İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

CENAZE BÖLÜMÜ

 

113. 114. 115. 116. 117. Ve 118. ler: Musibet Ve Felâket Anlarında Yüzünü Tırmalamak, Yanaklarına Vurmak, Yaka-Paça Yırtmak, Bağırıp Çağırmak, Ölünün İyiliklerini Anlatarak Ağıt Yakmak, Bu Ağıtı Dinlemek, Saçını Sakalını Yolmak Ve Veyl Ve Helak İle Kendisine Beddua Etmek

 

Buhârî ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Yanaklarına vuran, yakalarını yırtan veya câhiliyet davetiyle çağıran bizden değildir.”[1], buyurmuştur.

Yine Buhâri ile Müslim'in Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) den tahriçlerinde, şöyle dedi:

“Resûl-i Ekrem'in beri olduğu şeylerden ben de beriyim. Resûlullah, vâveylâcı, saçını yolan ve elbisesini yırtan ka­dınlardan beri idi.” [2]

Neseı'nin rivayetinde ise Ebû Mûsâ (r.a.):

“Resûl-i Ekrem berî olduğu gibi ben de beriyim. Başım tıraş edip saç ve sakalını yolan, yüzünü gözünü yırtan ve yüksek sesle feryad eden bizden değildir.”[3], buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinde, “İnsanlarda iki huy vardır ki, onlar kü­fürdür. Nesebe ta'n etmek, ölü üzerine feryad ederek ağlamak”[4], buyurulmuştur.

İbn Hibbân'ın ve Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in rivayetlerin­de,

“Üç şey Allah'a küfürdendir: Yaka yırtmak, ölü arkasından feryatla ağlamak ve neseblere dil uzatmaktır.” buyurulmuştur. İbn Hibban'ın rivayeti, “Bu üç şey, işte onlar küfürdür...”, diğer rivayeti, “Üç şey câhiliyet işlerindendir.”[5], şeklindedir.

Ahmed'in hasen sened ile İbn Abbâs (r.a.) dan rivayetinde;

“Re­sûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Mekke-i Mükerreme'yi fethet­tiği zaman, İblis bir sayha etti ve bütün askerleri etrafına toplandı. Onlara, “Artık bugünden sonra Muhammed'in ümmetini şirke dü­şürmekten ümidinizi kesin. Onları dinlerinde şüpheye düşürün, ibtilâ edin ve aralarında ölü arkasından feryatla ağlama adetini ya­yın.” dedi.[6]

Bezzâr'ın -râvileri sikadan olan- rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İki ses dünya ve âhirette melundur. Bunlar: ırlamanın yanın­da çalgı sesi ve felaket anında vaveyladır.”[7], buyurmuştur.

Senedi hakkında Münzirî'nin, “inşaallah hasendir” dediği Ahmed'in bir rivayetinde:

Ölü arkasından çığlık koparan ve feryad ü figan eden kadına melekler İstiğfar etmezler.”[8], buyurulmuştur.

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Ümmetimde dört (hastalık) vardır ki câhiliyet devrinden kal­madır, onları (kolay kolay) bırakamazlar. Bunlar: ataları ile övün­mek, neseblere dil uzatmak, yıldızlardan yağmur beklemek ve ölüle­re ağıt yakarak ardlarından yüksek sesle ağlamaktır.”[9], buyur­muştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Ölü üzerine bağırıp çağırarak ağlayan kadın, ölmeden evvel tevbe etmezse, kıyamet günü üzerinde katrandan bir gömlek ve uyuz­dan bir zırh olduğu halde haşrolunur.”[10], buyurmuştur.

İbn Mace'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

Ölünün arkasından çığlık koparmak cahiliyet devrinden kalma­dır. Ağıtçı kadın tevbe etmeden ölürse Allahu Teâlâ ona katrandan elbise ve ateşin şulesinden de bir zırh giydirir.”[11], buyurmuştur.

Taberani’nin “Evsat”ındaki rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Bu ölünün arkasından feryatla ağlayan kadınlar, kıyamet günü iki saf olacakları bir safı cehennemin sağından, diğer safı da cehen­nemin solundan cehenneme girecekler ve aralarındaki cehennemlilere köpekler gibi saldıracak ve onlara uluyacaklardır.” [12]

Ebû Davud'un ve diğerlerinin Ebû Said el-Hudri (r.a.) den riva­yetlerinde şöyle denmiştir:

Resûl-i Ekrem hem nevha eden kadına ve hem de onu dinleyen kadına lanet etmiştir.” [13]

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle demiştir: “Resûl-i Ekrem'e Zeyd İbn Harise'nin ve Cafer'in ve İbn Ravâha (radıyallahu anhum) nın (Mûte harbinde) şehid edildik­leri haberi gelince, üzüntüsü yüzünden belli olacak şekilde (Mescidde) oturmuştu. Ben de kapının aralığından ona bakıyordum. Tam bu sırada adamın biri geldi ve:

“Ya Resûlallah, Cafer'in kadınları ağlaşıyorlar,” dedi. Resûl-i Ekrem de bu kimseye kadınları bu çığlıktan   menetmesini emretti. Adam gitti. Sonra ikinci defa Resûl-i Ekrem’e gelerek kadınların ken­disine itaat etmediklerini haber verdi. Resûlullah:

“Kadınları menediniz,” buyurdu. O adam üçüncü defa geldi ve:

“Ya Resûlallah, vallahi kadınlar bize galebe ettiler,” dedi. Hz. Aişe:

“Resûlullah o adama, git de bu kadınların ağızlarına yüzlerine toprak saç,” buyurdu, dedi. Bunun üzerine ben:

“Burnun yere sürtülsün, zillete uğrayasın, kendin bir iş bece­remediğin gibi Resûl-i Ekrem'i de üzdün,” dedim.” dedi.[14]

Ebû Dâvûd, Tabiinden olan Esid İbn Ebi Esid'in, Resûl-i Ekrem'e biat eden kadınlardan birinden rivayetine göre, şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem bizden İslâm üzere aldığı biatte emirlerine karşı gelmekten, felâket zamanında yüzü tırmalamaktan, vaveyla kopar­maktan, yaka paça yırtmaktan ve saçları yolmaktan sakınmamız için söz almıştı.”[15]

İbn Mâce'nin ve “Sahih” inde İbn Hibbân'ın Ebû Umâme (r.a.) den rivayetlerinde şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem yaka ve paçasını yırtanı, vaveyla edip bağıranı ve yüzünü tırmalayanı lânetlemiştir.”[16]

Buhârî ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Üzerine feryatla ağlanan ölü, kabrinde azab edilir.” [17]bu­yurmuştur. Diğer bir rivayette, “Üzerine ağlanıldığı sürece...” şek­lindedir.

Yine Buhârî ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Hangi ölü için feryatla ağlanırsa, (ölü bunu tavsiye ettiği tak­dirde) bu ağıt sebebiyle kıyamet günü azab olunur.” [18]buyur­muştur.

Buhâri'nin Numan b. Beşir radıyallahu anh'den rivayetine göre şöyle demiştir:

“Bir gün Abdullah b. Revana baygınlık geçirdi. Bu­nun üzerine kızkardeşi, âh benim aslanım, vâh benim söylem, âh be­nim böylem, diye onun meziyetlerini sayarak ağlamaya başladı. Ab­dullah b. Revana kendine geldikten sonra kızkardeşine:

“Sen benim hakkımda neler söyledinse, ben,   “Sen bu evsafı hâiz misin?” diye kınandım,” dedi.[19] Bu rivayeti Taberânî de tahrîc etti ve ilâve olarak, Abdullah:

“Bana, elinde kamçısı olan bir melek geldi. Kamçıyı ayakları­mın ucuna koydu ve:

“Sen, onlann dediği gibi misin?,” diye benden sordu. Ben de:

“Hayır, değilim, dedim. Eğer, “evet, öyleyim.” diyeydim beni onunla dövecekti,” dedi.[20]

Rivayete göre aynı olay Muâz (r.a.) in bağından da seçti. Muâz diyor ki:

“Benim için söylenen her söz karşısında melek:

“Doğru mu söylüyor?” diye sorar, ben de:

“Hayır, yanlıştır,” derdim.”[21] 

Tirmizî'nin da hasen ve garip olduğunu söylediği rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Herhangi bir ölünün ağlayıcıları: “Ey güvendiğimiz ve dayan­dığımız adam” ve benzeri sözlerle övdükleri vakit, Allahu Teala iki melek görevlendirir. Onlar da gelir ve:

“Sen böyle bir adam mısın? diye onu itip kakalarlar”[22], buyurmuştur.  

Hakim'in, Sahihtir, dediği rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Muhakkak ölü, dirilerin üzerine ağlamalarından azab olunur. (Hayatta kalanlar ölünün arkasından)

“Ey bizi koruyan, ey bizden tehlikeleri uzaklaştıran, ey bizi giydiren, ne de güzel ölü” dedikleri vakit, ölüye: “Şimdi ona sen mi yardım edeceksin? Sen mi onu giy­direceksin?” denir.”[23], buyurmuştur.

Evzaî'nin hikâye ettiğine göre; bir gün Hz. Ömer bir kadının çığ­lık kopardığını duydu. Yanında bir kişi ile beraber sesin geldiği yere geldi. Oradakileri döverek ağıtçı kadının yanına yaklaştı. Elindeki değnekle kadına vurunca kadının başı açıldı ve saçları görüldü. Hz. Ömer arkadaşına dönerek:

“Bu kadına vur, zira bu ağıtçı olduğu için bunun mahremiyet dokunulmazlığına bakılmaz. Çünkü bu, sizin elem ve kederinizden sebep ağlamıyor; bunun akıttığı yaşlar sizin paranızı çekmek içindir. Ayni zamanda bu kadın bu ağıtları ile ölülerinizi mezarlarında, di­rilerinizi de evlerinde rahatsız etmektedir. Allahu Teâlâ sabır etmek­le emrederken, o sabırdan menediyor, Allahu Teâlâ feryad ü figan­dan nehyederken, o bütün söz ve hareketleri ile bunu teşvik ediyor,” dedi.

Tembih: Bütün bu hadislerden ve hadislerdeki telinden bunun küfür olduğu, yâni küfre götürdüğü veya bunu helâl kabul edenle­rin kâfir oldukları veyahut nimete karşı bir isyan ve nankörlük ol­duğu açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca birçok veîd ve tehditleri ta-zammun ettiği için, pek çoklarının, bunun kebâir olduğunu söyleme­leri doğrudur. Fakat musibet ânında bu hareketleri yapmak, sağâirdendir, diyenlerin sözü merduttur.

Ezraî, “Gerçi buna kebâir diyen başka kimseyi görmedim. Fakat bütün bu Sahih hadîsler, bunun da kebâirden olmasüıı gerektirir. Zi­ra Resûl-i Ekrem bu gibi hareketlerden sakındırmış ve, “Yüzünü tır­malayan, saçını yolan ve yakasını paçasını yırtan bizden değildir.”, diğer hadisde, “Nesebe dil uzatmak ve ölüye feryad ü figan ile ağla­mak küfürdür.” buyurmuştur.

Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. Hadîsin şârihi Nevevi:

“Bu hadis, atalara dil uzatmanın ve ölüye ağıt yakmanın haram olduğu­nu ifâde etmektedir.” demiştir. Bunlar hakkında çeşitli söz ve görüş­ler olduğu nakledilirse de en doğrusu, bunların cahiliyet devri ahlâ­kı kalıntılarından olmalarıdır.

İkinci görüş, bunların insanı küfre götürmeleridir.

Üçüncü görüş, bunların küfrân-ı nimete sebep olmalarıdır.

Dördüncü görüş, bunların küfür olması, helâl kabul edildikleri vakittir.                                .

O halde haram olup, hakkında şiddetli veidler bulunduğunu bi­lerek kasden ağıt, yaka paça yırtma gibi halleri bir araya toplayan kimsenin adaletten ayrılmış olması ile kesin olarak hükmedebiliriz. Çünkü bu çirkin hareketleri bir araya toplamakla, ayrıca Resûl-i Ekrem'in haber verdiği gibi, ölüye de eziyet etmiştir.” demiştir.

Ezrai başka bir yerde, “Bu ağıt ve yaka paça yırtıp, yüzü gözü tırmalamak, saç ve sakalı yolmak, kazaya rıza göstermeyip ona kız­dığı için böyle yapıyorsa, bundan anlaşılan bu hareketlerin  olmasıdır. Yok şayet, kazaya bir diyeceği olmamakla bünyesinin za­yıf ve tahammülünün az olması sebebiyle böyle feryad ü figan edi­yorsa, bu takdirde bunun hem kebâir ve hem de sağâire ihtimali var­dır. Acaba avam, bu hareketlerden mazur sayılır mı, sayılmaz mı? Bu da ihtilâf konusudur.” demiştir.

Hadim de diyor ki:

“Bu ve bununla ilgili diğer hareketler hak­kında vârid olan korkutucu haberlerden, bunların den olduk­ları hükmü çıkarılır.” demiştir.

Artık ölünün iyi vasıflarını döküp saymak, aşın derece bağırıp çağırarak ağlamak -hatta diğer hareketlerin de hiç biri bulunma­sa meselâ, ölünün iyiliklerini saymak, ağıt yakmak, yüzünü ve gö­zünü tırmalamak, saçlarını yolmak, tıraş etmek, yüzünü karartmak, yüzüne kül ve toprak serpmek, keski ben de öleydim, şeklinde konuş­mak, matem elbisesine bürünmek, mutadı olmayan şekilde elbise giy­mek gibi durumlar olmasa da- haramdır. Bunun haram olduğunu bildikleri halde insanların çoğu matem elbisesi giyerler. Halbuki bu, hem haram, hem kebir ve hem de fasıkhktır. Çünkü böyle mateme bürünmek, kadere olan isyanını herkese ilândır.

Bütün bunlardan uzak olarak ölüye ağlamaya gelince; bu, öldük­ten sonra caiz olduğu gibi ölmeden de caizdir. Fakat imkân nisbetinde hasta oluncaya kadar ağlanmamalıdır. Çoklarına göre ağlamak mekruhtur. Zira Resûl-i Ekrem, “Ölüm geldiği vakit artık kimse ağ­lamasın.” buyurmuştur. Halbuki bizzat kendisi ölen oğlu ve diğerleri için ağlamıştır. Buhâri ile Müslim'in rivayetlerinde İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Sa'd İbn Ubâde hastalığından dolayı şikâyette bu­lunmuştu. Resûl-i Ekrem Abdullah b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas ve Ab­dullah b. Mesûd hazretleri ile birlikte Sa'd'ı ziyarete gelmişlerdi. Re­sûl-i Ekrem onu baygın bir halde görünce:

“Yoksa öldü mü?” diye sordu. Orada olanlar:

“Hayır, ya Resûlallah, ölmedi,” dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem ağladı. Onu gören cemaat da ağladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

“İşitmediniz mi? Allahu Teâlâ göz yaşı ve gönül üzüntüsü ile insanı azâb etmez. Fakat -eli ile diline işaret ederek - bunun yü­zünden azâb eder veya (hayırlı söz söylerse) merhamet eder,” [24]buyurdu.

Yine Buhâri ile Müslim'in rivayetlerinde; Resûl-i Ekrem'e kızı­nın ölüm döşeğinde yatan bir oğlunu getirdiler. Resûl-i Ekrem'in gözleri yaşardı. Bunu gören Sa'd:

“Bu nedir, siz de mi ağlıyorsunuz, ya Resûlallah?” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Bu, Allahu Teâlâ’nın, kullarının kalblerine yerleştirdiği rah­metidir. Allahu Teâlâ kullarından ancak merhametli olanlara rah­met eder,” [25]buyurdu.

Buhâri'nin rivayetinde; Resûl-i Ekrem, can çekişen oğlu İbra­him'in yanına girdi. Oğlunun çektiği ıztırabı görünce mübarek göz­lerinden yaş daneleri dökülmeye başladı. Bunu gören Abdurrahman b. Avf (r.a.):

“(Bizi ağlamaktan menederken) siz de mi ağlıyorsunuz?” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Ey Avf’in oğlu, bu, (Allah'ın) rahmetidir. Şüphesiz gözyaşarır kalb üzülür. Biz ancak Rabbınızın razı olacağı sözü söyleriz. Ey İbrahim, senin ayrılışın sebebiyle üzüntülüyüz,” [26]buyurdu.

İmamlarımız, bütün bunlardan çıkardıkları hükümlerde, sessiz­ce yalnız göz ile ağlamakta kerahet olmayıp belki mubah olduğudur. Geride kalanların ağlamaları ile ölülerin azâb olacaklarına dâir vârid olan Sahih hadislere gelince: Bize göre burada doğrusu, ölen kim­se vârislerine kendisine ağlamalarım vasiyet ettiği takdirdedir. Yok­sa bu hususta herhangi bir vasiyette bulunmadan hayattakilerin, üzerine ağlamalarından ceza görmesi bahis konusu değildir. Çünkü bunda, Ölünün bir suçu yoktur. Ancak “Bana ağlayın” demiş ve on­lar da bu vasiyete uyarak ona aklamışlarsa, o zaman kendi emri ve emrine uymaları sebebiyle ceza görür. Zira İslâm'da çirkin bir âdet Icad edenin cezası kendisine ait olduğu gibi, ona uyarak bu kötü âde­ti yaşayanların günahları gibi bir günah da onun defterine yazılır. Vereseleri, “Sana ağlayalım mı ağlamayalım mı?” dedikleri veya böy­le bir durumda adam ses çıkarmadığı, sustuğu vakit, bu sükût bir nevi rıza olduğu için yine günahkardır, diyenler de vardır. Artık bu. vartadan kurtulmak isteyen kimse ölüm yatağına yatınca, bu ve ben­zeri bid'atlerden vereselerini menetmesi uygundur.

İmamlarımız ve diğerleri, kişinin ölüm, hastalık, nefis, mal ve evlâdda herhangi bir musibet ve felâket ile karşılaşan kimsenin, “Biz Allah'tan geldik ve elbette Ona döneceğiz. Allah'ım, bu musibetimde beni mükâfatlandır ve aldığının daha iyisini bana ver.” demesini ve buna devam etmesini uygun bulmuşlardır. Zira Müs­lim'in rivayetinde, “Bu duaya devam edeni Allahu Teâlâ mükâfatlan­dırır ve kendisine, aldığından daha iyisini verir.” [27]buyurulmuştur. Yine Allahu Teâlâ böyle diyen kimseye salât ve rahmet vaadetti ve onun hidâyette olduğunu bildirdi.

İbn Cübeyr (r.a.), Bu ümmete musibet ve felâket ânında öyle bir şey verilmiştir ki geçmiş ümmetlere verilmemiştir. O da:

“Biz Allah'tan geldik ve elbette O'na döneceğiz”dir. Şayet bu, geçmiş ümmet­lere verileydi, bunu en azından Yakup aleyhisselâm'ın söylemesi ge­rekirdi. Halbuki o, oğlu Yusuf aleyhisselâmı kaybettiği vakit:

“Vah Yusuf'a yazık oldu.” [28]dedi. Hadisde şöyle vârid ol­muştur:

“Herhangi bir kulun bir felâketle ihtilası, ancak o felaketle affedilecek bir günahından veya ancak o felâketle ulaşılacak bir de­receye ulaştırılması bakımındandır.” İbn Ebi'd-Dünyâ şu şekilde ri­vayet etmiştir: “Müslümanlardan herhangi bir kişiye bir sıkıntı, mihnet ve bunun üstünde herhangi bir felâket veya ayağına bir di­ken batması, iki hasletin birindendin ya, başka suretle affedilmeye­cek günahını Allahu Teâlâ'nın affetmesi veya da başka suretle eri­şemeyeceği yüksek mevkilere ulaşması içindir.”

Buharı ile Müslim'in rivayetlerinde; Resûl-i Ekrem'in kızların­dan biri kendisine haber göndererek oğlunun ölmek üzere olduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem gelen adama:

“Allahu Teâlâ'nın almak ve Allah'ın vermek istediği her şey kendisine aittir ve her şeyin, Allah'ın ilminde belli bir ömrü vardır. Kızım, sabret ve sabrında sevap olduğunu hatırla,” diye haber gön­derdi.[29]

Nevevi diyor ki: Bu hadis, usûl ve furû yönünden pek çok önemli konulan kapsayan İslâmî kaidelerin en önemlilerindendir. Zira ede­bi, olaylar karşısında sabrı; üzüntü, sıkıntı ve hastalık gibi her şeyi kapsamıştır. Meselâ, “Allahu Teâlâ'nın almak istediği her şey ken­disine aittir.” buyurdu ki, aslında her şey Allah'ındır; yalnız Allah'ın olup sizin elinizde bulunan emâneti aldı demektir. “Allah'ın vermek istediği her şey de kendisine aittir”, yâni size hibe ettiği, bağışladığı şey O'nundur. Yoksa aslında her şey O'nun ve O'nun mülkünden dı­şarı çıkanbir şey yoktur. Bu itibarla kendisine ait olan bu şeylerde dilediği gibi tasarruf eder. “Her şeyin, O'nun katında muayyen bir ömrü vardır.” buyurması da o noktadan ileri alınması ve geri bıra­kılmasına imkân olmadığını bildirmektir, işte bunları bilip anlayan kimse sabra ve alacağı mükafatı hesap etmeye yönelir. Oğlunun ölü­mü ağrına giden adamın birine Resül-i Ekrem:

“Çocuğun hayatta olup ömrü boyunca ondan   istifade etmen mi daha çok hoşuna gider, yoksa âhirette cennetin hangi kapısından içeri girmek istersen çocuğunun senden önce gitmiş kapıyı açarak seni karşılamış vaziyette olman mı daha çok hoşuna gider?” buyurdu. Adam:

“Elbet bu hoşuma gider,” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

“O halde sabret, bu, sana verilecektir,” buyurdu. Orada bulu­nanlar Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah, bu lütuf yalnız buna mı mahsustur, yoksa bü­tün Müslümanlara şâmil midir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Evet, bütün Müslümanlara şamildir,” buyurdu. Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Mü’minin karşılaştığı hiç bir musibet yoktur ki, Allahu Teâlâ o sayede onun günahını bağışlamış olmasın. Hatta ayağına diken bat­sa da onun karşılığını görür.” [30]

Diğer bir hadisde,

“Herhangi birinize bir musibet isabet ettiği vakit, benim (ölü­mümle ilgili) musibeti hatırlasın, çünkü o, musibetlerin en büyüğü­dür.”[31], buyurulmuştur.

Şafii'nin güzide imamlarından olan Kaadı Hüseyin şu sözünü bu hadîsden almıştır:

“Herkese, Resûl-i Ekrem'i malından, evlâdından ve hatta canından daha fazla sevmek vacip olduğu gibi, her Müslüman Resûl-i Ekrem'in dünyadan ayrılmasına karşı duyduğu hasret ve ayrılık acısı da ana ve babasının ölümünden daha fazla olmalıdır”.

Hadisde, “Çocuğu öldüğü vakit -İnna lillâh ve innâ ileyhi raciûn” deyip Allah'a hamdolsun (veren de O, alan da O) diyen kimse için Allahu Teâlâ meleklere emreder ve onun içm cennette bir mesken inşa edilir ve adına “Hamd evi” denir.”, buyurulmuştur. Buhâri'nin diğer bir rivayetinde, “Güzide ve sevgilisi, ruhu kabzedilip dünyadan alındığı vakit, bunun sevabını düşünerek sabreden mü'rain için mükafat, ancak cennettir.” buyurulmuştur.

 Diğer bir rivayette Resûl-i Ekrem:

Sabır, ilk karşılaşmadadır.”[32], buyurmuştur. Yâni makbul olan sabır, ilk felâket anındaki metanettir. Yoksa zaman geçince herkes sabra alışır. Bu, düşman karşısında da aynıdır. Değer taşı­yan sabır, ilk hamleyi savuşturmaktır, zira düşmanın morali bura­da kırılır.

Bunun için Hakimlerden birisi, “Akıllı adama yaraşan, ahmak­ların beş günden sonra yaptıklarını, ilk karşılaşmada yapmaktır.” demiştir.

Hadîsde,

“Kim ki henüz erginlik çağına (defterine günah ve sevap yazı­lacak durma) gelmeden üç çocuğunu takdim ederse (yani üç küçük çocuk kendisinden önce ölürse) bu çocuklar onun için cehennemden bir hisar ve kal'a olurlar.” Ebû Zer (r.a.):

“Ya Resûlallah, iki küçük çocuk takdim ettim,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“İki çocuk da aynıdır,”  buyurdu. Seyyidülkurrâ  Ubeyy İbn Ka'b:

“Ben bir çocuk takdim ettim, bu nasıl?” diye sordu. Resûl-i Ek­rem:

“Bir çocuk da olsa durum aynıdır,” buyurdu.[33] Diğer bir rivayette:

Ümmetimden kimin küçük yaşta ölmüş iki çocuğu varsa cen­nete girer,” buyurdu. Hz. Aişe:

“Ya ölmüş bir çocuğu olan?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

 “Evet, bir çocuğu ölmüş olan da cennete girer,” buyurdu.

Müslim'in rivayetinde; Ebû Talha’nın Ümmü Süleym'den olma bir oğlu öldü. Bunun üzerine kadın ev halkına:

“Sakın Ebû Talha'ya oğlunun öldüğünü siz söylemeyin, onu ben söyleyeceğim,” dedi.

Ebû Talha eve dönünce, kadın onun akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yedi ve içti. Sonra kadın kocası için en güzel şekilde süslendi. Bunun üzerine Ebû Talha kadınla münâsebette bulundu. Kadın Ebû Talha’nın karnının doyduğunu ve kendisiyle de münâsebette bulun­duğunu görünce ona:

“Bir topluluk bir ev halkına bir şeyi ariyet verirler de, sonra onu geri almak isterlerse, ev halkının onu vermemeye hakları olur mu?” diye sorar. Ebû Talha:

“Hayır, olmaz,” der. Ümmü Süleym:

“O halde oğluna karşılık Allah'tan sevap bekle,” dedi. Bu söz üzerine Ebû Talha kızdı ve:

“Kirleninceye kadar beni oyaladın, sonra bana oğlumun ölüm haberini verdin,” dedi ve hemen yürüdü Resûl-i Ekrem'e geldi, olup bitenleri haber verdi, Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bu gecenizi mübarek kılsın,” buyurdu.[34] Diğer bir hadisde:

“Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve geniş bir atıyye verilmemiştir,” buyurulmuştur.

Hz. Ali Eş'as'e:

“Sen, inanarak ve alacağın mükâfatı hesap ederek sabreder­sen, işte sabır budur, yoksa hayvan gibi durmuş olursun,” dedi.

Felâketzedenin birisine:

“Sakın iki felâketi bir araya toplama; biri çocuk acısı diğeri de (sabırsızlık gösterip) mükâfat alamamak felâketidir,” demişlerdir.

Müslim'in rivayetinde, “Küçük yaşta ölen çocuklar cennetin ka­pıcılarıdır. Bunlardan birisi babasını gördü mü onu eteğinden veya elinden yakalar, cennete koyuncaya kadar ondan ayrılmaz.” buyurul­muştur.

Abdullah İbn Ömer (r.a.) oğlunu defnederken güldü. Niçin gül­düğünü soranlara:

“Şeytanın burnunu sürtmek için güldüm,” diye cevap verdi. Ömer b. Abdülaziz de oğlunu ölüm döşeğinde görünce:

“Yavrum, kıyamet günü mizanımda olman, benim için, benim senin mizanında olmamdan daha sevimlidir, dedi. Yâni ben senden önce ölsem, sen acınacak ve bundan mükâfatlanacaktın, fakat sen önce ölünce buna ben acınır ve ben mükâfatı görürüm, bu ise benim için daha sevimlidir.”

Hz. Osman radıyallahu anh şehit edilip kazu yüzüne akıtıldığı vakit şöyle dedi:                               

“Allah'ım, gerçek mabûd ancak Sensin, Senden başka ilâh yok­tur. Seni tesbih eder, ve noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben zâ­limlerden oldum. Allah'ım, bunlara karşı Senden yardım dilerim ve bütün işlerimde yine Senden yardım diler, karşılaştığım bu felâkette Senden sabır isterim,” dedi.

Bir kaşıntı ve hastalık sebebiyle bir ayağı kesilen Urve öf bile demedi. Ancak:

“Andolsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük.”[35], âyetini okudu ve o gece bile virdini terketmedi. O sırada Velid'e bir âmâ geldi. Velid âmâya durumundan sordu. Âmâ da durumunu şöyle an­lattı:

“Aile efradım ve bol miktarda da servetim vardı. Gelen ani bir sel bütün servetimi ve aile efradımı silip süpürdü, hepsini götürdü. Yalnız bir küçük çocukla bir devem kaldı. Bu esnada deve de kaçtı. Deveyi yakalamak için peşinden giderken küçük çocuğumu da kurt yedi. Deveyi yakalayacağım sırada deve ayağı ile teperek gözümü kör etti.” Adamın bu acıklı halini dinleyen Velid:

“Bunu Urve'ye götürün. Urve de kendisinden daha büyük dert­lilerin bulunduğunu görerek teselli bulsun,” dedi.

Medâini de çölde yaşayan çok güzel bir kadın gördü ve onun bu güzelliğini buradaki huzur ve neşesine bağladı. Kadının durumunu sorunca, kadın şöyle dedi:

“Çok yakında başımdan büyük felâketler geçmiştir. Onların sıkıntısı ve üzüntüsüsü içinde kıvranmaktayım.   Kocam bir koyun kesmişti. Çocuklarımın biri bunu gördü. Diğer çocuğum sordu:

“Babam, bu koyunu nasıl kesti? O da tatbiki bir şekilde onu ona göstermek için kardeşini yatırdı ve boynunu bıçakla kesti. Son­ra korkarak ıssız bir dağa kaçtı. Onu da dağda kurtlar parçaladı. Kendisini aramaya giden babası yolunu şaşırıp açlık ve susuzluk­tan öldü,” dedi. Bunun üzerine Medâini:

“Sabır ile aran nasıl?” diye sordu. Kadın da:

“O, bir yara idi ki ağzı kapandı,” dedi.

Malik b. Dinar'ın tövbesinin sebebini şöyle anlatırlar: Malik b. Dinar devamlı sarhoş idi, ayık günü hemen hiç yoktu. Bir gün çok sevdiği bir kızı öldü. Şaban ayının onbeşinci gecesi rü­yasında kendisi mezarından çıktı ve arkasından bir yılan onu takip etti. Kendisi ağır giderse yılan da ağır gider; yürürse yılan da yürü­yerek takip ederdi. Yolda zayıf bir ihtiyara rastladı ve yılandan kur­tarmasını ihtiyardan rica etti. İhtiyar:

“Bu benim elimden gelmez, sen koşarak git, belki yılandan kurtulursun,”dedi. Mâlik, süratle ilerledi, yılan da aynı süratle onu ta­kip etti. Derken Malik cehennemin duvarlarına dayandı. Cehennem feveran halinde idi. Nerde ise kendisini cehenneme atacaktı ki, ce­hennemden:

“Sen benim adamlarımdan değilsin, geç,” diye bir ses geldi. Mâ­lik de geçti. Derken yolu bir dağa uğradı. Dağın önünde üzerine per­deler çekilmiş taklar, kapı kemerleri görüldü. Bu arada bir ses:

“Şu ümitsizin imdadına yetişin, yılan onu zehirleyip boğmadan kurtarın,” diye bağırdı. Tam bu sırada kendisinin sevgili çocuğunun da bulunduğu pek çok çocukların koşarak gelmekte olduklarını gör­dü. Kendisini tanıyan çocuğu babasının yanına geldi ve sağ eli ile yılana bir tokat vurunca, yılan kaçmaya başladı. Kendi hücresine oturan çocuk,

“Mü’minlerin gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçe­ğe bağlanması zamanı daha gelmedi mi?”[36], âyet-i celilesini oku­du. Bunun üzerine Mâlik kızına:

“Sen Kur'an okumasını bilir misin? diye sordu. Kızı:

“Onu sizden iyi bilir ve sizden iyi okuruz, dedi. Sonra kızına:

 “Buradaki makamınız nedir?” diye sordu. Kızı:

“Evet,   biz kıyamete kadar burada durur, anne ve babamızı bekleriz,” dedi. Malik:

“O yılan ne idi?” diye sordu. Kız:

“Baba, o senin kötülüklerin idi,” dedi. Baba:

“O zayıf ihtiyar kim idi?” diye sordu. Kız:

“O da senin iyiliklerin, iyi amellerin idi,” dedi. Onu öyle zayıf­lattın ki kötülüklerinin karşısına durabilecek derman kendisinde bı­rakmadın. Babacığım, durumu gördün,. Allah'a tevbe et, kendine gel ve kendini tehlikeye atma, dedi ve kız oradan yükselip gitti. Mâlik b. Dinar uykudan uyanınca hemen nasûh tevbe ile tevbe etti.

Şimdi bu kıssadan hisse al ve evladın faydasını düşün. Fakat bu fayda kazaya rıza gösterip musibete, sabretmesini bilenler içindir. Ama öfkelenip de vaveylayı koparan, yüzünü gözünü parçalayıp el­bisesini yırtan, saç ve sakalını yolana gelince -ister kadın olsun, is­ter erkek- buna da Allah'ın hışmı ve laneti vardır. Rivayete göre; felaket anlarında oyluklarını dövmek, mükafatı mahveder. Yine ri­vayete göre, “Her kime bir musibet, bir felaket geldiği vakit, elbise­sini yırtar veya yüzünü parçalar veya yaka paçasını koparır veya bir saçını yolarsa, adeta bir ok alıp Allah ile savaş etmiş gibidir.” de­nilmiştir.

Salih el-Müzeni anlatıyor: “Cuma gecesi bir mezarlıkta yattım, uyudum. Rüyamda, bütün ölülerin mezarlarından çıkıp halka olduk­larını ve onlara üstü kapalı tabakların indiğini ve aralarında bir gencin de azâb olduğunu gördüm. Yaklaştım ve gence:

“Bu halin nedir?”, diye sordum. Genç:

“Geride bıraktığım annem var, ağıtçıları başına toplanıp ağlı­yor, ben de bu sebepten azab oluyorum. Allah, ona benden hayırlı bir mükâfat vermesin,” dedi ve biraz daha ağladıktan sonra bana:

“Annem falan yerdedir, ne olur, ona git durumu anlat ve beni ağlamaktan vazgeçirerek sebep olduğu bu azâbtan kurtarsın,” dedi. Ertesi gün doğru   kadının evine gittim.   Gerçekten ağıtçıları evine toplamış ağlaya ağlaya ve bu suretle yüz ve dizlerine vurmaktan her tarafları kararmış vaziyette kendilerini gördüm. Bunun üzerine rüyamı kendisine anlattım. Beni dinleyen kadın hemen tevbe ederek ağıtçıları yanından uzaklaştırdı ve oğlunun ruhu için tasadduk et­mek üzere de başa bir miktar para verdi. Adetim üzere ertesi Cuma aynı mezarlığa uğradım ve bu gencin ruhu için eldeki paraları tasadduk ederek uykuya yattım. Delikanlıyı rüyamda gördüm. Bana:

“Allah seni mükâfatlandırsın. Allahu Teâla o azabı benden kal­dırdı, sadakaların faydasını da bana ulaştırdı. Annemi böylece ha­berdar edebilirsin,” dedi. Uykudan uyanınca sabahleyin ilk işim an­nesini görmek oldu; fakat ne yazık, ki, annesine vardığımda onu da ölü buldum. Bekledim, cenaze namazı kıldık ve onu da oğlunun yanı sıra defnettik”.

Tirmizi ve diğerlerinin rivayetlerinde:

“Kıyamet günü ibtilâ sahiplerine (sabretmelerinin) mükâfatı verildiğinde, sağlıklı kimseler, dünyada vücudlarının makaslarla parçalanmış olmasını temenni edeceklerdir.”, buyurulmuştur.[37]

Taberani'nin mevsuk olan bir rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

Kıyamet günü şehid Allah'ın huzuruna getirilir ve hesap için durdurulur. Sadaka verenler de getirilir ve onlar İçin de hesap ku­rulur. Sonra dünyada çeşitli belâlara mübtelâ olanlar getirilir ve fa­kat onlar için hesap, mizan kurulmaz, hatta defter bile açılmaz. On­lar üzerine Allahu Teâlâ'nın ecir ve mükâfatı alabildiğine dökülür ki, bütün sıhhatli insanlar gördükleri bu güzel mükâfat karşısında tenlerinin makaslarla biçilip (bu mükâfata nail olmalarını) temenni ederler.” [38]

Buhâri ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Tealâ kime iyilik dilerse onu felâket ve musibetlerle ibtilâ eder.”[39], buyurmuştur;

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bir milleti sevince, onları belalarla ibtilâ eder. Sab­redenlere sabrın mükâfatını verir, feryad ü figan edenler de onunla kalırlar.” [40]

Yine Sahih bir rivayette şöyle buyurulmuştur:

“Muhakkak kişinin Allah katında öyle bir mevkii var ki mevkie ameli ile ulaşmış değildir. Hoşlanmadığı şeylerle Allahu Tealâ onu ibtilâ ede ede (o da sabreder de) bu mevkie yükseltilir.” [41]

buyurmuştur.

Ahmed, Ebû Dâvûd, Ebû Yala ve Taberânî'nin tahriçlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bir kulu için üstün bir mevki takdir edip de, kul ameli ile bu mevkie yükselemeyince, Allahu Teâlâ onu, vücudunda, malında veya evlâdında ibtilâ ederi (hastalık verir, zarara uğratır, çocuğunu alır) sonra da kendisine o ibtilâya karşı sabretme imkân­larını bahşeder ve bu sayede, ezelî ilminde o kul için geçen mevkie onu ulaştırır.”[42], buyurmuştur.

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz ateş ile altınını denediği gibi, Allahü Tealâ da siz­den bazılarınızı musibet ve felâketlerle deneri bunlardan bazısı hâlis altın gibi çıkar. İşte bu, Allahu Teâlâ'nın kendisini şüpheli şeylerden koruduğu kimselerdir. Bazısı da biraz daha âdi olarak çıkart bu da bazı şüphelere düşen kimsedir. Diğer bazısı da ateşte kararan kara altın gibi çıkar. Bu da fitnelere kapılan kimsedir.” [43]

Buhâri ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Müslümana fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, iç sıkıntısı arız olmaz, hatta vücuduna bir diken batırılmaz; ancak Allahu Tealâ bu musibetlerden   birisi  sebebiyle o Müslümanın günahlarını örter.”[44], buyurmuştur.

Yine bir rivayette Resûl-i Ekrem:

Müslümana isabet eden her musibetten sebep -hatta üzerine batan dikene varıncaya kadar- Allahu Teâlâ o kulun günahını mah­veder.”[45], buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Müslümanın -ayağına batan dikene varıncaya kadar- uğra­dığı ber musibet ve felaketten dolayı bir günahı silinir ve bir derece yükseltilir.” [46]

Yine Sahih bir rivayette şöyle buyurulmuştur:

“Mü’min olan erkek ve kadın, günahsız olarak Allah'a kavuşun­caya kadar canına, malına ve evladına durmadan felâket ve musi­bet gelir.” [47]

Yine Sahih bir rivayette, “Malında veya canında bir felâket ile karşılaşıp da bunu gizleyerek kimseye şikayette bulunmayan kim­seyi mağfiret etmesi Allah üzerinedir.” [48]buyurulmuştur.

Başka bir rivayette de, “Mü’minin hastalığı hatalarına keffârettir.” buyurulmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Mü’min hastalandığı vakit, ateşin demiri pastan arıtıp üzerin­deki oksidi yaktığı gibi, Allahu Teâlâ da onu günahlardan arıtır.” [49]buyurmuştur.

Cinnetli bir kadın Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Ey Allah'ın Resulü, bana dua et de bu hastalıktan kurtulayım,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“ İstersen dua edeyim, Allah şifanı versin; istersen sabret de hesapsız cennete gir (hangisini istersin?)” buyurdu. Kadın:

“Sabreder, hesapsız cennete girmeyi tercih ederim,” dedi.[50] Başka bir rivayette Resül-i Ekrem:

“Herhangi bir mümine bir zâlim dayak atarsa, o dayak sayesinde Allahu Teâlâ onun bir güna­hını affeder, kendisine bir sevap verir ve cennette derecesini yüksel­tir.”[51], buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Sağlam ve mukim iken yaptığı ibadeti, has­talık veya yolculuk sebebiyle yapmayan kimseye yapmış sevabı verilir.” [52]buyurmuştur.

Diğer hadîsde şöyle buyurulmuştur:

“(Güz rüzgarları ile) ağacın yaprakları döküldüğü gibi, (hasta­lık sebebiyle de) hastanın günahları dökülür.” [53]

Yine Resûl-i Ekrem:

“Mü’minin baş ağrısı, ayağına batan diken veya kendisine eziyet veren her şey ile kıyamet günü Allahu Teâlâ derecesini yükseltir ve günahını bağışlar.” buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ mü’min kulunun bütün günahlarını bağışlayıncaya kadar onu hastalıklarla dener.”[54], buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Sakın sıtmaya kötü söylemeyin, zira körük ateşi demirin pa­sını giderdiği gibi, sıtma da âdem oğullarının günahlarını yakıp döker.” [55]

Diğer bir rivayette de, “Allahu Teâlâ bir gecelik sıtma sebebiyle mü’minin günahını mahveder.” buyurmuştur. Başka bir rivayette de.

“Sıtma, mü’minin ateşten nasibidir.” [56]buyurulmuştur. Yine Sahih bir rivayette:

“Her kim bir kötülük işlerse onunla cezalanır.”[57] âyeti nazil olduğu vakit Müslümanlara çok ağır geldi. Bunun üzeri­ne Resûl-i Ekrem:

Evet, dünyada kendisine eziyet veren bedeni has­talıklarla cezalanır.” buyurmuştur. Bu âyet-i celileden Ebû Bekir Re­sûl-i Ekrem'e sorunca, Resûl-i Ekrem:

“Allah seni mağfiret etsin, ey Ebâ Bekir, sen hiç hasta olmaz ve üzülmez misin? Hiç sıkıntılı anla­rın olmaz mı? İşte bunlarla cezalanırsın.” [58]buyurdu. Diğer bir rivayette Hz. Âişe de, âyet-i celilesinde de bunun benzerini rivayet etmiştir.[59]

 

119. Ve 120. ler: Ölünün Kemiklerini Kırmak Ve Mezarlar Üzerinde Oturmak

 

Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve “Sahih” inde İbn Hibbân'ın tahriçlerinde Resûl-i Ekrem:

“Ölünün kemiklerini kırmak, diri iken kırmak gibidir.”  [60], buyurmuştur.

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

Sizden birinizin, elbisesini yakarak derisine geçen bir kor üze­rinde  oturması,  mezar  üzerinde  oturmasından   daha  hayırlıdır.”[61]

İbn Mâce'nin ceyyid sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ateş veya kılıç üzerinde yürümem veya ayaklarımla aalinlerimi dikmem, mezar üzerinde yürümemden benim için daha sevimlidir.”[62], buyurmuştur.

Taberâni'nin hasen sened ile İbn Mesûd  (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ateş üzerine basmam, bir Müslümanın mezarına basmamdan benim için daha sevimlidir.” [63]buyurmuştur.

Yine Taberâni’nin İbn Luhay'a’dan gelen bir rivayetinde; Ammar b. Hazm (r.a.) diyor ki:

“Resûl-i Ekrem beni bir mezar üzerinde otu­rur gördü ve:

“Ey mezar üzerinde oturan, mezarın üstünden in, oradan kalk; sen mezara eziyet etme ki, o da sana eziyet etmesin,” [64]buyurdu.

Tembih: Her ne kadar mezarlar üzerinde gezmeyi ve ölülerin kemiklerini kırmayı büyük günahlardan sayanı görmedim ise de ha­dîslerin zahiri bunların kebairden olduğuna delâlet etmektedir. Zira hadislerdeki veîd ve korkutma şiddetlidir. “Ölünün kemiklerini kır­mak, dirinin kemiklerini kırmak gibidir.” buyurulması, ölülerin kemiklerini kırmanın büyük günahlardan olduğu hakkında açıktır. Me­zar üstüne oturmağa gelince: Şafillerden pek çoğu bunun haram ol­duğunu söylemişlerdir. İmâm Nevevî de bunlardandır. Bunlar bu gö­rüşe yukardaki hadislerden vardıkları gibi, biz de bu hükmü aynı hadîslerden aldık. Zira orada da şiddetli veîdlerin bulunması kebâir-den olduğunun delilidir.[65]

 

121. 122. ve 123. ler: Mezarlar Üzerinde Mescîd Yapmak, Işık Yakmak, Kadınların Cenazeyi Teşyîi Ve Mezar Ziyareti

 

Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin tahriçlerinde, Neseî'nin hasen dediği rivayetinde ve senedinde ihtilâf olan İbn Hibbân'ın “Sahih”inde İbn Abbâs (r.a.) dan rivayetlerinde; “Resûl-i Ekrem mezarları ziyaret eden kadınları ve mezarların üzerinde mescid yapıp ışık yakanları telin etmiştir.” [66]

Hasen ve Sahih olduğunu söyleyen Tirmizî, İbn Mâce ve senedi­nin ittisalinde ihtilaf olan İbn Hibbân'ın “Sahih”indeki rivayetlerin­de; “Resûl-i Ekrem'in mezarları ziyaret eden kadınları telin ettiği” bildirilmiştir.[67]

Ebû Davud'un Abdullah İbn Ömer (r.a.) den rivayetinde İbn Ömer (r.a.) diyor ki:

“Resûl-i Ekrem ile birlikte bir ölünün defninde bulunduk. İşimiz bittikten sonra Resûl-i Ekrem ayrıldı, biz de dağıl­dık. Resûl-i Ekrem kapının önüne geldiğinde durakladı. O sırada bir kadın çıkageldi. Zannedersem Resûl-i Ekrem onu tanımıştı. Kadın ge­çerken Hz. Fatıma olduğu anlaşıldı. Resûl-i Ekrem:

“Ne iş için evden çıktın?” diye sordu. Hz. Fâtıma:

“O cenaze sahiplerine acıdım; kendilerini taziye ve ölülerine rahmet dilemek için çıktım,” dedi. Resül-i Ekrem:

Yoksa onlarla beraber mezarlığa kadar da gittin mi?” buyur­du. Hz. Fâtıma:

“Allah korusun, sizin bu hususta söylediğinizi ve yaptığınız korkutmayı bildikten sonra daha oraya gider miyim?” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Şayet oraya gittinse, daha şiddetli hükmü hatırla,” buyurdu. Aynı hadisi Neseî de rivayet etmiştir. Ancak Neseî, hadisin son fık­rasını, “Eğer onlarla beraber mezarlığa gideydin, babanın dedesi cen­neti görünceye kadar cennete giremezdin.” [68], şeklinde riva­yet etmiştir.

İbn Mâce ve Ebû Yalâ'nın rivayetlerinde Hz. Ali diyor ki;  

“Bir gün Resûl-i Ekrem dışarı çıkmış ve kadınların bir arada oturdukla­rını görmüştü. Resûl-i Ekrem:

Burada ne iş için oturuyor ve ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Kadınlar:

“Cenazeyi bekliyoruz, dediler. Resûl-i Ekrem:

“Cenazeyi yıkayacak mısınız ?” buyurdu. Kadınlar:

“Hayır,” dediler. Resûl-i Ekrem:

“Cenazeyi taşıyacak mısınız?” diye sordu. Kadınlar:

“Hayır, taşıyacak da değiliz,” dediler. Resûl-i Ekrem:

“Cenazeyi yıkayacak olana su mu taşıyacaksınız?” buyurdu. Kadınlar:

“Hayır, onu da yapmıyacağız,” dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

“Ücretsiz ziyaretçi olarak geri dönünüz,” buyurdu.[69]

Tembih: Mezarlar üzerinde mescid yapmayı, ışık yakmayı, ka­dınların cenazeyi teşyi ve mezarları ziyaret etmeyi kebâirden say­mak, birinci hadisin ilk ikisi hakkındaki açık mânâlarından anlaşıl­maktadır. Çünkü bu hadisde her ikisi de telin edilmiştir.

Ayrıca ikincisi de ikinci hadîsin sarih mânâsından anlaşılmak­tadır. Üçüncüsünün de kebâirden olduğu Hz. Fâtıma ile ilgili hadi­sin zahirinden, belki Nesei'nin rivayet ettiği hadisin sarahatinden de anlaşılmaktadır. Bunların hiç birini kebâirden sayanı bulamadım. Belki imamlarımız bunların kebâirden olmaları şöyle dursun, haram olduklarını dahi söylememişlerdir. İmamlarımıza göre bunlar mek­ruhtur. Buna göre bunları kebâire hamledip, bunlara kebâir demek, kadınların ifsadâtı çoğaldığı vakittedir. îğrenç bir kılık ile cenazenin arkasına takılarak mezarlığa gitmek ve bunu ölüye ağlamak için yapmak veya fitne ve fesadın çıkmasından korkulacak şekilde süslenerek mezarlara gitmek, büyük adamların mezarlarını gasbederek mescid yapmak, mum yakarak israf etmek ve bu gibi gayri meşru yerlerde parayı harcamak bakımlarından Kebir ola­bilir, denir. Evet, Şafii imamları az da olsa mezarlarda ışık yakma­nın haram olduğunu tasrih etmişlerdir. Bu da bu ışıktan orada oturanlar ve ziyaretçiler istifade etmedikleri vakittedir, işte buna israf, fuzuli yerde serveti imha ve mecûsilerin ateş yakmalarına benzete­rek kebâir adını vermiş olurlar ki, bu da uygundur.[70]

 

124. Ve 125. ler: Efsun Yapmak Ve Nazar Boncukları Takmak

 

İsnâd-ı ceyyid ile Ahmed ve Ebû Yâlâ ve Sahih olduğunu söyle-yen Hâkim Ukbe b. Âmir (r.a.) den rivayetlerinde, şöyle demiştir: Resûl-i Ekrem'in:

“Nazar boncuğu asan kimsenin işini Allah tamamlamasın. Na­zardan korunmak için çocuklarının omuzlarına ve başlarına katır boncuğu dikenleri Allah korumasın.”[71], buyurduğunu duydum.

Ahmed'in -râvileri sikadan olan- ve Hâkim'in rivayetlerinde, “Bir kafile ile on kişi Resûl-i Ekrem'e geldi. Bunlardan dokuzu Re­sûl-i Ekrem'e bey'at etti. Onuncusunu Resûl-i Ekrem kabul etmedi. Sebebini sorduklarında, Resûl-i Ekrem:

“Onun kolunda nazarlık var­dır.” buyurdu. Adam hemen nazarlığı çıkarıp attı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem de onun bey'atini kabul etti ve “Üzerine nazarlık asan, şirk etmiş olur.” buyurdu.[72]

Yine Sahih bir rivayet şöyledir: Resûl-i Ekrem bir adamın kolun­da böyle bir nazar halkası gördüğünde:

“Yazıklar olsun sana, bu nedir?” diye sordu. Adam:

“Korkudandır, dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

“Bu sana korkudan başka bir şey artırmaz. Bunu kolundan çı­kar at. Şayet bu halka kolunda olduğu halde ölecek olursan ebedi olarak iflah olmazsın,”[73] buyurdu.

Yine Sahih bir rivayette İbn Mesûd (r.a.) hanımının yanına gir­di. Hanımının boynunda böyle sığınmakla ilgili bir şey görünce, he­men onu çekip kırdı ve:

“İbn Mesûd'un ailesi, Allahu Teâlâ'ya şirk koşmaktan uzak ola­rak sabahlamalardır. Bunların İslamda yeri yoktur,” dedikten sonra, devamla, Resûl-i Ekrem'in:

“Efsun, nazar boncukları, sihir ve iplik düğümlemek, (sihir ile ilgili) kağıt üzerine bazı yazılar yazmak şirktir.”[74], buyurdu­ğunu işittim.” dedi. Bunun üzerine etrafındakiler:

“Efsun ve nazarlık, bunları bildik; Tevele dediğin nedir?” diye sordular. İbn Mesûd (r.a.):

“Bu da, kadınların kocaları tarafından sevilmeleri için yaptık­ları muska gibi şeylerdir,” dedi. Diğer bazıları da bu kelimeyi Tivele diye okuyarak, sihir yapmak ve bu cümleden olarak kadın­ların kocalarına sihir yaptırmaları ile tefsir etmişlerdir. Başka bir rivayette, İbn Mesûd (r.a.) böyle yapınca, ailesi:

“Canım, niçin öyle söylüyorsun; bir gün sokağa çıkmıştım fa­lanca beni gördü, görür görmez de onun tarafındaki gözüm yaşar­maya başladı. Efsunu yapınca gözümün yaşarması durdu, efsunu ke­since yine yaşarmaya başladı. Bu, bir gerçek, buna ne dersin?” dedi. Abdullah İbn Mesûd (r.a.):

“İşte o, şeytandır; ona itaat ettiğin vakit sana dokunamıyor, is­yan ettiğin vakit hemen parmağını gözüne dokundurarak yaşartı­yor. Fakat Resûl-i Ekrem'in yaptığı gibi yapsan, hakkında daha ha­yırlı olur ve daha tez şifa bulursun. Gözünü soğuk su ile yıka ve:

“Allah'ım, sen bütün insanların Rabbisin. Bunun ızdırabını din­dir. Şifayı veren sensin. Senden başka şifâ veren yoktur. Buna, hiç bir hastalık bırakmayacak şekilde şifa ver.” de,” dedi.

Yine Sahih bir rivayette, “Belâ geldikten sonra takılan, nazar­lık değil; asıl nazarlık, bela gelmeden önce takılan nazarlıktır.” buyurulmuştur.

Tembih: Efsun yapmayı ve nazarlık takmaya kebâirden saymak; hadlsdeki veidlerden ve özellikle bunlara şirk adını vermekten an­laşılmaktadır. Bununla beraber özel olarak bunların da kebâirden olduğunu açıkça söyleyen âlime rastlamadım. Ancak bu gibi cer-yanların kendisinden anlaşılan hususların kebâirden olduklarını evleviyetle tasrih etmişlerdir. Temime adını verdikleri bu nazar boncuklarını asmalarının afetleri önleyeceğine inanmak cehalet, sa­pıklık ve en büyük günahlardandır. Zira bu, şayet şirk olmazsa en büyük günah olur. Çünkü fayda ve zarar veren, defedip bir zararı gelmeden önleyen, geldikten sonra buna mani olan, meneden, an­cak Allahu Teâlâ'dır. İşte efsunun kebâirden olması, böyle defi' ve men'e muktedir olduğuna inandığı vakittedir veyahut mânâsı anla­şılmayan birtakım kelimeler kullanıldığı vakittir. İşte o zaman Hattabi ve Beyhaki'nin açıkça ifade ettikleri gibi efsun haram olur. İbn Selâm bu iddiaya, Resûl-i Ekrem'e efsundan sordukları vakit, Resûl-i Ekrem'in, “Rukyenizi getirin, göreyim,” buyurması ile delil çek­mişlerdir. Çünkü manası anlaşılmayan meçhul sözler, bazan sihir ol­duğu gibi bazan da küfür olabilir. Hattabi bunu böyle anlattıktan sonra, “Rukyenin mânâsı anlaşılır ve içinde Allah adı yazılı bulu­nursa onunla rukye mustehaptır.” dedi.[75]

 

126. : Ölümü Sevmemek

 

Buhârî ile Müslim'in Hz. Aişe (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allah'a ulaşmayı (ölümü) sevenin, kendisine ulaşmasını Allah da sever. Allah'a mülâki olmayı (ölümü) sevmeyenin, kendisine mülaki olmasını Allah da sevmez,” buyurdu. Hz. Aişe:

“Ya Nebiyallah, ölümü sevmemek mi? (Allah'a mülâki olmayi sevmemektir) hepimiz ölümü sevmeyiz,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Bu öyle senin anladığın gibi değil, (elbette ölümden kimse hoşlanmaz) fakat ölüm anında mü’min Allah'ın rahmet, hoşnutluk ve cenneti ile müjdelendiği vakit (müjdelendiği bu yere bir an evvel kavuşmanın heyecaniyle) Allah'a ulaşmayı sever, Allah da bu ku­lunun kendisine mülâki olmasını sever. Şüphesiz kâfir ölüm anında Allah'ın azâb ve gazabiyle korkutulduğu vakit, Allah'a mülâki ol­mayı İstemez, Allah da onun kendisine mülâki olmasını istemez,” [76]buyurdu.

Yine Enes (r.a.) den gelen Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Allah'a mülâki –ölümü- sevenin, Allah da mülakatını se­ver.. Allah'a ulaşmayı –ölümü- sevmeyenin, mülakatını Allah da kerih görür,” buyurdu. Enes (r.a.):

“Ya Resûlallah, hepimiz ölümü kerih görürüz, sevmeyiz,” de­yince, Resûl-i Ekrem:

“Ölümü sevmemek,  o demek değildir, ölüm döşeğine yatan mü’mine Allahu Teâlâ'dan (rahmet melekleri)    müjde ile geldikleri vakit, bu adam için, ölüp Allah'a mülâki olmaktan daha sevimli bir şey olamaz. Böylece Allahu Teâlâ onun kendisine mülâki olmasını is­ter. Fâcir ve kâfire gelince; o da ölüm döşeğine yattığı vakit, kötü­lüğünün cezası karşısına dikilir, işte o zaman o da ölümü sevmez, Allah da onun mülakatını sevmez,” [77]buyurdu. Aynı mealde baş­ka Sahih hadisler de vardır.

İbn Mâce ve Taberâni'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

Allah'ım, bana inanıp beni tasdik edeni ve benim, senin katın­dan getirdiğimin hak olduğunu bilen kimsenin malını ve evlâdını azalt, mülakatını ona sevdir, onun için karamı tacil et. Ömrünü kı­salt. Bana inanmayıp beni tasdik etmeyeni ve senin tarafından ge­tirdiklerimin hak olduğuna inanmayanın malını, evlâdını çoğalt ve ömrünü uzat.” [78]

İbn Hibbân, İbn Ebî'd-Dünyâ ve Taberânî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allah'ım, sana inanıp, benim, senin tarafından gönderilmiş pey­gamber olduğuma şehadet edenin, mülakatını ona sevdir, ölümünü kolaylaştır ve dünyalığını azalt. Sana iman etmeyip, benim, senin Resulün olduğuma şehadet etmeyene mülakatını sevdirme, ölümünü kolaylaştırma ve dünyalığını da çoğalt.”[79]  buyurmuştur.

Tembih: Allah'a kavuşmayı -ölümü- sevmemenin kebâirden olduğunu söyleyen başka kimseyi görmedimse de hadîslerin zahirin­den bunun  olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Allah'a kavuşmayı kerih görenin mülakatını Allah'ın da kerih görmesi, son derece ve şiddetli korkutmadan kinayedir. Aslında ölümü sevmemek o kadar önemli değildir. Çünkü bu, bir tabiat gereğidir. Onu kerih görmek, günahı gerektirmez. Fakat Allah'a mülaki olma bakımından onu ke­rih görmek ise bunun aksinedir. Çünkü bu, ikinci hadisin işaret et­tiği gibi, Allahu Teâlâ'nın rahmetinden ümit kesme anlamınadır. Rahmetten ümit kesmenin  olduğu yukarda geçtiğine göre bu da dendir. Bununla beraber Allahu Teâlâ'ya karşı sûi zannı kebâirden sayan pek çoklarını gördüm ki, bu da benim bu davamın isbatında açık bir delildir. Çünkü Allah'a mülakatı kerih görmek, O'na sûi zandan başka bir şey değildir.

Ahmed, “Sahih”inde İbn Hibbân ve Beyhaki'nin Vâile (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teala buyuruyor: “Ben kulumun beni zannı yanındayım; benden hayır umarsa hayrı, şer umarsa şerri bulur.”[80], buyur­muştur.[81]


 

[1] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'l-Cenâiz; Sahihu Müslim, 1/99.

[2] Sahihul-Buhârî, Kitabul-Cenâiz; Sahihu Müslim, 1/100.

[3] Sünenü’n-Nesei, 4/20.

[4] Sahihu Müslim.

[5] et-Tergib ve't-Terhib, 4/350   (İbn Hibban'ın “Sahih”indeki rivayetinden naklen.)

[6] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/13 (Taberani'nin “Kebiraindeki ri­vayetinden naklen.)

[7] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/13 (Bezzâr'ın rivayetinden naklen.)

[8] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/13 (Ahmed ve Ebû Ya’la'nın riva­yetlerinden naklen.)

[9] Sahihu Müslim, 2/644.

[10] Sahihu Müslim, 2/644.

[11] Sünenü İbn Mace, 1/604.

[12] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/14 (Taberani’nin “Evsat”indeki ri­vayetinden naklen.)

[13] Sünenü Ebi Davud, 3/194.

[14] Sahihu’l-Buhari, Kitabul-Cenaiz; Sahihu Müslim, 2/644, 645.

[15] Sünenü Ebi Dâvûd, 3/194.

[16] Sünenü İbn Mace, 1/605.

[17] Sahihu'l-Buharî, Kitabul-Cenaiz; Sahihu Müslim, 2/639.

[18] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu’l-Cenaiz; Sahihu Müslim, 2/644.

[19] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'l-Cenâiz.

[20] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeul-Fevâid, 3/14 (Taberani’nin rivayetinden nak­len.).

[21] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/15 (Taberani’nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[22] Sünenü’t-Tirmizi, 3/318.

[23] et-Tergîb ve't-Terhib, 4/349 (Hâkim'in rivayetinden naklen.)

[24] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'l-Cenâiz; Sahihu Müslim, 2/636.

[25] Sahihu'l-Buhûri, Kitabu’l-Cenâiz; Sahihu Müslim, 2/635, 636.

[26] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu'l-Cenâiz.

[27] Sahihu Müslim, 3/632.

[28] Yusuf: 12/84.

[29] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu’ Tıb; Sahihu Müslim, 2/635, 636.

[30] Sahihu Müslim, 4/1992.

[31] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/2 (Taberâni'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen.)

[32] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu'l-Cenâiz; Sünenü İbn Mâce, 1/509; Sünenü Ebi Dâvûd, 3/192; Sünenü't-Tirmizi, 3/305.

[33] Sünenü İbn Mâce, 1/602.

[34] Sahihu Müslim, 4/1909.

[35] el-Kehf: 18/63.

[36] el-Hadid: 57/16.

[37] Sünenü't-Tirmizi, 4/603.

[38] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/306 (Taberani'nin rivayetinden nak­len.)

[39] Sahinu'l-Buhari, Kitabul-Cenaiz.

[40] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/291 (Ahmed'in rivayetinden  nak­len.)

[41] Mecmeu'aZevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/292 (Ebû Ya’lâ’nın rivayetinden nak­len.)

[42] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/292 (Taberâni’nin “Kebir” ve “Evsat”inde ve Ahmed'in rivayetlerinden naklen.); Sünenü Ebî Dâvûd, 3/183.

[43] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 2/291 (Taberani’nin “Kebir”indeki rivâyetinden naklen.)

[44] Sahihu'l-Buhari, Kitabu’ı-Marzâ; Sahihu Müslim, 4/1993; Sünenü't-Tirmizi, 3/289.

[45] Sahihu Müslim, 4/1992.

[46] Sahihu Müslim, 4/1992; Sünenü't-Tirmizi, 3/386.

[47] Sünenü't-Tirmizi, 4/602.

[48] et-Tergib ve't-Terhib, 4/286 (Taberâni’nin rivayetinden naklen.)

[49] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 2/302 (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen.)

[50] Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/307 (Bezzâr'in rivayetinden nak­len.)

[51] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 2/304 (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen.)

[52] et-Tergib vet-Terhib, 4/289 (Buhâri ve Ebû Davud'un rivayetlerinden nak­len.)

[53] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 2/301 (Ahmed'in ve Taberâni’nin ri­vayetlerinden naklen.)

[54] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 2/302 (Taberani'nin “Kebir”indeki vâyetinden naklen.)

[55] Sahihu Müslim, 4/1993.

[56] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 2/306 (Bezzar’ın rivayetinden nak­len.)

[57] en-Nisâ: 4/123.

[58] et-Tergib vet-Terhib, 4/294 (İbn Hibbân'ın rivayetinden naklen.)

[59] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 444-465.

[60] Sünenü Ebi Dâvûd, 8/213; Sünenü İbn Mâce, 1/516; Sünenü'n-Nesei, 3/95.

[61] Sahihu Müslim, 2/667; Sünenü Ebi Davud, 3/217.

[62] Sünenü İbn Mace, 1/499.

[63] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/61 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[64] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/61 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.).

[65] Hanefi mezhebinde; okumak niyetiyle olmaksızın mezarlar üzerinde otur­mak ve mezarları çiğnemek mekruhtur.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 465-466.

[66] Sünenü Ebî Davûd, 3/218.

[67] Sünenü't-Tirmizî, S/362; Sünenü İbn Mace, 1/502.

[68] et-Tergib vet-Terhîb, 4/358, 359 (Ebû Dâvûd ve Nesefnin rivayetlerinden naklen.)

[69] Sünenü İbn Mace, 1/502, 503.

[70] Hanefi mezhebine göre; her ne kadar bazıları kadınların mezarları ziya­ret etmesinin haram olduğunu söylemişler ise de, esah olan onların da erkekler gibi mahremlerinin mezarlarını ziyaret etmelerinin mendup olmasıdır. Ancak bu ziyaretleri erkeklerle beraber olmayacaktır.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 467-468.

[71] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 5/103 (Ahmed, Ebû Yâlâ ve Taberâni'nin rivayetlerinden naklen.)

[72] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 5/103 (Ahmed ve Taberâni'nin riva­yetlerinden naklen.)

[73] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 5/103 (Ahmed ve Taberani'nin riva­yetlerinden naklen.)

[74] Sünenü Ebi Davûd, 4/9, 10; Sünenü İbn Mâce, 2/1167.

[75] Bu hadisde, “İslâm'da efsun, üfürükçülük yoktur.” buyurulmuştur. Bu­nunla beraber yumn-u bereket için bazı dua ayetlerini okumak ve dua et­mekte beis yoktur. Bunun dışında bugünkü üfürükçülerin yazıp çizdikle­ri ve “Şöyle böyle yapacaksın” dedikleri şeylerin din ile hiç bir ilgisi olmadığı gibi gerçekten de çok uzaktır.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 469-471.

[76] Sahihu Müslim, 4/2065.

[77] Necmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 2/320 (Ahmed, Taberâni ve Ebu Yâla'nın rivayetlerinden naklen.)

[78] Sünenü İbn Mace, 2/1385; Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/285 (Taberâni'nin rivayetinden naklen.)

[79] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid,   10/286   (Taberani’nin rivayetinden naklen.)

[80] Mutlak mânâda ölümü sevmemek, büyük günahlardan olamaz. Ancak, ölümü, Allah'a kavuşturacağı için sevmemek, Allah'a sûi zanda bulunmayı gerektirdiği için kebâirdendir.

[81] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 471-474.