan yukardaki hadisi aynı şekilde nakletmişlerdir.

Taberâni'nin rivayetinde,

“Kıyamet günü kulun ilk sorguya çe­kileceği namazıdır. Şayet namazını dürüst kılmışsa felaha ermiştir. Şayet namazı tamam değilse işi perişandır ve zarardadır.”[41], bu­yurulmuştur.

İbn Âsâkîr'in rivayeti, “Kulun ilk önce hesaba çekileceği namaz­dır. Namazı düzgün ise diğer işleri de düzgündür. Şayet namazı düz­gün çıkmazsa diğer amelleri de bozuktur. Sonra Allahu Teâlâ: “Ba­kın, kulumun nafilesi var mı?” diye sorar. Şayet nafilesi varsa onun­la farzları tamamlanır. Allah'ın lutûf ve keremiyle diğer farzlarda da hüküm aynı olur.”, şeklindedir.

Ahmed, Ebû Dâvûd. Nesei ve Hakim'in rivâyetlerindeki ifade tarzı şöyledir:

“Kıyamet günü insanlar ilk önce namazdan sorguya çekileceklerdir. Her şeyi en iyi bilen Allahu Teâlâ meleklere: “Kulu­mun namazına bakın, tamam mıdır, yoksa eksiği var mıdır?” buyu­rur. Şayet tamam kıldı ise tamam olarak yazılır, şayet eksiği varsa Allahu Teâlâ: “Bakın kulumun nafile namazı var mı? Şayet nafile namazı varsa farzlarını ondan tamamlayın.” buyurur. Sonra diğer ameller de aynı işleme tabi tutulur”.

Tayâlisî, Taberânî ve Zıya “Muhtâre” sindeki rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Cebrail aleyhisselâm Allahu Teâlâ katından bana geldi ve:

“Ey Muhammed, Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Senin ümmeti­ne beş vakit namazı farz ettim. Kim ki bu namazı, abdest, vakit, rü­kû ve secdesine riâyet ederek hakkıyle kılarsa, bu sayede onu cen­nete koymak için ahdim vardır. Fakat kim ki bunlarda noksanlık ederek bana mülaki olursa, onun için verilmiş bir sözüm yoktur; di­lersem ona azâb ederim, dilersem merhamet ederim.” buyurmuştur.[42]

Beyhaki'nin rivayetinde, “Namaz için terazi vardır. Kim hakkıy­le namazı ifa ederse bol mükâfat alır.” Buyurulmuştur.

Deylemî'nin rivayeti, “Namaz, şeytanın yüzünü karartır, sada­ka belini kırar, Allah için sevgi ve ilimde mahabbet şeytanın sonunu getirir. Siz bunları yaptığınız vakit batıya kadar şeytan sizden uzak­laşır.” buyurulmuştur.

Timizi, İbn Hibbân ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allah'tan korkun, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan ayı oru­cunuzu tutun, mallarınızın zekâtını verin, size herhangi bir şeyi em­rettiğim vakit (veya basınızdaki âmirlere) itaat edin ki Rabbmızın cennetine giresiniz.”[43] buyurmuştur.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Neseî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

Amellerin Allah'a en sevimlisi, vaktinde kılınan namaz, sonra anne ve babaya iyilik etmek ve sonra da   Allah yolunda   cihattır.”[44], buyurmuştur.

Beyhaki'nin Hz. Ömer (r.a.) den rivayetinde; şöyle demiştir: “Adamın biri Resül-i Ekrem'e geldi ve:

“Ya Resûlallah, îslâmda Allah katında amellerin en sevimlisi hangisidir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Vaktinde kılınan namazdır. Namazı terkedenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.” buyurdu. Bunun için Hz. Ömer'i vurdukları vakit namaz vakti gelince, kendisine vaktin geldiğini söylediklerin­de, “Büyük nimettir.” dedi ve namaz kılmayanın islâm'da nasibi ol­madığını bildiği için yarası akar olduğu halde yine de namazını kıl­mıştır.

Zehebi'nin rivayetine göre Resûl-i Ekrem:

“Kul namazı vaktin evvelinde kıldığı vakit, bu namaz bir nuru olduğu halde göklere, Arş'a varıncaya kadar yükselir. Sahibi için kı­yamete kadar İstiğfar eder ve i “Beni koruduğun gibi Allah da seni korusun” der. Kul namazı vaktinin dışında (vakit çıktıktan sonra) kıldığı vakit, bu namaz üzeri karanlık ve siyah olduğu halde yükselir. Birinci kat semâya çıktığı vakit, eski çaput gibi dürülür ve sahi­binin suratına çarpılır.” [45], buyurmuştur.

Ebû Davud'un rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Üç kişi vardır ki, Allahu Teala onların ibadetini kabul etmez. Bunlardan birisi de namazı vaktinden sonra kılandır.”, buyurmuştur.

Diğer bazılarının anlattıklarına göre hadisde şöyle varid olmuş­tur:

“Namaza devam eden kimseye Allahu Teâlâ beş hasletle ikram eder. Ondan, geçim darlığını ve kabir azabını kaldırır. Kitabı (kı­yamet günü) sağ elinden verir. Sırat köprüsünü şimşek gibi geçer ve hesap görmeden cennete girer. Namaza ihanet edeni de onbeş şey ile cezalandırır. Bunlardan beşi dünyada. Üçü ölüm ânında, üçü mezarda ve üçü de mezardan kalktığı vakittedir.

Dünyada olanlar: Ömrünün bereketini kaldırır, yüzünden sâlihlerin nurunu siler, bütün ameli boşa gider, duası göklere yükselmez ve sâlihlerin duasından nasibi olmaz.

Ölüm ânında olanlar: Zelil olarak ölür, aç olarak can verir ve su­suz olarak dünyaya veda eder.

Mezarda karşılaşacağı cezalar: Mezarı o kadar dar olur ki, ke­mikleri birbirine geçer, mezar kendisine ateş olur ve gece gündüz ateş üzerinde durur, başı kel ve zehirli bir yılan kabirde kendisine musallat olur. Bu yılanın tırnaklan demirdendir, her tırnağın uzun­luğu bir günlük yoldur. Ölü ile konuşur ve:

“Ben, başı kel yavuz er­kek bir yılanım” der. Sesi gök gürültüsü gibidir. Şöyle der:

“Rabbim bana, sana vurmamla emretti. Sabah namazını vaktinde kilmayip gün doğmasından sonraya bıraktığın, öğleyi ikindi, ikindiyi akşama akşamı yatsıya ve yatsıyı da sabaha kadar tehir ettiğin için, ben de kuyruğum ile sana vuracağım.” der. Her vuruşta adam yetmiş arşın yere batar. Böylece kıyamet sabahına kadar mezarında azâb olur.

Mezarından kalktığında uğrayacağı ukubete gelince; kıyamet yerinde hesabı zor olur, Rabbin gazab ve hışmını üzerine çeker ve cehenneme girer.”

Diğer bir rivayette de şöyle vârid olmuştur:

Namazını gecikti­rip vaktinde kılmayan bu adam kıyamet günü elinde üç satır yazı ol­duğu halde mahşer yerine gelir. Birinci satır, “Ey Allah'ın hakkını kaybeden-, ikinci satır, “Ey Allah'ın gazabını hak eden: Üçüncü sa­tır, “Dünyada Allah'ın hakkını kaybettiğin gibi bugün de Allah'ın rahmetinden ümidini kes” şeklinde yazılmıştır.”

Hadîsde özet olarak onbeş ukubetten söz edildiği halde ondört tanesi anlatıldı. Hadisi rivayet edenin bunlardan birisini unutması ihtimali vardır.

İbn Abbâs (r.a.) in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Kıyamet günü olduğu vakit bir adam Allah'ın huzuruna getiri­lir ve AHahu Teâlâ adamın cehenneme girmesini emreder. Adam:

“Ya Rab, hangi suçumdan sebeb?” diye sorar. Allahu Teâlâ:

“Namazı vaktinden geciktirdiğin ve benim adıma yalan yemin ettiğin için, buyurur.” buyurmuştur.

Yine bazılarının rivayetinde; bir gün Resûl-i Ekrem Ashâb'ına hi­taben:

“Siz, “Allah'ım, aramızda şâki ve rahmetinden mahrum olan­ları bırakma” diye dua edin. Bu şaki ve Allah'ın rahmetinden mah­rum olanın kim olduğunu biliyor musunuz? diye sordu. Ashâb:

“Bilmiyoruz, ya Resûlallah,” deyince, Resûl-i Ekrem:

“Namazı terkedendir,” buyurdu.

Yine bir rivayette Resûl-i Ekrem:

Kıyamet günü ilk yüzleri ka­raracak olanlar, namazı terkedenlerdir, Cehennemde Lemlem adında bir vadi vardır. Burası yılanlarla doludur. Her yılanın ensesi­nin kalınlığı devenin boynu gibidir. Uzunluğu ise bir aylık yol kadardır. Bu yılan namaz kılmayanı sokup zehirler. Zehiri, yetmiş yıl insan vücudunda kaynar durur. Sonra, eti pişer ve birbirinden ayrı­lır.” buyurmuştur.

Yine bir rivayette şöyle buyurulmuştur:

“İsrâiloğullarından bir kadın Mûsâ aleyhisselâma giderek:

“Ya Mûsâ, ben büyük bir günah işledim. Şimdi pişman oldum, tevbe ettim. Dua et de Allahu Teâlâ tevbemi kabul etsin,” dedi. Mûsâ aleyhisselâm:

“Ne suç işledin?” diye sordu. Kadın:

“Zina ettim, doğan çocuğu da öldürdüm,” dedi. Hz. Musa:

“Yanımdan uzaklaş. Senin şerrinden dolayı inecek ateş bizi de yakacak, diyerek kadını kovdu ve kadın da üzüntülü gönlü ile ora­dan uzaklaşıp gitti.

Cebrail aleyhisselâm Hz. Musa'ya gelerek:

“Ey Mûsâ, Allahu Teâlâ, “Tevbekâr olan bu kadını niçin kovdun, daha kötüsünü görmedin mi?” buyuruyor, dedi. Hz. Mûsâ:

“Ya Cebrail, bundan da kötüsü kimdir?” diye sordu. Cebrail aleyhisselâm:

“Kasden ve kaza etmeyi düşünmeyerek namazı terkedendir,” dedi.

Yine rivayete göre geçmiş büyüklerden biri şöyle diyor:

“Bir zât, ölen bir kız kardeşini mezara defnederken farkında olmayarak kesesini de mezara düşürdü. Herkes dağıldıktan sonra kesesini al­mak için mezarı açtı. Mezarın içinden ateş harareti geliyordu. He­men keseyi aldı ve mezarı kapattı. Ağlayarak annesinin yanına gitti ve annesine:

“Anneciğim, kızkardeşimin hayat hikâyesini bana anlat,” dedi. Annesi:

“Neden icab etti, niçin ısrarla ve heyecanla soruyorsun?” dedi. Oğlu durumu kendisine anlattı. Bunun üzerine annesi:

“Oğlum, kızım namazına tenbel idi, vakti geçirirdi,” dedi. İşte bu, namaz vaktini geciktirenin cezasıdır. Hiç kılmayanın cezasını da sen düşün. Namazı devamla kılmamıza Allahu Teâlâ'nın bize yar­dımcı olmasını dileriz.

Tembih: Namazı terketmenin, vaktinden önce ve sonra kılma­nın büyük günahlardan sayılması, Şeyhaynin Udde sahibinden nak­lettiklerine dayanır. Envar'in vaktinde iade etmemek şartıyle ke-bâirdir deyip böyle bir kayıt koşması yerinde değildir. Çünkü vaktin­den önce namazı kılan kimse, vakit içinde bu namazı iade ederse de daha önce kasden kıldığı, din ile alay eder mahiyette olduğu için kebâirdendir. Esnevi'nin, Şeyhaynin, “Namazı vaktinden önce kıl­manın dir” demelerinin gerçek bir dayanağı yoktur. Zira eğer bu adam, vaktinden önce kılınan namazın caiz olduğuna inanıyorsa buna, diyecek yok. Şayet olmadığını biliyorsa, namazı caiz değildir. Bununla beraber namazı vaktinde yeniden kılarsa haram oluyor, çünkü fasit bir namaz kılmıştır. İşte bundan haram diye tabir etmek gerekir. Şayet vaktinden önce kıldığı o namazı vaktinde kıl­mazsa, işte hem önce vaktinden evvel fasit bir namaz kılmakla ve hem de vakti içinde kılmamakla günahkârdır, demek de doğru de­ğildir. Bunun için Ezrâİ: “Anlattığında karışıklık vardır. Udde sahibi ve diğerlerinin, “Namazı vaktinden önce kılmak, büyük günahlar­dandır” demelerinden maksadları bu değildir, diyor. Ancak vaktin­den önce namazın caiz olmadığını bildiği halde kılarsa, o zaman bü­yük günah olur. İşte imamlardan birçoklarının sözlerinin gereği budur. Bunun kebâir olduğunda ve din ile eğlence etmek anlamına gel­diğinde -sonunda kaza etse de etmese de- söz yoktur.

“Tehzib” de zayıf bir tevcih olarak “Bir vakit namazı vaktinden çıkarmak, den sayılmaz. Bunu adet haline getirdiği vakit şehâdeti reddolunur.” denmektedir.

Halimi diyor ki:

 “Namazı terketmek, büyük günahdır. Bunu âdet haline getirmek fuhuştur. Şayet namazı kılar, fakat hakkını yerine getirmezse; huşu etmez, sağa sola iltifat eder, parmaklarını çıtlatır, yanında konuşulanları dinler, yerdeki taşları düzeltir, sakalı ile oy­nar ve benzeri hareketlerde bulunursa, bunlar da küçük günahlardandır”.

Ezrai diyor ki:

“Başkalarına göre bu sayılanlar, namazın mekruhlarındandır.” Fakat Halimi'nin sözü gerçeğe daha yakındır. Çün­kü huşu'un vacip olmasına tevcihe, bu görüş daha uygundur. Çünkü huşû'a aykırı olan her şeyi temelinden yok etmek, onun borcudur.

Huşû'u gerektiren tevcihe bu görüş daha uygundur. Namaz kı­lan kimsenin huşû'u münâfi olan her şeyin namazda bulunmaması­na dikkat etmesi lâzımdır. Çünkü namazın herhangi bir cüz'ünde olursa olsun, huşû'a münâfi olan her şey haramdır. Fakat en doğru olan görüşe göre namazda huşu sünnettir. Huşû'a münâfi hareketle­rin hiç biri haram değildir.

Bir Başka Tembih: Ashâb ve onlardan sonra gelen âlimler, na­mazı terkedenin küfründe ihtilâf etmişlerdir. Yukarda geçen birçok hadislerde, “kâfir olduğu, şirk koştuğu, îslâm milletinden çıktığı, Al­lah ve Resulünün zimmetinden uzaklaştığı, amelinin mahvolduğu, dini olmadığı, İmanı bulunmadığı” ve benzeri şiddet ifâde eden ifâ­delerin zahirine bakarak Sahabe, Tabiin ve onlardan sonra gelenle­rin pek çokları namazı terkedenin küfrüne hükmetmişler ve kanı­nın helâl olduğunu söylemişlerdir.

Ashâb'dan Ömer, Âbdurrahman b. Avf, Muâz İbn Cebel, Ebû Hureyre, İbn Mesûd, İbn Abbâs, Câbir b. Abdullah ve Ebû'd-Derdâ radıyallahu anhum; Ashâb'tan olmayan Ahmed İbn Hanbel, İshâk b. Raheveyh, Abdullah b. el-Mubârek, Nehaî, Hakem b. Uyeyne, Eyyup Sahtiyan, Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Ebû Bekir b. Ebî Şeybe, Züheyr b. Harp ve diğerleri hep bu görüştedirler. Bunların hepsi, namazı ter-kedenin küfrüne ve kanının helâl olduğuna kaillerdir. Nitekim İbn Hazm de Hz. Ömer'i ve ismini verdiğimiz diğer zatlardan bazılarını anarak, bunlara göre kasden bir farzı vaktinden çıkarıp terkeden, kâfir ve mürteddir ve bunlara muhalefet edeni de bilmiyoruz, dedi. Muhammed b. en-Nasr’ın anlattığına göre İshak diyor ki:

“Resûl-i Ek­rem'den “Şüphesiz namazı terkeden kâfirdir.” rivayeti Sahih olarak sabit olmuştur. Aynı zamanda ondan bugüne kadar bütün ilim er­babı, kasden ve özürsüz namazı terkedenin küfrüne, kail olmuş­lardır.

İşte bu iddiada nazar var. Belki Sahabe ve onlardan sonra ge­lenler arasında bu hususta süregelen ihtilâf uyarınca bu davayı ka­bul etmek mümkün değildir. Şafii ve diğerleri her ne kadar namazı terkedenin, “Bu terk helâldir” demedikçe kâfir olmaz dedilerse de katline cevaz vermişlerdir. Meselâ, bir adam bir namazı kılmasa, na­mazın vakti çıksa ve kendisine, “Bu namazı kaza et” dediklerinde, yine kılmazsa kılıç ile boyun vurulur, demişlerdir.[46]

Başka Bir Tembih: Resûl-i Ekrem:

“Çocuklarınıza yedi yaşına bastıklarında -şayet temyiz kabiliyyetinde iseler- namaz ile emredin. On yaşına geldiklerinde na­maz kılmayacak olurlarsa onları dövün ve yataklarını ayrı serin.”[47], buyurmuştur. Hattabi, “Bu hadîs, namazı terkedenin ağır ce­zalara maruz kalacağına delâlet etmektedir.” demiştir. Hatta Şafiî'­nin adamlarından bazıları, namazı terkeden kimsenin öldürülmesi­nin vücubuna bu hadis delil çeker ve derler ki, rüşdüne ermeyen bir çocuk, namaz kılmıyor diye dayağı hakederse, erginlik çağma gel­dikten sonra kılmayanın cezasının daha ağır olması gerekir. Dayak­tan daha şiddetlisi de öldürmektir, derler. Burada itiraz mevcud olmakla beraber namazı terkeden öldürülür, diyenin tevcihi şöyledir: Namazı terkeden kimse, mü’minlere, meleklere ve peygamberlere karşı, cinayet işlemiş olur. Zira teşehhütte:

“Allah'ın selâmı, dünya ye âhiret mihnet ve güçlüklerinden emin olmak, bize ve bütün sâlih iyi kullar üzerine olsun.” demek vaciptir. Nitekim Resûl-i Ekrem:

“Namaz kılan bunu okuduğu vakit, yer ve göklerdeki bütün iyi­lere mükafatı ulaşır.”[48] buyurmuştur. Bunu, yâni teşehhüdü okumamakla umumi bir cinayet işlemiş olur. Böyle umumî cinayet işleyenlerin cezası da ölümdür, derler. Halbuki yukarda geçen ve na­mazı terkeden kimsenin Allah'ın himayesinden uzakta kaldığım ifa­de eden Sahih hadislerden, bu kimsenin katline delil göstermek daha uygundur. Çünkü bunlar, kanının heder olmasında ve kanının heder olması için de öldürülmesinde daha açık delillerdirler.

Zekât ve hac gibi îslâmın diğer şartlarını terkeden kimse öldü­rülmediği halde namazı terkedenin öldürülmesine gelince; bu ibadetlerin namaz gibi olmamasındandır. Zira zekât zorla da alınabilir. Yemeği ve içmeyi kendisinden yasaklamakla da oruca zorlanabilir. Gündüz iftar edemeyeceğini anlayınca geceden oruca niyet zorunda kalır. Hacda da durum aynıdır. Bu yıl haccetmeyen gelecek yıl hac­ca zorlanabilir. Hacdaki emrin terâhi için olduğunu kabul edenlere göre bu da mümkündür ve bunda bir sakınca da yoktur. Namaz, bun­ların hiç biri gibi olmadığı için bunu terkedenin cezası ancak onu öl­dürmek olmuştur. Zekâtı vermeyenlerle savaşmak caiz olduğuna gö­re namazı terkedeni öldürmekle insanları korkutmak öncelikle caiz olur.[49]

 

78. : Perdesi Olmayan Açık Yerde Yatmak

 

Ebû Davud'un rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Perdesi ve korkuluğu olmayan bir dam üstünde yatan kimse Allah'ın himayesinden uzaklaşmıştır.”[50], buyurmuştur.

Tirmizi, garip olduğunu söylediği bir rivayetinde, Resûl-i Ekrem önüne sed ve perde çekilmeyen yerde yatmaktan nehyetmiştir.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Gece karanlığında bize atan ve bizi vuran kimse, bizden değil­dir. Kim ki etrafı çevrili duvarı olmayan yüksekçe bir yerde yatar da düşüp ölürse kanı hederdir.” [51]

Ebû Imrân el-Cüvenî diyor ki:

“Fars cephesinde idik. Başımızda kumanda olarak Abdullah'ın oğlu Züheyr bulunuyordu. Bir ara bir adamın etrafında korkuluğu bulunmayan bir dam başında yattığını gördü. Bana dönerek:

“Bu hususta Resûl-i Ekrem'den bir şey duydun mu?” diye sordu. Ben:

“Hayır, duymadım,” dedim. O:

“Adamın biri bana dedi ki; Resûl-i Ekrem:

Kim ki yüksek bir yerde veya dam başında yatar ve fakat etra­fında dayanıp direnecek ve tutunacak bir tutamağı olmazsa, artık o Allah'ın korumasından uzaklaşmıştır. Kim ki dalgalar yükselmeye başladıktan sonra denize girerse, bu da Allah'ın himayesinden uzaklaşmıştır.”[52], buyurmuştur, dedi. Ayrıca Beyhaki de merfû ola­rak bu hadisi rivayet etmiştir. Beyhaki'nin Ebû Imran'dan rivaye­tinde, Ebû İmrân diyor ki:

“Zehr-i Şevvâ ile geziyorduk. Bir duvarın ardında ayaklarını dayayıp koruyacak bir şey olmadığı halde uyu­yan bir adamı gördü. Eli ile ayaklarına dokunarak adamı uyandır­dı ve:

“Kalk,” dedi. Sonra Züheyr, Resûl-i Ekrem:

“Kim bir duvarın üzerinde yatar uyur ve ayaklarını dayayacak bir şey bulmaz da bu sebeple düşüp ölürse, artık Allah onu korumaz.” buyurdu,” dedi. Beyhaki diyor ki:

“Bu hadîsi Şube, Ebû Imran'dan, o da Muhammed'den, o da Ebû Züheyr'den rivayet etmiştir. Başka yollardan rivayet edil­diğini söyleyenler de vardır.”

Tembih: Müteahhirin âlimlerinin pek çoğu bu hadisleri delil gös­tererek etrafı çevrili olmayan yerde yatıp uyumanın büyük günah­lardan olduğunu söylemişlers de, bu hadislerden bu hükmü çıkar­mak doğru değildir. Çünkü burada “Allah'ın himayesinden uzak ol­ma” nın anlamı, büyük günahtır demek değildir. Bu adam böyle yap­makla tehlikeye girmiş gibi oldu. Adet bakımından bazılarınca bu tehlikelidir. Aslında bunun büyük günahlardan olması şöyle dursun, haram bile değildir. Bunun için en doğrusu, bizim imamlarımızın da kabul ettikleri gibi, tenzihen mekruh olmasıdır. Fakat denizde şiddetli dalga olduğu vakit denize girmek den olduğu gibi, bu da dir, demek doğru değildir. Çünkü böyle tehlikeli bir anda denize girmenin haram olduğunda şüphe yoktur. Zira bu, göz göre göre tehlikeye atılmaktır. Haram olunca kebâirden de olabilir. Çün­kü bu adam göz göre göre kendisini tehlikeye atmıştır. Burada Al­lah'ın himayesinden uzak kalmak demek, onu kendi nefsi ile baş ba­şa bırakmak demektir. Hatta ölürse, kendini tehlikeye attığı için azâb olur. Etrafı çevrilmemiş bir yüksekçe yerde yatmak böyle değildir. Çünkü oradaki tehlike ile dalgalı zamanında denizdeki tehlike bir değildir. İşte imamların, birine mekruh diğerine haram demelerinin sırrı buradadır.[53]

 

79. : İttifaklı Veya İhtilaflı Olan Namazın Farzlarından Birini Terketmek

 

Bir cemaatın tahriç edip Tirmizi'nin Sahih dediği, aynca Dâre Kutnî ve Beyhaki'nin rivayet ettikleri bir hadîsde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Kişinin namazı, rükû ve secdede belini iyice doğrultmadıkça, yeterli olmaz.” [54]

Ebû Dâvûd, Neseî, İbn Mâce ve Huzeyme'nin oğulları ile İbn Hibbân Sahihlerindeki rivayetlerinde Resûl-i Ekrem namazda karga­nın dane toplamasından, yırtıcı hayvanın oturmasından, devenin kendine yer etmesi gibi mescidde yer ayırmaktan nehyetmiştir.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Hırsızlık yönünden insanların en kötüsü, namazından çalandır.”

“Namazından çalmak nasıl olur?” diye soranlara, Resûl-i Ekrem:

“Rukûunu ve secdesini tamamlamaz veya rükû ve secdenin hakkı­nı vermez de belini iyice düz tutmaz.”[55] buyurmuştur.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“İnsanların en hırsızı, rükû ve secdesini tamam yapmamakla na­mazını çalan ve en cimrisi de selâmda cimrilik edendir.”[56], bu­yurmuştur.

Ahmed, İbn Mâce, İbn Huzeyme ve İbn Hibban Sahihlerindeki ri­vayetlerine göre, Resûl-i Ekrem, ardında namaz kılanlardan bir ada­mın secdede ve ruküda gereği gibi belini doğrultmadığını gözünün ucu ile farkeder. Namaz bitince,

“Ey Müslümanlar topluluğu, secde ve rukûda gereği gibi belini düzeltmeyenlerin namazı olmaz.”[57], buyurmuştur.

Hadîsi Bilâl da rivayet etmiştir.

Taberâni'nin -ravileri sikadan olan- rivayetinde Resûl-i Ek­rem:

“Rükû ve secdeleri arasında belini doğrultmayanın namazına Allahu Teâlâ değer vermez.”[58], buyurmuştur.

Yine Taberani ve Ebû Yâlâ'nın hasen sened ile, İbn Huzeyme de “Sahih”inde Ebû Abdillah el-Eş’ari (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem, bir adamın rükû ve secdesini tamamlamadan namaz kıldığı­nı ve tavuk'un daneyi toplaması gibi rükû ve secdeye vardığını gö­rünce,

İşte şu adam, bu hali üzre ölür yâni namaz durumunu düzeltmezse Muhammed milletinin gayri bir milletten olduğu halde ölür.” buyurdu ve sonra da:

“Rükû ve secdenin hakkını vermeyerek tavuk daneyi toplar gibi rükû ve secde eden, acıkmış bir adamın bir veya iki hurma yemesi gibidir. Aç olan kimseye bir veya iki hurma bir yarar sağlamayacağı gibi, buna da bu namaz bir fayda sağlamaz.” buyurdu.

Ebû Salih diyor ki: Ebû Abdillah'a:

“Bu hadîsi kim rivayet etti?” diye sordum. Ebû Abdillah:

“Ordu kumandanları, Amr b. el-As, Hâlid b. Velîd ve Şurahbil b. Hasene -Allah hepsinden razı olsun- Resûl-i Ekrem'den duydu ve rivayet ettiler,” dedi.[59]

Ebû'l-Kasım el-Isbahani’nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Adam altmış, yü namaz kıldığı halde bunun namazı kabul olmaz. Çünkü rukûu tamamladı ise secdesini, secdesini tamamladı ise rukûunu tart.” buyurdu.

Taberâni'nin hasen sened ile rivayetinde, Resûl-i Ekrem Asha­bına,

“Eğer şu vadi sizden birinizin olsa dal ve ataçlarından kesmez­di. Nasıl olur da Allah için olan namazınızdan keser, koparır ve onu eksik bırakırsınız? Namazınızı tamamlayın, zira Allahu Tealâ ancak tam olan namazı kabul eder.”[60], buyurmuştur.

Buharî'nin Huzeyfe (r.a.) den rivayetinde, Huzeyfe (r.a.) bir adamın namazda rükû ve secdenin hakkını vermediğini görünce, adama:

“Sen namaz kılmadın, eğer bu şekil namaza devam ederken ölürsen, Muhammed aleyhisselâmın (s.a.v.) fıtratının hilâfına öl­müş olursun, “dedi. Ebû Davud'un rivayetinde, Huzeyfe radıyallahu anh, adama:

“Kaç yıldır böyle namaz kılıyorsun?” diye sordu. Adam:

“Tam kırk yıldır böyle kılıyorum,” deyince, Huzeyfe radıyalla­hu anh:

“Demek ki kırk yıldır namaz kılmamışsın. Şayet böyle ölürsen Muhammed aleyhisselâmın (s.a.v.) getirdiği fıtratın aksine ölmüş olursun,” dedi.

Ahmed'in ceyyid sened île rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Rükû ve secdeler arasında belini doğrultmayan musalliye Al­lahu Teala bakmaz.”[61], buyurmuştur.

Henüz haklarında had cezası nazil olmamıştı ki Resûl-i Ekrem:

Zina edip içki içen ve hırsızlık edenleri nasıl görürsün?” sor­du. Sonra da,

“Bunlar fahiş, açık ve çirkin günahlardandır. Bunlarda şiddetli ukubetler vardır. Hırsızlığın en kötüsü de namazdan çalmak­tır. Her kim namazda rükû ve secdesini tamamlamazsa bu suretle na­mazdan çalmış olur.” buyurmuştur.

Beyhakî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Her kim abdest alır ve abdestini (usûlüne uygun olarak) güzel­ce tamamlar, sonra namaza kalkar; namazın kıraet, rükû ve secde­sini (mükemmel şekilde) tamamlarsa, namaz: “Beni koruduğun gibi Allah da seni korusun.” der. Sonra bir ışık ve nur olduğu halde gök­lere yükselir. Gök kapıları kendisine açılır, böylece Allah'a kadar yükselir ve sahibine (kıyamet günü) şefaat eder. Her kim namazın kıraet, rükû ve secdesini tamamlamazsa, namaz, “Beni yok ettiğin gibi Allah da seni yoketsin.” der. Sonra bu namaz karanlıklar içeri­sinde göklere yükseltilir fakat gök kapıları bu namaza kapanır. Son­ra bir bez parçası gibi dürülüp sahibinin suratına çarpılır.”[62], bu­yurmuştur.

İbn Abdülberr'ın Sahih ve Tirmizî'nin hasen dediği rivayetlerin­de; adamın biri Resûl-i Ekrem'in yanında namaz kıldı. Namazını bi­tirdi ve Resûl-i Ekrem'e selâm verdi. Resûl-i Ekrem,

“Dön kıl, zira sen kılmadın.” buyurdu. Adam iki defa daha namaz kıldı fakat her seferinde de Resûl-i Ekrem: “Kılmadın, kıl.” buyurdu. Bunun üzerine adam:

“Anlayamadım, kusurum nerededir, onu bana bildir, ya Resûlallah,” deyince, Resûl-i Ekrem:

“Sizden herhangi biriniz Allahu Teâlâ'nın emrettiği şekilde, yüzünü, dirsekleri ile beraber ellerini yıkayıp başını meshetmedikçe ve ayaklarını topuklarına kadar yıkayıp güzelce abdestini almadık­ça; sonra tekbir, tahmîd ve temcîd, yâni süphanekeyi okumadıkça ve sonra yeteri kadar en kolay okuyabileceği yerden okuyup tekbir ala­rak ellerinin içini diz kapaklarına koymak suretiyle rükû yapıp iyi­ce azaları hareketten kesilip sükûn bulmadıkça, sonra “Semiallahu limen hamiden” diyerek yine azası yerli yerinde durmak üzere kı­yam etmedikçe, sonra tekbir alıp secdeye giderek alnını yere koyup iyice azasını hareketten kesmedikçe, sonra tekbir alıp aynı şekilde iki secde arasında oturup azası hareketten kesilinceye ve her rek'ati bu minval üzere kılmadıkça namazı tamam olmaz.”[63],  buyurmuştur.

Bezzâr'ın hasen sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Namaz üç cüzden ibarettir. Bunun bir cüzü taharet, bir cüz'ü rükû ve diğer cüz'ü de secdedir. Kim bunları hakkıyle yerine geti­rirse kıldığı namazı kabul olduğu gibi diğer amelleri de kabul olur. Kimin de namazı kabul olmaz reddedilirse, diğer amelleri de redde­dilir.” [64]buyurmuştur.

Tembih: Namazda tâdil-i erkânı terketmeyi büyük günahlardan sayma hususunda her ne kadar başkasının görüşüne tesadüf etme­dim ise de, yukarda rivayet edilen hadîslerdeki şiddetli veîdlerden bunun büyük günahlardan olduğu meydandadır. Bununla beraber ittifakh olan bir farzı terketmek namazın bozulmasını gerektirir ki, bunun  olduğu meydandadır. İhtilaflı olan farzlarda da durum aynıdır. Farz olduğunu kabul edenlere göre terki namazı bozar. Bu­rada aynı veid vardır.[65]


 

[1] el-Müddessir: 74/43-45.

[2] Sünenü't-Tirmizî, 5/13.

[3] Sahihu Müslim, 1/88.

[4] Sünenü'n-Nesei, 1/331; Sünenü İbn Mâce, 1/342; Sünenü't-Tirmizi, 5/14.

[5] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/295 (Taberâni'nin Evsatsındaki ri­vayetinden naklen).

[6] et-Tergib vet-Terhib, 1/379 (Hibetüllah et-Taberi’nin rivayetinden naklen).

[7] Sünenü İbn Mâce, 1/343.

[8] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/47 (Ebû Ya'lâ ve Taberâni’nin “Kebir’indeki rivayetlerinden naklen).

[9] et-Tergib ve't-Terhib, 1/379 (Taberânî'nin rivayetinden nalken).

[10] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/292 (Bazzâr'ın rivayetinden naklen).

[11] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/292 (Taberânî'nin “Kebir” ve “Sağir”indeki rivayetlerinden naklen).

[12] Sünenü’t-Tirmizi, 5/14.

[13] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid. 1/295  (Taberani'nin “Kebir”inde ve Bezzâr'ın rivayetlerinden naklen).

[14] et-Tergib vet-Terhib, 1/382 (Taberâni'nin rivayetinden naklen). (752)   Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/105 (Taberâni'nin “Evsât”ındaki ri­vayetinden naklen).

[15] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid. 1/105; (Taberâni'nin “Evsât”ındaki ri­vayetinden naklen).

[16] et-Tergib ve't-Terhib, 1/384 (İbn Hibban’ın rivayetinden naklen). (752/b)   et-Tergib ve't-Terhib, 1/384 (Taberani’in rivayetinden naklen).

[17] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid,  1/47  (Taberâni'nin “Kebir”inde  ve Ahmed'in rivayetlerinden naklen).

[18] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/295    (Ahmed'in rivayetinden nak­len).

[19] et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/385.

[20] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/295 (Taberâni'nin “Kabir”indeki ri­vayetinden naklen).

[21] et-Tergib ve't-Terhib, 1/385 (755/b)   et-Tergib ve't-Terhib, 1/386.

[22] et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/385.

[23] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 1/295.

[24] Mes'ele, amelin İmandan cüz olup olmaması meselesidir. Bu husustaki gö­rüşler değişiktir. Meselâ, Havâriç, ameli terkedenin ve büyük günahları İs­leyenin kafir olduğunu söylemişlerdir. İşte bunlara göre namazı kılmayan kafirdir.

Mûtezile'ye göre, ameli terkedip büyük günah işleyen kimse ne mü’mindir, ne de kâfirdir.

Her iki mezhebin görüsü de batıldır. Çünkü ameli terkeden ve büyük günah işleyen kimsenin kafir olmadığını ifâde eden âyet ve hadisler var­dır. “Ne mü’mindir, ne de kafirdir” sözü de batıldır. Çünkü bu takdirde bu kimsenin cennete de cehenneme de girmeyip arada, başka bir yerde kal­ması gerekir. Halbuki sonunda cennet ile cehennemden başka bir yer yok­tur. İnsanlar, ya mü’min ya da kâfirdir. Kafirler ebedi cehennemde, mü'minler ise ya affa mazhar olup ya da işledikleri suçlarının cezalarım çek­tikten sonra cennete gireceklerdir.

Dört mezhepten biri olan Şafii mezhebine gelince; bunlar, ameli imandan cüz sayarlar ve “Amel, İmana dahildir” derler. Bununla beraber de hiç bir namazı terkedenin küfrüne hükmetmezler. Nitekim fıkıh kitaplarında namazı kazaya bırakmış kimselerin nasıl hareket edecekleri hususu yer almaktadır. 

Hanefllere gelince; bunlar, “Amel, imandan cüz değildir,” Bir kimse imanın altı esasına inandı mı mü’mindir. Ameldeki kusuru ve büyük gü­nah işlemesi, küfrünü gerektirmez, belki kusurlu ve günahkâr olmasını icap ettirir.

Aslında hak olan bu iki mezhep arasındaki ayrılık sözdedir. Buna kendi terimleri ile “Münaza-i lafziyye” denir. Yâni Şafiller, amel imanda dahil­dir, derken, kâmil İmanı kasdetmişlerdir. Bunun böyle olduğunda Hanefilerin de diyeceği yoktur. Hanefiler, amel imanda dahil değildir, derken asli İmanı kasdetmiştir. Bunda da Şafilerin bir diyecekleri yoktur.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 357-363.

[25] Meryem: 19/59.

[26] el-Münafıkûn: 63/9.

[27] Sünenü’n-Nesei, 1/232.

[28] el-Maûn: 107/4-5.

[29] en-Nisâ: 4 103.

[30] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/292   (Taberânî’nin “Kebir” ve “Evsat”ındaki ve Ahmed'in rivayetlerinden naklen).

[31] el-Maûn: 107/15.

[32] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l Fevâid, 7/143 (Ta'berani'nin “Evsât”indeki ri­vayetinden naklen).

[33] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu's-salât;   Sahihu Müslim, 1/435; Sünenüt-Tirmizî, 1/331; Sünenü Ebi Davud, 1/113; Sünenü İbn Mâce, 1/224; Sünenü'n-Nesei, 1/255.

[34] Sûnenü-n-Nesei, 1/238.

[35] Sahihu Müslim, 1/568; Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l Fevâid, 1/308 (Taberâni'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[36] Sahihu’l-Buhari, Kitabu'l-Cenâiz.

[37] Sünenü Ebi Davûd, 1/117; Sünenü İbn Mâce, 1/450.

[38] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/288 (Ebû Ya'la, ve Abdullah b. Ahmed'in “Ziyadat”ındaki rivayetlerinden naklen).

[39] Sünenü'n-Neset 1/232.

[40] Sünenü'n-Nesei, 1/233; Sünenü İbn Mace, 1/448.

[41] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/292 (Taberâni'nin “Evsat”indaki ri­vayetinden naklen).

[42] Sünenü’n-Neseî, 1/233; Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/291 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[43] Sünenüt-Tirmizi, 2/516.

[44] Sahihu Müslim, 1/90.

[45] Taberani “Evsat”ında bu mealde bir hadis rivayet etmiştir. (Bak: Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/302).

[46] 757 sayılı dip nota bakınız.

[47] Sünenü Ebî Davûd, 1/133.

[48] Sahihu Müslim, 1/303.

[49] 767 sayılı dip nota bakınız.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 363-380.

[50] Sünenü Ebi Dâvud, 4/310.

[51] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/99 (Taberâni'nin rivayetinden nak­len).

[52] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/99 (Ahmed'in mevkuf ve merfu ola­rak rivayetinden naklen).

[53] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 381-382.

[54] Sünenü't-Tirmizi, 2/51; Sünenü Ebi Dâvûd, 1/226; Sûnenü İbn Mâce, 1/282.

[55] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid,; 2/120 (Ahmed'in ve Taberani'nin ri­vayetlerinden naklen).

[56] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 2/120 (Taberani'nin rivayetinden nak­len).

[57] Sünenü İbn Mâce, 1/282.

[58] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 2/120 (Taberani’nin “Kebir”inde ve Ahmed'in rivayetlerinden naklen).

[59] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/121 (Taberâni'nin “Kebir”inde ve Ebû Yâlâ'nın rivayetlerinden naklen).

[60] Mecmeu'z-Zevûid ve Menbeu’l-Fevaid, 2/121, 122 (Taberani'nin “Evsat”daki rivayetinden naklen).

[61] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 2/120   (Ahmedin rivatyetinden naklen).

[62] Biraz daha ifade farkı ile aynı hadisi Taberani “Kebîr”inde ve Bezzâr riva­yet etmişlerdir. (Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/122).

[63] Sünenü'tTirmizi, 2/101, 102; Sünenü Ebî Davûd, 1/226.

[64] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/147 (Bezzar'ın rivayetinden naklen).

[65] Tumaninet, rükünler ve rükünler arasında azaları hareketten kesip tadil-i erkan etmek Hanefilerde vaciptir.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 383-387.