İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

HAC KİTABI

 

148. : Gücü Yeterken Ölünceye Kadar Haccetmemek

 

Hz. Âli'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kabe'ye gidip gelecek kadar binit ve azığı olduğu halde baç­çım yapmayan kimsenin hıristiyan veya yahudi olarak ölmesinde bir beis yoktur. Zira Allahu Teâlâ: “Oraya yol bulabilen insana: Allah için Kabe'yi haccetmesi gereklidir.” buyurmuştur.”[1] Hadîsi Tirmizî ile Beyhakî Haris yolu ile Ali (r.a.) den rivayet etmişlerdir. Haris hakkındaki sözler meşhurdur. Şâbi ve İbnü'l-Medenî, onun ya­lancı olduğunu söylemişlerdir. Eyyûp diyor ki: “İbn Şîrîn, “Hz. Ali'­ye izafe edilen bütün rivayetlerin batıl olduğunu söylemiştir”. Bu hususta İbn Mâîn ayrı görüşe sahiptir.

Nesei ve İbn Hibbân, bu zatın bazan zayıf olduğunu söylerler­ken, bazan da sikadan olduğuna işaret etmişlerdir. Neseî, daha çok mevsuk olduğuna kaildir ve onunla delil çekmek taraftarıdır. Tirmizi bu hadîs hakkında, “Gariptir, bundan başka rivayet yolunu göre­medik.” demiştir.

Hulâsa; Nevevî, “Muhezzeb” şerhinde dediği gibi, bu hadîs za­yıftır. Bununla beraber bunu teyid eden başka bir rivayet de vardır.

Nitekim Hz. Ömer (r.a.) den gelen bir rivayette Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

“Kendi kendime şöyle karar verdim ve dedim ki, şu şehirlere adamlar göndereyim; baksınlar, kimin malî durumu Müsait olduğu halde hacca gitmemişseonu cizyeye bağlasınlar zira onlar Müslüman değillerdir.” Bu gibi haberler nakle bağlı olduğu için bu hadîsleri kimse kendiliğinden söylemeye cesaret edemez, mutlaka Resûl-i Ek­rem'e refolunmuştur. Bunun için bu hadîsin sıhhatine hükmettim. Aynı zamanda Beyhakî, Bısat'ın oğlu Abdullah'tan, o da Ebû Umâme'den, o da Resûl-i Ekrem'den rivayet ettikleri şu hadîste Resûl-i Ekrem:

“Kim herkesin kabul edeceği bir ihtiyacı, kendisini engelleyici bir hastalığı veya zâlim bir hükümdarın mani olması olmadığı hal­de hacca gitmezse, bu, ister yahûdi ve ister hıristiyan olarak ölsün.” [2]buyurmuştur.

Bezzâr'ın tahricinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

İslâmiyet sekiz bölümdür. İslâm (ismi) bir bölümdür, namaz bir bölümdür, zekât bir bölümdür, oruç bir bölümdür, hac bir bölüm­dür, marufu emretmek bir bölümdür, münkerden nehyetmek bir bö­lümdür, Allah yolunda savaşmak bir bölümdür. Bütün bu bölümler­den mahrum kalan hüsrandadır.” [3]

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ buyuruyor: “Bir kul ki sıhhati yerinde olur, geçim sıkıntısı çekmez ve beş yıl böyle geçtiği halde haccetmez ise, bu adam mahrumdur.”[4] buyurmuştur. Bu hadisi “Sahih” inde İbn Hibbân ve Beyhakî rivayet etmişlerdir. Beyhaki diyor ki: “Ali b. el-Münzir dedi ki: adamlarımdan biri bana şöyle haber vermiştir: “Bu hadis, Hasan b. Ali'nin hoşuna gitmiştir ve bunu bir delil olarak ka­bul edip, “Sıhhat ve serveti yerinde olan bir adamın haccını beş yıl geciktirmemesini, severdi.” İbn Abbâs radıyallahu anhüma, “Zekâ­tını vermeyip haccını yapmayan kimse ölüm ânında geri dönmeyi arzu edecektir.” demiştir. Kendisine:

“Ölüm ânından geri dönmeyi kâfirler ister,” denildiğinde, o:

“Birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar ertelesen de sadaka versem, iyilerden olsam.” diyeceği zaman gel­mezden önce, size verdiğimiz rızıklardan sarf edin.”[5]  âyetini okudu.

Said İbn Cübeyr (r.a.) den gelen rivayette, diyor ki: “Zengin bir komşum vardı. Haccetmediği için cenazesine gitmedim”.

Tembih: Haccı ölünceye kadar geciktirmenin den oldu­ğunu hemen herkes tasrih etmiştir. Bu husustaki delil de, yukarda geçen şiddetli korkutmalardır. Şayet bütün bu rivayetler, ancak öl­dükten sonra adamın fâsık olması ile hükme medar olur. Öldükten sonra adama fâsık demenin ise faydalan ve zararları vardır. Adam haccetmeden ölüm döşeğine yatınca artık fâsık olduğu anlaşılır ve adaletle ilgili şehâdeti de hükmü de her hali batıl olur. Kendisinde adaletin şart olduğu her hükmü de batıldır. Çünkü artık hacca gide­meyeceği anlaşılmış olur. Bu bakımdan kendisini buna göre hazırla­ması lâzımdır.[6]

 

149. : Hacda Birinci Tahlilden Umrede Mutlak Tahlilden Önce Ailesi Ve Hatta Hayvan İle de Olsa Münâsebette Bulunmak

 

Hacda Arafat'ta vakfeden önce cinsî münâsebette bulunma hak­kında bir veîd görmediğim gibi, bunu den sayana tesadüf et­medim ise de, orucu cima ve benzeri şeyle bozmayı den say­dıkları gibi, cima ile haccı bozmanın da den olması gerekir. Belki bu şekilde haccı bozmanın kebâirden olması evleviyetle sübut bulur. Zira oruçlu -cinsî münâsebet dışında- herhangi bir şey ile orucu bozulursa günah ve gün ile gün kazadan başka bir şey gerek­mez. Halbuki burada hem kaza ve hem de keffâret vardır. Keffâret ise beş yaşında bir deve kesmektir. Bundan âciz ise iki yaşını doldur­muş bir inek kesecektir. Bundan da âciz ise bir yaşını doldurmuş yedi koyun kesmesi lâzımdır. Şayet bunların hiç birini bulamazsa bir deve değerinde yiyecek alır ve birer fitre itibariyle yoksullara dağı­tır. Şayet bunu da yapamazsa her müdd için bir gün oruç tutar. Ha­remde oruç tutması evlâdır.[7]

 

150. : Umre Ve Hac İçin İhrama Giren Kimsenin Yenir Vahşi Bir Hayvanı Bilerek Avlaması

 

Allahu Teâlâ:

“Ey müminler, ihramlı iken avı öldürmeyin. Sizden bile bile onu öldüren, ehli hayvanlardan öldürdüğü kadar olduğuna içinizden âdil kimsenin hükmedeceği, Kabe'ye ulaşacak bir kurbanı ödeme, yahut düşkünlere yemek yedirme şeklinde keffâret ya da yaptığının ağır­lığını tatmak üzere bunlara denk oruç tutmak vardır. Allah geçmiştekileri affetmiştir, kim tekrar yaparsa Allah ondan öç alır, Al­lah güçlüdür, öç alıcıdır.” [8]buyurmuştur.

Tembih: Hacda ihramlı iken avı öldürmenin den olması, bu âyetin sarahatinden anlaşılmaktadır. Bir cemaat da bunu açıkça ifâde etmiştir. Şöyle demişlerdir: Kim bu şekilde bir av öldürürse, o, fâsıktır. Zira zaruretsiz ve gereksiz hürmete şayan hayvanı öldür­müştür.

Bu hususta da bazı dedikodular vardır. -İzah-in haşiyesinde ge­rekli açıklamayı yaptım.

Anlaşıldığına göre ibram halinde işlenen diğer cinayetlerin kebâirden olmamasıdır. Zira buna  diyen, bunun, ihramın ha­ramlarından olduğunu düşünmemiş, belki muhterem, hayvanı öldür­mesini nazara alarak bu hükme varmıştır. Evet, kim için ihrama gi­riyorsan, her ne şekilde olursa olsun ona eziyet vermen kebâirdir, denebilir.[9]

 

151. : Kocanın İzni Olmadan Kadının Nafile Hac İçin İhrama Girmesi

 

Kocanın izni olmadan kadının nafile hac için ihrama girmesinin kebâirden olması kıyastır. Nasıl ki, kocanın izni olmadan nafile oruç tutması den sayılıyor ise, bunu da ona kıyasla den say­mak mümkündür. Belki bu ondan da önemlidir. Çünkü uzun süre ay­rı kalmaları, uzak mesafeye gitmesi, bunun için mahrem bulması gibi birtakım külfetleri vardır.[10]

 

152. : Kâbeye Hürmetsizlik Etmek Ve Obadaki Yasakları Helâl Tanımak

 

Hakim'in “Müstedrekinde tahriç ettiği -her ne kadar Buhari ile Müslim rivayet etmedilerse de- sahihtir dediği rivayetinde; ada­mın biri Resûl-i Ekrem'e:

“Büyük günahlar kaçtır?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Onlar dokuzdur. Allah'a şirk koşmak, haksız yere bir mü’mini öldürmek, savaş alanından kaymak, öksüz malını yemek, riba ye­mek, iffetli kadına İffetsizlik isnad etmek, Müslüman olan ana ve ba­baya isyan ve eziyet etmek, sihir yapmak, ölü ve diri olarak kıbleniz olan Kabe'nin hürmetini ihlâl edip haramını helal tanımaktır,” bu­yurdu.

Beyhaki de bu hadisi şu şekilde rivayet etmiştir: “Büyük günah­lar dokuzdur. En büyüğü Allah'a şirk koşmaktır. Sonra mü’mini öl­dürmek, riba yemek, yetim malını yemek, namuslu kadına iftira et­mek, savaş alanından kaçmak, anne babaya asi olmak ve Kabe'ye hürmetsizlik etmektir.”[11]

 

153. : Haremi Mekke'de Zulüm Ve Haksızlık

 

Allahu Teala,

“Mescidi Haram'da kim zulüm ile yanlış yola saptırmak isterse, onu can yakıcı bir azaba uğratırız.” [12]buyurmuştur.

Kavileri arasında İbn Luhay'a'nın da bulunduğu İbn Ebi Hâtim'in İbn Abbas (r.a.) dan rivayetinde, bu ayet-i kerime Abdullah b. Enis hakkında nazil olmuştur. Resûl-i Ekrem Abdullah b. Enis ile biri Mu­hacir ve diğeri Ensar'dan olmak üzere iki kişiyi göndermişti. Bunlar soy üzerinde övünmeye başladılar. Canı sıkılan Abdullah, Ensâr'dan olan zatı öldürdü ve irtidad ederek Medine'den Mekke'ye kaçtı. İlhad, ortadan sapmaktır. Bazılarına ve İbn Abbâs (r.a.) dan gelen bir rivayete göre, şirktir. Mücâhid, Katade ve pek çokları bu görüş­tedir. İbn Abbâs (r.a.) dan gelen diğer bir rivayette Mescid-i Haram'da ilhad, orada sana zulmetmeyene senin zulmetmen ve seni öldürmek istemeyeni senin öldürmendir. Yine İbn Abbâs (r.a.) dan üçüncü bir rivayette; orada Allahu Teâlâ’nın sana haram ettiği şeyi helâl kabul etmendir. İşte bunlardan birisini yaptığın vakit elem ve­rici azabı hakedersin.

Mücâhid, “îlhad demek, zulüm ile kötü işler yapmak demektir.” demiştir. Yine Mücâhid, “Vallahi öyle değil, vallahi böyle değil.” diye yanlış konuşmaktır demiştir.

Said İbn Cübeyr (r.a.), Cüııdüb b. Sabit ve diğerleri, “îlhad, Mek­ke'de ihtikârdır.” demişlerdir. Bunu da Allah bilir ya İbn Ömer (r.a.) in sözünden almışlardır. İbn Ömer (r.a.), “îlhad demek, ihtikârdan sonra yiyeceği satmak demektir.” demiştir. Ayrıca bu, İbn Abbâs (r.a.) dan gelen ikinci bir rivayetten de alınmış olabilir. O, “îlhad demek, hizmetçiye sövmek ve ondan ilerisi zulümdür.” demiştir.

Saîd İbn Cübeyr (r.a.) “Âyetteki ilhad ve zulüm, emir ve hü­kümdarın Harem'de ticaret yapmasıdır.” demiştir.

Atâ'dan gelen bir rivayette, “Harem'de ilhad, alışverişte yemin ederek, “Vallahi şöyle, vallahi böyle” demektir.” demiştir.

Abdullah İbn Ömer (r.a.) in biri Hürde diğeri Harem'de olmak üzere iki çadırı vardı. Aile efradına darılacağı vakit Harem dışında bulunan Hıll'deki çadırına onları toplar, orada darılır ve gerekli tav­siyeleri yapardı. Bunun sebebini soranlara, “Biz, Resûl-i Ekrem za­manında bir adamın Hârem dahilinde aile efradına, “Öyle yapma, böyle yap.” gibi tazirlerde bulunmasını, “Vallahi şöyle, vallahi böyle.” demesini ilhad sayardık da ondan.” diye cevap vermiştir.

Atâ'dan gelen rivayette, “Harem'de ilhad, oraya ihramsız gir­mek ve ihramın yasaklarından olan av avlamak ve ağaç kesmek gibi yasaklan yapmak demektir.” demiştir.

Âyet-i celîle'de buyurulmuş ve “zulüm” kelimesi “îlhad” a yaklaştırılmıştır. Bunun faydası, ilhad kelimesinin mutlak temayül anlamında olmadığını ifâ­dedir. Çünkü temayül batıla olduğu gibi, hakka da olabilir. Bura­daki ilhaddan murad, zulme temayül, zulüm ile karışık olan şeylere meyildir. Zaten zulüm dediğimiz vakit, küçük büyük her çeşit gü­nahı ihtiva eder. Zira ne kadar küçük olursa olsun, her günah zu­lümdür. Çünkü günah, şey'i konulması gereken yerin gayrisine koy­maktır. Zulüm, de budur; şey'i mahallinin gayrisine koymaktır. Al­lahu Teâla'nın:

“Muhakkak şirk, en büyük zulümdür.”[13] buyurduğu da buna delâlet eder. “Şirk, büyük zulümdür.” buyurmakla şirkten başka olan günahlar hâriçte kalmıştır. Onlar da zulüm, fakat şirk büyük zu­lümdür.

Allahu Teâla'nın, “Biz ona elem verici azabı tattırırız.” buyur­ması da bu ilhada terettüp eden cezayı açıklamaktadır. Mücâhid, İbn Abbâs (r.a.) dan gelen rivayete dayanarak buradan çıkardığı hü­kümde, Harem'de yapılan iyiliğin mükâfatı kat kat olduğu gibi, ya­pılan kötülüğün cezası da iki mislidir. Bununla beraber burada işlenen günahın iki katlı olmasından maksad, cezasının iki katlı ol­ması demek değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim açıkça bir günahın bir cezası olduğunu bildirmiştir. Belki çirkinliği ve azabının şiddeti ba­kımından iki kat demektir. Fakat Mücâhid ve diğerlerinin sözlerin­den anlaşılan, doğrudan doğruya cezanın iki. kat olmasıdır. Her ne kadar bir kötülüğün bir cezası varsa da Harem'deki isyan, bu hü­kümden istisna edilmiştir. Çünkü buna dâir deliller vardır. Bunların cumhura muhalefeti, gerçekte cezanın iki katlı olacağına hükmet­melerindendir, yoksa Harem'de isyanın, diğer yerlerdeki isyandan daha çirkin olduğunda şüphe yoktur.

Bu hususta yalnız irâdenin -dilemenin- yeterli olmasının delili, âyet-i celile'sinin tefsirinde İbn Mesûd (r.a.) un merfû ve mevkuf olarak rivayet ettiği -ve fakat mevkuf olması daha doğru olan, “Her şey açıkça bilindikten sonra bir adam Harem'de zulme meyli murad ederse, Allahu Teâlâ ona elem verici azabı tattırır.”[14], hadistir. Sevri'nin rivayetinde ise, “Kötülüğe karar vermiş bir insan yok ki, bu, onun aleyhine yazılmış olmasın. Bir kişi, her şeyi bildikten sonra şayet bir adamı bu Beyt'te öldürmeye azmederse, Allahu Teâlâ ona acı azabı tattırır.” buyurulmuştur. Dahhak'ın görüşü de bu istika­mettedir.

Tembih: Harem'in hürmetini hiçe saymak ve orada haram olan­ları helâl tanımak; bir de Harem'de zulme meyletmek ayrı ayrı iki dir.. Bunlar ayn ayrı iki hadisde açıklanmışlardır.

Ebû'l-Kasım el-Beğavi'nin ve diğerlerinin rivayetlerinde; İbn Ömer (r.a.) e kebâirden sordular. İbn Ömer (r.a.):

“Resûl-i Ekrem'in kebâiri dokuz olarak saydığım duydum. Bunlar: Allah'a şirk koşmak, iffetli kadına iffetsizlik isnad etmek, Müslümanı öldürmek, savaş alanından kaçmak, sihir yapmak, yetim malı yemek, Müslüman olan anne ve babaya asi olmak, ölü ve diri halde kıbleniz olan Harem-i Şerif de zulme meyletmektir, dedi. Bu hadis, merfû ve mevkuf olarak rivayet edilmiş, fakat merfû oluşu, mevkuf oluşuna takdim edilmiştir. Geçen hadîste Resûl-i Ek­rem'in, “Harem deki yasakları helâl tanımak-, burada -Zulme mey­letmek” buyurmasından, maksadın bir olma ihtimali olduğu gibi -ki âyette böyledir-, Harem'deki yasakları helâl tanımaktan mak­sadın, Kabe'de olmasa bile oradaki haramı helâl tanıması; ilhaddan maksadın da, Harem'de isyan etmesi olabilir. Celâl Belkini'nin işaret edip diğerlerinin açıkça ifade ettikleri gibi, bunların her ikisi de kebâirdendir. Nitekim Celâl Belkini Kitabının bir yerinde, “Beyt-i Haram'ı istihlâl- oranın haramım helâl saymak ve ona hürmetsizlik” deyip bunun den olduğunu anlattıktan sonra birkaç satır ile de, “Harem'de ilhad kebâirdendir.” dedi. Bu âyet ile davasına delil çekmek üzere şöyle demiştir: “Ondördüncü , yalnız irâde ile de olsa Beyt-i Şerif'de ilhad, zulme meyildir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Mescidi Haramda kim zulüm ile yanlış yola saptırmak isterse, onu can yakıcı bir azaba uğratırız.” [15]buyurmuştur.”

Mutlak surette Mekke hareminde işlenen her isyanın  ol­duğunu İbn Abbâs (r.a.) ve diğerlerinden gelen rivayetler teyid et­mektedir. Nitekim bunlara göre zulüm, her çeşit günaha şâmildir. Zulme meyil  olduğuna ve her çeşit günah da zulümde dahil bulunduğuna göre, Mekke hareminde işlenen her çeşit günah  olmuş olur. Nitekim İbn Cübeyr (r.a.) den rivayet edilen, “Hiz­metçiye sövmek de zulümdür.”; İbn Ömer (r.a.), Mücâhid ve Atâ'dan rivayet edilen, “Vallahi öyledir, vallahi böyledir, sözleri de zulümdür; Âtâ'dan rivayet edilen, “İhramsız Hareme girmek de zulümdür.” sözleri buna delâlet etmektedir. Bütün bunlardan daha kuvvetli de­lil, Ebû Dâvûd ve İbn Hâtim'in Yâlâ b. Umeyye (r.a.) rivayetlerinde Resûl-i Ekrem'in,

“Haremde yiyecek ihtikârı ilhaddır.”[16] sözleridir. Bu hadis Mek­ke haremindeki ihtikârı zulme ve dolayısiyle ye katmıştır.

Taberânî'nin de İbn Ömer (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Mekke'de yiyecek ihtikârı yapmak ilhaddır.” buyurmuştur. Yâni bu da ilhad cümlesindendir, yoksa ilhad, sade bu demek değildir; her çeşit isyana şâmildir. Hattâ yalnız iradede kalsa da aynıdır. Sonra hadis âlimlerinden olan bazı müfessirlerin, bu sayılanlardan daha çoklarını saydıktan sonra, “îlhad, bütün bunlara şâmil olduğu gibi, bunlardan da daha geniştir.” demişlerdir. Bunlar ancak, önemli olan­larına işarettir. Bunun içindir ki Ashâb-ı Fil Kabe'yi yıkmak istedik­lerinde Allahu Teâlâ Ebabil kuşlarını onlara gönderdi, onların üze­rine sert taşlar attılar da sonunda onları yenilmiş ekin gibi yaptılar. Kabe'ye ihanet etmek isteyenlere onlan örnek ve ibret kıldılar. Sa­vaş için Kabe'ye gelenleri, Kabe'nin, toprağın içine çektiği de yakın­da anlatılacaktır.

Ahmed'in rivayetinde; İbn Ömer (r.a.) İbn Zübeyr (r.a.)e:

“Ey Zübeyr'in oğlu, Allah'ın hareminde zulme meyilden sakın. Zira Resûl-i Ekrem'in,

“Yakında Kureyş'den birisi burada ilhad edecek, zulme meyle­decektir. Eğer insanlarla cinlerin günahı ile bu kimsenin günahı tartılsa, onun günahı yine ağır gelirdi.” buyurduğunu duydum. Dikkat et, sakın o, sen olma.” dedi.[17] Aynı hadîsi Amr İbn el-Âs (r.a.) ın oğlundan da rivayet etmiştir. O, İbn Zübeyr'in yanına gitti. İbn Zü­beyr Hicir'de bulunuyordu. Kendisine yukardaki nasihati yaptıktan sonra aynı hadîsi hatırlattı. Bundan anlaşılıyor ki, Mekke'nin dışın­da küçük sayılan günahlar, Mekke'de büyük sayılmaktadır. Yâni kendileri bakımından değil de, mekâna izafetleri bakımından azâbları şiddetli olur. Demek ki kebâir fışkı ve adaletten düşmeyi gerek­tirmez. Çünkü bunun umumiliği ile hüküm mümkün değildir. Aksi halde Harem'de yaşayanların âdil olmamaları gerekir. Çünkü ora­da yaşayanların alelade kusurlardan ve küçük günahlardan sakın­maları mümkün değildir. Bu küçük günahlar ve alelade kusurlar Harem'de de  sayıldığına ve  de adaleti düşürdüğüne göre, bunların hepsinin gayri âdil olmaları lâzım gelir ki, böyle de­ğildir. Çünkü bunların küçük günahları irtikâb etmekte olduklarım herkes bildiği halde, her asırda adaletleri ile hükmedilmiştir.

O halde bunların den sayılmaları, benim tevilim gibidir. Yâni zatları bakımından değil, istenildikleri yere nisbetle cezalan bakımından dirler. Harem'de dirler demek mümkün de­ğildir, zira o günahlar Harem dışında fısk ve dir. O halde da­ha Harem'in ne meziyeti kalır? Muradı, Mekke'nin dışındaki sağair Mekke'de kebâirdir. Dışarda sağâir, Harem'de kebâir, bu da müm­kün değildir. O halde yine söz, benim tevilimdir; kebâir cezası gö­rür. Şayet, nin tarifi, hakkında şiddetli veîd vârid olan günah­tır, dediğimiz halde Harem'de işlenen küçük günahlara da nasıl şâ­mil olur? Dersen:

Derim ki: Tarifi şöyle tevil etmek de mümkündür. Mahallinin şerefi bakımından değil, zâti bakımından çirkinliği, üzerine veid terettüb edendir. Bizi bu tevile mecbur eden, yukarda anlattığımız se­beptir.

Küçük günah da Haremce mâsiyetin şiddetle çirkin olduğunu ve cezasının peşin ve hemen verildiğini sana bildirenlerden bazısı da, Kabe'de tavaf edenlerden birisi, bir kadına veya genç oğlana şehvetle baktı ve hemen gözü yüzüne aktı, kör oldu. Yine birisi, elini bir kadının eli üzerine, koydu ve elleri birbirine yapıştı, millet ellerini birbirinden ayıramadı. Hattâ âlimlerden birisi, artık bir daha böyle bir günaha dönmemelerini ve sıdk ile tevbe edip Allah'a yal­varmalarını öğüt verdi. Onlar da böyle yapınca elleri açıldı.

İsaf ile Nâile'nin hikâyeleri de meşhurdur. Onlar zina ettikleri için Allahu Teâlâ onları taşa çevirmiştir. Sakın, orada isyan edenle­rin peşin bir cezaya uğramadıklarını görmen seni aldatmasın. Zira aklı başında olan kimse kendine mağrur olmaz. Kendine mağrur olan -selâmette olsa da- makbul değildir. Çünkü bakarsın Allahu Teâlâ ona peşin ceza vermez, ama sana, işlediğin suçtan dolayı pe­şin ceza verir. Allah'a engel yoktur. Peşin cezanın şekilleri ayrı ayrıdır. Bazan görüldüğünden çok daha fenası olur, kalbini mühürleyip Hak'tan uzaklaştırmak gibi. Hattâ bizim bildiklerimizden bazı­larının başına bu gibi haller gelmiştir. Kılık kıyafeti güzel, fazilet sahibi, diye tanıdığımız bir adam Hicir'de kendisinden bir zelle sadır oldu, bir kadını öptü. Bu zatın tamamen suratı döndü, çirkin bir manzara aldı, hattâ aklı bile karıştı, konuşması değişti. Bu gibi sürç­melerden Allah'a sığınır, ölünceye kadar her türlü fitnelerden bizi korumasını O'ndan dileriz. O, en üstün kerem ve en çok merhamet sahibi olandır.

Yine tanıdıklarımdan birisinden duyduğuma göre Mescîd-i Haram'da kendisinden bir kötülük sâdır oldu ve hem dininde ve hem de bedeninde peşin ve şiddetli bir cezaya çarptırıldı. Zamanımızda da Harem'in hürmetini terkeden pek çokları çeşitli felâketlerle kar­şılaşmışlardır. Eğer sözü fazla uzatmak olmasa ve korkunç manzara teşkil etmeyecek olsa ve aynı zamanda onların gizli hallerini araş­tırıp ortaya koymak gibi bir durum olmasa,, onların da durumlarını gözler önüne sererdim. Fakat bazan olur ki işaret, ibareden daha açık ve beliğ olur. Bizim, bu gibi peşin cezaya uğrayanları haber ver­memiz onları teşhir etmekten ziyâde, bu muhterem yerlerde isyan edip peşin ve görünür bir cezaya çarpılmayan, “Bana bir şey olma­dı” deyip aklanmamasını sağlamaktır. Görünüşte kendisine bir şey olmadığını sanırsa, bu yanlıştır; er geç dünyada onun cezasını çeke­cektir. Bu ise Allahu Teâlâ'nın azametine işaret ettiği, “Mescîd-i Ha­run'da kim zulüm ile yanlış yola saptırmak isterse, onu can yakıcı bir azaba uğratırız.” buyurduğu âhiret azabından önceki dünya aza­bı ile ilgilidir.[18]

 

Son Söz: Harem'in Faziletleri İle İlgili Bazı Hususlara Ve Orada Olanlarla Kimlerin Bulunduğuna İşaret Etmek Beyanındadır

 

Taberâni ve Hâkim'in rivayetlerinde:

“Allahu Teâlâ her gün ve gece bu Mekke mescidine (Kabe'ye) yüz yirmi rahmet indirir. Bunun altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi de oturup Kabe'ye bakanlaradır.”[19], buyurulmuştur. Münziri, “Bu hadisi Beyhaki de hasen sened ile rivayet etmiştir.” demiştir. Ayrıca ben de “izah” haşiyesinde anlattığım gibi saiih hadislerde de rivayet edilmiştir. Orada açıkça belirttim: Harem-i Şerifte bir namaz Ravza-i Mutahhara ve Mescid-i Aksa dışın­daki namazlardan milyonlarca defa faziletlidir. Medine-i Münevvere'deki Mescid-i Nebevi'de kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılı­nan namazdan bin derece; Mescid-i Aksa'da kılman bir namaz ise diğer mescidlerde kılınan bir namazdan beşyüz derece faziletlidir,. Hatta Mescid-i Aksa'da kılınan bir namazın diğer camilerde kılınan bir namazdan bin derece üstün olduğu rivayeti vardır.

Allahu Teâlâ'nın fazlının genişliğini düşün. Buna açıkça işaret edeni ben görmedim.

Taberâni'nin “Evsat”ındaki rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Şüphesiz Kabe'nin dili ve iki dudağı vardır. O (lisânı hâli ile) Allahu Teâla'ya:

“Ya Rab, gelen giden ziyaretçilerim azaldı,” diyerek şikâyette bulundu. Allahu Tealâ ona:

“ Ben, güvercinin yumurtası üzerine eğildiği gibi sana saygı gösteren bir insan yaratırım,”diye vahyetti”.[20]

Bezzar'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Mekke'de bir ramazan, Mekke dışında bin ramazandan hayırlı ve efdaldir.”[21], buyurmuştur.

İbn Mace'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kim ki Ramazanı Şerif de Mekke'de bulunur, orada orucunu tutar ve imkan nisbetinde gece ibâdetini (Teravih namazını) yapar­sa, Mekke dışında yüzbin ay oruç tutmuş sevabı alır. Ayrıca her gün ve gece için ayrı ayrı bir köle azad etmiş sevabı alır. Ayrıca her gün için Allah yolunda süvari olarak gaza etmiş sevabı alır. Yine her gün ve gece için birer hasene kendisine yazılır.”[22], buyurmuştur.

Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Beyt”e, “atik” diye isim verilmesi, Allahu Teala, onu cebâbirenin saldırısından koruduğu içindir. Hiç bir cebbar ona tahakküm edememiştir.”[23], buyurmuştur.

Beyhakî'nin rivayeti, “Yeryüzünde ilk teşekkül eden kara par­çası Kabe'nin yeridir. Oradan itibaren diğer yerler teşekkül etmeye başlamış ve büyüyerek etrafa yayılmıştır.” şeklindedir.

Yine bir rivayet de şu şekildedir: “Yeryüzünde ilk teşekkül eden dağ, Ebû Kubeys'dir. Sonra diğer dağlar ondan uzamıştır.”

Sünen-i Erba'a sahiplerinin rivayetinde Resûl-i Ekrem, “Mekke, ümmülkûra'dır.”[24], buyurmuştur.

Dâre Kutnî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem, “Kıbleye ikram ede­ne Allah da ikram eder.” buyurmuştur. İbn Mâce'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Bu Kabe'ye gereği gibi saygı göstermeye devam ettikçe bu üm­met hayırdan ayrılmış olmaz. Saygı göstermedikleri vakit helak ol­muşlardır.” [25]buyurmuştur.

Şeyh'in rivayeti, “Kabe'ye bakmak ibadettir.” şeklindedir.

Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesei ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Yeryüzünde ilk inşa edilen mescid, Mescidi Haram (yâni Kabe) sonra da Mescid-i Aksadır. Aralarında kürk yıl vardır (kırk yıl ara ile inşa edilmişlerdir).” [26]buyurmuştur.

Buhârî, Müslim ve Neseî'nin diğer rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“İslâm beldelerinden hiç birisi kalmaz ki, onu Deccal çiğnememiş olsun; bundan sadece Mekke ile Medine kurtulur. Medine'nin kapu ve girişlerinden hiç birisi bulunmaz ki, orayı saf saf melekler koru­mamış olsun. Sonra meleklerin bu şekilde muhafazasında bulunan Medine şehri halkı ile beraber üç kere sarsılırı Medine'de ne kadar kâfir ve münafık varsa hepsi dışarı çıkar (Medine'de sadece mü’minler kalır).” [27]

Tirmizi, İbn Hibbân ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“(Ey Mekke) senin kadar sevdiğim ve senin kadar hoşuma giden bir belde yoktur. Eğer kavim ve kabilem beni senden çıkarmasa, ben senden başka yerde durmazdım.” [28], buyurmuştur.

Ahmed, Tirmizi, İbn Hibbân ve Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Vallahi, Allah'ın yerlerinden en çok sevdiğim ve benim için Al­lah'ın yerlerinden en hayırlı olanı sensin. Eğer çıkarılmasaydım, ben senden çıkmazdım.”[29], buyurmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem Mekke'yi fethettiği gün,

“Bu günden sonra kıyamete kadar burada (Mekke'de) gaza ol­maz.”[30], buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Sizden   birinizin Mekke'de silâh   taşıması ona helâl olmaz.”[31]

Buhâri, Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

(Hz. Âişe radıyallahu anha'ya cevaben:)

“Kavmin câhiliyet dev­rine yakın olmasaydı, emreder Beyti yıktırırdım. Kabe'ye, kendisin­den hâriç bırakılan Hicri katardım. Beyti zemin seviyesine indirir­dim. Biri doğuda diğeri de batıda olmak üzere iki kapı yaptırırdım. Ve böylece İbrahim'in koyduğu esasa ulaşırdım.”[32], buyurmuş­tur. Müslim'in rivayetinde ziyade olarak, “Kabe'nin hazinesini de Al­lah yolunda infak ederdim.” [33]kaydı vardır.

Diğer bir rivayet de şöyledir;

Kureyş sellerden yıkılan Kabe'yi inşa ederken mutlak ve kesin olarak helâl bildikleri servetleri ile yapmasına dikkat ettikleri için. binayı küçülttüler. Şadnvan ve Hicir tarafından küçülttüler. Hatta yüksekliğini de azalttılar. Batı tarafın­daki kapısını kapayıp doğu tarafındaki kapısını yükselttiler. Maksadları istediklerini içeri koyup istemediklerini koymamak idi”.

İbn Zübeyr Cr.a.) teyzesi Âişe radıyallahu anhâ'dan bu hadisi duyunca, hemen Kabe'yi yıkıp eski haline getirmeyi düşündü. Sonra Haccac geldi yalnız Hicir tarafından binayı tamamladı. Bata tarafın­daki kapıyı kapadı ve doğu kapısını yükseltti.

Buhârî'nin tahricinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“(İlerde) bazı kimseler Kabe'yi yıkmayı kastedecektir. Bunlar Beydâ denilen yere geldiklerinde komutanlarından son neferine kadar hepsi yere hatırdırlar.”

Hz. Âişe diyor ki: Ben:

“Ya Resûlallah, bunlar başlarından sonlarına kadar nasıl ba­tırılırlar; halbuki bunların arasında çarşı halkı vardır ki, bunlardan sayılmazlar?” dedim. Resûl-i Ekrem:

Evet, bunlar başlarından sonlarına kadar batırılırlar. Sonra bu batanlar niyetlerine göre dirilirler,” buyurdu.[34]

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde,

“(İlerde) birisi Kabe'ye sığınır. Ona (onu öldürmek için) ordu gönderilir. Helak olacakları beyda, denen yere geldikleri vakit hepsi yerin dibine geçirilir.” buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.) Resûl-i Ek­rem'e:

“Bu orduya istekleri dışında katılanlann durumu ne olur?” di­ye soruldu. Resûl-i Ekrem:

“Evet, o da onlar ile yerin dibine geçirilir, ancak o (kıyamet günü) niyetine göre haşrolur.” [35]buyurdu.

“Ed-Dürer fi alamâti Mehdi el-Muntazar- adlı eserde; Kabe'ye sığınacak olanın Mehdi olduğunu, o meydanın da Huleyfe olduğunu anlatmıştım.

Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde “Onlardan tek bir kişi ka­lacak ve durumu gelip haber verecektir. Onlar bu arada Şam'dan adam gönderip Mehdi'yi öldürmek isteyeceklerdir. O, Medine'den kaçıp Mekke'ye gidecek ve Kabe'ye sığınacaktır.”

Ahmed ve Buhâri'nin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem Kabe'yi yı­kacak Habeşi'yi anlatırken:

Kabe'yi yıkacak o apışık. İri yakalı ko­yu siyah Habeşi'yi, Kabe'nin duvar taşlarını birer birer kopardığını görür gibiyim.” [36]buyurmuştur.

Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur:

“Hacerü'l-Esved cennettendir. İnsanlar akşam tavaflarını yapar yatarlar. Sabahleyin tavaf için kalktıklarında Hacerü'l-Esved'in kay­bolduğunu görürler. Hacerü'l-Esved kıyamet günü iki gözü, bir dili ve iki dudağı olduğu halde haşrolur. Gözleri ile bakar, dili ile konu­şur ve kendisini hakkıyle selamlayanın lehine şehadette bulunur”.

Hacerü'l-Esved hakkında gelen diğer bir rivayette, “Hacerü'l-Es­ved, dünyada selamlayanlara şehâdet eder ve kıyamet günü şefaatte bulunur. Şefaati de makbuldür.” buyurulmuştur. Bu rivayetin sene­di hasendir.

Yine aynı sened ile gelen bir rivayette,

“Kıyamet günü Rükn-u Yemânî Kubeys tepesinden daha büyük olarak mahşer yerine gelir. Dili ve dudakları da vardır.”[37], buyurulmuştur.

Diğer bir rivayette, “Hacerü'l-Esved, billur gibi parlak bir taş olarak gökten Ebû Kubeys dağına indirildi. Orada kırk yıl bekledik­ten sonra İbrahim aleyhisselâm tarafından yerine kondu.”[38] buyurulmuştur.Bu, İbn Ömer(r.a.)'danmevkuf olarak rivayet edilmiş­tir, İbn Ömer (r.a.) kendiliğinden böyle bir söz söyleyemez, mutlak onu Resûl-i Ekrem'den duymuştur.

Diğer bir rivayette, “Hacerü'l-Esved yeryüzünde Allahu' Tealâ'nın yemini, yümn-u bereketidir. Allah'ın kullarını musafaha eder. Yâni insanlar Hacerü'l-Esvedi istilâm ettikleri vakit onlara yümnü bereket verir.” [39]şeklindedir.

Diğer bir rivayette,

“Allahu Teâlâ kıyamet günü Hacerü'l-Esved ile Rüknü Yemâni’yi, iki göz, dil ve iki dudakları olduğu halde diriltir. Bunlar, sıdk u vefa ile kendilerini istilâm edenlerin lehlerine şehâdette bulunurlar.”[40] buyurulmuştur.

“Bütün günahlar Hacerü'l-Esved'in yanında dökülür.”

“Hacerü'l-Esved ve Makamı İbrahim, cennet yakutlarından birer yakutturlar.”

“Yeryüzünde cennetten, Hacerü'l-Esved'den başkası yoktur.”

Rüknü Yemâni'de yetmiş melek, -Allah'ım, ben senden dünya ve âhirette afiyet dilerim. Ey Rabbımız, bize dünyada da hasene ver, âhirette de hasene ver ve bizi cehennem azabından koru.” dîye dua edenlerin dualarına âmîn derler.

Rükün ile makam arasında “Mültezim” vardır. Burada bütün dertlilerin dilekleri kabul olur ve dertlerinden kurtulurlar.

“Cebrail aleyhisselâm yeri eşerek Zemzem'i meydana çıkardığı vakit İsmail aleyhisselâmın annesi Hacer, su akıp gitmesin diye et­rafını çevirip göl haline getirdi. Allah ona rahmet etsin, eğer suyu kendi başına bıraksaydi devamlı olarak akacaktı. O, Cebrail aley­hisselâmın açtığı çukurdur. Ondan kana kana içmek, nifaktan kurtuluştur. O, yeryüzündeki bütün sulann hayırlısıdır.” Bütün bunlar hadîs mealleridir.[41]

 

Ayrıca Sahih Ve Hasen Rivayetlerle Gelen Hadîslerden Bazıları

 

Ebû Hureyre (r.a.) den rivayete göre, şöyle demiştir: “Resûl-i Ekrem'e:

“Amellerin hangisi efdaldir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

“Allah'a ve Resulüne İman etmektir,” buyurdu.

“Sonra hangisi?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Allah yolunda cihad,” buyurdu.

“Sonra hangisi? dediler. Resûl-i Ekrem:

“Hacc-i mebrûr (makbul olan hac),” buyurdu.[42]

“Her kim Allah için hacceder de cinsî münâsebette ve devâisînde bulunmazsa anasının onu doğurduğu gün gibi günahlardan te­mizlenmiş olur.” [43]

“Bir umre, kendisiyle öbür umre arasındaki zaman içinde işleni­len günahlara keffârettir. Hacc-ı mebrûrun da sevabı ancak cennet­tir.” [44]

Bu husus ile ilgili hadisleri genişçe -Menâsikü'n-Nevevi- adlı Kitabın haşiyesinde topladım, isteyen oraya baksın.

“Ey Ömer, bilemedin nü îslam kendisinden önceki günahları yok eder. Hicret de ondan önceki günahları yok eder. Hac da ondan ön­ceki günahları yok eder.” [45]

“Bir adam Resul-i Ekrem'e gelerek:

“Ya Resûlallah, ben zayıf ve korkak bir kimseyim, ne yapa­yım?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“O halde kendisinde heybet ve şecaat aranmayan bir cihada gel, o da hacdır,” buyurdu.[46]

“Yaşlının, çocuğun,   zayıfın ve kadının   cihadı, hac ve umre­dir.” [47]

“Hac ve umre amellerin en efdaü olan iki ameldirler. Bunlardan efdali, yine bunlar gibi Hacc-ı mebrûr veya umre-i mebrûredir.” [48]

“Hacc-ı mebrûr'un cennetten başka mükafatı yoktur.” buyurdu.

“Hac nasıl mebrûr olur?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Yemek yedirmek ve güzel konuşmakla,” buyurdu.[49]

Resûl-i Ekrem:

“Hac ile umreyi birbirine tabi kılın, zira onlar yoksulluğu gide­rir ve ateş demirin pasını döktüğü, altun ve gümüşü temizlediği gibi onlar da günahları mahvederler. Hacc-ı mebrûr için sevap, ancak cennettir, başkası değildir.” [50]

“Binici olarak hacceden hacının, vasıtasının attığı her adım için ona yetmiş hasene vardır. Yaya olarak hacceden hacmin, attığı her adım için ona harem hasenelerinden yediyüz hasene vardır.” buyur­du. Resûl-i Ekrem'e:

“ Haremin haseneleri nedir?” diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

“Haremin her hasenesi yüzbîn haseneye eşittir,” buyurdu.[51]

Hâkim bu rivayetin Sahih olduğunu söylerse de, ravileri arasın­da İmâm Buhâri'nin zayıf olarak tanıdığı İbn Sevâde vardır.

Bir rivayette, “Âdem aleyhisselâm Hind diyarından bin kere ya­ya olarak haccetmiştir.” İbn Huzeyme bunun Sahih olduğunu söy­lerse de, hadlsde bilinmeyen ravi vardır.

“Hac ve umre yapanlar Allahu Teala'nın ordusudur. Onları davet ettiği zaman onlar icabet ederler, onlar Allah'tan istedikleri va­kit, Allah onlara istediklerini verir.” [52]

“Allah'ım, hacıları ve hacıların mağfiret diledikleri kimseleri ba­ğışla.” [53]

“Bu Beyt'ten yararlanın, zira o iki kere yıkıldı, üçüncüde refolur.” [54]

Rivayete göre:

“Allahu Teâlâ Âdem aleyhisselâmı yere indirdiği vakit, ona;

“Ey Âdem, seninle yeryüzüne bir menzil veya durulacak bir yer indireceğim ki, orada kılınan namaz, Arş'ımda kılman namaz gibi sevap olacaktır. Onu tavaf ise Arş'ımı tavaf demek olacaktır. Tufan zamanında göklere yükseltildi. Peygamberler onu tavaf eder­ler, fakat tam mânâsıyle yerini bilemezlerdi. Allahu Teâlâ İbrahim'e yerini bildirdi. İbrahim aieyhisselâm beş dağdan getirdiği malzeme ile onu inşa etti. Bunlar Hira, Sebir, Lübnan, Tür ve Hayr dağları­dır. Siz de imkânlarınız nisbetinde bundan faydalanın.” [55]buyurulmuştur.

Bunlar İbn Ömer (r.a.) in rivayetleridir. İbn Ömer (r.a.) bunları kendiliğinden söyleyemiyeceğine göre, bunlar merfûdur.

Râvilerinin hepsi mevsuk olan Münziri'nin bir rivayetinde, “Hac maksadıyla Kabe'yi kastederek yola çıkan kimsenin devesi (biniti) adımı her kaldırıp koydukça, bu kimsenin bir günahı mahvolur ve kendisine bir sevap yazılır. İki rek'at tavaf namazı kıldığında İsmail aleyhisselâmın evlâdından bir köle azâd etmiş sevabı alır. Safa ile Merve arasında sa'yettiği vakit yetmiş köle azâd etmiş gibi olur. Ara­fat'ta vakfede bulunduğunda, kumların, yağmur damlaları ve deniz dalgaları kadar çok olsalar günahları mağfiret olur. Cemrelerin herbiri büyük günahların keffâretine sebeptir. Kurban ise Allah katın­da muhafaza edilen bir azıktır. Saçını tıraş ettiği zaman her kıl kar­şılığında bir günahı bağışlanır. Bundan sonraki tavaf ile bir melek ellerini omuzlarına kor ve, “Artık senin geçmişin bağışlandı, şimdi geleceğin için amel et.” der.” buyurulmuştur.

“Kim ki haccetmek üzere yola çıkar ve yolda ölürse, kıyamete kadar kendisine bir hac sevabı yazılır. Her kim umre için yola çıkar ve yolda ölürse kıyamete kadar kendisine bir umre sevabı yazılır. Her kim gaza için yola çıkar ve ölürse, kendisine kıyamete kadar gaza sevabı yazılır.” [56]

Hz. Âişe radıyallahu anha umre ederken Resûl-i Ekrem kendi­sine, “Senin mükâfatın çekeceğin zahmete göredir. Hac yolundaki masrafın, Allah yolunda cihaddaki masrafın yediyüz mislidir.” bu­yurmuştur.

“Hacceden bir vakit yokluk görmez.” [57]

Ramazan-ı Şerif'de bir umre, benimle yapılan bir hacca denk­tir.” [58]

Resûl-i Ekrem'den sordular:

“Seninle yapılan hacan muâdili nedir?” Resûl-i Ekrem cevap verdi:

“Ramazanda yapılan umredir.” [59]

 “Gününü ihramlı geçiren her mü’minin günahını güneş siler sü­pürür.” [60]

“Herhangi bir Müslüman telbiye eder (Lebbeyk der)se, sağında ve solunda -dünyanın tâ öbür ucuna kadar- bulunan ağaç veya kerpiç onun telbiyesine katılır.”[61]

“Rükn-i Yemânî ile Hacerü'l-Esved'i meshetmek günahlara keffârettir.”[62]

“Tavaf eden, her adımını kaldırıp koymakta bir günahı mahvo­lur ve defterine bir sevap yazılır.”

“Lağıv yapmadan yedi kere Kabe'yi tavaf eden kimse bir köle azâd etmiş gibi olur.” [63]

 

154. : Medine Halkını Korkutmak

 

155. : Medine Halkına Kötülük Düşünmek

 

156. : Medine'de Bir Kötülük İhdas Etmek

 

157. : Medine'de Kötülük Îhdas Edene Yardımcı Olmak

 

158. : Medine'de Kötülük İhdas Edecek Olanlara Gerekli Hazırlığı Yapmak

 

159. : Medine'nin Ağaç Ve Bitkilerini Kesmek

 

Buhârî ile Müslim'in Sa'd radıyallahu anh'den rivayetlerine göre Resûli- Ekrem:

“Medine ahâlisine hile ve kötülük yapmak isteyen kimse, tuzun suda erimesi gibi mahvolur gider.”[64], buyurmuştur. Müslim'in diğer bir rivayetinde ilâve olarak,

“Medine ahâlisine kötülük yapmayı düşünen kimseyi kalayın ateşte veya tuzun suda erimesi gibi, Allah ateşte eritir.” [65]buyurulmuştur. Münziri, bu hadisin, Ashâb'dan bir cemaat tarafından ri­vayet edildiğini söylemiştir.

Âhmed'in Sahih sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Medine ahâlisini korkutan kimse, beni korkutmuş olur.” [66]

Buna “Mecâz-ı mukabele” denir. Resûl-i Ekrem'i korkutmak, aradaki vuslatı, bağı kesmek demektir. Çünkü korkutmanın sonu, düşmanlı­ğın başlaması, aranın açılmasıdır. Bunlara terettüb eden, korku, re­zalet ve azâbtır.

Taberâni'nin ceyyid sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allah'ım, Medine ahâlisine zulmeden ve onları korkutan kimse­yi Sen korkut. Allah'ım, meleklerin Ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Onun, farz ve nafileden hiç bir ibadeti kabul olmaz.”[67] buyurmuştur.

Buhâri ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

Tembih; Bu altı hususun den sayılmaları, bu Sahih hadîs­lerden açıkça anlaşıldığı halde, Medine halkını korkutmanın ve on­lara kötülük düşünmenin den sayanları görmedim. Ancak müteahhirîn âlimlerinden bazıları bunları tasrih ederek Medine'nin hür­metini helâl tanımak ve orada îslâmiyete uymayan şeyi îcad etmek, kebâirdendir, demişlerdir. Bunların da açık hadîslerde ifade edilen ve anlattığım şeylerdir.

Şayet, Medine ahâlisini korkutmak ve onlara kötülük murad et­mek gibi hareketlerin den olmaları, yalnız Medîne'Hlere karşı işlenmiş bir suç olmalarından değildir. Her yerde de dir. Nite­kim aşağıda gelecek zulüm bahsinde bunlar açıkça ifâde edilecektir, dersen:

Derim ki: Bunun hususiyeti; her ne şekilde olursa olsun, bu ahâ­liye karşı kötülük düşünmek, dir. Her yerde her çeşit düşün­ce  olmayabilir.[68]

 

Medine'nin Fazileti İle İlgili Sahih Ve Hasen Hadîsler

 

“Müslüman olan ümmetimden her kim Medine'nin sıkıntı ve şid­detine tahammül ederse, kıyamet günü ona şahid veya şefaatçi olu­rum.” [69]

“Medine'nin iki taşlık arasını haram ediyorum; ağacının kesilme­si veya avının öldürülmesi yasaktır. Eğer bilseler, Medine onlar için hayırlıdır. Ondan yüz çevirerek onu terkeden olursa, o kimseden da­ha hayırlı olan bir kimseyi Allahu Teâlâ yerine getirir.”[70] 

“Bir zaman gelecek kî Medine halkı oradan çıkıp etrafa dağıla­caklar, mahsulü bol ve yaşantısı rahat yerler arayacaklardır. Bu yer­leri bulacaklar, sonra geri dönüp çoluk çocuklarını da alıp gidecek­lerdir. Bilselerdi Medine'(de kalmaları) onlar için çok daha hayırlı idi.” [71]

Sizden imkânı olup gücü yeten, Medine'de ölsün. Zira Medine'­de ölene (kıyamet günü) ben şahit ve şefaatçi olurum. Aynı zamanda Medine'ye veba hastalığı ile Deccal giremez.” [72]

“Allah'ım, senin Halilin, kulun ve peygamberin İbrahim, Mekke'liler için sana dua etti. Ben Muhammed, hem kulun ve hem de Re­sulünüm. İbrahim'in Mekke'liler hakkındaki duası gibi ben de Medine'liler hakkında sana dua ediyorum. Bunları, sa’, müdd ölçekle­rinde ve meyvelerinde mübarek kıl. Allah'ım, Mekke'yi bize sevdir­diğin gibi Medine'yi de bize sevdir. Medine'deki hastalıkları Humm'a gönder, Allah'ım, İbrahim'in dilinde Mekke'nin etrafını haram etti­ğin gibi, ben de Medine'nin şu iki kayalık arasını haram ediyorum.” [73]

“Allah'ım, bizi meyvemizde mübarek kıl, meyvemizi bereketli yap. Şehrimizde bizi mübarek eyle. Sa'ımızda müdd'ümüzde (ölçek­lerimizde) bizi mübarek kıl. Allah'ım, senin kulun Halil'in ve Peygam­berin İbrahim, Mekke için sana dua etti. Ben kulun ve peygamberin de aynı onun duası gibi Medine için sana dua ediyorum.” [74]

“Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Me­dine'de hiç bir şey, hiç bir yarık ve delik yok ki, başında iki melek onu korumamış olmasın.” [75]

“Allah'ım, şehrimizi bereketlendir. Allah'ım, müdd'ümüzü, sa'ımızı (ölçülerimizi) bereketlendir. Allah'ım, Şam'ımızı, Yemen'imizi bereketlendir.” diye dua etti. Adamın biri:

“Ya Resûlallâh, Irak'ı?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Orada şeytanın boynuzu doğar ve fitneler kaynar,” buyur­du.[76]

“Medine İslâm'ın kubbesi, çatısı, imanın karargâhı, hicret yeri, helâl ve haramın barınağıdır.” [77]


 

[1] Sünenü't-Tirmizi, 3/167.

[2] et-Tergib ve't-Terhîb, 2/211 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen).

[3] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/38 (Bezzâr’ın rivayetinden naklen).

[4] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/206 (Taberâni’nin “Evsat”inde ve Ebû Yâlâ’nın rivayetlerinden naklen).

[5] el-Munafikûn: 63/10.

[6] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 588-590.

[7] Bunlar, Şafiilerin görüşleridir. Hanefîlere göre; oruçlu olduğu halde kas­ten yemek, içmek ve cinsi münâsebette bulunmak şekillerinden hangisi ile olursa olsun, orucunu bozan kimseye hem kaza ve hem de keffâret gere­kir. Hacda Arafat'ta vakfede bulunmadan önce ailesiyle cinsî münâsebette bulunan kimsenin haccı batıl olur ve bir dem (koyun kurban etmesi) ge­rekir.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 591.

[8] el-Mâide: 5/95.

[9] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 591-592.

[10] Kocanın izni ve rızası olmadan kadının oruç tutması, Hanefi mezhebinde mekruh olduğu yukarda dip not olarak ifade edilmişti.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 592.

[11] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 593.

[12] el-Hacc: 22/36.

[13] Lokman: 31/13.

[14] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 7/70 (Ahmed, Ebû Yâlâ ve Bezzar'ın rivayetlerinden naklen).

[15] el-Hacc: 22/25.

[16] Sünenü Ebi Dâvûd, 2/213.

[17] Mecmeu'z-Zevâid. ve Menbeu'l-Fevâid, 7/285. (Ahmed'in rivayetinden nak­len).

[18] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 593-599.

[19] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/292. (Taberani’nin “Kebir” ve “Evsat”indeki rivayetinden naklen. Hadisin senedinde metruk olan Yusuf b. es-Sefer var).

[20] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/208 (Taberâni'nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen. Senedde zayii olan Sehl İbn Karin vardır).

[21] Mecrmeuz-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/145 (Bezzar'ın rivayetinden naklen).

[22] Sünenü İbn Mâce, 2/1041.

[23] Sünenü't-Tirmizî, 5/324.

[24] Bulunamamıştır.

[25] Sünenü İbn Mâce, 2/1038.

[26] Sahihu Müslim, 1/370; Sahihul-Buhâri, Hac bahsi; Sünenü’n-Nesei, 2/33; Sünenü İbn Mace 1/248.

[27] Sahihu Müslim, 4/2265; Sahihu’l-Buhari, Hac bahsi.

[28] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/283.

[29] Sünenü İbn Mâce, 2/1037.

[30] Sünenü't-Tirmizi, 4/159.

[31] Sahihu Müslim, 2/989.

[32] Sahihu Müslim, 2/969; Sahihu’l-Buhari, Kitabu Vucûbil-Hac.

[33] Sahihu Müslim, 2/969.

[34] Sahihu’l-Buhari, Kitabul-Buyû.

[35] Sahihu Müslim, 4/2209.

[36] Sahihu-Buhâri. Kitabu vucûbu’l-Hacc.

[37] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/242 (Ahmed ve Taberânî'nin riva­yetlerinden naklen).

[38] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/243 (Taberânî'nin rivayetinden nak­len).

[39] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/242 (Taberânî'nin rivayetinden nak­len).

[40] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/242 (Taberânî'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[41] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 599-607.

[42] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'1-îmân; Sahihu Müslim, 1/88.

[43] Sahihul-Buhari, Kitabu vucûbi'1-Hacc; Sahihu Müslim. 2/983, 984.

[44] Sahihu'l-Buhâri, Hac ve Umre bahsi; Sahihu Müslim, 2/983.

[45] Sahihu Müslim, 1/112.

[46] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/206 (Taberani'nin “Kebir” ve “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[47] Sünenü-n-Nesei, S/114.

[48] Mecmeu'z-Zavaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/207 (Ahmed ve Taberani’nin rivayetinden naklen).

[49] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/207 (Taberani’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[50] Sünenü't-Tirmizi, 3/166; Sünenü-n-Nesei, 5/116, 116.

[51] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid,-3/209 (Bezzâr'ın rivayetinden naklen. Benzerini de Taberani “Kebir” ve “Evsat”inde rivayet etmiştir).

[52] Sünenü İbn Mâce, 2/966.

[53] Bezzâr ve Taberânî benzerini rivayet etmişlerdir.(Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/211).

[54] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/206 (Taberânî “Kebir”indeki riva­yetinden naklen). Bezzâr da aynı hadisi rivayet etmiştir.

[55] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'I-Fevâid, 3/288 (Taberâni'nin “Kebir”inde mev­kuf olarak rivayetinden naklen).

[56] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/208 (Taberânî'nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[57] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/208 (Taberânî'nin “Evsat”inde ve Bezzâr'ın rivayetlerinden naklen).

[58] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/280 (Taberâni'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[59] Mecmeu'z-Zevâid ve' Menbeu'l-Fevâid, 3/280 (Taberânî'nin “Kebirsinde ve Bezzâr’ın rivayetlerinden naklen).

[60] et-Tergib ve't-Terhib, 2/188.

[61] Sünenü’t-Tirmizi, 3/180; Sünenü İbn Mace, 2/974.

[62] Sünenü’t-Tirmizi,  3/280.

[63] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/245 (Taberani'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 607-613.

[64] Sahihu’l-Buhâri, Fezâilü’l-Medine; Sahihu Müslim, 2/1008.

[65] Sahihu Müslim, 2/992.

[66] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/306 (Âhmed'in rivayetinden naklen).

[67] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/306. (Taberâni’nin “Kebir” ve “Evsat”indeki rivayet­lerinden naklen).

[68] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 613-615.

[69] Sahihu Müslim, 2/1004.

[70] Sahihu Müslim, 2/992.

[71] Mecmeu'a-Zevaid ve Menbeu’l-Fevâid, 3/300 (Ahmed ve Bezzar'ın rivayet­lerinden naklen).

[72] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 3/306 (Taberâni’nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[73] Mecmeu'z-Zevâid re Menbeu'l-Fevâid, 3/305 (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[74] Sahihu Müslim, 2/1000.

[75] Sahihu Müslim, 2/1002.

[76] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu'l-Fevaid, 3/305 (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[77] Mecmeu'z-Zevaid ve Menbeu’l-Fevaid, 3/298 (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 615-617.