İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

ZEKÂT KİTABI

 

127. Ve 128. ler: Zekâtı Vermemek Ve Farz Olduktan Sonra Özürsüz Onu Geciktirmek

 

Âyetler:

 

“Vay ortak koşanlara, onlar zekat vermezler...” [1], buyurulmakla zekâtı vermeyenlere müşrik denmiştir.

Allah'ın bol nimetlerinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu, on­lar için bir şerdir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunla­rına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah, işle­diklerinizden haberdardır.” [2]

“Bunlar cehennem ateşinde kızdınldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtlan onlarla dağlanacak, “Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın” denecek.” [3]

 

Hadîsler:

 

Buharî, Müslim ve diğerlerinin Ebû Hureyre (r.a.) den rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Zekâtını vermeyen altın ve gümüş sahiplerinin bu mallan kı­yamet günü bir zincir olur. Sahibi de malları ile cehenneme atılır. Bu ateş zincir onun yüzünü, yanlarım ve arkasını dağlar. Zincir so­ğudukça eski haline döner. Bizim dünya yılımızla elli bin yıl olan kı­yamet gününde insanlar arasında hesap görülünceye kadar bu hal tekrar olunur. Hesap bittikten sonra ya cennete veya da cehenneme gider.”

“Devenin hükmü nasıl?” diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

“Hakkı ödenmeyen (zekâtı verilmeyen) deve sahibi düz bir sahaya yatırılır. Deve de son derece semiz bir halde ayağı ile o kim­seyi çiğner, dişleri ile ısırır. Önündeki geçince arkadaki gelir. Elli bin yıl kadar olan bir günde insanların hesabı görülünceye kadar devam eder. Hesap bittikten sonra cennetin veya cehennemin yo­lunu tutar,” buyurdu.

“Devenin haklarından birisi de, su içmeye gittiğinde sağılıp südünün içirilmesidir.”

“Sığır ve koyunun hükmü nedir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Zekâtı verilmemiş sığır ve koyun sahibi, kıyamet günü düz bir ovada yüzükoyun yatırılır. İçlerinden eğri boynuzlu veya boynu­zu kırık olan hayvan olmadığı halde o adamı boynuzları ile süserler, ayakları ile çiğnerler. Öndeki geçince arkadaki gelir ve bu hal elli bin yıl kadar olan günde insanların hesabı görülünceye kadar devam eder. Sonra bu kimse ya cennetin veya cehennemin yolunu tutar.” buyurdu.

“Ya at hakkındaki hüküm nasıldır?” diye sordular. Resûl-i Ek­rem:

“At üç sınıftır. Bir at var ki, sahibi için günahtır. Bir at var ki, sahibi için perdedir. Bir at var ki, sahibi için ecir ve sevaptır.

Sahibi için günah olan at: Onu sahibi gösteriş ve caka satmak ve Müslümanlara düşmanlık yapmak için tutar. İşte bu at sahibi için günaha vesiledir.

Sahibi için perde olan at: Kişinin Allah rızası için beslediği, üze­rindeki Allah hakkını ödediği ve iyice bakıp gözettiği attır. İşte bu at sahibini, başkasına muhtaç etmekten korur.

Sahibi için ecir ve sevap olan ata gelince; gerektiğinde Müslü­manlara yardım gayesiyle Allah rızası için çayır veya bahçeye bağ­lanıp beslenen attır ki, o çayır ve bahçeden yediği ve çıkardığı şey sayısında sevap yazılır. O at, İple bağlı bulundukça bir iki tepe koştukça dizlerinin, izlerinin ve terslerinin sayısınca sahibi için se­vap yazılır. Bu atın sahibi, ata su içirmek maksadı dışında onunla beraber dereden geçer de o at su içerse, içtiği su kadar sahibi için sevap yazılır,” buyurdu.

“Ya Resûlallah, merkep hakkındaki hüküm nedir?” diye sordu­lar. Resûl-i Ekrem:

“Merkepler hakkında:Zerre kadar hayır işleyen onu görür, zerre kadar şer işleyen de onu görür.” mealindeki şümullü âyetten başka hiç bir şey nazil olmadı”. [4]

Buharı, Müslim ve Ahmed'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Sakın sizden birinizi kıyamet gününde omuzunda deve böğürerek bulmayayım. O bana:

“Ya Resûlallah, bana yardım et,” diye yalvaracaktır.   Ben de ona:

“Hakkında hiç bir surette şefaat etmeye muktedir değilim. Ben sana dünyada Allah'ın hükmünü tebliğ ettim, diye cevap vereceğim.

Sakın sizden birinizi kıyamet gününde omuzunda homurdayan atla görmeyeyim. O bana:

“Ey Allah'ın Resulü, bana yardım et,” diye yalvaracak. Ben ise ona:

“Sana hiç bir surette şefaat etmeye gücüm yetmez. Çünkü ben dünyada Allah'ın hükmünü tebliğ ettim,” diyeceğim.

Sakın sizden birinizi kıyamet gününde   omuzunda mel ey en ko­yunu taşır halde görmeyeyim. O bana:

“Ya Resûlallah, bana yardım et,” diyecek. Ben ise ona:

“Sana hiç bir şekilde yardımcı olamam. Çünkü ben dünyada Allah'ın hükmünü duyurdum,” diye cevap vereceğim.

Sakın sizden birinizi kıyamet günü   omuzunda insan bağırarak görmeyeyim. O bana:

“Ya Resûlallah, bana yardım et,” diyecek. Ben ise ona:

“Sana hiç bir şekilde yardım edemem. Zira ben Allah'ın hük­münü daha önce sana tebliğ ettim,” diyeceğim.

Sakın sizden biriniz kıyamet günü omuzunda ganimet elbiseleri yeldirerek gelmesin. O bana:

“Ey Allah'ın Resulü, bana yardım et,” diyecek. Ben ise ona:

“Sana yardım edemem. Çünkü Allah'ın bu husustaki hükmü­nü sana dünyada tebliğ ettim,” diyeceğim.

Sakın sizden biriniz kıyamet günü altın ve gümüş yüklü olduğu halde gelmesin. O bana:

“Ey Allah'ın Resulü, bana yardım et,” diye yalvaracak. Ben ona:

“Sana hiç bir şekilde yardımcı olamam, çünkü dünyada Al­lah'ın emrini sana tebliğ ettim,” diyeceğim.” [5]

Buhâri, Müslim, Tirmizi ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Ebû Zer radıyallahu anh'den, şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem'in yanına gittim, Kabe'nin gölgesinde oturuyordu. Beni görünce:

“Kabe'nin Rabbine yemin olsun ki, onlar hüsrandadırlar,” bu­yurdu. Ebû Zer:  

Geldim yanında oturdum, yerimde duramadım kalktım ve:

“Anam, babam size feda olsun, ya Resûlallah, onlar kimlerdi,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Onlar malları çok olanlardır. Ancak şöyle şöyle şöyle şöyle (önlerinde, arkalarında, sağ ve sollarında bulunan fakirlere) veren­ler Müstesna ki, banlar azdırlar. Zekâtını vermeyen, deve, koyun ve sığır sahibinin bu malı kıyamet günü olduğundan daha büyük ve da­ha semiz olduğu halde gelerek sahibini boynuzları ile süser, ayakları ile çiğner. Biri gidince diğeri yerine gelir ve insanlar arasında he­sap görülünceye kadar böyle devam eder.”[6]

Nesei'nin rivayetinde.

“Malının zekâtını vermeyen kimsenin malı, kıyamet günü ateş­ten bir yılan olarak gelir. Bununla beraber sahibinin alnı, yanları ve sırtı, ellibin yıl olan kıyamet gününde İnsanlar arasındaki hesap so­na erinceye kadar dağlanıp durur.”[7], buyurulmuştur.

Müslim'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Hakkını, zekâtını vermeyen deve sahibinin kıyamet gününde bu devesi (dünyada) olduğundan daha- büyük ve daha besili olduğu halde gelir. Deve sahibi düz bir sahaya yatırılır. Deve de o kimseyi dizleri ve ayakları ile çiğner.

Hakkını, (zekâtını) vermeyen sığır sahibinin kıyamet gününde bu sığın, olduğundan daha büyük olduğu halde gelir. Sahibi düz bir sahaya yatırılır. Sığır, sahibini boynuzları ile süser, ayakları ile çiğner.

Hakkını vermeyen koyun sahibinin kıyamet gününde bu koyunu olduğundan daha besili olarak getirilir. Sahibi düz bir sahaya yü­zükoyun yatırır. Koyun onu boynuzları ile süser ve ayakları ile çiğ­ner. Bu koyunların içlerinde eğri boynuzlu veya boynuzu kırık bir hayran bulunmaz. Hepsinin uzuvları tamam olur.

Zekâtı verilmeyen altın ve gümüş sahibinin kıyamet gününde altın ve gümüşleri başı kel erkek bir yılan olarak gelir. Ağzı açık bir şekilde adama yaklaşır. Adamın yanına gelince adam ondan kaçar. Yılan:

“Biriktirdiğin altın ve gümüşleri al. Ben bunlardan Müstağni­yim.” diye seslenir. Adam kaçmakla kurtulamayacağını anlayınca, döner altın ve gümüşleri almak için elini yılanın ağzına sokar ve yı­lan da bir aygır gibi onun elini ısırır ve yer.” [8]

İbn Mâce'nin ve Neseî'nin Sahih sened ile rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Kim malının zekâtını vermezse, zekâtı verilmeyen bu mal kı­yamet gününde (fazla zehrinden) başı kel erkek bir yılan suretine konulur ve boynuna dolanarak ona azab eder.” buyurdu ve sonra da “Allah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, salan ken­dileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu, onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolana­caktır.” [9]âyetini okudu.[10]

Taberanî'nin -râvilerinden yalnız Sabit b. Muhammed ez-Zâhid'in sikadan olup diğerleri lâbeis kimseler olan- rivayetinde ve Hz. Ali'ye mevkuf olan ve Münziri'nin, bu daha doğrudur, dediği ri­vayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

 “Allahu Teâlâ Müslüman zenginlerin mallarında fakirlere yete­cek kadar zekâtı borç kılmıştır. Zenginlerin verdikleri ile yoksullar açlıklarını giderir, Üstlerini örterler. İşte Allah bu kadarını borç et­miştir. İyi bil ki, Allahu Teâlâ onları şiddetli hesaba çeker ve sonra da şiddetli azab eder.” [11]

Ahmed, Ebû Yâlâ, İbn Hibbân ve İbn Huzeyme'nin Mesrûk (r.a.) den rivayetlerinde Abdullah diyor ki:

“Riba yiyen ve yediren (alan ve veren), bilerek buna şahit olan ve yazan, döğün yaptıran ve yapan kadınlar, sadaka vermeyen (ve­ya bu hususta tembel davranan) hicret ettikten sonra bedevi olarak irtidad edenler, Resûl-i Ekrem'in dili ile lanetlenmişlerdir.” [12]

Isfahânî'nin rivayetinde; Resûl-i Ekrem, ribâ yiyeni, vekilini, şa­hidini, kâtibini, döğün yaptıran ve yapan kadınları, sadakayı ver­meyeni, muhallü ve muhallelün leh'e lanet etmiştir.”

Taberânî ve diğerlerinin ta'n edilmiş bir senedle rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü fakirlerden sebep zenginlerin vay haline. Fakirler:

“Bu zenginler bize haksızlık etti, Allahu Teâlâ’nın onlara borç kıldığı zekât hakkımızı vermediler.” diye davacı olurlar. Allahu Teâlâ:

“İzzet ve Celâlim hakkı için, bugün sizi bana yaklaştırır, onları ise uzaklaştırır.” buyurur. Sonra Resûl-i Ekrem “Onların malların­da muhtaç ve yoksullar için (belli) bir hak vardı.” [13]âyetini okudu.” [14]

İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Hâkim ve Sahihlerinde İbn Huzeyme ile İbn Hibbân'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur;

Bana, cennete ilk girecek olan üç kişi ile cehenneme ilk girecek olan üç kişi bildirildi.

Cennete girecek olan ilk üç kişi: Şehit, Allah'a ibadeti güzel eden ve efendisinin hizmetinde kusur etmeyen köle, ailesi kalabalık iffetli kimse.” Başka bir rivayette de şöyledir: “Köleliği kendisini Rabbisine itaatten meşgul etmeyen köle, ile fakir ve çoluk çocuk sa­hibi iffetli kimse.”

Cehenneme ilk girecek üç kişiye gelince; bunlar: Zâlim hüküm­dar, Allah'ın hakkını yerine getirmeyen (zekâtını vermeyen) zengin ve kibirli fakirdir.” [15]

İbn Mesûd (r.a.) den gelen Sahih bir rivayette (r.a.),

“Namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekle emrolunduk. Ze­kât vermeyenin namazı da yoktur.”[16] buyurulmuştur.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Namazını kılıp da zekâtını vermeyen kimse amelî kendisine fayda sağlayan bir Müslüman değildir.”[17], buyurmuştur.

Hasen sened ile Bezzar, Taberânî, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân'ın “Sahih”lerindeki rivayetlerinde:

“Kim (ölümünden sonra geride zekâtı verilmeyen) altın ve gü­müş bırakırsa, o altın ve gümüş kıyamet günü sahibi için başı kel bir erkek yılan suretine konur. Bu yılanın iki gözü üzerinde iki si­yah noktası vardır. Adamın peşine takılır. Adam:

“Sana yazıklar olsun, kimsin?” diye sorar. Yılan:

“Ben, senin dünyada zekâtını vermeyip geride bıraktığın hazinenim, der ve adamın peşini bırakmaz. Önce elini sonra da vücu­dunun diğer bölümlerini ısırarak azâb eder.” [18]

Nesei'nin Sahih sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Malının zekâtını vermeyen kimsenin malı kıyamet günü kel ve erkek bir yılan halinde hayaline konur. Bu yılanın iki gözü üstünde iki siyah noktası vardır. Bu azgın yılan onu takip eder veya boynu­na halka olur da:

“ Ben senin hazinenim, ben senin hazinenim, der durur.” [19]

Buhari ile Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teali kime mal verir de, o, bu malın zekatını vermezse, kıyamet günü bu mal sahibi için başı kel erkek bir yılan suretine konur. Bu yılanın iki gözü üstünde İki nokta vardır. Bu yılan kıya­met günü sahibinin boğazına dolanır. Sonra yılan ağzı ile sahibinin iki çenesini yakalar. Sonra:

“Ben senin malınım, ben senin hazinenim.” der. Bundan sonra Resûl-i Ekrem,

Allah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı ol­duğunu sanmasınlar, bilâkis bu, onların kötülüğünedir. Cimrilik yap­tıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve ye­rin mirası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.”[20] âyetini okudu.” [21]

Hâvileri arasında İbn Luhay'a’nın da bulunduğu ve ayrı bir senedle mürsel olarak Ahmed'in rivayet ettiği bir hadisde Resûl-i Ek­rem:

“Dört şey vardır ki, Allahu Teâlâ bunları İslâmda farz kılmıştır. Her kim bunlardan üçünü yerine getirir de (birini terkederse) dör­dünü yerine getirmedikçe bu üç şey (i yerine getirmesi) ona bir fay­da sağlamaz: Namaz, zekât, ramazan orucu ve hacdır.”[22], bu­yurmuştur.

Bezzâr’ın Ebû Hureyre (r.a.) den rivayeti şöyledir:

Resûl-i Ekrem'e, adımını gördüğü yere atan bir atı getirdiler. Resûl-i Ekrem ata bindi ve yürüdü. Cebrail aleyhisselâm da onunla beraber yürüdü. Bir topluluğa geldiler. Bunlar bir gün ziraat eder, ekin eker ve bir gün de harman ederlerdi. Harman edip mahsulü kal­dırdıkları anda arazi yine eski durumuna dönerdi. Resûl-i Ekrem Cebrail aleyhisselâma:

“Bunlar kimlerdir? “diye sordu. Cebrail aleyhisselâm:

“Bunlar, Allah yolunda cihad edenlerdir. Bunlara bire yediyüz nisbetinde mükâfat verilir. Bir şeyi infak ettiler mi Allah yenisini yerine kor,” dedi.

Sonra bir topluma uğradılar ki, bunların başları taş ile ezilir. Baş ezildikçe hemen eski halini alır ve yine ezilirdi. Resûl-i Ekrem (tüyleri ürperten bu manzara karşısında) Cebrail aleyhisselâma:

“Ya Cebrail, bunlar kimlerdir?” diye sordu.  Cebrail aleyhisse­lâm:

“Bunlar, namazdan başları ağırlaşan (tembellik edip namaz için başlarını yastıktan kaldırmak istemeyen) kimselerdir,” dedi.

Sonra başka bir topluma uğradılar. Önlerinde ve arkalarında rika' bir bez parçası vardı. Hayvanlar mer'aya salıverildikleri gibi bunlar da cehennemlilerin yiyeceği olan darî (zehirli diken) zakkum ve cehennemin kızgın şeylerini yemeğe salıverilirler.” Resûl-i Ekrem:

“Ya Cebrail bunlar kimlerdir,” diye sordu. Cebrail aleyhisselâm:

“Bunlar da zekâtlarını  vermeyenlerdir. Allahu Teâlâ onlara zulmetmedi. Allah kullarına zulmedici değildir,” [23]dedi. Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Karada ve denizde telef olan mal ancak zekâtı verilmediği için telef olur.”  [24]buyurmuştur.

Başka bir hadiste,

“Zekâta mani olan, kıyamet günü cehennemdedir.”[25], buyurulmuştur.

Bezzâr ve Beyhaki'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Sadaka (râvi tereddüt ediyor) veya zekât hangi mala karışırsa o malı bozar.” Yâni zengin olduğu halde zekâtını vermezse, bu zekât hakkı karıştığı diğer malını bozar veya fakir olmadığı halde zekât alan kimsenin aldığı bu zekât elindeki malı bozar, demektir. Ahmed'in görüşü budur.[26]

Bezzâr'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Onlar için namaz, aşikâre bir borç oldu onu kabul ettiler. Zekât, gizli bir borç oldu onu yediler. İşte bunlar münafıkların ta ken­dileridir.” [27]buyurmuştur.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Herhangi bir millet zekatını vermezse Allah da onlardan rah­metini keser.” buyurmuştur. Yine Sahih bir rivâyette:

“Herhangi bir millet ki zekâtını vermezse Allah onları kıtlıkla ibtilâ eder.” [28]buyurulmuştur.

Beyhaki ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur;

“Ey muhacirler topluluğu, beş kötü haslet vardır ki, bunlarla mübtela olup karşılaşmanızdan Allah'a sığınırım:

1. Bir millette hayâsızlık alabildiğine yayılırsa, o millette geç­mişlerinde olmayan hastalıklar yayılır ve çoğalır.

2. Ölçü ve tartılarım eksik yaparlarsa, kıtlık, geçim sıkıntısı ve hükümdarın zulmü ile terbiye edilirler.

3. Zekâtlarını vermezlerse, kendilerinden yağmur kesilir, içle­rinde hayvanlar/olmasa hiç yağmur yağmaz.

4. Allah ve Resulüne verdikleri söz ve muahedeyi bozarlarsa, Allahu Tealâ hariçten onların başına bir düşman musallat eder; o düşman ellerindeki mallarını alır.

5. İmamları Allah'ın Kitabı ile hükmetmediği vakitte de, Alla­hu Tealâ aralarına geçimsizlik verir ve huzur bulmazlar.” [29]

Taberâni’nin hasene yakın, bir sened ile rivayetinde Resûl-i Ek­rem şöyle buyurmuştur:

“Beş şey beş şey iledir.

“Nedir onlar?” diyenlere, Resûl-i Ekrem:

“Ahidlerini bozup verdikleri sözde durmayan bir millete Alla­hu Teâla düşmanlarını musallat eder. Kur'an-ı Kerîm'den başka bir şeyle hükmederlerse aralarında ölüm çoğalır. Zekâtlarını vermezler­se Allahu Tealâ da onlardan yağmuru keser. Eksik ölçüp eksik tar­tarlarsa, bitkileri kesilir ve kıtlıkla ibtilâ edilirler.”[30], buyurdu. İşte o beş şey ile bu beş şey,

“Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak.” [31]âyet-i kerimesinin tefsirinde İbn Mesûd (r.a.) dan gelen Sahih bir rivayette:

“Kişi öyle dirhem dir­hem, dinar dîhar yani ayrı ayrı dağlanmaz. Hepsi birden bütün vü­cudunun her tarafını kaplar. Allahu Teâlâ'nın; alm, yanlar ve sırtı­nın dağlanacağını tahsis etmesinin hikmeti, cimri olan zengin, yok­sulu gördüğü vakit ilk önce suratını ekşitmesi ve sonra alnını kırıştırdığı içindir. Ceza amel cinsinden olduğu için bunların da bu anılan yerleri özellikle dağlanacaktır.” [32]

Yine İbn Mesûd (r.a.) un rivayetinde, “Her kim temiz kazanç sağlarsa, zekâtını vermemek onu pislettirir. Her kim temiz olma­yan kazanç sağlarsa, zekâtını vermek onu temiz kılmaz.”[33], bu­yurulmuştur.

Buhâri ile Müslim'in Ahnef b. Kays (r.a.) dan rivayetlerinde, Ahnef diyor ki:

“Medine'ye geldim. Bir gün içlerinde Voıreyş'in ileri ge­lenlerinin de bulunduğu bir mecliste oturuyordum. Kaba elbiseli, karışık saçlı ve bozuk düzenli bir adam çıkageldi. Oturdu ve:

“Zekâtlarını vermeyip mallarını biriktirenleri, cehennem ate­şinde kızdırılmış bir taşın, onlardan birinin memelerinin ucuna ko­nup, yaka yaka omuz başından, sonra da omuz başından konup me­menin ucundan çıkacağı ve böylece azâb olacakları ile onları müj­dele,” dedi.

Onun bu sözleri üzerine orada oturanlar başlarını eğdiler. Ona hiç kimsenin bir cevap verdiğini görmedim. (Biraz sonra) adam geri döndü. Onu takip ettim. Bir direğin yanında oturdu. Kendisine:

“Bakıyorum ki senin bu sözünden kimse memnun kalmadı,”de­dim. O:

“Bunlar bir şey anlamazlar. Benim dostum Ebu'l-Kasım sallallahu aleyhi ve sellem beni çağırdı, yanına gittim bana:

“Uhud (dağını) görüyor musun?” diye sordu. Ben güneşe bak­tım, akşama ne kadar zaman kaldı, beni bir işi için göndereceğini sandım ve:

“Görüyorum,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Uhud kadar altınım olsa -üç dinarı hâriç- hepsini infak etmek isterim. Bunlar bilmeyerek dünyayı topluyorlar,”    buyurdu. Ben:

“ Kureyş'den  kardeşlerinize gidersiniz ve onlardan istersiniz, onlar da size verirler,” dedim. O:

“Rabbime yemin ederim ki, Allah ile Resulüne kavuşuncaya kadar dünya ile ilgili onlardan hiç bir şey istemeyeceğim gibi din ile ilgili hiç bir hususta da onlardan fetva istemem”[34], dedi”.

Müslim'in rivayetinde; Ahnef b. Kays diyor ki: “Ben Kureyş'den bir toplulukla beraberdim. Ebû Zer oraya uğradı ve:

“Altın ve gümü­şü biriktirip de zekâtını vermeyenleri, arkalarından vurulup yanla­rından çıkacak, kafalarından vurulup alınlarından çıkacak bir dağla onları müjdele” dedi sonra kenara çekilerek oturdu. Ben:

“Bu kimdir?” dedim. Onlar:

“Bu, Ebû Zer'dir,” dediler. Râvi diyor ki:

“Ben kalktım yanına gittim ve kendisine:

“Az önce senden duyduğum ne idi?” diye sordum. O:

“Ben ancak Resûl-i Ekrem'den duyduğumu söyledim,” dedi. Ben:

“Bu atıyye hakkında ne dersin?” diye sordum, Ebû Zer:

“Onu al; o bugün senin geçinmene yardımcıdır, fakat dinine bir bedel olduğu vakit ona yaklaşma,” dedi.[35]

Taberânî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Zekât, îslâmın köprüsüdür.” [36]buyurmuştur.

Taberâni, Ebü Nuaym ve Hatib'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Mallarınızı, zekâtını vermekle  kal'a içine alın. Hastalarınızı, sadaka vermekle, tedavi ediniz. Belâyı dua ile defediniz.” [37]

Tirmizî ve diğerlerinin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

Ancak burada metruk olan Musft b. Emeyr el-Kûfl vardır.

 “Malının zekâtını verdiğin vakit, üzerinde olan borcunu ödemiş olursun.” [38]

Hâkim ve diğerlerinin rivayetleri,

Malının zekâtını ödediğin va­kit, kötüyü senden gidermiş olursun.” şeklindedir.

İbn Adiy rivayetinde, “Sadaka, ancak malı çoğaltır.” buyurulmuştur.

Beyhaki'nin rivayeti, “Zekâtı verilen her mal, yer altında gizlense bile hazine değildir. Zekâtı verilmeyen her mal, açıkta olsa bile yine kenz ve hazinedir.”[39]  şeklindedir.

'Ahmed, Müslim ve Neseî'nin rivayetlerinde Resül-i Ekrem:

“Sadaka maldan bir şeyi eksiltmez. Af etmekle Allahu Teâlâ an­cak kişinin izzetini ve şerefini yüceltir. Allah için tevazu edeni de Allah yüceltir.” [40]buyurmuştur.

Ahmed, Ebû Davûd, Tirmizî ve Dârekutni'nin rivayetleri şöy­ledir:

“Kollarında altın bilezikleri bulunan iki kadın   Resûl-i Ekrem'e geldiler. Resûl-i Ekrem:

“Bu bileziklerin zekâtını veriyor musunuz?” diye sordu. Onlar:

“Hayır, vermiyoruz,” deyince, Resûl-i Ekrem:

Kıyamet gününde Allahu Teâlâ’nın ateşten size iki bilezik tak­masına memnun kalır mısınız?” buyurdu. Onlar:

“Hayır, istemeyiz,” dediler. Râvi diyor ki:

“Kadınlar, bilezikleri­nin zekâtını verdiler.” [41]Hattabî'nin dediği gibi:

“Bunlar, cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. “Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın.” denecek.”  [42]âyet-i celîle'sinin tevilidir.

Yine Abdullah b. Şeddat b. el-Had'dan gelen Sahih bir rivayette:

“Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in eşi Hz. Âişe'nin ya­nına girdim.” O, şöyle dedi:

“Resûl-i Ekrem yanıma geldi, elimde gümüşten bazı halkalar görünce:

Ya Aişe, bu nedir?” diye sordu. Ben:

“Ey Allah'ın Resulü, senin için süsleniyorum,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Onların zekâtım verdin mi?” diye sordu. Ben:

“Hayır, yahut (şöyle dedi) Allah diledi ise,” dedim. Resûl-i Ek­rem:

“Bunlar cehennem ateşi olmak bakımından sana yeter” buyur­du.[43]

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Herhangi bir kadın boy­nuna altın gerdanlık takarsa, kıyamet günü onun benzeri, ateşten bir halka boynuna takılır. Hangi kadın kulağına altın küpe takarsa, kı­yamet günü onun benzeri, kulağına ateşten küpe takılır.” [44]buyurmuştur.

Yine Sahih bir hadîste, “Kim ki böğürlerinin ateşten halka ile dağlanmasını isterse, altın halkaları böğürlerine taksın. Kim ki bö­ğürlerine ateşten kaytan bağlamak isterse o da altından zincir takın­sın. Kim ki kollarının ateşten bileziklerle bezenmesini isterse o da al­tından bilezik edinsin. Fakat siz gümüşe devam ediniz ve onunla oynayınız.”  [45]buyurulmuştur.

Bütün bunlar mânâları ile beraber sanki ayrı hadîsler gibidir. Bize (Şafiilere) göre hadîslerin tevili şöyledir: İslâmın ilk zamanla­rında altın ziyneti kadınlara haram idi. Bunun için ziynetlerinin ze­kâtını vermek de onlara borç idi veya kadınlar bu hususta fazla is­rafa kaçmışlardı. Tabii altunu fazla kullanınca zekâtı borç olur.[46] Hadisde, “Cehenneme girecek ilk üç kişi: Sulta sahibi hüküm­dar, zekâtım vermeyen zengin ve böbürlenen yoksuldur. [47]bu­yurulmuştur.

İbn Abbâs (r.a.) diyor ki: “Malî gücü yerinde olup haccetmeyen ve zekâta borçlandığı halde borcunu ödemeyen kimse, ölüm anında geri dönmeyi Allah'tan isteyecektir”. Adamın biri:

“İnsaf et, ölümden geri dönmeyi ancak kâfirler ister, Allah'­tan kork, böyle söyleme, “dedi. İbn Abbâs (r.a.):

“Ben size bu hususta âyet-i celile okuyacağım,” dedi ve:  

Birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, iyilerden olsam.” diyeceği zaman gel­mezden önce, size verdiğimiz rızıklardan sarf edin.” [48]âyetini okudu.

Hikâye edildiğine göre; Tabiî'nden bir cemaat Ebû Sinan'ın ziya­retine giderler. Ebû Sinan:

“Komşumuzun kardeşi ölmüştür, kalkın hep birlikte taziyesi­ne gidelim,” der. Yusuf Feryâbî'nin oğlu Muhammed diyor:

“Hep be­raber kalktık adamın taziyesine gittik. Adamı, büyük acı içersinde kıvranmakta olup, kardeşine son derece şiddetle ağladığını gördük. Ne kadar teselli ettikse de tesellimizin bir fayda vermediğini gördük. Bunun üzerine kendisine:

“Ölümün, herkesin mutlak surette geçeceği bir köprü olduğu­nu unuttun mu?” dedik. O:

“Evet, ben bunu biliyor ve buna inanıyorum. Ben bunun için ağlamıyorum. Benim ağlamam, kardeşimin akşam sabah çektiği azâb içindir,” dedi. Biz:

“Yoksa kardeşinin azabını Allahu Teâlâ sana gösterdi mi, ke­ramet yolu ile bundan haberdar mı oldun?” dedik. O:

“Hayır, böyle bir şey yok. Ancak onu defnedip mezarını dü­zelttikten sonra herkes dağılıp gitmişti. Ben bir süre mezarının ba­şında oturdum. Bu sırada mezardan bir ses:

“Âh, beni yalnız başıma bu azabın içine bıraktı gittiler. Halbuki ben namaz kılar ve oruç tutardım.” dedi. Buna dayanamadım ve ağladım. Mezarı açtım, bir de baktım ki, mezar alevler içindedir. Kardeşimin boğazında ateş­ten bir halka var. Dayanamadım halkayı atmak için elimi uzattım, parmaklarım ve elim yandı. Sonra kardeşim elini bana uzattı, tama­men yanmış olduğunu gördüm. Bu halde yine üzerine toprağı örte­rek oradan ayrıldım. Bu durumda ben nasıl üzülmeyeyim ve nasıl ağlamayayım?” dedi. Biz:

“İşte bu:

“Allah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu, onla­rın kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunları­na dolanacaktır.” [49]âyet-i celile'sinin haber verdiğidir. Senin kardeşine ise mezarında hemen azap başlamıştır, kıyamete kadar devam eder. Bizler, cenaze sahibinin yanından çıktıktan sonra Hz. Ebû Zer (r.a.)’in ziyaretine gittik, durumu kendisine arzettikten sonra:

“Yahudi ve hırıstiyanların ölülerinde böyle bir durum ile kar­şılaşmadığımız halde bizde bu nasıl olur?” diye kendisine sorduk. Ebû Zer (r.a.):

“Zaten onların olacağı odur. Mü’minler hakkında ara sıra bu gibi görüntüler, ibret ve ders almak içindir,” dedi ve

“Kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhine­dir.” [50]âyetini okudu”.

Hatib'in tahricinde, “Allahu Tealâ cimriye hayatında, buğzeder, cömerde de ölümünde rahmet eder.” buyurulmuştur.

Ebû Dâvud ve Hâkim'in rivayetlerinde,

“Aşırı derecede cimrilikten “ainnın, zira sizden öncekiler bu se­bepten helak oldular. (Koyubahillikleri) onlara bahilliği emretti, kabul edip cimrileştüer. Akrabalarla ilgilenmemeyi emretti kabul edip sıla-ı rahmi terkettiler. Kötülük yapmayı emretti, kabul edip kötü oldular (ve böylece helak oldular.)”[51], buyurulmuştur.

Buhâri “Edebü'l-Müfred” inde ve Tirmizî rivayetinde Resûl-i Ek­rem:

“İki haslet vardır ki, ikisi birden mü’minde toplanmaz: Cimrilik ve kötü huy.” [52]buyurmuştur.

Yine Buhâri “Edebü'l-Müfred”inde:

“Size insanların en fenasını haber vereyim: Allah adına kendi­sinden istendiği halde vermeyendir.”[53], buyurmuştur.

Yine “Tarih” inde Buhâri'nin ve Ebû Davud'un rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kişide bulunan vasıfların en kötüsü, hırs ve tama getiren cim­rilik ve insanı toplumdan uzaklaştıran korkaklıktır.”, buyur­muştur.

Hatib'in rivayetinde,

 “Aşırı derece cimri olan cennete giremez.” [54]buyurulmuştur.

Âhmed, Taberânî ve Beyhaki'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Bu ümmetin ilk gelenlerinin huzur ve salahı, zâhidlik -dünya­lıktan vaz geçmek- ve yakın- kesin olarak Allah'a bağlanmakla- idi. Sonra gelenleri de cimrilik ye uzun emeller peşinde koşarak he­lak olur.”[55] İbn Ebî'd-Dünyâ'nın da bu mealde bir rivayeti vardır.

Hatib ve diğerlerinin rivayeti, “Cömerdin yemeği şifa, cimrinin yemeği ise zehirdir.” şeklindedir.

İbn Asâkir'in rivayetinde, “Cimrinin cennete giremeyeceğine dâir Allahu Teâlâ yemin etmiştir.” buyurulmuştur.

Ebû Yâlâ'nın rivayeti, “Cimriliğin İslamiyeti mahvetmesi gibi hiç bir şey İslâmiyeti yok etmemiştir.”[56], şeklindedir.

Ahmed, Buharı, Müslim ve Nesel'nin rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem şöyle buyurmuştur:

 “Cimri ile infak eden (cömerdin) örneği, şu iki kimse gibidir ki, bunların eyinlerinde, iki göğüslerinden köprücük kemiklerine kadar (tenlerini örten) demirden cübbeleri vardır. Bunlardan cömerd olan, sadaka verir vermez o demir zırh genişler, aşağı doğru uzar ve vü­cudunu tamamiyle kaplar. Hatta ayağının parmaklarını örter. Ayak izlerini de siler süpürür. Cimriye gelince; o, hiç sadaka vermez ver­mek istese, derhal o zırhın bütün halkaları vücudun aynı hizada olan halkalarını sıkar. Cimri de bu zırhı genişletmeye çalışır, fakat geniş­leteni ez.”[57]. Yani Resûl-i Ekrem, Allahu Teâlâ’ınn rızkından ki­naye olarak iki cübbeyi misâl verdi. Yoksul kimseleri görüp gözeten, çeşitli hayır hizmetlerine yardım elini uzatan kimsenin nimeti çoğa­lır ve serveti her tarafını kaplar. Cimri ise, o, bir şey verecek olsa da, onun hırsı, tama'ı ve malının azalma korkusu ona engel olur, sıkıştırır. O, vermemekle servetinin çoğalacağını sanır. Halbuki çoğalmaz, çoğalsa da büyük sıkıntılarla çoğalır.”

Deylemi'nîn rivayetinde, “Çoluk çocuğunu bolluk ve hayır içinde bırakıp da kötülükle Allah'ın huzuruna çıkana yazıklar olsun.” buyurulmuştur.

Simeveyh'in rivayetinde, “Yalan ve cimrilik gibi iki kötü huy bir müminde toplanmaz.” buyurulmuştur.

Hatib'in rivayetinde, “Efendi ve büyük adam cimri olmaz.” şek­lindedir.

Ebû Yâlâ ve Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Zekâtını veren, Müsafir ağırlayan ve musibet ânında infak eden, cimrilikten uzaktır.” [58]buyurmuştur.

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur :

“Ademoğlu ihtiyarladıkça iki haslet onda gençleşir: Mala haris olmak, yaşamaya haris olmaktır.” [59]

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İhtiyarın gönlü iki şeyi sevmekte gençtir: Yaşamak ve mal sevgisidir.”  [60]buyurmuştur.

İbn Adiy'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Ümmetim için en çok korktuğum, hevâi arzuları ve uzun amellerdir.” buyurmuştur.

Deylemî'nin rivayeti, “Allahu Teâlâ kendisinin emirlerini yerine getirmemekte gazab ettiği gibi, doğru söyleyen dilenci için de aynı şekilde gazab eder.” şeklindedir.

İbn Cerir'in rivayetinde Resûi-i Ekrem,

Cimrilikten son derece sakının, zira cimrilik bir milleti davet etti, onlar zekâtlarını verme­diler. Onlara çağrıda bulundu, süâ-ı rahm etmediler. Yine onları ça­ğırdı, birbirinin kanlarını döktüler.” buyurmuştur.

Dârekutni ve Hatib'in rivayetlerinde, “Cimrilik ondur; dokuzu Fars'da, diğeri bütün dünya milletlerindedir.”

buyurulmuştur.

Hatib'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Cimri, zâlimden da­ha gaddardır. Zaten Allah katında cimrilikten daha büyük zulüm var mıdır? Allahu Teâlâ, izzet, azamet ve celâline yemin ederek cim­rinin cennete giremeyeceğini haber vermiştir.”

Ebû Nuaym ve diğerlerinin rivayetlerinde, “Allahu Teâlâ alçak­lığı yarattı ve onu cimrilikle, mal ile süsledi.” buyurulmuştur.

İbn Ebî Şeybe, Hennâd, Neseî, Hâkim ve Beyhaki'nin rivayetle­rinde Resûl-i Ekrem:

Mü’minin kalbinde cimrilik ile iman, bir arada asla toplanamaz.” buyurmuştur. İbn Adiy'nin aynı mealde bir riva­yeti vardır.

Deylemî'nin rivayetinde, “Allahu Teâlâ: “Ey Ademoğlu, yaşadı­ğın sürece cimri idin. Ölüm gelip çatınca malına hücum eder, onu parçalamaya kalkışırsın. İki haslet sahibi olma: Hayatta iken yara­mazlık ve ölümde yaramazlık, servetinden mahrum olacak fakir akrabalarına bak, meşru şekilde onlara vasiyette bulun.”  buyurdu.” buyurmuştur.

Tembihler: Bunlardan biri, zekâtı vermemeyi den sayma meselesidir ki, bu hadislerin delalet ettiği veidler karşısında bunda ittifak vardır. Aynı zamanda imamların açık veya ima yollu sözle­rinden anlaşılan zekâtı vermemenin, azı ile çoğu arasında farkın bu­lunmamasıdır. Fakat Gasb bahsinde hırsızlık nisabı ile kayıtlana­cağı anlatılacaktır.

Ben de derim ki: Gasbda sirkat nisabı kadar olursa kebâirdir, ihtimalini kabul etmekle beraber zekâtta da bu hükmü tatbik doğru olmaz. Zira zekât, mâlikine havale edilmiş bir borçtur. Eğer bunun azını vermemek kebâir değildir diye Müsamahalı bir hüküm verile­cek olursa, bu, yavaş yavaş çoğuna da şamil olur. Baksana, sarhoş­luk vermediği ortaçla iken, şarabın bir katresinin dahi haram olma­sında ittifak ettiler ve sebep olarak da azın çoğa götürmesini göster­diler. Mal da böyledir. İnsan onun çoğalmasını ister. Azını vermeme­ye Müsaade edilince yavaş yavaş çoğunu da vermez bir hal alır. Çün­kü azın çoğa gittiği kaidesi meşhurdur. Demek ki azını vermemek ile çoğunu vermemek arasında kebâir olmak bakımından fark yoktur. Fakat vücubtan sonra yani zekât borç olduğu halde borcunu gecik­tirmenin de kebâirden olduğuna gelince; bu da Ahmed, İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Ebû Yâlâ'nın İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayet ettik­leri “Sadakayı geciktirip zamanında vermeyenler, Resûl-i Ekrem'in dilinde melun olan kimselerdir.” hadisi ile sabittir. Bunun için bazı­ları, zekâtı vaktinde vermeyip tehir etmeyi de kebâirden saymış­lardır.

Tembihlerden bir diğeri de kadınların altın ile süslenmesi meselesidir. Bunun hakkında da şiddetli veîdler vârid olmuştur. Bunla­rın kebâirden olmaları iddiasına gerekli cevabı yukarda verdim. Fa­kat burada da bu konuyu biraz daha genişletip ayrı ayrı cevaplar ver­mem gerekti.

Birinci cevap, bu rivayetlerin mensûh olmasıdır. Çünkü kadın­ların altın ile süslenmesi sabittir ve sakıncası yoktur.

İkinci cevap, bu veidler, zekâtı vermeyenler hakkındadır. Yoksa zekâtını veren kadınlar için altın kullanılmasında beis yoktur. Ni­tekim Sahabe ve Tabiîn'in bir çoğu bu görüştedir. İmâm-ı A'zam ve arkadaşları da bu kanaattedir. Hatta Münzirî de bunu ihtiyar etmiş­tir. Sahabe ve Tabiîn'in diğerleri ile onlardan sonra gelen Mâlik, Şa­fiî ve Ahmed gibi imamlar, kadınların ziynet için takındıkları altında zekât olmadığını söylemişlerdir. Hattabi diyor ki:

“Âyetlerin zâhirî, kadınların ziynet için kullandıkları altınlarda zekat olduğunu söyleyenleri teyid eder. Eser de bunları teyid eder. Zekatı düşüren, fikre kail oldu. Şüphesiz onların da eserden dayanakları vardır. An­cak ihtiyat, zekâtlarını vermektedir.”

Üçüncü cevap, bu veidleri, altın ile süslenip kendisini yabancı­lara teşhir edenler hakkında olmasıdır. Nitekim Ebû Dâvûd ve Neseî'nin rivayetlerinde,

“Dikkat edin, sizden herhangi bir kadın altın ile süslenir, sonra onu başkalarına gösterirse, onunla azab olur.” [61]buyurulmuştur. Yine bunun gibi Resûl-i Ekrem kendi ehli beytini altın ile süslen­mekten meneder ve

“Eğer siz cennetin altın ve ipeklerini seviyorsanız, sakın onları dünyada giymeyiniz.” [62]buyurdu.

Dördüncü cevap, altın istimalinden menetmenin sebebi, Resûl-i Ekrem'in burada gördüğü ağır israftır.

Tembihlerden birisi de, cimrilik ile ilgilidir. Cimriliği yeren, gai­le ve âfetlerini bildiren hadisler yukarda geçmştir. Bunun açıklan­ması şöyledir: Dinen cimrilik demek, zekâtı vermemek demektir. Di­ğer vacip olan borçlar da buna katılmıştır. Bu borçlan ödemeyen cimri sayılır ve yukarda geçen hadîsler gereğince ceza görür. Gazali diyor ki: “Bazıları cimriliği şöyle tarif etmişlerdir:

“Cimrilik, vacibi ödememektir. Borcunu ödeyen cimri değildir”. Fakat bu tarif yeterli değildir. Zira ekmeğin eksiktir diyerek fırıncıya ekmeği iade eden kimse de cimridir. Yine bunun gibi, hâkimin tayin ettiği ve vacip dediğimiz borç olan nafakayı çoluk çocuğuna verdikten sonra onlara bir bisküvi ve çikolata gibi şeylerde darlık gösteren ve bunları alma­yan da cimridir. Hatta önünde yiyeceği ekmeği dururken, ötedenberi bu ekmekten yemek ihtimali olduğunu sanarak bir adamın geldi­ğini görünce hemen bu yemeği gizlemeye kalkan da cimridir”.

Diğer bazıları da:

“Cimri, her çeşit atıyyeye zorlanan kimsedir.” demişlerdir ki, bu da eksik bir tariftir. Şayet bu atıyyeden hepsini kasdediyorsa, çok cimriler var ki, azıcık şeyi vermek güçlerine gitmez. Şayet atıyyeden çok miktarı murad ediyorlarsa, bu yalnız cim­rileri değil, cimri olmayanları da ağırlandırır ki, bunun cimrilikte et­kisi olmaz. Bunun gibi cömerdlikte de ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı, başa kakmadan vermek ve düşünmeden dileği yerine getirmektir, demişlerdir. Diğer bir kısmı da, “İstemeden vermektir.” demişlerdir. Diğer bâzıları da, “Dilenciyi gördüğü vakit sevinmek ve imkan nisbetinde verdiğinden genişlik duymaktır”. Bazıları, “Kendisinin de mahzun da Allah için olduğunu bilerek vermektir ki, bunların hiç bi­risi cimrilik ve cömerdlik kelimelerinin efradını cami ve ağyarını ma­ni şekilde bir tarif değildir.

Gerçek şu ki, harcanması gereken yerde kısmak cimrilik, tutul­ması gereken yerde harcamak ise israftır. Bunların arasında makbul olan, orta durum vardır. İşte buna cömerdlik denir. Resûl-i Ekrem ancak cömerdlikle emrolundu. Nitekim Allahu Teâlâ,

“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutum­suz olma, yoksa pişman olur açıkta kalırsın.” [63]buyurmuştur. Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Onlar, sarfettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” [64]

Cömerdlik, cimrilikle israf, dürülmekle açılmak arasında bir hâl­dir. Bunun kemali, verdiğine hiç bir suretle içten bağlanmamaktır. Hatta kalbini mala bağlaması, yalnız onu makbul yerlere sarfetmesi bakımından olmalıdır. Sonra servetin dağıtılmasının vücubu, şer'î olur, mürüvvet bakımından olur ve bir de âdet bakımından olur. tşte cömerd demek, her üç yönden de verilmesi gereken şeyleri veren kimsedir, yoksa bunlardan birini yapmayacak olursa cimri olur. Bu­nunla beraber, zekât gibi şer'i borcunu vermeyen ve çoluk, çocuğu­nun nafakasına bakmayan, diğerlerinden yani mürüvvet bakımın­dan vacip olan darda bulunanlara vermemekten daha cimridir.

Bu mürüvvet bölümünü çirkin görmek, hal ve şahıslara göre de­ğişir. Meselâ, komşusu, dostu ve aile efradına karşı mal sahibinden görülen çirkin haller, başkasına karşı çirkin görülmez. Cimriliğin üçüncü bir derecesi daha vardır ki, o da şer'i borcunu ve mürüvve­tin gerektirdiğini yaptıktan sonra musibetlere karşı sermaye olsun diye Allah'ın va'dettiği mükâfatları hiçe sayarak diğer hayır yolla­rına înfak etmeyip fani olan menfaatini tercih etmiş olmasıdır ki, bu da en büyük bir cimriliktir. Zira onlar istikbali için servet biriktir­mesini önemli görürler. Bununla beraber zekâtını vermiş olsa da çev­resindeki yoksula ayrıca bakmamasını da hoş karşılamaz, bunu da kerih görürler. Bu kerih görme işi de adamın servetinin azlığı, çok­luğu ve yoksulun ihtiyaç derecesi ile değişir.

Sonra da bu adam dinî ve mürüvvet bakımlarından infak veci­belerini yerine getirmekle cimrilikten kurtulursa da bunlardan faz­la bir şey infak etmezse cömerd olamaz. O da bu infakım yalnız se­vap kazanmak için yapması şarttır. Övülmek, kendine hizmet ettir­mek ve kendisini saydırmak veya karşılık beklemek için olmamalı­dır. Böyle olursa mükafatı yoktur ve cömerd olamaz.

Tembihlerden birisi de, cimrilikte olan tehlikelerden korunmak için, din ve şerefinin korunmasını isteyen herkesin cimrilik hastalı­ğından sıyrılması lâzımdır. Bu da ancak cimriliğin sebep ve emelluş çarelerini bilmekle mümkündür. Cimriliğin sebebi, uzun kurun-lerde ; birlikte mal sevgisidir. Bu da ya, servetsiz elde edilmeyen şe­hevi arzu ve isteklerine ulaşması içindir -çünkü yarından sonra öleceğini bilen kimsede elbette cimrilikten eser kalmaz- ya da doğ­rudan cimriliğin sebebi, mal sevgisidir. Bu mal sevgisi, ya uzun yıl­lar yaşayacağım ümit ve kuruntusu ile servetsiz elde edemiyeceği şehevî arzulan içindir -zira yarından sonra öleceğini bilen kimse­de cimrilikten eser kalmaz - ya da bizatihi mal içindir. Mal ve ser­veti; mal ve servet olduğu için sever. Bunun için bakarsınız ki hü­kümdarlar gibi infak etse ve normal olan ömrün en uzununu da ya­şar ise yine serveti yitip artacağını bildiği ve vârisi de olmadığı halde yine zekât vermemek ve infak etmemekte cimrilik eder. Bu durumda bile servetini yere gömmekte ve ölüm anında bile yut­kunup servetini gizlemektedir.

İşte bu şekilde olan cimrilik hastalığının tedavisi cidden zordur, belki muhaldir. Fakat birinci şekildeki cimriliğin tedavisi mümkün­dür. Çünkü şehvet sevgisi aza kanaat ve sabır ile uzun kuruntular, ölümü hatırlamak ve emsallerinin ölmeleri ile tedavi edilir. Ayrıca ölenlerin de uzun zahmetlerle elde ettikleri servetlerinin ölümleriyle hemen mahvolması, kısa zamanda çeşitli günah yollarında harca­nıp gitmesini göstermekle tedavi edilir. Ayrıca çocuklara bakıp on­ları düşünmesi de önceden bir hayır yapıp kendisi için hazırlama­sını hatırlatmakla, ayrıca her doğan çocuk için Allahu Teâlâ'nın bir nzak takdir ettiğini, bunun artıp eksilmeyeceğini, nice babalarından hiç bir şey görmeyen çocuklann sonradan zengin olduklarını ve nice büyük miraslara oturanların kısa zamanda iflâs edip perişan duru­ma düştüklerini, bütün hayır yollarından uzaklaştıklarını, ayrıca cimrilerin perişan hallerini düşünüp bunların nasıl buğz yolunda ol­duklarını ve bütün hayır yollarından uzaklaştıklarını, bunun için herkesin onlardan nefret ettiğini ve tabiat icabı onları çirkin gördü­ğünü düşündürmekle de tedavi edilir. Bu o kadar önemlidir ki, bazı cimriler, kendileri cimri oldukları halde kendisinin insanlar arasın­da ne kadar iğrenç bir durumda olduğunu unutarak onları çirkin görür ve onlardan nefret eder. Ayrıca maldan elde edeceği kârı dü­şünmekle de kendisini tedavi edebilir. Bu balamdan aklı başında olan adam servetinden kendisine yetecek kadarını tutup fazlasını daha kârlı olan sevabı için azık edinmelidir. Şüphesiz bu da serveti Allahu Teâla’ınn razı olacağı yerlerde kullanmakla mümkündür. Kim ki bu tedavi yollarına aklım verir ve iyice düşünürse fikri cilalanır, gönlü ferahlar ve genişler. Artık imkân nisbetinde veya bütünüyle cimriliğin her bölümünden uzaklaşır.

İşte bu hali iktisap edince, infak hakkında kalbine gelen ilk ha­tırasına riâyet etmektir, insan acıklı bir manzara ile karşılaşınca, ilk önce içinden bir ses buna “Yardım elini uzat” der, fakat hemen aka­binde, şu ve bu ihtiyaçların var gibi ikinci bir ses gelir. İşte bu ikinci ses şeytandır. Hayra mani olmak ister, ona iltifat etme. Bunun için bazı büyüklere böyle hatıralar gelmiş -hatta bu zâtın Ebû Bekir (r.a.) olduğu söylenir. Ebû Bekir radıyallahu anh tuvalette iken el­bisesini tasadduk etmek hatırına gelir. Acele ile işini bitirmeden kal­kar ve elbiseyi verir, sonra tekrar tuvalete döner. Kendisine:

“Bu yaptığın ne idi?” diye sorduklarında, o:

“Korktum, şeytan bu azmimin dizginlerini kırar ve bana engel olur. Onun için hemen bu hayrımı yaptım. Aşk. ancak sevgilinin di­yarından  göçmekle zail olacağı gibi, cimrilik de kişinin kendisini zorlayarak infak etmesiyle zail olur.”

Bu tembihlerden birisi de. servetin dinî ve dünyevi yararları ol­duğunu bilmektir. Zira bizzat Allahu Teâlâ servete “hayır” adını ver­miştir. Nitekim âyet-i celile'de:

“Eğer mal bırakıyorsa...”[65], buyurmuş ve kullarını bunun­la minnet altına almıştır. Hadisde de,

“Nerde ise yoksulluk küfür olacaktı.” buyurulmuştur.

Malın dünyevi faydalarını herkesin bildiği açıkça meydandadır.

Dini faydalarına gelince; hac ve umre gibi önemli ibadetlerin mal ile yapılabilmesidir. Ayrıca her çeşit ibadete mal ile güç yetirilir. Yiyecek, giyecek, mesken, evlenmek ve diğer ihtiyaçlar gibi. Çün­kü yalnız ibadete dalmak bunların müemmen olması ile mümkün­dür. O halde mal ve servet edinmek de bir ibadettir. Fakat bu, yete­cek kadar olan maldır, ihtiyaçtan fazla olanı dünyalıktır. Malın dini faydalarından biri de onu sadaka olarak vermektir. Sadakanın fazi­leti ise herkesin bildiği bir şeydir. (Bu hususta ben bir kitap telif et­tim) .

Ayrıca zenginler için fazilet sayılan davet, hediye, ziyafet ve benzeri faydalar da vardır. Üstelik bütün bunlar ile dostlar kazanı­lır. Haberde, “Kendisiyle şerefi korunan her şey sadakadır.” diye vârid olmuştur. Ayrıca işine bakanın ücretini öder. Zira her ihtiyacını kendi eliyle giderecek olsa ahiretini kazanacak vakit bulamaz. Çün­kü başkasının yapması düşünülmeyen amel, iîim, zikir ve fikir gibi şeylere ihtiyaç vardır. Bunları bırakıp diğer işlerle uğraşmak kişi­nin zararına olur. Ayrıca servet sayesinde amme ile ilgili hayırlarda ve genel hizmetlerde bulunursun. Cami, kervansaray, köprü, yollar üzerinde çeşme, hastanene ve benzeri faydalı vakıflar yapmak gibi yararları vardır, öldükten sonra da devam edip insanı hayır ile yad ettiren bu hayırların hepsi servet sayesinde olur. Hayır olarak bun­lar sana yeter, tşte bütün bunlar servetin dinî faydalarıdır. Ayrıca şeref sahibi olmak, çok hizmetçi ve dostları bulunmak, insanların kendisine karşı saygılı olmak gibi dünya faydaları da başka.

Malın dünyevî ve uhrevî faydaları yanında yine dini ve dünyevî zararları vardır. Dini zararları, insana sağladığı imkânlarla insanı isyana teşvik eder. Zira, “Bulamamak, ismettendir.” sözü meşhurdur. İnsan bir kötülüğü yapabileceğini iyice anladıktan ve bu imkânlar kendisinde bulunduktan sonra, o isyanı irtikab edinceye kadar hu­zura ulaşamaz. Aynı zamanda servet, insanı önce nimetlerden fay­dalanmaya alıştırır ve bu, kendisine servet sayesinde bir âdet haline gelir. Yaşantısı ona bürünür. Artık bu yaşantıdan ayrılamaz olur. Hatta bu yaşantıyı sürdürebilmesi için mutlaka haram servet edin­mesi gerekli olsa onu da göze alır. Çünkü serveti çoğalan kimsenin insanlar arasında düşüp kalkmakta ihtiyaçları da çoğalır. Bu sebeple onlara karşı ayrı şekilde görünmeye çalışır, riyakâr olur. Onların gönüllerini almak hususunda Allah'a isyan eder. Böylece kendisinde düşmanlık, kin, çekememezlik, gösteriş, böbürlenme, yalan, çekiştir­me, söz gezdirme ve benzeri hastalıklar, hışım ve laneti gerektiren kötü huy ve çirkin haller görülmeye belirmeye başlar. Artık Allah’ı zikri ve O'nun rızasını unutarak servetini düzeltmekle de meşgul olur. Halbuki Allah'ın zikrinden alıkoyan her şey meş'ûm ve zarardır.

İşte bu, müzmin bir hastalıktır. Zira ibadetin aslı ve sırrı Allah'ı zikir ve O'nun celâl ve cemalinde kudret ve azametinde tefekkürdür. Bu da huzur içinde olan bir gönül ister. Malını düzeltmek telâşesi or­tada iken kalbin boş olması muhaldir. O serveti düzeltmek, zararını gidermek düşüncesi, ardı arası gelmeyen, ucu bucağı olmayan bir deniz gibidir. Mal sahiplerinin karşılaştığı dünyalıkta malı için çek­tiği telâşe, korku, sıkıntı, onu muhafaza için zahmet, kazanmak, ar­tırmak, korumak gibi sıkıntılar dışında yukarda saydıklarım da ma­lın dinî âfetlerindendir. Demek ki servetin panzehiri, yetecek kada­rını alıp fazlasını hayır yolunda harcamaktır. Bunların dışında ka­lan, zehir, âfet ve felâkettir.

Yukarda söylediklerimi anladıktan sonra bizatihi servetin sırf hayır veya sırf şer olmadığını kolaylıkla anlarsın. Belki servet, hay­ra vesile olduğu gibi şerre de vesiledir. Bazan övüldüğü gibi, bazan da yerilir. Fakat her ne olursa olsun dünyalıktan, ihtiyacından faz­lasını alan, bilmeyerek ölümünü almış ve tehlikeye girmiş olur. Nitekim tabiatler hidâyetten ayıran şehvetlere meylettikleri ve servet de buna aracı olduğu için ihtiyaçtan fazla olan servetin tehlikesi büyük olduğundan, peygamberler bu servetin şerrinden Allah'a sı­ğınmış ve yüce peygamber Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem,

“Allah'ım, Muhammed âlinin geçimini yetecek kadar kıl.” [66]diye dua etmiş ve dünyalığın sadece hayrını istemiştir. Bir başka duasında da.

“Allah'ım, beni yoksul yaşat ve fakir öldür.” [67]demiştir. Bir hadîsde de:

“Altına, gümüşe ve abaya kul olan helak olmuştur. Helak olsun ve başı aşağıya dönsün. Vücuduna diken battığında çıkmasın.” [68]buyurmuştur.

Son Söz: Her şey zıddıyle keşfolabileceği için, cimriliğin zarar­larını ve insanı nasıl alçaklara düşürdüğünü anlayabilmek için son söz, cömerdliğin övgüsüne dâirdir.

Buharı ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kulların sabaha çıktıkları her gün iki melek iner. Biri, -Allah'­ım, verene karşılığını ver,- der, diğeri de, “Allah'ım, her cimrinin ser­vetini mahvet.” der.”[69], buyurmuştur.

İbn Hibbân'ın rivayetinde, “Cennetin veya gök kapılarının birin­de bir melek, “Bugün ödünç veren, yarın mükâfatlanır.” der. Diğer kapıdan da bir melek, “Allah'ım; İnfak edene yenisini ver, vermeye­nin malım da telef et.” diye dua eder.” buyurulmuştur.

Buhârl ve Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ buyuruyor: “Ey Âdemoğlu, sen ver ki Ben de sana vereyim.”[70], buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Allah'ın (kudret) eli doludur. Gece ve gündüz dökmeye devam etmesi onu eksiltmez. Yer ve gökleri yarattığındanberi infak ettiğini görüyorsunuz ya elinde olanı tüketmedi. On un Arş'ı su üzerindedir.

Diğer (kudret) elinde ölüm vardır. Rızkı dilediğine genişletir, diledi­ğine daraltır.”[71], buyurmuştur.

Müslim ve diğerlerinin rivayetinde   Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur :

Ey Ademoğlu, eğer sen ihtiyacından fazlasını verirsen, senin için hayırlıdır. İmsak edersen senin için iyi değildir. Yetecek kada­rından ötürü kınanraazsın. İnfak ederken. Önce nafakası üzerine lâ­zım gelenlerden başla.” [72]

Ahmed ve “Sahih” inde İbn Hibbân ve yine Sahih olduğunu söy­leyen Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Güneşin her doğuşunda onun yanlarında iki melek: “Allah'ım, verene hemen yenisini ver, vermeyenin de servetini hemen mahvet.” diye dua ederler.” [73]

Beyhaki’nin rivayetinde,

“Onların nidalarını İnsanlarla cinlerden başka herkes duyar ve bu melek:

“Ey insanlar, Rabbinize gelin, ye­ter miktarda az olan çok olup azdırandan hayırlıdır. Allahu Teâlâ onların, Rabbinize gelin.” sözleri karşılığı olarak,

“Allah, cennete çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir.” [74]âyetini ve duaları karşısında da:

“Kararıp ortalığı bürüdüğü zaman geceye and olsun. Açılıp aydın­lattığı zaman gündüze and olsun. Erkeği ve dişiyi yaratana and ol­sun ki: Ey İnsanlar, doğrusu sizin çalışmalarınız çeşitlidir. Elinizde bulunandan verenin, Allah'a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah'ın birliğini doğrulayanın işlerini kolaylaştırırız.” [75]e kadar indirdi”.

Buharı ile Müslim'in şartlarına göre Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Dostlar üçtür. Dostun biri:

“me­zara kadar seninle beraberim” der. İşte bu, aile efradın ve konu kom­şularındır. Bir dost var ki,

“ben senin verdiğin olarak seninim. Fakat vermeyip yanında sakladığın kısmı senin değilim. İşte bu da servetindir.” Üçüncü dostun da:

“girip çıktığın her yerde, ben seninle bera­berim” der. Bu da amelindir. Adam, doğrusu sen üçüncü derecede ya­ni en hakir gördüğüm bir dostum idin,” der.”

Buhâri ve diğerlerinin rivayeti şöyledir : Resûl-i Ekrem:

“Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok se­ver?” buyurdu. Onlar:

“Hepimiz kendi malımızı mirasçımızın malından daha çok se­veriz”, dediler, Resûl-i Ekrem:

“Kişinin kendi malı, sağlığında hayır yaparak gönderdiği mal­dır. Veresenin malı da elinde tuttuğudur,” [76]buyurdu.

Bezzâr'ın hasen sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem Hz. Bilâl'ın evine gitti. Bilâl (r.a.) in evinde bir yığın hurma vardı. Resûl-i Ek­rem:

“Bu nedir, ey Bilâl?” diye sordu. Hz. Bilâl:

“Ya Resûlallah, bunu size ziyafet olarak ayırdım,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Bunun, cehennemde senin için duman olacağından korkmu­yor musun? İnfak et, ey Bilâl, infakla azalacağından korkma. Arş’ın sahibi onu azaltmaz,” [77]buyurdu. Diğer rivayette de, “Cehennem ateşinde bir buhar olarak   yükselmesinden korkmaz mısın?” şeklin­dedir.

Buhâri ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kesenin ağzını bağlama,  Allah da sana, nasibini tutar ye ver­mez.”[78], buyurmuştur.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Ey Bilâl, zengin olarak değil, fakir olarak Allah'a mülâki öl,” dedi. Bilâl (r.a.):

“Nasıl yapayım?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Allah'ın sana verdiğini gizleme, isteyenleri de reddetme,” bu­yurdu. Bilâl (r.a.):

“Bunu nasıl yapabilirim?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Ya bunu yapar ya da cehenneme gidersin,” buyurdu.[79]

Yine hasen sened ile gelen bir rivayette; Abdullah'ın oğlu Talha'nın eşi kocasını düşünce ve telâş içinde gördü ve:

“Ne oluyorsun? Yoksa seni üzecek, canını sıkacak bir hareket­te mi bulunduk?” dedi. Talha (r.a.):

“Hayır, sen, Müslüman kadınların en iyilerindensin, senin böy­le yanlış bir hareketin olmaz. Ancak benim servetim çoğaldı, bunu ne yapacağımı düşünüyorum; sıkıntı ve telâşım budur,” dedi. Kadın:

“Buna üzülecek ne var, akrabalarını çağır ve servetini onlara bölüştür,” dedi. Talha (r.a.):

“Bu çok güzel bir fikir, diyerek hizmetçisine:

“Akrabalarımı çağır, gelsinler,” dedi. Hizmetçisi de akrabalarını çağırdı. O da elindeki dörtyüzbin dirhemi onlara bölüştürdü.

 Taberâni'nin “Sağîr” ve “Evsat”ındaki rivayetinde “Allahu Teâlâ kullarından ikisine çok servet ve evlâd vermiştir. Bunlardan birine:

“Ey kulum,” diye hitab eder. Bu kul:

“Emrindeyim, buyur ya Rab,” der. Allahu Teâlâ:

“Ben sana çok evlâd ve bol servet vermedim mi?” diye sorar. O:

“Evet, verdin, ya Rab,” der. Allahu Teâlâ:

“Verdiğim o serveti ne yaptın?” diye sorar. Kul:

“Çocuklar yokluk görürler korkusu ile servetimi onlara bırak­tım,” der. Allahu Teâlâ:

“Eğer gerçeği bileydin, az güler çok ağlardın. Aynı zamanda çocuklar için korktuğun yoksulluğu da onlara getirdin,” buyurur. Son­ra diğer zata:

“Ey falan oğlu falan,” diye hitab eder. Bu kul:

“Emrindeyim, -buyur ya Rab,” der. Allahu Teâlâ:

“Sana çok mal ve evlâd vermedim mi?” diye sorar. O:

“Verdin, ya Rab,” der. Allahu Teâlâ:

“Verdiğim serveti ne yaptın?” diye sorar. Kul:

“Servetimi senin rızan uğrunda infak ettim, çoluk çocuğuma da senin fazl u keremini bıraktım. Senin, onları koruyacağına hüsnü zanmm vardı” der. Allahu Teâlâ:

“Sen de gerçekleri bileydin (yâni alacağın büyük mükafatı bi­leydin) az ağlar çok gülerdin. Çocuklarına da senin sandığın gibi­yim,” buyurur”.[80]

Taberâni'nin “Kebir”indeki rivayetine göre: “Hz. Ömer (r.a.) Ubeyde b. el-Cerrâh (r.a.) a hizmetçisiyle dörtyüz dirhem gönderdi ve hizmetçisine:

“Biraz oyalan, bak ne yapar öğrenir öyle gelirsin, diye tembih etti. Hizmetçisi dediği gibi yaptı. Ubeyde b. el-Cerrâh bu dörtyüz dir­hemi tamamen taksim etti ve dağıttı. Hizmetçi durumu Hz. Ömer'e bildirdi. Hz. Ömer hizmetçisine dörtyüz dirhem daha verdi ve:

“Bunu da Muaz b. Cebel (r.a.)'e götür ver ve orada da biraz oyalan, ne  yaptığını öğren gel,”  diye talimat verdi.   Hizmetçi  Hz. Ömer'in dediği gibi yaptı. Muaz (r.a.) da parayı dağıttı. Tam bu sı­rada ailesi:

 “Ne yapıyorsun? biz de yoksuluz, bizim de bir şeyimiz yok, bi­raz da bize bırak,” dedi. Fakat kesede iki dirhem kalmıştı, onu da eşi­ne verdi. Hizmetçi durumu Hz. Ömer'e bildirince, Hz. Ömer:

“Onlar birbirinden farklı olmayan iki kardeşlerdir,” dedi”.[81] Sahih olarak gelen bir rivayette,

“Resûl-i Ekrem'in hastalığı ağır­lattığı akşam yanında yedi altın bulunuyordu. Hz. Aişe validemize:

“Bunları Ali'ye ver de dağıtsın,” dedi. Fakat Hz. Aişe Resûl-i Ek­rem'in baygınlığı ile meşgul olduğu için bunu biraz ihmal ediyordu. Resûl-i Ekrem ayılıp bunu araştırınca, hemen Hz. Aişe parayı Hz. Ali'ye verdi, o da dağıttı. Böylece Resûl-i Ekrem geceye parasız gir­miş oldu. Fakat ışık gerekti. Bunun için de diğer ailelerinin evlerini araştırdı.” [82]

Sahih bir rivayette; Ebû Zer radıyallahu anh'ın yıllık aidatı ken­disine verildi. O da bunu bütün ihtiyaçlarına harcadı. Yedi altını kaldı, onları da infak etti. Kendisine, niçin böyle yaptığını sordukla­rında, o:

“Benim dostum Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bana, “Elde tutulan altın ve gümüş, onu Allah rızası için tasadduk etme­dikçe, o mal sahibine cehennemden bir kıvılcımdır.”   buyurdu.” de­di.[83]

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Kim altın ve gümüşe sahip olur da onların üzerinde yatar ve onları Allah yolunda infak etmezse, kıyamet gününde onlar kor olur ve o kimse onlarla dağlanır.”[84], buyurmuştur.

Şahidleri bulunan hasen isnad ile vârid olan bir hadisde Resûl-i Ekrem,

“Uhud dağının altın olup bundan bir şeyin yanımda üç gün kal­masından hoşlanmam, borç ödemek için ayırdığım hâriç.”[85], bu­yurmuştur. Bu mealde az ifâde farkı ile Sahih bir rivayet daha vardır.

Selmân-ı Fârisi (r.a.) Ebû'd-Derdâ (r.a.) ya yazdığı bir mektup­ta:

“Sakın şükrünü ödeyemeyeceğin dünyalık peşinde olma, zira ben Resûl-i Ekrem'in:

Kıyamet günü serveti hakkında Allah'a itaat eden, onun zekâtını veren kimse getirilir. Malı da önünde sırat köprüsünü, geçerken, sırat kendisinden yanlamak istediği her an, malı kendisine:

“Bu servetten Allah hakkını ödedin, durma geç, yoluna devam et,” der. Servetinden Allah hakkını ödemeyen, zekatını vermeyen zen­gin serveti ile birlikte sırat köprüsünü geçerken, sırat köprüsü yan­lar. Bunun üzerine serveti kendisine:

“Yazıklar olsun sana, niçin zekâtını vermedin? Zekâtını ve­reydin, şimdi geçerdin,” der.” Bu böyle devam eder, adam da:

“Vay bana, helak oldum,   diye çığlık çıkarır.”   buyurduğunu duydum.” demiştir.

Hz. Ömer (r.a.) mü’minlerin annesi Zeyneb radıyallahu anha'ya yıllık atıyyesini gönderdi. Zeyneb (r.a.) bunu aldı ve tamamen ak-rabalanndaki dul ve yetimlere dağıttı. Para bittikten sonra:

“Allah'ım, bundan sonra beni bir daha Ömer'in atıyyesine ulaş­tırma, diye dua etti ve gerçekten o sene vefat etti.  Resûl-i Ekrem'in zevcelerinden ilk irtihal eden de budur.

Hasan-ı Basrî, “Vallahi, kim dirheme değer verdi ise Allah onu hakîr etmiştir.” demiştir.

Denilmiştir ki; altın ve gümüş ilk darbedilip para haline geldik­leri vakit İblis onları öptü, alnına koydu ve:

“Sizi seven, benim gerçek kulumdur, dedi. Bunun için bazıları, “Altın ile gümüş, münafıkların yularıdır, onunla cehenneme sevkedilirler.” demişlerdir.

İbn Muâz, “Dirhem akreptir, onu panzehirsiz eline alırsan seni sokar ve zehiri ile öldürür.” demiştir. Kendisine:

“Bunun panzehiri nedir?” diye soranlara, o:

“Onu helâlinden kazanıp hayırlı işlere sarfetmektir,” diye ce­vap verdi.

Ömer b. Abdülaziz ölüm döşeğine yattığı vakit, etrafında bulu­nanlar :

“Onüç çocuğunu yokluk ve ihtiyaç içinde bıraktın, bunu nasıl yaptın?” diyenlere, Ömer b. Abdülaziz:

“Ben ne yaptım, ne onların haklarına engel oldum ve ne de baş­kalarının hakkını onlara verdim. Benim çocuklarım iyilikten hâli de­ğil, ya Allah'a itaat eder veya isyan ederler. Allah'a itaat ederlerse Allahu Teâlâ onlara yeter, O, sâlihlerin velisi ve dostudur. Şayet is­yan ederlerse artık onları da düşünen değilim,” demiştir.

Malının çoğunu infak eden bir zata:

“Bunun bir kısmını da çocukların için bırakaydm?” diyenlere,

“Ben o malı kendime azık ettim. Çocuklarıma azık olarak da Rabbimi bıraktım,” demiştir.

İbn Muâz, “Malı olanın öyle büyük iki felâketi vardır ki, bunların benzerini kimse duymamıştır. Birincisi, öldüğü vakit sırtındaki elbi­seye varıncaya kadar her şeyini alırlar. Böyle bırakmış olsalar yine iyi, ayrıca teker teker de sorulur; helâl ise hesabı, haram ise azabı vardır.” demiştir.[86]

 

129. : Borçlusunun Darda Olduğunu Bildiği Halde Onu Habsetmekle Sıkıştırmak

 

Ahmed'in ceyyid sened ile İbn Abbâs (r.a.) dan rivayetinde, şöy­le demiştir:

“Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bir gün mes­cide geldi. Ebû Abdurrahman'ı eli ile yere eğerek:

“Kim darda olana kolaylık gösterir veya borcunun tamamını ve­ya bir kısmını bağışlarsa, Allahu Teâlâ onu cehennemin kaynama­sından (şiddetinden) korur.”[87], buyurdu”.

İbn Ebî'd-Dünyâ’nın yine İbn Abbâs (r.a.) dan rivayetinde, şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem bir gün mescide girdi ve:

“Allahu Teâlâ’nın kendisini cehennemin şiddetinden koruması hanginizi sevindirir?” buyurdu. Ashâb:

“Hepimizi sevindirir, ya Resülallah,” dediler. Resûl-i Ekrem:

“Kim darda olana Müsaade eder, borcunun tümünden veya bir kısmından vaz geçerse, Allahu Teâlâ onu cehennemin şiddetinden ko­rur,” buyurdu”.

Hasen sened ile rivayet edilen bir hadisde,

“Kim borçlusuna genişlik gösterir veya alacağından vaz geçer­se, kıyamet günü Arş’ın gölgesinde olur.”[88], buyurulmuştur.

Borçlusuna borcunu ödemesinde kolaylık gösterenin kıyamet gü­nü Arş’ın gölgesinde gölgeleneceğine dâir pek çok hadîsler vârid ol­muştur. Bunlardan bazıları:

“Kim darda olana Müsaade eder veya alacağından bir kısmım bağışlarsa, Allah onu, hiç bir gölgenin bulunmadığı kıyamet günü Arş’ın gölgesi altında gölgelendirir.” [89]

“Kim darda olana (borcunu ödemesi hususunda) mühlet verir veyahut alacağından vaz geçerse, Allahu Teâlâ onü gölgesinde göl­gelendirir.” [90]

“Kıyamet günü Allah'ın gölgesinde ilk gölgelenecek olan şu adamdır ki, eli darda olana borçlusuna (borcunu ödemesi hususun­da) -bir şey buluncaya kadar- mühlet verdi veya “Sendeki ala­cağım Allah rızası için sana sadakadır.” diyerek alacağını ona ba­ğışladı ve defterini yırttı.” [91]

Taberânî'nin tahricinde Resûl-i Ekrem,

“Kim ki mü’minden bir zorluğu kaldırırsa, Allahu Teâlâ onun için kıyamet günü sırat üzerinde nurdan iki kol yaratır ve nurdan olan bu dallardan sayılarını ancak Allah'ın bildiği pek çok kimseler ışık görürler.”[92], buyurmuştur.

İbn Ebî'd-Dünyâ’nın rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuş­tur:

“Duasının kabul olmasını ve sıkıntısının kalkmasını isteyen, dar­da olanlara genişlik göstersin.” [93]

Müslim ve Ebu Davud'un, ayrıca Sahih olduğunu söyleyen ve ha­disin lâfzı kendi Kitabından alınan Tirmizî'nin, Buhâri ile Müslim'in şartlarına göre Sahihtir diyen Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyurmuştur:

“Bir Müslümanın dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını gideren kimsenin, Allahu Teâlâ kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkın­tısını ondan kaldırır. Dünyada darda olanlara kolaylık gösterene, Al­lahu Teâlâ dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Dünyada bir Müslü-manın aybını gizleyen kimsenin, Allahu Teâlâ dünya ve âhirette ku­surlarını gizler. Kul, kardeşine yardımcı olduğu sürece Allah da o kulunyardımcısıdır.” [94]

Yine Sahih bir rivayette:

“Kim ki darda olan (borçlusuna borcunu ödemesi hususunda) vadesi gelmeden evvel mühlet verirse, (mühlet verdiği) her gün için ona bir misli sadaka sevabı yazılır. Vadesi dolduktan sonra mühlet verirse, bu defa (mühlet verdiği) her gün için iki misli sadaka sevabı yazılır.”[95], buyurulmuştur.

Yine Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ'nın, kendisini kıyametin sıkıntılarından kurtar­masına sevinen kimse, darda olan (borçlusuna) genişlik göstersin ve­ya bir kısım borcundan vaz geçsin.” [96]

. Buhârî ve Müslim'in rivayetlerinde Resül-i Ekrem:

“Sizden evvelki milletlerden bir kişi öldüğünde melekler onun ruhunu karşılayarak:

“Dünyada bir hayır işledin mi?” diye sormuşlar, bu kişi:

“Ben, (alacaklarımı toplayan) memurlara:

“Fakir olan borçluya mühlet verin, zengine de Müsamaha gös­teriniz, diye emir verirdim,” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Al­lahu Teâlâ:

“ Bu kulumdan vaz geçiniz,  diye onu affetmiştir[97], bu­yurmuştur. Buharı ile Müslim'in biraz daha farklı ifâdelerle benzeri bir rivayet daha vardır.

Müslim'in diğer bir rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuş­tur:

Allahu Teâlâ dünyada mal ve servet verdiği kullarından birisi kıyamet günü huzuruna getirilir. Allahu Teâlâ:

“Ey kulum, dünyada ne amel ettin?” diye sorar. Kul:

“(Allah'tan bir söz gizleyemezler, dedi) Ya Rab, Sen bana çok servet verdin, ben de ticaretle iştigal ederdim. Benim ticaret ahlâkım, zenginlere Müsamaha göstermek, yoksul ve darda olanlara da müh­let vermek idi,” dedi. Allahu Teâlâ;

“Bu anlattığına Ben senden daha layıkım, “bu kulumun günah­larından vaz geçin.” [98]

Yine Buharı ile Müslim'in diğer bir rivayetlerinde,

“İnsanlara borç para veren bir adam vardı. Bu, memuruna:

“Borçlulardan darda olana gittiğin vakit, ondan vaz geç, umu­lur ki Allahu Teâlâ da bizim kusurlarımızdan vaz geçer,” derdi. Bu adam Allah'a mülâki olunca Allahu Tcâlâ da onun kusurlarından vaz geçti.”[99], buyurulmuştur. Neseî'nin de aynı mealde bir rivayeti vardır.[100]

Tembih: Darda olan borçluları sıkıştırmanın den olduğu meydandadır. Bunu her ne kadar açıkça söyleyenler olmadı ise de bu, bir Müslümanm âdeten dayanamayacağı şekilde eziyet edilme­sinde dahildir. Aynı zamanda ilk iki hadislerden anlaşılan, darda olan borçlusuna mühlet vermeyen kimsenin, cehennemin alevlerinden kurtulamayacağıdır. Bu ise şiddetli korkutmadır. Bunu 'den saymak bununla daha da kuvvetleşir.[101]

 

130. : Sadaka Mallarında Hile Ve Hıyanet

 

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Sizden herhangi birinizi herhangi bir işde görevlendirir de o bizden bir iğne ve daha fazla bir şey gizlerse, hıyanet etmiş olur. Kı­yamet günü o şeyi getirir,” buyurdu.

Ravi diyor ki: Ensar'dan siyah bir zat kalktı, sanki onu görüyor gibiyim:

“Ya Resûlallah, bana vermiş olduğunuz memuriyeti geri alı­nız,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Nen var?” buyurdu. Adam:

“ Ben senin şöyle şöyle dediğini duydum ya,” dedi. Resûl-i Ek­rem:

“Ben onu şimdi de söylüyorum: “Kimi bir âmilliğe tahsildarlığa, gönderirsek, aldığının azını da çoğunu da ortaya getirsin; ona veri­leni alsın, verilmeyene el sürmesin,” buyurdu.[102]

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem zekât toplamaya gönder­diği Sa'd b. Ubâde (r.a.) ye:

“Ey Velid'in babası, Allah'tan kork, kıyamet günü mahşer ye­rine sırtında böğüren bir deve, bağıran bir inek veya meleyen bir ko­yun olduğu halde gelme,” buyurdu. Sa'd:

“Ya Resûlallah, böyle de olacak mı?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Evet olacaktır. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a ye­min ederim ki, durum budur,” buyurdu. Sa'd:

“Ben de sizi hak peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra hiç bir zekât tahsildarlığında görev almayacağım,” dedi.[103]

Ahmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

İlerde doğunun ve batının kapıları size açılacak geniş fütuhat­lar yapacaksınız. İşte o günün bütün âmilleri (üzerine kamu işi alan görevlileri) cehennemdedir, ancak Allah'tan korkup emâneti öde­yenler (aldıkları görevi yerine getirenler) kurtulmuştun”[104], bu­yurmuştur.

Ebû Dâvûd ve “Sahih”inde İbn Huzeyme'nin rivayetlerinde şöyle zikredilir:

“Ashâb'tan bir zât Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile Beki tarafından geziniyorlardı. Adam bir ara Resûl-i Ek­rem'in:

“Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun sana,” dediğini duydu. Re­sûl-i Ekrem bu sözü ile kendisini kasdettiğini sanarak yavaşça geri­lemeye başladı. Resûl-i Ekrem:

“Ne oluyor sana? Yürü,” buyurdu. Adam:

“Abdestim daraldı,” diye bir mazeret beyan etti. Resûl-i Ekrem;

“Hayır, öyle bir şeyin yok, gel,” buyurdu. Bunun üzerine adam:

“O halde siz neden iki kere “Yazıklar olsun sana” dediniz? di­ye sordu. Resûl-i Ekrem:

Hayır, sana söylemedim, ben falancı için konuşuyorum. Onu şu kabileye zekâtlarını toplayıcı olarak gönderdim. O ise oradan bir yün elbise çaldı. Kıyamet günü sırtında ateşten gömlek olarak gele­cektir,” [105]buyurdu.

Yine Sahih bir rivayette,

“Sadakaya tecavüz eden, onu vermeyen gibi ceza görür,”[106], buyurulmuştur.

Ebû Yala ve Bezzâr'ın ceyyid sened ile rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem şöyle buyurmuşlardır:

Ben sizin kuşağınızdan yapışır cehennemden kurtarmak için geri çeker, “Ateşten bu tarafa, ateşten bu tarafa” diye çağırırım. Siz ise bana galip gelir ve kendinizi yatağa atar gibi veya çekirgenin sıç­rayışı gibi sıçrar durursunuz. Kuşağınızı salıvermemin ve Önünüz­den giderek havzı tanzim etmemin zamanı yaklaşıyor. Siz de toplu ve teker teker gelirsiniz. Kişi, develeri arasında yabancı deveyi tanıdığı gibi ben de sizi simanızdan tanırım. Sizden bazılarınız sol tara­fa ayrılır. Ben sizi Allah'ımdan dilerim ve:

“Ey Rabbım, milletim, ey Rabbım ümmetim,” derim. Allahu Teâlâ:

“Habibim, senden sonra onlar neler yaptılar sen bilmezsin. On­lar senden sonra irtidad edip geri, küfre döndüler,” buyurur. Resûl-i Ekrem devamla:

“Sakın kıyamet günü sizden birinizi sırtında meleyen koyun olduğu halde mahşer yerine gelip:

“Ey Muhammed, ey Muhammed! diyerek benden yardım bek­lemesin. Ben:

“Ben tebliğ ettim, sana başka bir şey yapamam,” derim. Sakın sizden birinizi kıyamet günü sırtında böğüren bir deve ol­duğu halde tanımış olmayayım. Bana:

“Aman ya Muhammed, meded ya Muhammed!” diye yalvarır. Fakat ben o zaman ona:

“Benim elimden bir şey gelmez, çünkü ben Allah'ın hükmünü size tebliğ ettim,” derim.

Sakın sizden biriniz kıyamet günü sırtında kişner at ile mahşer yerine gelip:

“Yardım et, ya Muhammed, şefaat eyle, ya Muhammed! deme­sin. Çünkü o zaman ben ona:

“Sizin için hiç bir şeye mâlik değilim, çünkü size daha önce Al­lah'ın hükmünü tebliğ ettim,” derim.

Sakın sizden biriniz kıyamet günü sırtında deriden bir tulum ol­duğu halde mahşer yerine gelip:

“Yardım et, ya Muhammed, şefaat et, ya Muhammed!” deme­sin. Ben o zaman ona:

“Zamanında ben sana tebliğ ettim, şimdi hiç bir şeye mâlik değilim,” derim.” [107]

Tembih: Her ne kadar bunların kebâirden olduklarını açıkça söylemedilerse de, bunların kebâirden olduğu meydandadır. Zira on­ların sözlerinin böyle anlaşılması sarihtir. Çünkü onlar mutlak hı­yaneti kebâirden saydılar. Bu da bir hıyanet olması hasebiyle kebâirde dahildir.[108]

 

131. : A’şarı Toplayıp Yığmak, Kötü Niyetle Katiplik Ve Benzeri İşleri Üzerine Almak

 

Allahu Teâlâ.

“İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık eden­lere karşı durulmalıdır. İşte can yakıcı azâb bunlaradır.” [109]bu­yurmuştur. Bu günah, bu âyette dahildir.

Diğer bütün nevileri ile a'şarı alıp tutandan, kâtipliğini, şahitli­ğini, tartı ve ölçü işlerini kötü niyetle yapanlar zalimlerin en büyük avanelerinden ve hatta bizzat kendileri zâlimlerdendir. Zira bunlar hakları olmayan şeyi alır ve aldıklarını da hakkı olmayanlara verir­ler. Bunun için, “A'şar yiyen cennete giremez, zira onun cesedi haramdan beslenmiştir.” denilmiştir. Nitekim yakında anlatılacaktır. Yine bunlar haklarını boyunlarına geçirmiş kimselerdir. Kıyamet günü bu yediklerini nereden ödeyeceklerdir? Sevapları varsa alına­cak, yoksa hak sahiplerinin günahları bunlara yükletilerek cehen­neme atılacaklardır, tşte bu da Resûl-i Ekrem'in,

“Müflis kimdir” biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb:

“Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, “dediler. Resûl-i Ekrem:

Ümmetimden müflis olan, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelir, fakat şuna söğmüş, şuna iftira etmiş, şunun malını ye­miş, bunun kanını dökmüş ve şunu döğmüş. Bundan dolayı onun iyi­liklerinden hak sahiplerine verilir. Üzerindeki haklar ödenmeden, hasenatı tükenirse, hak sahiplerinin günahları o kimseye yükletilir; sonra o kimse cehenneme atılır.” [110]buyurduğu kimselerdir.

Ahmed'in Ali b. Zeyd'den o da Hasan'dan o da Ebû'l-Âs'ın oğlu Osman'dan rivayetinde Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

“Davûd aleyhisselâm yirmi dört saatin bir saatinde ehli beytini uyarır ve onlara nasihatte bulunurdu. Şöyle derdi: “Ey Davud'un aile efradı, çoluk çocuğu! Kalkın, namaz kılın, zira Allahu Teâlâ bu saatte duaları kabul eder, yalnız sihirbaz ile a'şarcının dualarını kabul et­mez.” [111]

Ebû Dâvûd, “Sahih”inde İbn Huzeyme ve Hâkim'in rivayetlerin­de Resûl-i Ekrem,

“A'şarcı cennete giremez.” [112]buyurmuştur.

Yezid b. Harun, “Meks, a'şarcı demektir.” dedi. Beğavî der tüccarın gümrükten geçerken zekâtlarını tahsil eden tahsildar oldu­ğunu söylemiştir. Hafız el-Münziri, “Mekkâs, şimdi a'şarcıdır. Başka nam altında para toplayanlar ise, bunların dinde yeri olmadığı için alıp yedikleri haramdır, onlar için acı azâb vardır.” demiştir.

Serâç el-Belkini'ye, Resûl-i Ekrem'in:

“O, öyle bir tevbe etti ki meks sahibi dahi öyle tevbe etse...” bu­yurduğu hadîsindeki Meks'den sordular. O da verdiği cevapta:

“Mekkâs, a'şarcılığı ihdas edene, yâni öşrü bu gibilere satmayı ilk olarak ortaya koyana ve bu adi yolu takip edene ad olarak verilmiş­tir.” demiştir. Zaten Resûl-i Ekrem'in hadîsinden de hem a'şarcılığı icad eden hem de bu usûlü takip edenlerin kastedildiği anlaşılmak­tadır. Bu hadîsden, bu a'şarcılığı icad edenin de tevbesinin kabul olacağı; bunun gibi, İslâm'da kötü bir âdet ihdas eden kimseye, ona bakıp da onu işleyen herkesin günahı gibi bir günah verilmesi, bu İlk Icad edenin tevbesine kadardır. Şayet mücid tevbe eder ve icad ettiği kötülükten uzaklaşırsa artık ondan sonra o kötülükleri yapan­ların günahları gibi bir günah kendisine yazılmayacağına işaret vardır.

Râvileri arasında mevsukiyetinde ihtilâf edilen birisi bulunan Ahmed'in “Sahih”inde Hasan'dan rivayetinde şöyle anlatılır: “Os­man b. Ebû'l-Âs Umeyye'nin oğlu Kilâb'a uğradı. Kilâb Basra'da a'şarcılann toplantısında bulunuyordu. Osman:

“Burada niye oturuyorsun?” diye sordu. Kilâb:

“Ziyad beni bu aşarı tartmaya memur etti, onun için burada­yım,” diye cevap verdi. Osman:

“Sana, Resûl-i Ekrem'den duyduğum bir hadîsi haber vereyim mi?” diye sordu. Kilâb:

“Evet, anlat,” deyince, Osman:

“Resûl-i Ekrem buyurdular ki:

“Dâvûd aleyhisselamın bir saati vardı, o saatte aile efradını uyarırdı ve onlara şöyle nasihat ederdi:

“Ey Dâvûd ailesi, kalkın, namaz kılın. Zira bu saatte Allahu Teâlâ duaları kabul eder, yalnız sihirbaz ile öşürcünün dualarını ka­bul etmez”. Bunun üzerine Kilâb, hemen bir gemiye bindi, doğruca Ziyad'ın yanına geldi ve bu görevden affını istedi. Ziyad da onu af­fetti.” [113]Fakat Hasan’ın Osman'dan rivayetinde ihtilâf vardır. Ancak aynı hadîsi Taberâni de başka rivayet yolları ile tahriç etmiş­tir. Buna göre Resûl-i Ekrem:

“Gece yarısı gök kapıları açılır ve bir münâdi:

“Yok mu dua eden, duasına icabet olunsun? Yok mu isteyen, istediği kendisine verilsin? Yok mu bir darda olup bu darlıktan kur­tulmayı isteyen, kendisine genişlik verilip darlıktan kurtarılsın? diye seslenir. Bu vakitte dua edip duası kabul olmayan kimse kalmaz, Allahu Teâlâ herkesin duasına icabet  eder ve dilediğin verir. Ancak zina edip duran kadın ile a'şarcıyı bağışlamaz.” [114]buyurmuştur.

Yine Taberâni’nin “Kebir”indeki rivayetinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ rahmetiyle kuluna yaklaşır ve kendisinden mağ­firet dileyeni mağfiret eder, ancak zina edenlerle a'şarcıları bağışla­maz.” [115]

Râvileri arasında İbn Luhay'anın da bulunduğu Ahmed'in bir ri­vayetinde Ebû'l-Hayr diyor ki, Mısır valisi Mesleme b. Mahled Ruvayka' b. Sabit'i a'şarcı yapmak istemişti. Ruvayka',

“Ben Resûl-i Ekrem'in:

“A'şarcı cehennemdedir.” dediğini duydum, bunun için kabul edemem.” dedi.[116] Ayrıca yine Taberânî'nin Ümmü Seleme'den rivayetinde, Ümmü Seleme şöyle demiştir:

“Resûl-i Ekrem kırda ge­ziyordu. Tam bu sırada birisi ona seslendi. Resûl-i Ekrem etrafa bak­tı kimseyi göremedi. Tekrar dikkatle baktı orada eli ayağı bağlı bir keler gördü. Ona yaklaşarak:

“Ne istiyorsun?” diye sordu. Keler:

“Şu dağda aç bekleyen iki yavrum vardır. Bana Müsaade et gideyim, onlan emzirip geleyim,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Sözünde durur musun? diye sordu. Keler:

“Şayet gelmezsem, Allahu Teâlâ öşürcülere yapacağı azâb gi­bi beni de azâb etsin,” diye teminat verdi. Resûl-i Ekrem keleri çöz­dü. Keler gitti yavrularını emzirdi, sonra geldi. Resûl-i Ekrem keleri aynı yerinde bağladı. Bütün bunlar yapılırken keleri yakalayan adam orada uyuyordu. Adam  uyandı.  Başı ucunda Resûl-i Ekrem'i gör­dü ve:

“Yoksa bir emrin mi var, ya Resûlallah? diye sordu. Resûl-i Ek­rem;

“Evet, bu keleri salıvermeni rica ediyorum,” dedi. Bunun üzeri­ne adam hemen keleri salıverdi. Hürriyetine kavuşan keler hoplaya zıplaya:

“Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur, yine şahit­lik ederim ki sen, Allah'ın kulu ve Resulüsün.” diyerek çekti gitti. Bu rivayeti Beyhaki de birçok yollardan rivayet etmiştir. Ayrıca Ebû Nuaym ve Isbahâni de rivayet etmişlerdir. Diğer bazı müteahhirin, “Bu rivayet, birbirini takviye eden pek çok yollardan gelmiştir.” de­dikleri halde Şeyh'ul-İslâm el-Askalâni muhtasar hadisleri çıkarır­ken bu rivayeti reddetmiştir.

Hulâsa; her ne kadar bu rivayeti imamlardan bazıları zayıf gördülerse de, birbirini teyid eden birçok rivayet yolları vardır. Bunun için Hafiz'ın, “Aslı yoktur” sözünü İbn Kesir reddetmektedir. Ayrıca Kaadı Iyad da bunu şifada reddetmiştir. Muhtasar şerhinde Tacu's-Subki:

“Bu kelerin konuşması, çakıl taşlarının tesbih etmesi, ya baş­ka rivayet yolları ile tevatüre ulaşmıştır, ya da başka rivayetlerle meşgul olmak sebebiyle tevatüre vardıran rivayetlerden bahsedilme­miştir.” demiştir.

İbn Asâkîr'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Dikkat et, insanların en kötülerini sana bildireyim mi? Yalnız başına yiyen, kimseye yar­dım etmeyen, yalnız başına yola çıkan ve kölesini dövendir. Bundan daha kötüsünü size bildireyim mi? İnsanlara buğzeden ve İnsanla­rın da kendisine buğzettikleri kimsedir. Bundan daha kötüsünü size bildireyim mi? Kötülüğünden korkulup kendisinden hayır beklen­meyen kimsedir. Bundan daha kötüsünü size bildireyim mi? Başka­sının dünyalığı için kendi âhiretini yıkan kimsedir (yalancı şahitliği gibi). Bundan daha kötüsünü size bildireyim mi? Din ile dünyayı yi­yendir (yâni dünyalık temini için dindar görünendir.)”, buyurmuş­tur.

Râvilerinin bazısı sikadan olan Ahmed'in rivayetinde Hz. Aişe diyor ki:

“Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş­tur:

Emirlere, yardımcılarına ve asayişle görevli olanlara yazıklar olsun. Bunlardan öyle kimseler vardır ki. kıyamet günü, “Keşke dün­yada saçlarımızdan süreyya yıldızına atlasak, yer ile gök arasında askıda kalsak da dünyada emîr ve Amillik gibi işlerde bulunmasaydık.” derler.” [117]

İbn Hibbân “Sahih” inde ve Hâkim de Sahih olduğunu söylediği rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Emirlere, yardımcılarına ve asayişle gö­revli amirlere yazıklar olsun. Bazı kimseler kıyamet günü, “Dünyada keşke saçlarımızdan Süreyya yıldızına asılı olup yer ile gök arasında sallanıp dursaydık da herhangi emirlik ve amillik gibi işlerde bulunmasaydık.” derler.” buyurmuştur.

Bezzar'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Cehennemde bir taş vardır ki, adına Veyl derler. Amiller bu taşa binip inerler.”[118], buyurmuştur.

Hafız Münzirî'nin, inşaallah isnadı hasendir, dediği ve Ebû Yalâ'nın Enes (r.a.) den rivayet ettiği bir hadisde: “Resûl-i Ekrem'in önünden bir cenaze geçti. Resûl-i Ekrem:

“Reis değil idiyse ona müj­deler olsun.” Buyurdu.”[119]

Ebû Davud'un Mikdam b. Ma'di Kerîb (r.a.) den rivayetinde, Re­sûl-i Ekrem Mikdam'ın omuzlarına vurarak:

“Ey Kudeym, reis, kumandan ve kâtip olmadığın halde ölürsen felah bulursun.” [120]buyurdu.

Hafız Münziri, onu bilmiyorum, dediği bir kişiden Taberâni'nin rivayetinde bu zat diyor ki:

“Dedem Resûl-i Ekrem'e giderek:

“Ya Resûlallah, Temim oğullarından birisi bütün malımı gö­türdü, dedi. Resûl-i Ekrem:

“Gerçek şu ki, bende sana verecek bir şey yoktur. Seni kabile­nin başkanı yapayım nu veya başkan olmak ister misin?” buyurdu. O:

“Hayır istemem, ya Resûlallah,” dedim, Resûl-i Ekrem:

“Bu kabile reisleri hemen ateşe atılır,” buyurdu.[121]

Ebû Davud'un rivayeti şöyledir: “Bir kavim bir kuyunun üze­rinde bulunuyorlardı. İslâmiyetin haberi bunlara ulaştığı vakit ka­bilenin başı ve suyun asıl sahibi Müslüman olmaları için adamlarına yüz deve vadetti. Bunun üzerine onlar Müslüman oldular ve adam da develeri onlara dağıttı. Sonra bu develeri geri almayı düşündü. Bu maksatla oğlunu Resûl-i Ekrem'e gönderdi. Bu husustaki konuş­maların sonunda oğlu Resûl-i Ekrem'e:

“Babam bu kabilenin başkanıdır. Yaşlandı da ölümünde bu başkanlığını ve suyun sevk ve idaresini bana verdi,” dedi. Resûl-i Ek­rem:

“Evet, bir Arraf lâzım, fakat şurasını da unutma ki Arraflar -başkanlar- cehennemdedir, buyurdu.” [122]

İbn Hibbân'ın “Sahih”indeki rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Başını­za öyle hükümdarlar gelecek ki, kötü insanları etraflarına toplaya­cak ve namazı vaktinden geciktireceklerdir. Bu zamana yetişen kim­se sakın kabile reisliği -muhtemelen mahalle muhtarlığı-, zabıta amirliği, tahsildarlık ve a'şarcılık gibi kamu hizmetlerini üzerine al­masın.” buyurmuştur.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Haramdan biten et cennete giremez; ona yaraşan cehennemdir.”[123] buyurmuştur. Meks, a'şarcılık ise haramın en çirkini ve en fahişidir.

Allahu Teâlâ'nın buyurduğu,

“Ey Muhammed, de ki: “Helâl ile haram eşit değildir...”[124] âyet-i celile'sinin tefsirinde Vâhidi'nin Câbir'den rivayetine göre; ada­mın biri Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah, ben şarap ticâreti yapardım. Bundan para ka­zandım. Şimdi bu paradan yer ve Allah'a itaat edersem, bu ibadet­ten bana bir mükâfat var mı?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Eğer bu şekilde kazandığın bütün servetini hac ve savaş yo­lunda harcasan veya hepsini sadaka olarak dağıtsan, Allah katında sivri sineğin kanadı kadar bir değer taşımaz, zira Allah temizdir, an­cak temizi kabul eder,” buyurdu. Peygamberini tasdik etmek üzere de Allahu Teâlâ yukardaki âyet-i kerîme'yi indirdi.

Hasan ve Ata, “Tayyib ile habis'den murad, helâl ile haramdır.” demişlerdir. Kendisini recmettirmekle temizlenen kadın hakkındaki hadisde, “O öyle bir tevbe ile tevbe etmiştir ki, a'şarcılar da onun gibi tevbe etse, Allahu Teâlâ onları da bağışlar ya da tevbelerini kabul ederdi.” buyurulmuştur.

Deylemî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Altı şey ameli mahve­der. Bunları (Kendi kusurlarını bırakıp) başkalarının kusurlarını görmek, kalb katılığı, dünya sevgisi, haya azlığı, uzun , emeller ve sonu gelmeyen haksızlıklardır.” buyurmuştur.

İbn Hibbân'ın mürsel olan rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İyilik kay­bolmaz, günah unutulmaz, Allah ölmez. İstediğini yap; nasıl yapar­san öyle bulursun.” buyurulmuştur.

Tembih: Bu yüz otuz birinci günahı kebâirden saymak, açık ve meydandadır. Nitekim bir cemaat de bunun büyük günahlardan ol­duğunu sarahaten ifâde etmişlerdir. Bu husustaki hadisler hem Sahih ve hem de sayılamayacak kadar çoktur. Bunların bir kısmı da zulüm bölümünde gelecektir. A'şarcılar ve yardımcılarının hepsi bu zulüm ile ilgili hadîslerdeki veid ve korkutmalara dahildirler. Bu a'şarcılar hakkında anlattıklarım İbn Abdüsselâm'ın verdiği fetva­lardır. Aynı zamanda bundan böyle olduğu açıktır. Zira farz olan, öş­rü ancak muhafaza edip hazineye teslim etmektir. Şayet hükümdar hazineden buna bir ücret tahsis etmişse, bu, caizdir. Sonra Abdüsselâm'ın söylediklerini gördüm. Orada a'şarı vermek niyetiyle ücret almak caizdir denmektedir. Çünkü toplanan öşür mallarına ve zu­lüm yolu ile alınan malların yanında bulunmaktan sorulduğunda, burada hazır bulunan, malın korunmasını ve gerektiğinde mal sahi­binin, hakkının kaybolmaması için şehâdeti kasdetmişse güzel; yok eğer zalime yardım için orada bulunuyorsa, işte bu, caiz değildir. Burada bulunanlar malı sahibine red ve iade etmek maksadıyle üc­ret almaları caizdir. Ancak örnek ve önder olacak âlimler ise bu mak-sadla da olsa onların burada bulunmaları caiz değildir. Çünkü on­ların niyetlerini herkes bilemez. Onlan bu gibi yerlerde görenler, on­lara uyar ve aynı yerlere giderler.

Bilmiş ol ki; bazı kötü tüccarlar, kendilerinden alınan gümrük bedelini verirken zekâta niyet ettikleri vakit, zekâta sayılacağını sanırlar ki bu, Şafiî mezhebinde (ve belki de bütün mezheplerde) da­yanağı olmayan batıl bir görüştür. Çünkü devlet gümrük memurla­rını, zekât borcu olanların zekâtlarını almak için görevlendirmiş de­ğildir. Belki, zekâta borcu olsun, olmasın ellerindeki mallar nisbetinde a'şar ve gümrüklerini almak için görevlendirmiştir. Devlet, bu paraları Müslümanların yararına olan ordunun teçhizine harcaya­cak, bu bakımdan zekâta sayılır sanılması, verilen gümrüğün zekâta sayılması için yeterli değildir. Zira biz kabul edelim ki hazine boş ol­duğu için hükümet, zenginlerden yardım almayı düşünmüştür. Bu maksadla hükümetin aldığı para da zekâta sayılmaz. Çünkü hükü­met bu parayı zekât namı ile almamıştır.

Yine bu arada tüccarlardan bazıları, “Biz bu gümrük ve vergiyi öderken zekâtımıza niyet ederek veriyoruz. Bunların âmil ve tahsil­darları aldıkları bu parayı başka işlerde kullanmaktan onlar sorum­lu oluyorlar. Aslında biz bu parayı onlara zekât diye veriyoruz.” de­meleri de yeterli değildir. Çünkü âmil ve tahsildarlar, gümrük me­murları kendi namlarına zekât alamazlar, çünkü fakir ve yoksul de­ğillerdir. Hepsi gücü kuvveti ve sıhhati yerinde olan kimselerdir. On­lar kendi imkânlarını kullansalar geçimlerini sağlarlardı. Durumu bu olan kimseye zekât nasıl verilir? Ne yazık ki tüccarların mal sev­gisi, gerçeği görmelerine engel olmuştur. Şeytana uyup onun aldat­malarına kapıldıkları için dinlerinde faydalı olan şeyi duymaktan sağır olmuşlardır. Bu paraların kendilerinden zorla alındığını, zorla alınan şeyin ise zekâta nasıl sayılacağını düşünmemişlerdir. Halbuki Allahu Teâlâ’nın onlara borç kıldığı zekât, kendi rızaları ile meşru bir şekilde belirli kimselere verilmesi gerekir. Sevap, buna vardır. Yoksa zorla ellerinden almana aynca zekât sevabı düşünülmez.

Âlimler, bu gümrük memurlarını ve a'şarcıları, yırtıcı hayvan­lardan ve yol kesenlerden saymışlardır. Hattâ bunları daha kötü ve daha çirkin görmüşlerdir. Acaba yol kesenler senin malını alsalar, bunu zekâtına sayabilir misin? Onların aldıklarını zekâta sayama­dığın gibi bu gümrükçü ve a'şarcıların aldıklarını da zekâta saya­mazsın, ikisinin zekât yönünden sana bir faydası olmaz. Bu görüş­ten son derece sakın. Bazıları zekâta sayılır demiş ise de âlimlerin pek çoğu bunların sözlerinin güven verici olmadığını ifade etmiş­lerdir. Düşün ve gerçek âlimlerin sözleri ile amel et ki, inşaallah fay­dasını görürsün.[125]

 

132. : Servet Veya Kazanç Bakımından Zengin Olduğu Halde Servetinin Daha da Çoğalması İçin Dilenmek

 

Taberânî ve diğerlerinin Sahih sened ile   rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“(Fakir olmadığı halde) kendini fakir gösterip dilenen kimse ateş koru yemiş gibidir.”[126], buyurmuştur.

Beyhaki'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ye selem:

“İhtiyacı olmadığı halde dilenen, ateş korlarını avuçlayan kimse gibidir.” buyurmuştur.

Garip olduğunu söyleyen Tirmizî'nin Habeş b. Cenâde (r.a.) den rivayetinden: Resûl-i Ekrem Haccetü'l-Vedâ'da Arafat'ta dururken bedevinin biri gelerek cübbesinin eteğinden çekti ve cübbeyi istedi. Resûl-i Ekrem cübbeyi çıkardı, verdi. Adam gitti. O vakit zenginlere dilencilik haram oldu. Nitekim Resûl-i Ekrem:

“Zengine, gücü kuvveti yerinde ve uzuvları tamam olan ve ka­zanmasına engel hali bulunmayan sağlam bünyelilere dilencilik he­lâl olmaz, Ancak hiç bir iş imkânı olmayan ve ürün yetişmesine el­verişli olmayan bir çölde yaşayan ve korkunç sancıları olan kimseye helâl olur. Fazla servet edinmek için İnsanlardan dilenen kimsenin yüzünde kıyamet günü yırtık, yarık ve ateş yanıkları olduğu ve ateş­te kızartılmış taşlar yediği halde mahşer yerine gelir. (Durum bu olunca şimdi) isteyen az, isteyen çok dilensin.”[127], buyurmuştur. Rezîn, bu rivayetin sonunu Resûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu haber veriyor:

“Ben bir adama dilendiğini veririm. O da onu koltuğu­nun altına alarak gider. Bu kimse iyi bilmelidir ki, onun götürdüğü ateştir”. Hz. Ömer:

“ Madem ateşdir, neden veriyorsun?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ bana cimriliği yasakladığı için veriyorum,” bu­yurdu. Ashâb:

“Dilenmeyi yasak kılan zenginliğin ölçüsü nedir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Bir sabah kahvaltısı veya bir akşam yiyeceğidir,” [128]bu­yurdu. Gerçi Hafız el-Münziri, “Rezi'nin bu ilâvelerinin daha pek çok şahit ve delilleri vardır.” dedi ise de, yaptığım araştırmada Tirmizi ve Ahmed'in nüshalarında buna dâir bir rivayet göremedim.

Sünen-i Erba'a ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kim ki kendisini iğna edip geçindirecek kadar malı varken insanlardan dilenirse, bu kimse kıyamet gününde dilenerek aldığı bu şey yüzünde yara bere olduğu halde mahşer yerine gelir,” buyurdu, Ashâb:

“ Ya Resûlallah, dilenmeye mani olmada zenginliğin haddi ne­dir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Elli dirhem gümüş veya bu değerde altın,” diye cevap verdi­ler.[129]

Ebû Dâvud ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kim insanlardan bir şey istememeye dair bana söz verirse, ben de onun cennete gireceğini tekeffül ederim.” [130]buyurmuştur. Bu hadîs, Ahmed, Neseî ve İbn Mâcenin rivayetlerinde şöyledir:

“Bana bir şey (i yapmaya) söz verene, ben de cenneti söz veri­rim. O şey de insanlardan bir şey istememektir.”[131]

İbn Hibbân'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Bir okka kıymetinde (malî gücü) olduğu halde dilenen kimse, ilhah ve ısrar etmiş olur.” buyurmuştur.

Nesei'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kırk dirhem kıymetinde (malî gücü) olduğu halde dilenen, ıs­rarla dilenenlerdendir.” [132]buyurmuştur.

Âhmed'in rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“İnsanlardan bir şey istemekten sakınan kimseyi Allah afif kı­lar. İstiğna gösterenleri Allah zengin kılar. Beş okka ağırlığında malı olduğu halde dilenen kimse ilhah ve ısrar etmiş olur.”[133] (Hal­buki Allahu Teâlâ ısrarla dilenmekten şiddetle nehyetmiştir). Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Serveti çoğaltmak için insanlardan dilenen, gerçekte ateş koru dileniyor demektir; bu durumda ister az ister çok dilensin.”[134], buyurmuştur.

Abdullah b. Ahmed ve diğerlerinin ceyyid sened ile rivayetlerin­de Resûl-i Ekrem:

“Zengin olduğu halde insanlardan dilenen, cehennemde kızar­mış taş yiyeceğini çoğaltmış olur,” buyurdu. Kendisine:

“Zenginliğin derecesi nedir?” diye soranlara, Resûl-i Ekrem;

“Sabah ve akşam yiyeceğidir,” diye cevap verdiler.[135] Buhârî ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Dilenmek, herhangi birinizi o dereceye getirir ki, kıyamet gü­nünde yüzünde bir dilim et bulunmadığı halde Allah'ın huzuruna çı­kar.”[136], buyurmuştur.

Tirmizi'nin hasen ve Sahih dediği rivayetinde Resûl-i Ekrem şöy­le buyurmuştur:

“İnsanlardan dilenmek” berelenmektir. İnsan onunla kendi yüzü­nü berelemiş olur; yalnız devlet başkanından istihkakını ve zaruret sebebiyle istemek başka.” [137]

Bezzâr ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Zengin olduğu halde durmadan dilenen kimse dilene dilene ken­disinde yüz kalmaz ve Allah'ın huzuruna yüzsüz olarak çıkar.” [138]Hafız Münzirî'nin, şahid bakımından kuvvetli olduğunu söylediğini Beyhaki'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Bir kimse, ihtiyacı olmadı­ğı veya bakamayacak derecede kalabalık aile efradı bulunmadığı halde kendisine dilencilik kapısını açarsa, beklemediği yerden Allahu Teâlâ ona ihtiyaç kapılarını açar.”[139], buyurmuştur.

Yine Sahih bir rivayette,

“Zenginin dilenciliği kıyamette yüzünde bir lekedir.”[140] buyurulmuştur. Bezzâr'ın rivayetinde ziyade olarak şöyledir: -Zengi­nin dilenciliği ateştir. Kendisine az verilirse ateşi az, çok verilirse çok olur.”

Beyhakî'nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem bir adamın cenaze na­mazını kıldırmaya geldi ve:

“Ne kadar mirası vardır?” diye sordu. Vârisleri:

“İki veya üç altın bırakmıştır,” dediler. Resûl-i Ekrem:

İki veya üç dağ bırakmıştır,” buyurdu. Ravi diyor ki: Bunun ne demek olduğunu anlayamadım. Ebû Bekir (r.a.) in azadlısı Abdul­lah b. el-Kasım'dan sordum. O bana dedi ki:

“Bu adam, bu altınlar kendisinde varken yine dilenirdi. Onun için dağlanacaktır,” dedi.[141]

Yine Sahih bir rivayette.

“Her kim muhtaç olmadığı bir şeyi dilenirse o şey kıyamet gü­nünde yüzünde bir leke olacaktır.”[142], buyurulmuştur.

Tembih: İhtiyacı olmadığı halde dilenmenin, her ne kadar den olduğunu açıkça yazan kimseye rastlamadımsa da, bütün bu hadislerin zahirinden bunun da  olduğu anlaşılmaktadır. Zira bu hadislerde şiddetli veldler vardır. Bununla beraber dilenciliğin haram olmasının zenginliğe bağlı olduğu yukardaki hadislerde açık­lanmıştır. Ayrıca Ebû Davud'un rivayetinde, “Yetecek kadar kendi­sinde olduğu halde dilenen kimse cehennemden ateşini çoğaltmış olur, buyurmuş ve orada bulunanlardan birisi:

“ Dilenciliğin kendisiyle yasak olduğu   zenginlik ne kadardır?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Sabah ve akşam yiyeceğidir,” [143]buyurdu.

Ayrıca İbn Hibbân'in “Sahih” indeki rivayetinde, “Dilenecek ka­dar ihtiyacı olmadığı halde dilenen kimse, cehennem kıvılcımlarını çoğaltmış olur.”, buyurdu. Kendisine:

“Onu Müstağni eden şey ne kadardır?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Bir gün ve bir gece veya bir gece ve bir gün kendisini doyu­racak kadar yiyeceğinin bulunmasıdır,” buyurdu.[144]

Hattabi diyor ki: “Bu hadisin tevilinde ulema ihtilâf etmiştir. Bir kısmı, sabah kahvaltısı ve akşam yiyeceği bulunan kimsenin dilen­mesi haramdır, zira hadisin zahiri bunu açıkça ifâde etmektedir, de­mişlerdir. Diğer bir kısmı da, devamlı olarak sabah ve akşam yiye­ceği bulabilenler için dilenmek yasaktır, demişlerdir. Uzun süre ken­disine yetecek nafakası bulunan kimsenin dilenmesi haramdır, de­mişlerdir. Bazıları da, zenginliği elli dirhem ve bir okka veya onun değerindeki eşya ile takdir eden hadislerle bu hadîs mensuhtur, de­mişlerdir.

Bize (Şafiilere) göre tercih edilen, birinci görüştür. Şayet bu kimse nafile sadakalar dileniyorsa, bir günlük nafakası olan için bu haramdır. Fakat zekât böyle değildir. Zekâtın haram olması için ço­ğunlukla geri kalan ömrü için yetecek kadar nafakasının bulunma­sı lâzımdır.

Bu rivayetin mensuh olduğunu iddia etmek de memnudur, zira nâsih ve mensuhde aranan, tarih ve hadîslerin vurûd zamanıdır. Önce gelen sonra geleni neshedemez, aksine sonra gelen önce geleni nesheder. Bunun için hadîslerin söyleniş tarihlerini bilmek lâzım­dır. Halbuki bu hadislerden hangisi önce ve hangisi sonra olduğu bilinememektedir, imâm Şafii diyor ki:

“Bir kimse elinde yalnız bir dirhem olduğu halde, kazanabildiği için zengin ve elinde bin dirhe­mi olduğu halde kazanamadığı ve aile efradı kalabalık olduğu için fakirdir”.

Sufyan-ı Sevrî, İbn Mübarek, Hasan b. Salih, Ahmed ve Ishak, “Elli dirhem gümüşü veya bunun değerinde altunu olan kimseye ze­kât verilmez.” demişlerdir.

Hasan-ı Basri ve Ebû Ubeyde, “Kırk dirhemi olan zengin sayı­lır.” demişlerdir.

Ashab-ı Re’y (yani Hanefîler) bu hadisle delil çekerek, “Bir gün­lük nafakası olan kimsenin dilenmesi haramdır.” dedikleri halde nisab miktarı serveti olmayan kimseye -sıhhatli ve sağlam olsa da- zekât verilir, demişlerdir.

Enes (r.a.) den gelen bir rivayet şöyledir: Ensâr'dan biri Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Ya Resûlallah,   bana Müsaade et de dileneyim,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Neyin var?” diye sordu. Adam:

“Bir çul parçası bir de kırık çanağım var,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Onları bana getir,” buyurdu. Adam aldı geldi. Resûl-i Ekrem bunları açık artırmaya çıkardı. Birisi bir dirhem verdi. Resûl-i Ek­rem:

Bir dirhemden fazla veren yok mu?” diye sordu. Nihayet bun­ları iki dirheme sattı ve adama:

“Git; bir dirhem ile çocuklarına ekmek al, diğer dirhem ile bir balta ve bir de ip al gel,” buyurdu. Adam gitti, balta ile ipi aldı geldi. Resûl-i Ekrem kendi eli ile baltanın sapını yaptı ve adama:

“Şimdi git, odun topla ve sat; onbeş gün bana görünme,” buyur­du. Adam gitti ve onbeş gün sonra geldi. Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah,  onbeş gün ailemi  geçindirdim ve işte on dir­hem de kazandım ve bunlarla evimin ihtiyacını gördüm, gerekli eş­yaları da aldım,” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

“Senin böyle yapman, kıyamet günü alnında dilencilik dam­gası olduğu halde gelmeden daha hayırlıdır. Dilencilik ancak üç şey ile olur: Son derece yoksulluk, büyük borç ve yanlışlıkla öldürmenin cezası olan diyettir.”[145], buyurdu.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem Ebû Zer (r.a.) e hitaben:

“Ey Ebâ Zer, mal çokluğu zenginlik midir dersin?” diye sordu. Ben:

“Evet öyle, ya Resûlallah,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Mal azlığı yoksulluk mudur, sanırsın?” diye sordu. Ben:

“Evet öyle sanırım,” dedim. Resûl-i Ekrem bunu üç defa söyledi ve sonra:

“Zenginlik ancak gönül zenginliği, yoksulluk da gönül yoksul­luğudur.”[146], buyurdu.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“İslâm hidayeti ile şereflenip yiyeceği yetecek miktardan fazla olmayan ve buna kanaat eden kimseye müjdeler olsun.”[147], bu­yurmuştur.

Buhar! ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Bir iki lokma veya bir iki hurmanın kapıdan çevirdiği kimse miskin değildir. Asıl miskin, zengin olmadığı halde durumu biline­mediğinden kendisine sadaka verilemeyen ve kendisi de halktan isteyemeyen kimsedir.”[148], buyurmuştur.

Yine bir hadlsde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Zenginlik mal zenginliği değil, asıl zenginlik, gönül zenginliği­dir.” [149]

Yine Sahih bir rivayette adamın biri Resûl-i Ekrem'e gelerek:

“Ya Resûlallah,   bana kısa bir nasihatte bulununuz,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“İnsanların ellerinde olanlardan ümidini kesı onlara göz dikip kimseden bir şey isteme. Tama'karlıktan son derece sakın.   Zira, o hazır bir yoksulluktur. Aynı zamanda özür dilemeye mecbur kalaca­ğın şeyden de kaçın.” [150]buyurmuştur.

Beyhaki'nin rivayetinde, “Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir.” Buyurulmuştur.[151]

 

133. : Eziyet Verecek Şekilde Israrla Dilenmek

 

İbn Mace ve Ebû Nuaym’ın Ebû Hureyre (r.a.) den rivayetlerin­de Resûl-i Ekrem:

“Muhakkak Allah, ısrarla isteyen dilenciye buğzeder.” [152]buyurmuştur.

Bezzâr'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Komşusu şerrinden emin olmadıkça bir kimsenin İmanı kamil olmaz. Allah'a ve âhiret gününe imanı olan misafirine ikram etsin. Allah'a ve âhiret gününe İmam olan hayır söylesin veya sükût etsin. Allahu Tealâ zengin, halım ve iffet sahiplerini sever. Buna karşı ha­yasız, hak tanımaz fâcir ve ısrarla dilenenlere de buğzeder.”[153], buyurmuştur..

İbn Huzeyme'nin “Sahih”indeki rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Bi­risi gelir benden bir şey ister, ben de veririm, gider. Fakat onun kol­tuğunun altında götürdüğü, ateşten başka bir şey değildir.” [154]buyurmuştur.

İbn Hibbân da “Sahih”inde Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) den rivaye­tinde bir gün Resûl-i Ekrem altun taksim ediyordu. Adamın biri gel­di ve:

“Bana da ver,” dedi. Resûl-i Ekrem ona da verdi. Adam:

“Daha ver,” dedi ve Resûl-i Ekrem'de verdi. Üç defa adam is­tedi, Resûl-i Ekrem de verdi.   Adam oradan ayrılıp gittikten sonra Resûl-i Ekrem:

“Adam bana gelir, üç defa ister, üç defa da veririm. Fakat o, koltuğunun altında alıp götürdüğü, ateşten başka bir şey değildir,” [155]buyurdu.

Ahmed, Ebû Yâlâ ve “Sahihinde İbn Hibbân'ın   Hz. Ömer'den rivayetlerinde Hz. Ömer:

“Ya Resûlallah, falan adama iki dirhem altun vermişsin, o da durmadan size teşekkür ediyor,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Fakat falancıya on dirhem ile yüz dirhem arasında verdiğim halde hiç sesini çıkarmıyor, yâni teşekkür etmiyor. Sizden biriniz ih­tiyacını bizden alıp gider, fakat koltuğunun altına alıp götürdüğü, ateşten başka bir şey değildir,” buyurdu. Hz. Ömer:

“Vermesen, ya Resûlallah, niçin veriyorsunuz?” diye sordum. Resûl-i Ekrem:

“Onlar illâ da benden isteyecekler, Allah u Teâlâ kesin olarak benim cimriliğimi yasaklamıştır, bunun için vermemezlik edemem,”[156] buyurdu.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“İsrarla dilenmeyin, zira ısrarla bizden bir şey çıkaran, onun be­reketini bulamaz.” [157]buyurmuştur.

Müslim ve diğerlerinin Sahih rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İstemekte ısrar etmeyin. Vallahi sizden biriniz ısrarla benden bir şey ister ve zorla onu benden alırsa, ona verdiğim o şey onun için bereketli olmaz.” [158]buyurmuştur.

Tembih: Dilencilikte ısrarın den olduğu açık ve meydan­dadır. Her ne kadar bunun den olduğunu açıkça söylememişlerse de, reddeden de olmamıştır. Bunun den olduğunu, birinci ve ikinci hadisler teyid etmektedir. Zira bu gibiler üzerine terettüb eden buğz, nin alâmetlerinden olan lanete yakındır. Bunu açık­ça ifâde eden üçüncü ve dördüncü hadîslerde Resûl-i Ekrem'in, ısrar­la isteyip alınan şeyin bir ateş olduğunu bildirmiş olmasıdır ki bu, şiddetli veîd ve dehşetli korkutmadır. Evet, şayet isteyici ciddi bir darlık içinde olur veya veren zulmedip hakkını vermezse, o zaman dilencinin ısrarı haram olmaz. Ama bunların dışında ısrar, ­dir. Hattâ ısrarla istemenin den olması için bir yerde üç defa tekrar tekrar istemeyi de gerekli kılmaz. Örf ve âdet bakımından is­tediği kimseye eziyet veriyorsa, işte bu ilhan ve ısrardır. Zira isteyicinin bu hali, karşısındaki adamı öfkelendirir ve kötü söylemesi­ne sebep olur. İşte bu bir eziyettir ve çok çirkin bir huydur. Aynı za­manda bir isyandır ki, buna da dilencinin ısrarı sebep olmuştur. Bu bakımdan dilenmekte ısrar, dendir.

Son söz: Buhâri ile Müslim'in İbn Ömer (r.a.) den rivayetlerin­de, İbn Ömer diyor ki:

“Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bana ganimet malın­dan verirdi. Ben de:

“Ey Allah'ın Resulü, bunu bana değil de benden daha çok muh­taç olan yoksula veriniz,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Bunu al, bu maldan, göz dikmeden ve istemeden eline geçen şeyden çekinme, kendine mal et de istersen ye, İstersen başkasına tasadduk et (sadaka olarak ver), bundan başka suretle gelen malın peşinden koşma,” buyurdu”.

Salim der ki: “Bunun için Abdullah da hiç bir kimseden az veya çok bir şey istemedi, verilen şeyi de reddetmedi.”[159]

Mâiik'in mürsel ve Beyhaki'nin mevsûl olarak gelen rivayetlerin­de Resûl-i Ekrem, Hz. Ömer'e bir atiyye gönderdi. Hz. Ömer bunu geri çevirdi, kabul etmedi. Resûl-i Ekrem sebebini sorunca, Hz. Ömer:

“Siz bize, “Kişi için en hayırlısı kimseden bir şey almamaktır.” buyurmadınız mı? dedi. Resûl-i Ekrem:

“O, dilenerek almaktır. Fakat istemeden verilen, bir rızıktır, onu Allahu Tealâ göndermiştir,” buyurdu. Hz. Ömer:

“Vallahi, ben de kimseden bir şey istemem ve fakat istemeden geleni de reddetmem,” dedi.[160]

Yine-Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Kime kardeşinden, istemeden ve gönlünden geçirmeden, bir he­diye gelirse onu kabul etsin reddetmesin. Zira o şey, Allahu Teâlâ'nın kendisine gönderdiği bir rızıktır.” [161]buyurmuştur.

Yine Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Her kime, istemeden ve İçinden geçirmeden bu rızıktan bir şey verilirse, onunla beraber rızkı genişlesin. Şayet zengin ise, onu, ken­disinden daha çok muhtaç olana versin.” buyurdu. Abdullah'ın ba­bası Ahmed b. Hanbel'e:

“(Hadisde geçen) israf nedir? diye sordu. O da:

“İçinden, “Falana bana şimdi gelir, bir şey gönderir” diye ha­tırından geçirmektir, dedi.[162]

Yine şöyle vârid olmuştur: “Zengin olan kimsenin vermekteki fazileti, yoksulun bunu kabul etmesinden daha üstün değildir”.[163]

 

134. : Zengin Olup Vermesinde Sakınca Olmadığı Halde Yakın Komşusunun İstediği Herhangi Bir Şeyi Vermemek

 

Taberâni “Evsat” ve -Kebir” inde ceyyid sened ile Cerir b. Abdul­lah el-Becelî'den rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Herhangi bir yakın akrabasına sığınır, Allahu Teâlâ'nın kendi­sine verdiğinden ister de, o, cimrilik edip vermezse, Allahu Teâlâ kı­yamet günü cehennemden Suca adında bir yılan çıkarır. Bu yılan ağzındaki yemek artıklarım yutkunur vaziyette adamın boynuna do­lanır.” [164]buyurmuştur.

Yine Taberâni'nin ravileri sikadan olan bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Beni hak peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki, yetime merhamet eden, onunla yumuşak konuşan, öksüzlüğüne acıyan ve Allah'ın kendisine verdiği servetin çokluğu ile komşusuna büyüklük taslamayan kimseyi kıyamet günü Allahu Teâlâ azâb etmez. Ey Muhammed ümmeti, beni hak peygamber gönderen Allah'a yemin ederim kf, akrabaları içinde muhtaç olanlar varken sadakasını başka­larına verip sıla-ı rahm etmeyenlerin sadakasını Allah kabul etmez. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemîn ederim ki, kıya­met günü Allahu Teâlâ bu gibilere bakmaz.” [165]buyurmuştur.

Ebû Dâvûd (ki ifâde onundur), Nesei ve hasen olduğunu söyle­yen Tirmizî'nin Hakim'in oğlu Behz'den, o da babasından, o da de­desinden rivayetlerinde, diyor ki; Resûl-i Ekrem'e:

“Kime iyilik ve hizmet edeyim?” diye sordum. Resûl-i Ekrem:

“Annene, sonra annene, sonra babana, sonra da sır asiyi e ya­kınlarına iyilik et,” [166]buyurdu.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Bir kimse efendisinin artan servetinden bir şey ister de bu efendi onu vermezse, o fazlalık kıyamet günü zehirli bir yılan olup boynuna sarılır.” buyurmuştur.[167]

Taberâni “Sağır” ve “Evsat”ında garip olarak rivayetinde Resül-i Ekrem:

“Herhangi bir kimseye amcasının oğlu gelir ve artıklarından bir şey kendisinden ister de vermezse Allahu Teâlâ da kıyamet günü onu fazlından meneder.”[168], buyurmuştur.

Tembih: Şartlarına göre bunun kebâirden olması açık ve mey­dandadır. O şiddetli veîdleri ihtiva eden bu hadisler de onu bildir­mektedir. Zira bunları, mutlakıyyeti ile zahirleri üzerine hükmeden­leri görmedik. Çünkü bu hükümde güç yetirilemeyecek kadar zorluk vardır. Hatta bazan yakın akrabası dururken uzak akrabasına sa­daka vermek, daha da makbul olabilir. Yakının fâsık olup verdiğin sadakayı kötülükte; uzaktaki yoksul sâlih olup vereceğin sadakayı hayırda kullanacağı vakit, ona vermek daha efdal olur.

Şayet, adam cidden darda olursa, artık bunun yakın akraba ol­ması ile yabancı olması farketmez. Akrabaya vermemek nasıl kebâir ise, muhtaç olan yabancıya   vermemek de aynı şekilde kebâirdir, dersen, derim ki: Bu, senin dediğin gibi olmakla beraber, kebâirin bir kısmı diğerinden daha çirkin olduğu esasına dayanarak yine de aralarında fark olduğunu söyleyebiliriz. Meselâ, darda olan bir kim­senin ihtiyacını gidermemek kebâirden olmakla beraber, yakın ak­rabasının bununla ilgilenmemesi daha çirkindir. Yâni nafakası üze­rine borç olan kimsenin ona bakmaması, en çirkin bir kebâir, nafa­kası borç olmayan akrabasının bakmaması çirkin kebâir, hiç bir iliş­kisi olmayan yabancının bakmaması ise kebâirdir ki, aralarında böyle fark vardır.

Yakın akrabayı tahsisin sebeplerinden birisi de nafakasının ona borç olmasıdır. Bir başka sebebi de -nafakası borç olmasa da- ya­kın ilişkisi vardır. Diğer bir kısmının da akrabalığı yanında dostluk ve arkadaşlığı vardır. Bir diğerinin de yalnız onun helakine Müsa­maha etmesi vardır. İşte yabancı, bu son kısımda dahildir. Kebâirin daha şiddetli olmasında sırasına göre öbürlerinin nasibi vardır. İştu özellikle yakın akrabayı anmaktaki hikmet budur. Bu da herkesin anlayabileceği şekilde meydandadır.

Yakın akrabayı tahsisin diğer bir hikmeti de, anne-baba hakla­rına, sonra sırasıyle diğer yakınların haklarına riâyete tembih var­dır, Anne-baba ile arayı açmak, başkaları ile arayı açmak gibi de­ğildir. Bunun için Allahu Teâlâ Rahm'i Arş'in dalına astı. Kahin burada, “Allah'ım, benimle ilgilenenle sen de ilgilen; benimle münâ­sebeti kesene sen rahmet etme.” der. Allahu Teâlâ da, “İzzet ve Ce­lâlim hakkı için, seninle ilgilenip hakkını yerine getirene rahmet edeceğini, seninle münâsebeti kesenden de rahmetimi keseceğim.” buyurmuştur.

Anne ve babaya isyan ile sılâ-ı rahmi terketmenin kebâirden ol­duğu ve bunların terkinin ne derece büyük günah olduğu yakında açıklanacaktır.

Sonradan bazı kimselerin, benim anlattığım gibi, kendisine şid­detle ihtiyaçları olduğu halde akrabasından birisini veya efendisini terketmenin kebâirden olduğunu bildiren yazılarını gördüm.[169]

 

135. : Verdiği Sadakayı Başa Kakmak

 

Allahu Teâlâ,

“Mallarını Allah yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri şeyin ar­dından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Güzel bir söz ve iyilik, peşinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah, Müstağnidir, Halimdir. Ey mü’minler, Allah'a ve âhiret gününe inan­ın ayıp insanlara gösteriş için malını sarf eden kimse gibi, sadakala­rınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir. Üzerine bol yağ­mur yağdığında onu cascavlak bırakır. Kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler. Allah inkâr eden kimseleri doğru yola eriştir­mez.”[170], buyurmuştur.

Gelen bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Aman aman yaptığınız iyi­liği başa kakmayın, adamı minnet altına almaya çalışmayın. Zira başa kakmak, şükrü ibtâl eder ve ecri mahveder.” buyurdu ve sonra da, “Ey mü’minler, sadakalarınızı başa kakma ve ezâ etmekle boşa çıkarmayınız.” [171]mealindeki âyet-i kerîme'yi okudu.

Allahu Teâlâ birinci âyet ile, Allah rızası için başkalarına ver­menin, adeta kendine ve aile efradına vermesi gibi olduğunu; ikinci âyet ile de sadakalara va'dedilen büyük mükâfatlan elde edebilmek için verilen sadakanın başa kakılmaması gerektiğim; hatta birinci âyette, verdiği sadaka ile Allah ve Resulünü de minnet altına alma­ması gerektiği bildirilmiştir. Nitekim Keffâl, “Bazan minnet altına almama, kendi kendine infak edende aranır. Meselâ, Allah rızası için Resûl-i Ekrem ile savaşta bulunup kendi nafakasını kendi cebinden temin eden gibi. Bu adam yaptığı bu iyiliği kimsenin başına kakmamalıdır. Resûl-i Ekrem'e:

“Ben kendi paramla savaştım” demeye­ceği gibi, diğer mü’minlere de:

“Ben olmasam siz ne yapabilirdiniz? Sende ne var, sen nesin? Senden ne kâr olur? Savaşta sen yine bir ersin?” şeklinde konuşmamalıdır. Biz aslında minnet altına almak demek, verdiği nimetleri yaptığı iyilikleri adama sayıp dökmek, “Sa­na şunu yaptım, bunu verdim” demek gibi veya yardım ettiği bir kimsenin sevmediği bir adama verdiklerini, yaptığı iyilikleri anlat­mak demektir.” demiştir.

Diğer bazılarına göre de minnet altına almak demek, verdiği adama karşı ihsanı sebebiyle kendisinde üstün bir meziyet bilmek­tir, demişlerdir. Mennu ezâdan kurtulmak içindir ki, infak eden kim­se, verdiği adamdan dua ve teşekkür gibi şeyleri beklememelidir. (Adam kendisi dua ve teşekkür ederse eder. Hz. Aişe dilencinin yap­tığı duayı aynen kendisine yapar ve sadakayı karşılıksız bırakmaya gayret ederdi). Çünkü bazan bu dua ücret yerine geçer de ecri kay­bolur. (Menn) kelimesinin asıl mânâsı, kesmek ve ayırmaktır. Bu­nun için menn u atadan nimete isim verilmiştir. Zira nimeti veren, servetinin bir parçasını malının tümünden ayırmıştır. Demek ki min­net, nimet veya ağır bir nimettir. Bunun için nimet vereni Allahu Teâlâ mennân diye tavsif etmiştir.

“Doğrusu sana kesintisiz bir ecir vardır.” [172]de bundandır ki, ke­silmemiş demektir. Ayrıca ölüme, menûn adı verilmesi de hayatı kestiği içindir. Âyet-i kerime'de (Menn) den başka bir de ezâ vardır. Bu da adama ağırına gidecek söz konuşmak, ayıplamak, söğüp saymak gibi sözlerdir. Bu da sadakanın sevabını giderir.

Nitekim Allahu Teâlâ yukardaki âyet-i kerime'de bunu haber vermiştir. (Menn) Allahu Teâlâ’ınn yüksek vasıflarından ve fakat bizim ise adi niteliklerimizdendir. Zira Allahu Teâlâ nisbetle Menn, Allahu Teâlâ’nın fazl u kereminden bol bol vermek ve İn­sanlara şükrü vacip olan şeyi hatırlatmaktır. Bizden olursa ayıplamak ve kınamak anlamına gelir. Zira sadakayı alan kimsenin gönlü kırıktır. Çünkü o, başkasına muhtaçtır. O, bir el üstte olduğu halde kendi elini aşağıdan tutmakla bunu bir nevi itiraf ediyor. Artık bu­nun hâricinde kendisine bir şey veren, bu verdiklerini sayıp döker, üstünlük iddiasında bulunur ve aynı zamanda verdiğinin karşılığın­da saygı, hizmet ve şükür beklerse, alan yoksulu daha da üzer. Kal­bi daha çok kırılır ve alabildiğine üzülür, utanma duygusu içinde kıvranır durur. İşte bu, büyük bir kusurdur. Bu nimetin Allah tara­fından kendisine verildiğini düşünerek bu gibi hatalı hareketlerden kaçınması lâzımdır ve iyi bilmelidir ki, böyle menn u eza ile fakir­lerin başına takanlar, gaflet içinde olanlardır. Âyet-i celile'de (Mennen) birinci mefül, (ezen) ise onun üzerine matuftur. Bazıları da uzak bir ihtimal öne sürmüşlerdir ki (ezen) i (lâ) nın ismi yapmış ve haberini mahfuz kabul etmişlerdir.

Buna göre mânâ “înfak ile onun için meydana gelen eziyet de yoktur” demek olur ki, buna göre (ezan), infak edenin vasfı olur. Yâni sadakayı çıkarırken ağırlanmayacak, seve seve çıkaracak de­mektir. Bu uzak ihtimali (ezen) kelimesindeki tenvin reddeder. Zira meşhur olan (lâ) nın isminde tenvinin bulunmamasıdır. Çünkü o, fethe üzerine mebnidir. Âyetin zahiri, bunların yalnız biri değil, iki­si bulunduğu vakit ecri ibtal eder anlamında değildir. Zira (mennen velâ ezeni âyetinin delâleti, her ikisinin bir olmasının gerektiğini ifa­de eder. İkisinin de bulunmaması lâzımdır. Bununla beraber Sufyân'ın sözünün hükmü bunların mütelâzım, birbirine lâzım melzum olmalarıdır. Çünkü Sufyan demiştir ki, bunları, “Ben sana verdiğim halde sen bana teşekkür etmedin” demektir.

Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem diyor ki: “Babam:

“Adama bir şey verdiğin vakit, ona selâm verecek olursak, şayet bu ihsanın sebebiyle  kendisi  ezilerek zahmete katlanacak, ayağa kalkacak ve sana karşı saygı göstermek için zahmet çekecekse, ona hiç selâm verme.” dedi, demiştir.

Bir adamın diğer bir adama, “Sana bu kadar iyilikler yaptım, şunu verdim, bunu verdim” diye sayıp dökmeye başlayınca İbn Sîrin:

“Bunları söyleme, aksi halde yaptığın bu iyiliklerin hayrı kal­maz,” dedi.

Ahmed, Müslim, Tirmizi ve Ebû, Davud'un Ebû Zer (r.a.) den ri­vayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Üç sınıf insan var ki kıyamet günü Allah u Teâlâ onlarla ko­nuşmaz, onlara bakmaz, onları tezkiye etmez ve onlar için acı verici azâb vardır,” buyurdu. Ve bunu üç defa tekrar etti. (Râvi diyor ki:) Ben:

“Ya Resûlallah, kimlerdir bunlar? Bunlar mahvoldular,” diye sordum. Resûl-i Ekrem:

“Cübbesini yerlere sürükleyip sallanarak kibirli kibirli gezen, verdiğini başa kakıp adamı minnet altına alan ve yalan yemin ile malını satanlardır,” [173]buyurdu.

Taberânî'nin İbn Adî'den rivayetinde ise Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Kıyamet günü Allahu Teâlâ dört sınıf insana bakmaz. Bunlar: Anne ve babasına âsi olanlar, infak ettiği kimseyi minneti altına alanlar, devamlı içki içen ve kaderi inkâr edenlerdir.” [174]

Nesei'nin rivayetinde,

“Anne ve babasına âsi olan, sadaka verdiği adamı minneti altı­na alan ve devamlı içki içen cennete giremez.” [175]buyurulmuştur. Taberânî'nin değişik kelimelerle aynı mealde rivayeti vardır.

Ahmed, Neseî ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Üç sınıf İnsan vardır ki Allahu Teâlâ kıyamet günü onlara bak­maz i Anne ve babasına isyan edenler, kendisini erkeklere benzet­meye çalışan kadınlar ve deyyuslar.”[176], buyurmuştur.

'Ahmed, Müslim ve Sünen-i Erbaa sahiblerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Üç sınıf insan var ki, Allahu Teâlâ kıyamet günü onlarla konuş­madığı gibi, taraflarına bakmaz ve onları tezkiye etmez, onlar için elim bir azâb vardır. Bunlar: Elbisesini sürüyerek kibirli kibirli yü­rüyen, verdiği her şeye adamı minneti altına alan ve malını yalan yemin ile satandır.”[177], buyurmuştur.

Hâkim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Üç kimse var ki, Allahu Teâlâ kıyamet günü bunların ne farz ve ne de nafile ibâdetlerini kabul etmez. Bunlar: Anne ve babaya âsi olan, verdiği kimseyi minneti altına alan ve kaderi yalanlayandır.”

[178]buyurmuştur.

Diğer bir rivayet, “Üç kişi cehennem ateşinden kurtulamazı Min­net altına alan, anne ve babasına âsi olan ve devamlı içki içendir.” şeklindedir.

Neseî'nin rivayetinde ise,

“Hilekar, cimri ve minnet altına alan cennete giremez.” [179]buyurulmuştur.

Ahmed'in rivayetinde ise şöyle buyurulmuştur:

“Beş kimse cennete giremez: Devamlı içki içen, sihre inanan, akrabası ile ilgiyi kesen, gaybden haber veren (kehânette bulunan) ve verdiği ile minnet altına alandır.” [180]

Tembih: Bunların kebâirden olmasını birçok imamlar söylediği gibi, hadislerdeki şiddetli veidler de bunu açıkça göstermektedir.

Son söz, Şafii şiirinde, diyor ki:

“İnsanların minnetleri altına girmemeye çalış, kısmetine razı ol ve sabret, zira sabır bir kalkan ve perdedir. İnsanların minnetlerinin gönüller üzerindeki etkileri, kalblere saplanan süngülerin etkisinden daha şiddetlidir..

Başka birisi de şöyle demiştir:

“Bir arkadaş ki, bana yardım elini uzattı da, ben karşılık ver­mekte geciktim. Bunun için o da bana düşmanlık yaptı. Zamanın be­ni aldattığına kanaat getirince, beni tercih ettiğine pişman olduğunu açıkladı. Başıma kakmakla bana takdim ettiği güzelliği bozdu. Böy­lece verdiği vakitte başa kakıp minnet altına alan kerem sahibi de­ğildir.”[181]

 

136. : Suyun Fazlasını İhtiyaç Ve Zaruret Olduğu Halde Vermemek

 

Buhâri, Müslim ve diğerlerinin Ebû Hureyre (r.a.) den rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem:

“Üç kimse vardır ki, Allahu Teâlâ kıyamet günü onlarla konuş­maz, onlara bakmaz, onları tezkiye edip temize çıkarmaz ve onlar için elem verici azab vardır. Bunlardan birincisi, çölde ihtiyacından fazla olan suyunu yolcuya vermeyendir.” Bir rivayette ziyâde olarak, “Allahu Teâlâ: “Ey kulum, sen, elinin emeği olmayan Benim verdiğim suyu arkadaşına vermediğin için. Ben de bugün fazlımı senden esirgerim.” buyurur.”[182], buyurmuştur.

Ebû Davud'un rivayeti şöyledir: Adamın biri Resûl-i Ekrem'e:

“Ey Allah'ın Nebisi, men'i helal olmayan, (verilmemesi caiz ol­mayan) şey nedir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Su'dur,” buyurdu. Adam tekrar sordu:

“Ey Alp'in Resulü, men'i helal olmayan şey nedir?” Resûl-i Ekrem:

“Tuz'dur,” buyurdu. Adam yine:

“Ya Resûlallah, men'i helal olmayan şey nedir?” dedi. Resûl-i Ekrem:

“İşlediğin hayrın, hakkında hayırlı olmasıdır,” [183]buyurdu.

Yine Ebû Davud'un rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuş­tur:

“Müslümanlar, mer'a, su ve ateş olmak üzere üç şeyde ortaktır­lar.”[184]

İbn Mâce'nin rivayeti şöyledir:

“Aişe radıyallahu anha diyor ki: Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah, men’i helâl olmayan şey nedir? Diye sordum. Resûl-i Ekrem:

“Su, tuz ve ateştir,” buyurdu. Ben:

“Ya Resûlallah, bu su, önemini anladık; ateş ile tuz da, ne olu­yor?” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Humeyra, bir parça ateş veren kimse, o ateşin pişirdiği bü­tün yemekleri tasadduk etmiş gibidir.   (Aynı şekilde bir parça tuz veren kimse) o tuzun, tad verdiği yemeklerin tümünü sadaka olarak vermiş gibidir. Suyun bulunduğu yerde bir Müslümana su içiren kimse bir köle azad etmiş gibidir. Suyun bulunmadığı yerde bir Müslümana su içiren kimse onu yeniden hayata kavuşturmuş gibidir,” [185]buyurdu.

İbn Mace'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Müslümanlar üç şey'de ortaktırlar: Su, mer'a ve ateş. Bunları para ile satmak haramdır.” [186]buyurmuştur.

Tembih: Yanında bulundurduğu fazla suyu ihtiyaç ve zaruret varken vermemenin kebâirden olması, Buhârî ile Müslim'in rivayet ettikleri iki hadîsteki şiddetli veid ile sabittir. Aralarında Celâl Belkini de olmak üzere, bir cemaat bunu açıkça ifâde etmişlerdir. An­cak Belkıni benim tercemede işaret ettiğim şartlara da işaret ederek, şartlarına uygun olursa dir, demiştir.[187]

 

137. : Hakkın Nimetine Küfranı Gerektirecek Şekilde Halka Karşı Küfran-ı Nimet

 

Lafzı Nesei'den olmak üzere Ebû Dâvûd, Neseî, “Sahih” inde İbn Hibbân ve Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in İbn Ömer (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Kim ki Allah'a sığınır, O'na iltica eder ve O'ndan yardım diler­se, ona yardım edin. Kim ki Allah adını anarak, Allah için sizden bir şey isterse, ona verin. Allah adına sizden menfaat diler, icaseye al­mak isterse, ona faydalı olun. Kim ki size bir iyilik yaparsa onun karşılığını verin. Şayet karşılık verecek bir şey'iniz yoksa, yaptığı iyiliğin karşılığında şükrünü ödediğinize kanaat getirinceye kadar ona dua edin.”, diğer rivayette:

Şayet yaptığı iyiliğin karşılığını bula­maz ve onu mükâfatlandırmaktan aciz kalırsanız, ona gereği gibi teşekkür ettiğinize kanaat getirinceye kadar ona teşekkür edin. Mu­hakkak ki Allahu Teâlâ şükredicidir ve şükredenleri sever.”[188], buyurmuştur.

Haşen ve garip olduğunu söyleyen Tirmizî'nin rivayetinde Re­sûl-i Ekrem:

“Kime bir atıyye verilirseı imkân bulursa karşılığını yapsın. Şa­yet bir şey bulamazsa ona karşı saygılı olsun, teşekkür etsin, zira her kim överse ona teşekkür etmiş, her kim de (kendisine verileni) gizlerse nankörlük etmiş olur.”[189], buyurmuştur.

İbn Hibbân'ın rivayetinde, “Kime bir ikramda bulunulur da bu kimse ikram edeni övmekten başka bir şey bulamadığı için överse, ona teşekkür etmiş olur. Yapılan iyiliği gizleyen de nankörlük etmiş­tir. Kim ki batıl ile süslenirse yalan elbise giymiş gibi olur.” [190]buyurulmuştur.

Ebü Davud'un rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Her kime inam edi­lir ve yapılan in'amdan sitayişle bahsederse teşekkür etmiş olur. Fa­kat onu hiç anmazsa nankörlük yapmış olur.” buyurmuştur.[191]

Hâvileri sikadan olan Ahmed'in rivayetinde Resül-i Ekrem:

“İnsanların, Allahu Teâlâ'ya en çok şükredeni, insanlara en çok şükredenidir?”, diğer rivayette, “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmemiştir.” [192]buyurulmuştur.

Taberâni ve diğerlerinin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kime bir iyilik yapılırsa onu söylesin (yani falana bana böyle bir yardımda bulundu desin). Zira (kendisine yapılan iyiliği) anmakla şükretmiş olur. Şayet onu gizlerse nankörlük etmiş olur.” [193]buyurmuştur.

Abdullah b. Ahmed'in senedi lâbeis ile rivayetinde,

“Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez; insanlara şükretmeyen Allah'a da şükretmemiş olur. Allah'ın verdiği nimetleri sayıp dök­mek şükür, onları anmamak ise küfürdür (küfrân-ı nimettir). Toplu­luk rahmet, ayrılık ve yalnızlık ise azâbtır.” [194]buyurulmuştur.

Tirmizi'nin -hasen ve garip olduğunu söylediği- rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kendisine bir iyilik yapılan kimse, bu iyiliği yapana, “Allah seni bol hayırla mükafatlandırsın” diye dua ederse onu son derece övmüş olur.” [195]buyurmuştur.

Tembih: Bu anlamda nankörlüğü den saymak, ikinci ha­disdeki, “Kendisine yapılanı gizleyen nankörlük etmiş olur.” ifade­sinden anlaşılmakta olduğu halde, başka hiç kimsenin bunu kebairden saydığını görmedim. Her halde onlar, “Küfran-ı nimetten” ara­da ikramda bulunan şahsı kasdetmişler, Allah'a karşı küfran-ı ni­met olduğunu düşünmemişlerdir ki, bu bakımdan  olması ge­rekir.[196]

 

138. Ve 139. ler: Dilencinin Allah Rızası İçin Cennetten Başka Bir Şey İstemesi Ve Allah Rızası İçin İstendiği Halde Zenginin Vermemesi

 

Hâvileri Sahih olup yalnız şeyhinin sikadan olup olmaması ihti­laflı olan Taberâni'nin Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) den rivayetinde Re­sûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Allah rızası için isteyen melundur. Allah rızası için istediği halde, lüzumsuz sözler söylemedikçe ve gereksiz talEbierde bulun­madıkça .vermeyen de mel'ûndur.” [197]

Ebû Dâvûd ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allah rızası için ancak cennet istenir.” [198]buyurmuştur. Taberânî'nin diğer bir rivayetinde,

“Allah için isteyen melun, Allah için istediği halde vermeyen de melundur.” [199]Buyurulmuştur.

Garip ve hasen olduğunu söyleyen Tirmizî, Nesei ve “Sahih”inde İbn Hibbân'ın rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Size belâların en fenasını bildireyim mi?” diye sordu. Ashâb:

“Bildir, ya Resûlallah,” demeleri üzerine Resûl-i Ekrem:

“Allah için istendiği halde vermemektir,” [200]buyurdu.

Ebû Dâvûd, Neseî, “Sahih”inde İbn Hibban ve ayrıca Buhari ile Müslim'in şartlarına göre Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in riva­yetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Allah'a sığmana yardım edin. Allah için isteyene verin. Sizi ça­ğıranın davetine icabet edin. Size iyilik yapana mukabil iyilikte bu­lunun. Şayet karşılığında iyilik yapacak bir şeyiniz yoksa, onun hak­kını ödeyecek kadar ona dua edin.” [201]buyurmuştur.

Hafız el-Münziri'nin hasen ve diğer bazı meşayihin isnadında uzaklık olduğunu söyledikleri Taberânî ve diğerlerinin rivayetlerin­de Resûl-i Ekrem:

“Size Hızır aleyhisselamdan haber vereyim mi?” buyurdu. As­hâb:

“Haber ver, ya Resûlallah,” dediler. Resûl-i Ekrem:

Hızır aleyhisselâm bir gün İsrâiloğullarının bulunduğu mem­leketin sokaklarında gezerken mükâteb bir köle [202] onu görür. Siması hoşuna gider ve:

“Allah seni mübarek etsin, ben azâd olacakım, bunun için ba­na yardımda bulun,” der. Hızır aleyhisselâm:

“Allah'a imanım var, O'nun dilediği her şey olur. Fakat benim de sana verecek bir şeyim yok, der. Köle:

“ Ben senin yüzünde cömertlik ve sahavet belirtilerini okudum, onun için sana baş vurdum. Ne olur, Allah rızası için beni eli boş geri çevirme. Zira ben hürriyetime kavuşacağım,” der ve israr eder. Hızır aleyhisselâm:

“Sana diyorum, benim Allah'a imanım var, yanlış söylemiyo­rum. Allah rızası için istedikten sonra seni geri çevirmek istemem. Ancak sana verecek bir şeyim de yoktur, istersen beni köle diye sat,” der. Köle:

“Bu nasıl olur, ciddi mi söylüyorsun?” der. Hızır aleyhisselâm:

Evet ciddi söylüyorum, çünkü sen yalnız Allah rızası için ve çok önemli bir konuda benden istedin. Ben de seni Rabbımın adına eli boş geri çeviren değilim,” der. Bunun üzerine köle Hızır aleyhis­selâmı pazara çıkarır ve dört yüz dirheme satar. Artık köle olan Hı­zır aleyhisselâm bir süre kölesi olduğu adamın yanında serbest ka­lır. Adam kendisine bir iş gördürmez. Bunun üzerine Hızır aleyhis­selâm:

“Sen beni iş görmem için satın aldın. Şu kadar da para verdin. Emret çalışayım,” der. Adam:

“Sen yaşlı ve bünyesi zayıf bir insansın, seni çalıştırmaktan vicdanım sızlar,” der. Hızır aleyhisselâm:

“Hayır, sandığın gibi bana iş ağır gelmez, ben çalışabilirim,” der. Bunun üzerine adam:

“O halde kalk, şu taşları falan yere taşımaya başla,” der. Emri veren adam bir iş için oradan ayrıldı. Altı kişinin ancak bir günde taşıyabileceği bu taşları Hızır aleyhisselâm çabucak taşıdı. Adam aynı saatte geri dönünce taşların  tamamen taşınmış olduklarını gördü ve:

“Çok güzel yaptın, Benim, yapamaz diye sandığım işlerin da­ha ağırını yaptın ve başardın,” diyerek teşekkür etti. Sonra adamın bir yolculuğa çıkması icab etti. Adam:

“Ben seni güvenilir bir kimse görüyorum, bunun için de işi­min başına seni bırakıyorum,” der. Hızır aleyhisselâm:

“Olur, ayrıca yapacağım işleri de bana söyle,” der. Adam:

“Artık sana iş vermekten sıkılıyorum,” der. Hızır aleyhisselâm:

“Hayır, iş benim ağrıma gitmez; ben hem senin evine nezâret eder hem de çalışırım,” der. Adam:

“O halde inşaatım için kerpiç yap,” der ve gider. Döndüğünde kerpiçler döküldüğü gibi inşaatın da yapılmış olduğunu görür. Şa­şıran adam:

“Allah aşkına sen nesin?” diye sorar. Hızır aleyhisselâm:

“Bir defa benden bir isteyici Allah aşkına istedi, ben de Allah aşkı için köle oldum. Şimdi sen de Allah aşkına benden soruyorsun. Madem ki ısrar ettin, ben de kim olduğumu sana haber vereyim. Ben, senin adını duyduğun Hızır'ım. Azâd olacak bir köle benden Al­lah rızası için sadaka istedi. Bende bir şey olmadığı için kendimi verdim. O, beni köle olarak sattı. İşte benim hikâyem bundan ibarettir. Ancak sana şunu söyleyeyim ki, Allah rızası için kendisinden bir şey istendiği halde vermeyen kimse, kıyamet günü mahşer yerine derişiz ve etsiz olarak kemikleri takırdaya takırdaya gelir,” dedi. Adam:

“İnandım, ey Allah'ın peygamberi, seni üzdüm ve seni bile­medim,” diye özür diledi. Hızır aleyhisselâm:

“Beis yok, sen insanlığın icablannı yerine getirdin ve iyilikte bulundun,” dedi. Adam:

“Anam babam sana feda olsun, ey Allah'ın Nebisi, bütün ser­vetim emrindedir, dilediğin gibi harca, istediğin kadarını al yanında götür. Ben seni serbest bıraktım,” der. Hızır aleyhisselâm:

“Benim senden istediğim servet değil, Rabbime gereği gibi kul­luk edebilmem için beni azâd etmendir,” dedi. Adam:

“Hürsün,” dedi. Yeniden hürriyetine kavuşan Hızır aleyhisse­lâm:

“Beni sağlam bir köle yaptıktan sonra tekrar hürriyetine ka­vuşturan Allah'a hamdederim,” dedi.”[203]

Tembih: Bu ikisini de kebâirden saymak, Sahih hadîsde açıkça bunları yapanlara lanet edildiği içindir. Ayrıca diğer hadiste de, Al­lah için istendiği halde vermeyen kimsenin de insanların en kötüsü olduğu bildirilmiştir. Fakat ne yazık ki, imamlarımız bunları - şöyle dursun- haram bile kabul etmemiş ve mekruh oldukla­rını söylemişlerdir. Hadîslerin beyanları ile imamlarımızın görüşleri­ni telif etmek mümkündür. Hadîsdeki telin, gerçek ihtiyaç içinde de­ğilken, Allah'ın adını kullanarak istemekte israr etmesi bakımından isteyiciye, muhtaç olduğunu bildiği halde Allah'ın adı ile isteyene vermemekte direnenler içindir. Yâni bu ikisi de gerçekten melun­dur. Yoksa cidden darda olan bir kimsenin, Allah rızası için bir lok­ma yiyecek istemesi önemli olmadığı gibi, onun ihtiyaçta olmadığı­nı, aldatıp almak için Allah rızasını öne sürerek istediğini bilen bir adamın da ona vermemesinde telini gerektiren bir hal yoktur. Bu­nunla beraber sonraları yaptığım araştırmadan Halimi'nin “Minhac”ında bu anlattığımı açıkça yazdığını gördüm. Halimi diyor ki:

,“Küfürden başka her çeşit günahta sağâirlik ve kebâirlik vardır. Bazan küçük olan günah büyük olabileceği gibi, büyük olan günah da küçük olabilir. Zekâtı vermemek büyük günahtır, isteyeni reddet­mek ise küçük günahtır. Şayet infak edip kendisine bir şey vermez yahut bir kişi vermez fakat başkalarının vermesine de engel olur ve kaba davranırsa işte bu, dir. Bunun gibi muhtaç bir adam, eli geniş ve kendisine yemekte genişlik gösterecek bir adamı görür de ona gönül verir, yalvarır ve ondan ister, sonra da bu adam onu red­dederse işte bu da dir”.

Fakat Ezraî buna itiraz ederek, bir taraftan isteyici reddetmeyi den sayarken, diğer taraftan muhtaç bir adamın zenginden bir şey isteyip zenginin bunu reddetmesini den sayması bir tena­kuzdur. Ancak tevil ister ki, tevil ihtimalinden de uzaktır, dedi.

Buna cevap olarak Celâl Belkinı şöyle demiştir: “Bunun tevil ih­timali vardır. İkinci sözünden maksadı darda kalan isteyicilerdir. Birincisi de zekât kendisine borç olan bir adamdan zekât istemek­tir ki, o beldenin yoksulları bellidir diye tevil edilir”.

Halimi'nin sözünü tevilde Celâl Belkini’nin anlattıkları benim söylediğimi açıkça teyid eder.

Evet, Celâl Belkini'nin mutlak surette bu ikincisini sağireden saymasındaki itirazı açık ve ortadadır. Daha az muhtaçlardan birini red­detmenin den olduğunda şüphe yoktur.

Şayet, bunlar inhisar altına alınıp sayılabilir. Zira onlar, tam ma­nâsıyla zekâta malik olan sınıftan üç veya üçten aşağı iseler, bunlar­dan birinin mani olması şüphesiz dir. Şayet bunlar daha çok iseler ve sayıları malûm olup zekât parası onlara yetiyorsa, onları red, o zaman sağireden olur. İşte Celâl Belkinî'nin sözü böyle tevil edilmelidir.[204]

 

Sadakanın Fazileti, Hükmü Ve Nevi:

 

Bu hususta geniş bir eser yazdım. Her istediğin oradadır, ister­sen ona müracaat et.

Şurasını iyi bil ki ,bu konuda mesnedsiz ne kadar hadisler yazdımsa, çoğu sahih ve pek azı hasendir. Bunun için hadîsleri yazanları bildirmeye lüzum görmedim.

Resûl-i Ekrem:

“Kim ki helâl kazancından bir hurma değerinde bir sadaka ve­rirse -ki Allahu Teâlâ helâl maldan verilen sadakadan başkasını kabul etmez- Allahu Teâlâ o sadakayı kabul eder. Sonra sizden bi­riniz erkek küheylân tayını özenerek büyüttüğü gibi bu sadakayı da sahibi için dağ gibi oluncaya kadar büyütür.”[205], buyurmuştur. Diğer bir rivayette de, “Sizden biriniz tayını bakıp büyüttüğü gibi o sadakayı tâ ki bir lokma Uhud dağı gibi oluncaya kadar besler. [206]buyurulmuştur. Bunun müeyyidesini,

“Allah'ın, kullarının tevbesini kabul ettiğini, sadakalar aldığını bilmiyorlar mı?.” [207]

“Allah faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir.” [208]âyetleri teyid. etmektedir.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Sadaka ,malı eksiltmez. İnsan bağışladıkça Allah da onun izzet ve şerefini artırır. Her kim Allah için tevazu ederse, Allah onu yük­seltir.” [209]buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

Sadaka, malı eksiltmez. Kul sadaka vermek için elini uzattığı zaman, eli yoksula ulaşmadan Allahu Teâlâ'nın yardımıyla karşıla­şır. Muhtaç olmadığı şeye dilencilik kapısını açan kimseye Allahu Teâlâ yoksulluk kapısını açar.” [210]

Yine Resûl-i Ekrem:

“İnsan, “malım, malım” der durur. Halbuki insan için maundan ancak üç şey vardır: Yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve Allah rızası için verip ebedileştirdiğidir. Bunun dışında kalan malı ise kendisi gi­der, onu insanlara bırakır.” [211]buyurmuştur.

Yine bir hadîsde şöyle buyurulmuştur:

“Sizden hiç biriniz hâriç kalmamak üzere hepinizle Allah u Teâlâ arada tercüman olmaksızın konuşacaktır. Kişi sağma bakar, ancak önceden gönderdiği (iyilikleri) ni görür. Soluna bakar, ancak önce­den gönderdiği (kötülükleri) ni görür. Önüne bakar tam karşısında cehennemi görür. O halde bir hurmanın yarısı ile de olsa cehennem ateşinden korunun.” [212]

Diğer hadîsde,

“Sizden biriniz bir hurmanın yarısı ile de olsa kendini cehennem ateşinden korusun.” [213]buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Su ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da hataları yok eder.” [214]buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Ey Âcûre'nin oğlu Ka'b, haramdan biten kan ile et cennete giremez; onlara yaraşan cehennemdir. Ey Acûre'nin oğlu Ka'b, in­sanlar iki sabah yolcusudur. Bir sabahçı var ki, nefsinin kurtarılması peşindedir; o, kendisini âzâd ettirir. Diğeri de kendisini helak ettirir. Ey Ka'b b. Acûre, namaz Allah'a yakınlık, oruç ise perdedir. Sadaka ise yalçın kaya üzerindeki çiğin kaybolması veya suyun ateşi söndür­mesi gibi, hataları söndürür,” [215]buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Sadaka, mutlak surette Rab Teâlâ’nın gazabını söndürür ve kö­tü ölümü önler.”[216] Yine Resûl-i Ekrem,

 “Sadaka,   kötülükten yetmiş kapıyı kapatır.”[217], buyurmuş­tur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“İnsanların mahkemeleri görülünceye kadar herkes sadakasının gölgesindedir.”[218], buyurmuştur. Resûl-i Ekrem’e:

“Hangi sadaka daha efdaldir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Darda olan kimsenin verdiği sadakadır. Önce yakınından ver­meye başla,”[219], buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Bir dirhem yüzbin dirhemi geçti,” buyurdu. Ashâb:

“Bu nasıl olur, ya Resûlallah?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“İki dirhemi olan bir adam, bir dirhemini ayırıp tasadduk et­miştir. Çok malı olan bir adam da malından yüzbin dirhemini tasad­duk etmiştir. (Böylece iki dirhemi olan kimsenin tasadduk ettiği bir dirhem, bu yüzbin dirhem tasadduk edeni geçmiştir.)” [220]buyur­muştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Bir parça ile de olsa isteyiciyi sakın geri çevirme.” [221]buyur­muştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“Yedi kimse vardır ki, gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allahu Teâlâ onları kendi gölgesinde gölgelendirecektir.” buyurdu ve bunları saydı. Bunlardan birisi de, “Bir adamdır ki, sağ elinin verdiği sadakayı sol eline duyurmayacak kadar gizli vermiştir.” [222]bu­yurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“İyilikler, kötülük kapılarını kapatır (korur). Gizli sadaka Rabbin gazabını söndürür. Akrabayı görüp gözetmek, onlarla iyi münâ­sebetleri devam ettirmek, ömrü artırır. Her iyilik sadakadır. Dünya­da iyilik erbabı, âhirette de iyilik ehlidir. Dünyada kötü olanlar, âhirette de kötülerdendir. Cennete ilk girecekler, iyilik yapmakla bilinenlerdir.”[223]

Ahmed'in rivayetinde, Ebû Zer (r.a.):

“Ya Resûlallah, sadaka nedir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Karşılığı kat kat olan ve Allah katında daha fazlası buluna­cak olandır, buyurdu, sonra da, “Allah'a, kat kat karşılığını artı­racağı- ödünçte kim bulunur?”[224] mealindeki âye­ti okudu. Resûl-i Ekrem'e:

“Hangi sadaka daha üstündür? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

“Gizlice yoksula verilen veya yoksulluktan verilen sadakadır,” buyurdu, sonra da:

“Sadakaları açıkça verirseniz iyi olur. Eğer on­ları yoksullara gizlice verirseniz sizin için daha iyidir.” [225]mealindeki âyeti okudu.[226]

Yine Resül-i Ekrem:

“Kim muhtaç olan birMüslümana bir elbise giydirirse, Allahu Teâlâ ona cennet yeşilliklerinden elbise giydirir.” [227]buyur­muştur.

Diğer bir hadiste de şöyle buyurulmuştur:

“Herhangi bir müslüman, çıplak olan bir Müslümanı giydirirse, Allahu Teâlâ ona cennet yeşilliklerinden giydirir. Herhangi bir Müslüman aç olan bir Müslümanı doyurursa, Alahu Teâlâ ona cennet meyvelerinden yedirir. Susayan bir mûslûmana su içireni de Allahu Tealâ cennet sularından içirir.” [228]

“Yoksula verilen sadaka bir sadakadır. Yakınlara verilen ise iki­dir; biri sadaka, diğeri villadır.” [229]

Resûl-i Ekrem'e:

“Hangi sadaka daha efdaldir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Gizli kin tutan yakın akrabaya verilen sadakadır,” [230]bu­yurdu.

“Kim bir koyun ve devesini, südünden yararlanmak ve sonra geri vermek üzere bir (Müslüman kardeş) ine hediye eder veya ödünç olarak verir; ya da bir yolcuya yol gösterirse, bir köle azâd etmiş kadar sevap alır.”[231]

Yine Resûl-i Ekrem, “Her ödünç bir sadakadır.” buyurmuştur.

Enes b. Mâlik (r.a.) den rivayete göre, “Resûl-i Ekrem buyur­muştur ki;

“İsrâ gecesinde cennetin kapısında, “Sadaka on, ödünç ise on-sekiz misli ile mükafat görür.” diye yazılı olduğunu gördüm. Ceb­rail'e:

“Nasıl oluyor da ödünç (verme)  sadakadan daha efdal olu­yor?” diye sordum. Cebrail:

“Çünkü insan parası olduğu halde dilenir. Halbuki ödünç iste­yen, ancak ihtiyacından sebep ödünç ister,” diye cevap verdi.” [232]

“Herhangi bir müslüman, bir Müslümana iki defa ödünç (para) verirse, onu bir defa ve hepten sadaka etmiş gibidir.”[233]

“Kim darda olan (müslüman)a kolaylık gösterirse, Allahu Teâlâ da dünya ve âhirette ona kolaylık gösterir.”[234]

Abdullah İbn Amr (r.a.) dan rivayete göre, “Bir adam Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah, îslâmiyetin hangi şekli hayırlıdır?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem:

“Yemek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığına (herkese) selâm vermendir,” [235]diye cevap verdi.

Rivayete göre Ebû Hureyre (r.a.) diyor ki: Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Nebiyyallah, sizi gördüğüm vakit gönlüm hoş olmakta ve göz aydınlığına ermekteyim. Bana her şeyden haber veriniz?” dedim.

Resûl-i Ekrem:

“Her şey sudan yaratılmıştır,” buyurdu. Ben:

“Bana bir şeyden haber veriniz ki, onu işlediğim vakit cennete gireyim,” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Selâm ver, yemek yedir, akraba ile ilgilen, insanlar uykuda iken namaz kıl, sonra selâmetle cennete gir,” [236]buyurdu.

“Rahman (olan Allah'a) ibadet edin, yemek ye dirin ve herkese selâm veriniz ki, selâmetle cennete girersiniz.”[237]

Yoksul Müslümam yedirmek, rahmeti gerektiren hallerdendir.”

“Kim aç olan kardeşini doyuruncaya kadar yedirir, kan dirin ca­ya kadar içirirse, Allahu Teâlâ onu cehennemden yedi handek ile uzaklaştırır. Her iki hendek arası beşyüz bin yıllık mesafedir.”[238], buyurulmuştur.

 Ebû Hureyre (r.a.) den rivayete göre, Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Allahu Teâlâ kıyamet günü şöyle buyuracaktır:

“Ey Ademoğlu, hastalandım da beni ziyaret etmedin.” Âdem­oğlu:

“Ben seni nasıl ziyaret edebilirdim ki, sen, âlemlerin Rabbisin,” der. Allahu Teâlâ:

“Bilir misin, kulum filân hastalandı da ziyaret etmedin. Bile­sin ki onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun, “buyurur.

“Ey Ademoğlu, acıktım da beni doyurmadın,” buyurur.  Âdem­oğlu:

“Seni nasıl doyurabilirdim ki, sen, âlemlerin Rabbisin,” der. Al­lahu Teâlâ:

“Kulum senden yiyecek istedi de vermedin. Eğer ona yiyecek vereydin, onu benim yanımda bulurdun,” buyurur.

“Ey Âdemoğlu ,sen su istedim de vermedin,” buyurur. Âdem­oğlu:

“Ya Allah, sana nasıl su vereyim? Sen âlemlerin Rabbisin”, der. Allahu Teâlâ:

“Filân kulum senden su istedi de vermedin. Bilesin ki eğer ona su vereydin onu yanımda bulurdun,” buyuracaktır.” [239]

Resûl-i Ekrem'e adamın biri:

“Annem vasiyet edemeden öldü, onun için sadaka versem ona faydası olur mu?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Evet olur, sen onun için su dağıt,” buyurdu. Resûl-i Ekrem'e:

“Hangi sadaka daha efdaldir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Su dağıtmaktır,” buyurdu.[240] Hâkim ve diğerleri, bu riva­yetin Sahih olduğunu söylemişlerdir. Bununla beraber, inkıta' var diye itiraz edenler de olmuştur.

Resûl-i Ekrem, “Kim bir kuyu açar ve bu kuyudan, insan, kuş, kurd vs. susamış herhangi bir canlı içerse, kıyamet günü Allahu Te­âlâ ona mükâfatını verir.” buyurmuş.

Beyhaki'nin rivayetinde; adamın biri yedi yıl iyileşmeyen bir ya­radan İbn Mubârek'e şikâyet etti ve:

“Yedi yıldır bunun kahrını çekiyorum. Doktorlar bir çare bu­lamadılar, ne yapayım?” dedi. İbn Mübarek:

“Sen, insanların muhtaç oldukları yerde bir kuyu aç. Oradan su çıkınca ümit ederim ki Allahu Teâlâ da senin bu yaram iyileşti­recektir,” dedi.

Beyhakî anlatıyor: “Müstedrek” ve diğer eserlerin sahibi olan hocası Hâkim Ebû Abdillah'ın yüzünde bir yara oldu. Bir yıl gibi uzun bir süre bu yaranın tedavisi ile meşgul olduğu halde yara iyi olmadı. Hocası Ebû Osman es-Sâbûnî'ye, cuma günü va'zında ken­disine dua etmesini söyledi. Hocası da kendisine dua etti, cemaat da âmîn dediler. İkinci cuma da bir kadın meclise gelerek bir kâğıt bı­rakıp gitmiş. Kâğıttaki yazıya göre, camiden ayrılan kadın evine gi­derek üstadın iyileşmesi için uzun uzun akşam dua etti. O gece rü­yasında Resûl-i Ekrem'i gördü. Resûl-i Ekrem:

“Üstada söyleyin, mil­leti bolca sulasın.” buyurdu. Bu mektubu Hâkim'e getirdim. Evi önünde bir su deposu yaptı. İçine buz doldurdu. Gelen geçen bun­dan içti. Bir hafta geçmemişti ki yüzündeki yara iyileşti ve yüzü eskisinden daha güzel oldu ve uzun yıllar daha muammer oldu.

Bezzâr ve diğerlerinin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İnsan öldükten sonra mezarında iken yedi şey onun için devam eder (bu yedi,şeyden onun defterine sevap yazılır). Bir ilim öğreten, su kanalı açan, kuyu kazan, hurma ağacı diken, cami inşa eden, mi­ras olarak mushaf bırakan veya ölümünden sonra kendisi için istiğ­far edecek iyi bir evlât yetiştirendir.”[241], buyurmuştur.

İbn Mâce de hasen sened ile bu hadîsi rivayet etmiş, ancak, “Su kuyusu kazan ve ağaç diken” yerine, “Sadaka verip, yollarda kervan­saraylar Müsafirhaneler yapan.” şeklindedir.

Ebû Dâvûd, İbn Mâce, “Sahih”inde İbn Huzeyme, Sahih olduğu­nu söyleyen ve fakat inkıta' var diye kendisine itiraz edilen Hâkim'in rivayetlerinde; Sa'd İbn Ubâde Resül-i Ekrem'e:

“Annem öldü. Onun ruhu için yapacağımız hayırların hangisi makbuldür?” diye sordu. Resül-i Ekrem:

“Su hayrıdır,” buyurdu. O da bir kuyu kazdırdı ve “Bu, Sa'd'ın anası içindir.” dedi.[242]

Beyhaki’nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Sadakalar içinde en üs­tün mükâfatı olan sudur.” buyurmuştur. Şüphesiz bunun böyle ol­ması, kıt olan suya diğer maddelerden daha çok ihtiyaç duyulduğu yerlerdedir. Suyun bol olduğu yerde kuyu kazmaya kalkışmak, yağ­murlu havada tavuklara su vermek gibi bir davranış olur ki, bir de­ğeri olmıyacağı aşikârdır. Bulunduğu yerde ihtiyaç en çok neye ise onu tasadduk daha makbuldür.[243]


 

[1] Secde: 32/6-7.

[2] Al-i İmran: 3/180.

[3] et-Tevbe: 9/85. İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 474-475.

[4] Sahihu’l-Buhari, Kltabu'z-Zekât; Sahihu Müslim, 2/680.

[5] Sahihu Müslim, 3/1461 Buharî'deki metin biraz daha kısadır.

[6] Sahihu’l-Buhari. Kitabu’l-Eymân ve'n-nüzür; Sahihu Müslim, 2/686; Sünenü't-Tirmizi, 3/3.

[7] Bu metin aynen Nesei'de bulunamamıştır. Biraz farklı olarak vardır.

[8] Sahihu Müslim, 2/684.

[9] Ali İmran: 3/180.

[10] Sünenü İbn Mace, 1/568; Sünenû'n-Nesei.

[11] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/62.

[12] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/118 (Taberani'nin “Kebir”inde, Ah­med Ebû Yala'nın rivayetlerinden naklen. Senedinde zayıf olan Haris et A'ver var.)

[13] ez-Zâriyât: 51/19.

[14] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/62 (Taberani'nin “Sağir” ve “Evsat”ındaki rivayetlerinden naklen. Senedinde zayıf olan Haris b. Numan vardır.)

[15] et-Tergîb ve't-Terhib, 1/539, 540 (İbn Huzeyme'nin rivayetinden naklen.)

[16] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/62 (Taberâni'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen.)

[17] Hadis Müslim'de bulunamamıştır.

[18] Mecmeu'zZevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/64   (Taberani'nin “Kebir”inde  ve Bezzar'ın rivayetlerinden naklen.)

[19] Sünenü-n-Nesei, 5/39.

[20] Al-i İmran: 3/180.

[21] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'z-Zekat; Sünenü’n-Nesei 5/39.

[22] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 1/47 (Taberani’nin “Kebir”inde ve Ahmed'in rivayetlerinden naklen.)

[23] et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/541, 542 (Bezzar’ın rivayetinden naklen.).

[24] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/63 (Taberânî'nin “Evsat”ındaki ri­vayetinden naklen. Hadisin senedinde zayıf olan Ömer b. Harun vardır.)

[25] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/64 (Taberânî'nin “Sağîr”indeki ri­vayetinden naklen.)

[26] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/64 (Bezzâr’ın rivayetinden naklen. Hadisin senedinde mutemed olmayan Osman b. Abdurrahman el-Cumahi vardır.)

[27] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/84 (Bezzâr’ın rivayetinden naklen. Hadisin senedinde zayıf olan Abdullah b. İbrahim el-Cumahi vardır.)

[28] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/86 (Taberani’nin “Ersat”ındaki rivâyetinden naklen.)

[29] et-Tergib ve't-Terhib, 1/543, 944 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen.)

[30] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/65 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[31] et-Tevbe: 9/35.

[32] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/65 (Taberani’nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[33] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/65 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[34] Sahihu Müslim, 2/689.

[35] Sahihu Müslim, 2/690.

[36] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/62 (Taberânî'nin “Kebir” ve “Evsat”indaki rivayetlerinden naklen.)

[37] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/63 (Taberâni’nin “Kebir” ve “Evsat”indaki rivayetlerinden naklen.)

[38] Sünenü't-Tirmizi, 3/5.

[39] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/64 (Taberâni'nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen.)

[40] Sahihu Müslim, 4/2001.

[41] Sünenü't-Tirmizi, 3/21; Sünenü Ebi Davûd, 2/95; Sünenü’n-Nesei, 5/38.

[42] et-Tevbe: 9/35.

[43] Sünenü Ebi Dâvud, 2/96.

[44] et-Tergib  ve't-Terhib, 1/557 (Ebi Davûd ve Nesei’nin rivayetlerinden naklen.)

[45] et-Tergib vet-Terhib, 1/557 (Ebû Davud'un rivayetinden naklen.)

[46] Bu soru?, Şafii'nindir. Hanefîlerde altın ve gümüşten olan ziynet eşyası­nın da zekâtı vardır.

[47] Hadis yukarda metin olarak geçti.

[48] Münafıkûn: 63/10.

[49] el-En'am: 6/104.

[50] En'am: 6/104.

[51] Sünenü Ebi Dâvûd, 2/133.

[52] Sünenü't-Tirmizi, 4/343; Edebü'l-Müfred, s. 57.

[53] et-Tergib vet-Terhib, 1/602 (Tirmizi'nin rivayetinden naklen.)

[54] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/243 (Taberâni’nin rivayetinden naklen.)

[55] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 10/255 (Taberani'nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen.)

[56] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’Fevaid, 10/242 (Taberani ve Ebû Yâla’nın rivayetlerinden naklen.)

[57] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu'z-Zekat; Sahihu Müslim, 2/709; Sünenü-n-Nesei, 5/70.

[58] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/68 (Taberâni'nin “Kebir”inndeki ri­vayetinden naklen.)

[59] Sahihu Müslim, 2/734.

[60] Sahihu Müslim, 2/724.

[61] Sünenü Ebi Dâvûd. 4/93; Sünenü'n-Neseî, 8/157.

[62] Sünenü’n-Nesei, 8/156.

[63] el-İsrâ: 17/29.

[64] el-Furkan: 25/67.

[65] el-Bakara: 2/180.

[66] Sahihu Müslim, 4/2281.

[67] Sünenü't-Tirmizi, 4/877.

[68] Sünenü İbn Mace, 2/1386.

[69] Sahihu'l-Buhari, Kitabu'z-Zekât; Sahihu Müslim, 2/700.

[70] Sahihu'l-Buhari Kitabu Tefsiri'l-Kur'an; Sahihu Müslim, 2/690.

[71] Sahihu Müslim, 3/691.

[72] Sünenü’t-Tirmizi, 4/573.

[73] et-Tergib vet-Terhib, 2/49 (Ahmed ve İbn Hibban'ın rivayetlerinden nak­len.)

[74] Yunus: 10/25.

[75] el-Leyl: 92/1-10 (Hadis; et-Tergîb ve't-terhib, 2/49 (Beyhaki’nin rivayetinden naklen.)

[76] Sahihu’l-Buhari.

[77] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 10/241 (Bezzar ve Taberani'nin ri­vayetlerinden naklen.)

[78] Sahihu’l-Buhari, Kitabu'z-Zekat.

[79] Mecmeu'z-Zevâid ye Menbeu’l-Fevaid, 3/125 (Taberâni’nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen. Hadisin senedinde zayıf olan Talha İbn Zeyd eKureşi vardır.)

[80] et-Tergib vet-Terhib, 2/53, 64 (Taberâni'nin “Evsat” ve “Kebir”indeki ri­vayetlerinden naklen.)

[81] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid. 10/124 (Taberani'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen.)

[82] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 10/124 (Taberani'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen.)

[83] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/124 (Ahmed’in rivayetinden nak­len.)

[84] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/1” (Taberani'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen. Benzerini de Ahmed rivayet etmiştir.

[85] Sünenü İbn Mace, 2/1348.

[86] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 475-514.

[87] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/133 (Ahmed'in rivayetinden nak­len.)

[88] Kaynağı bulunamamıştır.

[89] Sünenü't-Tirmizi, 4/590.

[90] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/134 (Taberâni’nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[91] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/134 (Taberânî'nin “Kebîr”indeki ri­vayetinden naklen.)

[92] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/192 (Taberânî'nin “Evsat”ındeki ri­vayetinden naklen. Senedinle Ala b. Seleme b. Osman vardır ki, zayıftır.)

[93] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/133 (Ahmed ve Ebû Yâlâ’un rivayetlerinden naklen.)

[94] Sahihu Müslim, 4/2074; Sünenü't-Tirmizi, 4/326; Sünenü Ebi Davûd, 4/273.

[95] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, 4/135 (Ahmed'in   rivayetinden nak­len. Hadîsin bir bölümünü de İbn Mâce rivayet etmiştir.)

[96] Sahihu Müslim, 3/1196; Mecmeu'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, 4/134 (Taberâni'nin “Evsat”ındaki rivayetinden naklen.)

[97] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'l-Buyû; Sahihu Müslim, 3/1194.

[98] Sahihu Müslim, 3/1195.

[99] Sahihu Müslim, 3/1196.

[100] Sünenü'n-Nesei, 7/318.

[101] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 515-519.

[102] Sahihu Müslim, 3/1465.

[103] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/86 (Taberani’nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen.)

[104] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/85 (Ahmed'in rivayetinden naklen. Hadisin senedinde meçhul olan Mesüd ve Şakik b. Hibban vardır.)

[105] et-Tergib ve’t-Terhib, 1/564, 565 (Nesei ve İbn Huzeyme'nin “Sahih”indeki rivayetlerinden naklen.)

[106] Sünenü't-Tirmizi, 3/29; Sünenü İbn Mâce, 1/578.

[107] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/85 (Ebû Yâlâ “Kebir”inde ve Bezzâr'ın rivâyetlerinden.naklen).

[108] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 520-523.

[109] Şura: 42/42.

[110] Sahihu Müslim, 4/1999.

[111] Hadis, biraz daha geniş olarak aşağıda gelecektir.

[112] Sünenü Ebi Dâvûd, 3/133.

[113] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/88 (Ahmed'in rivayetinden naklen.)

[114] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid,    3/88 (Taberâni'nin “Kebîr”indeki rivayetinden naklen.)

[115] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/88 (Taberânî'nin “Kebîr”indeki ri­vayetinden naklen.)

[116] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/88 (Ahmed'in ve Taberânî'nin “Kebir”indeki rivayetlerinden naklen).

[117] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 5/200 (Ahmed'in rivayetinden nak­len).

[118] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/89 (Ebû Yala'nın rivayetinden nak­len. Hadîsin senedinde bulunmayan kimseler vardır).

[119] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/89 (Ebû Yala'nın rivayetinden nak­len).

[120] Sünenü Ebi Dâvûd, 3/131.

[121] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/89 (Taberâni'nin “Kebir”indeki rivâyetinden naklen).

[122] Sünenü Ebi Dâvûd, 3/131.

[123] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/293    (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[124] el-Mâide: 5/100.

[125] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 524-532.

[126] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/96 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[127] Sünenü’t-Tirmizi, 3/34.

[128] et-Tergîb ve't-Terhîb, 1/575 (Razi'nin rivayetinden naklen).

[129] Sünenü’t-Tirmizi, 3/32; Sünenü'n-Nesei, 5/97; Sünenü İbn Mâce, 1/589; Sünenü Ebi Davûd, 2/116.

[130] Sünenü Ebi Dâvûd, 2/121.

[131] Sünenü'n-Nesei, 5/96; Sünenü İbn Mâce, 1/588.

[132] Sünenü'n-Nesei. 5/98.

[133] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/95 (Âhmed'in rivayetinden naklen).

[134] Sahihu Müslim, 2/720.

[135] Sünenü Ebi Davud, 2/117.

[136] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu'z-Zekât; Sahihu Müslim, 2/720.

[137] Sünenü’t-Tirmizi,  3/56.

[138] Mecmeu'a-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/96 (Bezzâr'ın rivayetinden naklen).

[139] et-Tergib ve't-Terhib, 1/573 (Beyhaki’in rivayetinden naklen).

[140] Mecmeu'z-Zevaid ve Meribeu'l-Fevaid, 3/96 (Ahmed ve Bezzâr'ın rivayetle­rinden naklen.)

[141] et-Tergib ve't-Terhib, 1/574 (Beyhaki’nin rivayetinden naklen).

[142] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/96 (Ahmed, Bezzar ve Taberani'nin rivayetlerinden naklen).

[143] et-Tergib ve't-Terhib, 1/575 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[144] et-Tergib ve't-Terhib, 1/575 (İbn Hibbân'ın “Sahih”indeki    rivayetinden naklen).

[145] Sünenü Ebi Dâvûd, 2/120; Sünenü İbn Mâce, 2/740.

[146] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/234.

[147] Sünenü’t-Tirmizi, 4/576.

[148] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu'z-Zekât; Sahihu Müslim, 2/719.

[149] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu'z-Zekat; Sahihu Müslim, 2/726.

[150] Bulunamamıştır.

[151] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 533-541.

[152] Sünenü İbn Mace'de bulunamamıştır.

[153] Hadisi daha değişik ifade ile ve biraz da uzunca Taberanî rivayet etmiştir, (Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 8/169).

[154] et-Tergib ve't-Terhib,  1/596 (İbn Hibban'ın rivayetinden naklen).

[155] et-Tergib ve't-Terhib,  1/596 (İbn Hibban'ın rivayetinden naklen).

[156] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/94 (Ahmed ve Ebû Yâlâ’nın rivayetlerinden naklen).

[157] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/95 (Ebû Yâla'nın rivayetinden nak­len).

[158] Sahihu Müslim, 2/718.

[159] Sahihu'l-Buhari, Kitabu’z-Zekat; Sahihu Müslim, 2/723.

[160] Tenvirul-Havâlik, 2/259.

[161] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/100 (Ahmed, Ebû Yâlâ ve Taberani’nin rivayetlerinden naklen).

[162] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/101. (Ahmed ve Taberani’nin “Kebir”indeki rivayetlerinden naklen).

[163] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 541-544.

[164] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/154. (Taberâni’nin “Evsat” ve “Kebir’indeki rivayetlerinden naklen).

[165] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/117 (Taberini'nin “Evsat”indeki rivâyetinden naklen).

[166] Sünenü’t-Tirmizî, 4/309; Sünenü Ebi Dâvûd, 4/336.

[167] Sünenü-n-Nesei, 5/82.

[168] Mecmeu'z Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/154 (Taberâni'nin “Sağir” vs “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[169] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 545-547.

[170] el-Bakara: 2/262-263.

[171] el-Bakara: 2/262.

[172] el-Kalem: 68/3.

[173] Sahihu Müslim, 1/102; Sünenü't-Tirmizî, 3/507.

[174] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 7/206 (Taberânî'nin rivayetinden nak­len).

[175] Sünenü'n-Nesei, 5/81.

[176] Sünenü'n-Nesei, 5/80.

[177] Sahihu Müslim, 1/102; Sünenü'n-Nesei, 5/81.

[178] Mecmeuz-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 7/206 (Taberani'nin rivayetinden nak­len).

[179] et-Tergîb ve't-Terhib, 3/380 (Tirmizi’nin rivayetinden naklen).

[180] Yukarda geçmiştir.

[181] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 548-553.

[182] Sahihu Müslim, 1/103; Sahihu’l-Buharî, Kitabu'l-Şirb.

[183] Sünenü Ebi Davûd, 3/278.

[184] Sünenü Ebi Davûd, 3/378.

[185] Sünenü İbn Mâce, 2/826.

[186] Sünenü İbn Mâce, 2/826.

[187] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 554-555.

[188] Sünenü'n-Neset, 5/82; Sünenü Ebi Dâvûd, 2/128.

[189] Sünenü Ebi Dâvûd, 4/256; Sünenü’t-Tirmizi, 4/379.

[190] et-Tergib ve't-Terhib, 2/77 (İbn Hibbân'ın “Sahih”indeki rivayetinden naklen).

[191] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/77 (Ebû Davud'un rivayetinden naklen).

[192] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/180 (Ahmed ve Taberani'nin ri­vayetlerinden naklen).

[193] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/181  (Taberani'nin rivayetinden naklen).

[194] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 8/182.

[195] Sünenü-t-Tirmizi, 4/380.

[196] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 556-558.

[197] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/103 (Taberani'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[198] Sünenü Ebi Dâvûd, 2/127.

[199] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/103 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[200] Sünenü'n-Nesei, 5/84.

[201] Sünenü'n-Nesei, 5/82; Sünenü Ebi Dâvûd, 2/128.

[202] Mükâteb köle demek, hürriyetine kavuşabilmesi için efendisine anlaştıkları miktar para vermesi gereken köledir.

[203] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/102, 103 (Taberânî'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[204] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 558-563.

[205] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'z-Zekât.

[206] Sünenü't-Tirmizi, 3/41.

[207] et-Tevbe: 9/104.

[208] el-Bakara: 2/277.

[209] Sahihu Müslim, 4/2001.

[210] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/110 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[211] Sahihu Müslim, 4/2273.

[212] Sahihu Müslim, 2/703.

[213] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/105. (Ahmed'in rivayetinden nak­len).

[214] et-Tergîb ve’t-Terhib, 2/11.

[215] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid,  10/230 (Taberânî'nin rivayetinden naklen).

[216] Sünenü't-Tirmizi. 3/43.

[217] Mecmeu’z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/109 (Taberâni’nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[218] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/110 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[219] Sûnenü Ebi Davud, 2/129.

[220] Sünenü'n-Nesei, 5/59.

[221] Sünenü'n-Nesei (cild: 5/81) deki ifade şöyledir; “Bir paça da olsa isteyiciye veriniz”.

[222] Sahihu'l-Buhârî, Kitabu'z-Zekât; Sahihu Müslim, 2/715.

[223] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/115 (Taberâni'nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[224] el-Bakara: 2/245.

[225] el-Baka­ra: 2/271.

[226] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/116 (Taberâni'nin “Kebir”indeki ri­vayetinden naklen).

[227] et-Tergîb ve't-Terhib, 3/118 (Hâkim'in rivayetinden naklen).

[228] Sünenü Ebî Dâvûd, 2/130; Sünenü’t-Tirmizî, 4/633.

[229] Sünenü’t-Tirmizi, 3/38; Sünenü'n-Nesei, 5/92; Sünenü İbn Mâce, 1/591.

[230] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/116 (Ahmed ve Taberâni'nin rivayetlerinden naklen).

[231] Sünenü't-Tirmizî, 4/340.

[232] Sünenü İbn Mace, 2/812.

[233] Sünenü İbn Mâce, 2/812.

[234] Sünenü İbn Mâce. 2/808.

[235] Sahihu’l-Buhâri, Kitabu’l-İmân; Sahihu Müslim, 1/85; Sünenü Ebi Davûd, 4/350; Sünenü İbn Mâce, 2/1083.

[236] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 5/16 (Ahmed'in rivayetinden naklen.)

[237] Sünenü't-Tirmizi, 3/287.

[238] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/130 (Taberanî'nin “Kebir” ve “Evsat”indeki rivayetlerinden naklen).

[239] Sahihu Müslim, 4/1999.

[240] Sünenü Ebi Dâvûd, 2/130.

[241] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid,  1/167  (Bezzâr'ın rivayetinden nak­len).

[242] Sünenü Ebi Dâvûd, 2/130.

[243] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 563-574.