İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

YEMEK KİTABI

 

170. : Temiz Olan Sekir Verici Maddeleri Yemek

 

Bir kısmını Nevevî'nin diğer kısmını da başkalarının tasrih et­tikleri gibi bunlar haşhaş, afyon, benek, anber, za'feran ve cevzetü't-Tıb gibi sarhoşluk verici maddelerdir. Vuruculuk ve saldırganlığa se­bep olan sulu içkiler ise de bu saydıklarımız da aklı karıştırırlar. Meş­rubat bölümünde bu konu ele alınacaktır.

Bu açıklamadan, bunlara uyuşturucu madde denmesinde bir sa­kınca olmadığı anlaşılır. Çünkü bunlar aklı karıştırır, vücudu uyuş­tururlar. Bunların hepsi Müskir veya uyuşturucu olduklarına göre, bunları kullanmanın, tıpkı şarap kullanmak gibi, fısk ve  ol­masında şüphe yoktur. Diğer içilen Müskirat hakkındaki veidler, bu keyif verici ve uyuşturucu maddeleri kullanmakta da geçerlidir. Çün­kü insanı diğer hayvanlardan ayıran, kelâm derecelerine yükselten, Allah ve Resulünün buyruklarını anlamaya âlet olduğu için, Şariin korumasını istediği aklın izâlesinde bu maddelerin de şarap gibi et­kileri vardır. Bu hükümde şarap ile ortaktırlar. O da aklı izâledir. Bunlar da o halde ilerde şarap hakkında anlatacağımız veîdler, aynı şekilde bunlar hakkında da câridir. Bu hususta da “Tehzîrü's-Sikât an Istimain-Kefteti ve'n-Niât” isimli bir eser telif” ettim. Bu eseri, Ye­men âlimleri, bunlar hakkında ihtilâfa düşüp, birinde helâl, diğer iki­sinde haram oldukları yazılan üç risale bana gönderip gerçeğin açık­lanmasını benden istedikleri vakit yazdım ve bunlardan sakınılması gerektiğini belirttim. Orada özellikle diğer sarhoşluk verici ve uyuş­turucu maddeler üzerinde durdum. Oradaki açıklamanın bir özetini burada vermeyi uygun buldum. Bütün bunların haram olmasındaki esas, “Müsned”inde Ahmed'in ve “Sünen”inde Ebû Davud'un rivayet ettikleri hadîslerdir.

Hadîs:

“Resûl-i Ekrem sekîr veren, aldı karıştırıp bedeni uyuşturan her maddeden nehyetmiştir.”[1] Bunların hepsi sarhoşluk verir, be­deni uyuşturur ve aklı izâle eder.

Garafî ve İbn Teymiye'nin hikâye ettiklerine göre, haşhaşın ha­ram olmasında icma vardır. Hattâ buna helâl diyen kâfir olur. İmam­ların bunlar hakkında bir şey söylememiş olmaları, bunların zama­nında bunların bulunmamasındandır. Bunlar, Tatar devletinin zuhu­ru olan Hicrî altıyüz yılının sonlarında ve yediyüz yılının başlarında meydana çıkmışlardır.

İmâm Mâverdi diyor ki:

“Bir bitki ki, insanda -aşırı gülmek gibi- şiddetli ve olağanüstü bir durum meydana getirir, o bitkiyi kullanana had –ceza- gerekir”.

Tıb cevizine gelince; burada Mekke uleması ile Mısır uleması ara­sında ihtilâf çıkmıştır. Yaptığım araştırma sonunda verdiğim fetva ile onların ulaşamadıkları sonuca ulaştım. Müteahhirîn uleması, araş­tırma yapmadan ihtilaflı bir şekilde görüşlerini açıklıyorlardı. Fakat bana sorulunca, ben, büyük zatlar olsa bile, benim görüşüm hilâfın-daki görüşlerini reddetmek için araştırmaya koyuldum. Davamı açık ve doğru delillere istinad ettirerek fştvamı .verdim ve başarıya ulaş­tım.

Bana sorulan soru kısaca şu idi: “Tıp cevizinin yenmesinin ha­ram olduğunu şimdiye kadar imamlardan ve mukallidlerinden söyleyen olmuş mudur? Kendiliğinden bunun yenmesinin haram olduğu­na dair fetva veren bir âlim var mı? Varsa bunun fetvasına uymak vacip midir?”

Verdiğim cevabın özeti şöyledir: “Şeyhu'l-lslâm İbn Dakik bu cevizin Müskir olduğunu söylemiştir. Şafiî ve Mâliki'nin sonradan gelen âlimleri bunu ondan rivayet ederek ona itimad etmişlerdir. Hattâ İbn İmad bu hususta daha da ileri giderek, haşhaşât ile bu ce­vizi bir tutmuştur. Bunun açıklaması şöyledir: Firâki'den hikâye edildiğine göre, Firâkî, zamanının bir fakîhinden naklederek, haşha­şın yaşı ile kurusu arasında fark olduğunu, yaş iken yaprağı sekir vermediği halde kuruduktan ve toz haline geldikten sonra sekir ver­diğini söylemiş, doğrusu bunun yaşı ile kurusu arasında bir fark yoktur demiştir. Çünkü haşhaş da tıp cevizine, za'feran, afyon ise sekir verip vücudu uyuşturan maddelerdir.” Nitekim Kastalânî “Tekrunü'l-Maişe” adlı eserinde bunu böyle ifâde etmiştir.

Şimdi Firâkî'nin, “Doğrusu budur.” sözü üzerinde düşün. Ayrıca haram olmasında ulemânın ittifak ettiği haşhaşın haramlıhğını bu cevize katmıştır. O halde aklı izâle etmesi veya uyuşturucu olması bakımından haram olduğunda hiç şüphe yoktur. Bunun sekir verme­sinde Şafiî ve Malikîler Hanbelîlere uydular. Bunların müteahhirin imamlarından olan İbn Teymiye, Müskir olduğunu kesinlikle söyle­miş, onlar da ona bu hususta uymuşlardır. Hanefi imamlarından ba­zılarının sözlerinin özeti de budur. Nitekim Murğinânî fetvasında, “Benek otundan sarhoşluk veren kısrak sütünden yapılan içki ha­ramdır. Bununla beraber içene had vurulmaz. Ebü Hafs böyle de­miştir. Şemsu'l-Eimme es-Serahsî de bunu böylece tasrih etmiştir.

İbn Dakik ve diğerlerinin sözlerinden, bu cevizin benek otu gibi olduğunu anladık. Hanefiler benek otunun sekir verip haram oldu­ğunu kabul ettikten sonra, bu cevizin de haram olduğunu kabul et­meleri gerekir. Demek ki bu ceviz, bütün imamlara göre haramdır. Ancak Şafii, Mâliki ve Hanbelilere göre haram oluşu nass iledir, Hanefilere göre iktizâendir. Zira bu ceviz, ya sekir verir ya da uyuştu­rur. Bunlardaki kaide cevize kıyas edilen haşhaştaki hükme göredir.

“Tezkire” adındaki Kitabında Şeyh Ebû İshak, “Şerhu'l-Muhazzeb”de Nevevi ve İbn Dakik'in anlattığına göre, bu ceviz sekir veri­cidir. Zerkeşî de, “Bize göre buna muhalefet edeni bilmiyorum-” de­miştir. Onlara göre sarhoş, kekeleyerek konuşan, sırlarını açıklayan veya yeri gökten, enini boyundan ayıramayan kimsedir. Firaki bu hususta sözü uzatmış ve muhalefet şerhi yürüterek, onun sekir vermediğini söylemiştir. Sonra da aklı ifsad ettiğini söylemiştir. Böylece bir sözde karar kılmamiştır.

Bunun sekir verici olduğunu kesinlikle söyleyenlerden bir kısmı da, bitkilerden anlayan bilginlerdir. Zaten bu hususta otorite de on­lardır. İbn Teymiye de bu görüştedir. Ondan sonra gelip onun görü­şüne uyanlar da aynı fikirdedir. Halbuki bu hususta gerçek olan, mutlak surette sarhoşluk verir ve mutlak surette ifsad eder diyen­lerin görüşlerinin aksinedir. Çünkü bazan sarhoşluk anılır da yalnız aklı karıştıran mânâ kastedilir ki bu, genel bir deyimdir. Bazan da aklı karıştırmakla beraber fazla ve aşın derecede neş'e mânâsına gelir ki, bunda özel anlam vardır. İşte sarhoş dendiği vakit mutlak olarak bu mânâ kastedilir. Birinci mânâya göre sarhoşluk ile uyu­şukluk arasında umum mutlak vardır, yâni her uyuşturucu sarhoş­luk verir, her sarhoşluk veren uyuşturucu değildir. Ceviz, haşhaş ve benzerleri için sarhoşluk vericilerdir demek, uyuşturucudurlar de­mektir. Hayır, bunlar Müskir değildir diyen de sarhoşluk kelimesinin özel anlamını kullanmıştır.

Bunun gerçeği şudur: Şarap ve benzeri sulu içkiler ile sarhoş olan kimse neş'elenir, hoplar zıplar, na'ra atar, haykırır, kıskanç olur, şuna buna çatar ve saldırır. Fakat ceviz ve haşhaş gibi maddelerle sarhoş olan, tamamen bunun aksine, durgunlaşır, uyuklar, kızmaz, kıskanç olmaz ve uyuşur kalır. Şarap ile sarhoş olmanın şanı o, bu gibi otlar ile sarhoş olmanın şanı da budur. Benim, “Her ikisindeki şanından sebep” sözümle, Zerkeşî'nin Karafi'ye karşı irade ettiğinin reddi anlaşılmış olur.

Zerkeşi diyor ki: “Bazı sulu içkilerde bu ot ve tohumlardaki uyuşturuculuk vasfı bulunduğu gibi, bu ot ve tohumlarda da sulu içkile­rin verdiği neş'e, hiddet, ve saldırganlık gibi vasıflan da bulunur”. Bu reddin tevcihi şöyledir: Şüphe ile kaldırılan bir hükümde, bazı fertlerin o şüphenin dışında kalmaları bu hükme tesir etmez. Meselâ, seferde namazın kısaltılması zorluk şüphesiyledir. Seferin her cüz'ünde bu hüküm bulunmasa da, bu hüküm böyle olmasına ve nama­zın kısaltılmasına zarar vermez. Bunlarda da hüküm böyledir; bi­rinde bulunan vasıflarının tamamının diğerinde bulunmaması veya birinin özelliğinden olan bir niteliğin diğerinde bulunmaması aynı hükmü taşımalarına zarar vermez. Bu açıklama ile beraber, haşhaş­ta sarhoşluk var veya haşhaşta uyuşturuculuk vardır diyenler ara­sında fark olmadığı, her iki tarafın da aynı şeyi söylemiş oldukları anlaşılmıştır. Zerkeşî, “aklı ifsad eder, bozar” dendiği vakit, bu an­laşılmaz. Çünkü “cinnet ve baygınlık da aklı bozar- diye buna itiraz etti ise de bu, özel bir ifsad olmakla onun itirazını reddeder. Böy­lece o, uyuşturucudur, diyenin sözünün doğruluğu ve ona itiraz ede­nin sözünün çürüklüğü ortaya çıkmış olur. Fakat bu da cehaletinin özür sayılması iledir. Yoksa biz ulemâdan gelen rivayetlerle duru­mu böyle birleştirdikten sonra, hâlâ haşhaşın helâl olduğunu, sar­hoşluk vermediğini, uyuşturmadığını sanırsa, en ağır bir şekilde tazir edilir. Hatta İbn Teymiye ve onun görüşünde olanlar, haşhaşı he­lâl kabul edenlerin küfrüne kail olmuşlardır. Şu büyük mezhepler karşısında bu gibi vartaya düşmekten kişi sakınmalıdır.

Bütün bu anlattıklarımız karşısında, onun nasıl aklı ifsad ettiği­ni ve günahını bile bile fâsid garazları için tıp cevizini helâl saymak­ta İsrar etmeleri şayan-ı hayrettir. Halbuki onların garaz ve maksat­ları daha başka birçok şeyler ile de temin edilebilirdi. Tabiplerin başı İbn Sina bu cevizin, bir buçuk ağırlığında sünbül kullanmakla, cevi­zin sağladığı fayda sağlanmış olur. Diğer tabiplerin dedikleri gibi, ce­vizin, kanın hareketine olan zararını da önlemiş ve böylece hem mad­di ve hem de manevî zararından, günahından ve Allahu Teâlâ'nın azabından kurtulmuş olur, demiştir. Gerçeği Allah bilir.   

“Havi's-Sağire” adlı eserin bazı şerhlerinde, Müskir olduğu sabit olduğu takdirde haşhaş necisdir, demiştir. İbn Teymiye'nin “Siyâset” adlı Kitabında, “Şarap gibi haşhaş istimal edene de had vaciptir. An­cak bu, kuru bir madde olup içilecek mayi halde olmadığı için fukahâ necasetinde üç şekilde ihtilaf etmiştir:

Ahmed ve diğer bazılarının mezhebinde necis olduğu söylenir ki, doğrusu da budur. Hayvanı sarhoş etmek haram olduğu için onu hay­vana yedirmek de haramdır. İbn Dakik de, “Bu haşhaşı itlaf edene, şarabı döken gibi, tazmini lâzım gelmez.” demiştir.

İmâm Ebû Bekir Kutbu'l-Askalâni, “Haşhaş ikinci derecede sı­cak, birinci derecede ise yâbistir. Beyne vurur gözü karartır, mideyi bağlar, meniyi kurstur Bütün bu zararları karşımda, diğer zararlı şeylerden olduğu gibi, bundan da aklı başında olan kimsenin sakın­ması gerekir. Meninin kurumasından ve baş ağrısından çeşitli hasta­lıklar meydana gelebilir. Bunun için zamanında bitkilerle ilgili bil­gilerde otorite olan İbn Bitâr, “El-Camî likuve'l-Edviyeti ve'l-Edğiye” adlı eserinde: -Hind kendirinin üçüncü bir kısmı da var ki, buna da “Kendir derler. Bunu Mısır'dan başka yerde görmedim. Mısır, bah­çelerinde bu yetişir ve buna “Haşişe” derler ki, esrar bun­dan yapılır Bundan bir veya iki dirhem yiyen insan ciddi şekilde sar­hoş olur. Bunu fazla kullananları, bu ahmaklaştırır. Bunu kullanan pek çok kimseler akıllan başlarından giderek cinnet getirmiş ve hat­ta ölümlerine sebep olmuştur”, demiştir.

Kutbu'l-Askalânî devamla diyor ki: “Bize anlatıldığına göre, hay­vanlar da bu otu, kendiri yemezler. Diğer bitkilerden farksız olduğu halde hayvanların yemediği bu ot, bedene hulul edip onu bozan, kuv­vetini sarsan, kanını yakan ve rutubetini alıp kurutan, rengi sarar­tıp solduran bir özelliğe sahiptir”. Tıpta asrının otoritesi olan Muhammed b. Zekeriyâ, “Bu ot, çeşitli düşünceler doğurur. Uzuvlardan rutubeti kuruttuğu için meniyi kurutur, çeşitli ve çirkin hastalıklara sebep olur.” demiştir.

Nitekim şi'rinde:

“Bilmeyerek esrar kullananlara söyle, ey hasis insan, kötü bir yaşantı içine girdin.”

“Aklın diyeti incilerle ölçülürken, ey se­fih insan, sen onu niçin bir haşhaş'a sattın.”

Birçoklarından duyduk ki, bu otu kullanmaya müptelâ olanların çoğu, vücud bakımından bir çeşit titreme, akciğer hastalığı, istiska hastalığı, ayrıca aklı giderip cinnete sebep olma ve âni ölümlere se­bep olur. Yine bu hususta diğer bir şi'rinde meâlen:

“Ey hidâyet sünnetinden yüz çevirip al­datıcı şeylere meyleden, gece ve gündüz bu gibi zararlı maddeleri kullanan insan, iyi bil ki, kim şehvetin parlak ridasına bürünür-se, sonu hüsrandır. Şeri'at, şehvetlerden uzaklaşmayı emrederken, akıl da bu gibi kötü şeylere yaklaşmaktan nehyeder. O hal­de aklını başına al, Allah'a sığın ve sürçme­si büyük, yarası derin ve tehlikeli olan bu gibi zararlı şeylerden tevbe et.”

Âlimlerden birisi de, haşhaşı yemekte dini ve dünyevi olmak üzere yüzyirmi zarar vardır. Bunlardan bazıları:

Adi şeyler düşündürür.

İnsan bünyesindeki tabiî yaşlığı kurutur ve bu suretle çeşitli hastalıklara sebep olur.

Unutkanlık doğurur.

Baş ağrısı yapar.

Neslin kesilmesine sebep olur.

Meniyi kurutur.

Ani ölüm yapar.

Aklı bozar ve akli dengeyi sarsar.

Titreme yapar.

Düşünce bozukluğu doğurur.

Allah'ı unutturur.

Sırrı ifşa ettirir.

Kötülükler doğurur.

Haya perdesini yırtar.

Yalancılık, mürüvvetsizlik, dostluğu kesmek, edeb yerini açmak, kıskançlık duygusunu kaybetmek gibi ahlaksızlıkları aşılar.

Serveti israf ettirir.

Kötülerle düşüp kalkmayı kolaylaştırır.

Namazdan uzaklaştırır.

Harama yaklaştırır.

Alalık ve cüzzam hastalıkları yapar.

Devamlı rahatsızlık doğurur.

Ciğer hastalığı yapar.

Kanı yakar.

Ağız kokusu yapar.

Dişlerinin çürümesine sebep olur.

Kirpiklerin düşmesine sebep olur.

Çok uyku ve tembellik getirir.

Arslan tabiatlıyı dana, azizi zelil, sağlamı sakat, şecaatliyi kor­kak, kerem ve şeref sahibini âdi yapar.

Yer yer fakat doymaz, verilene kanaat etmez, konuştuğu din­lenmez.

Fasih olanı dilsiz, zekiyi ahmak yapar.

İnsanın anlayış yeteneğini yok eder.

İştahı keser.

Cinsî münâsebet kuvvetini azaltır.

Lanete uğrar ve cennetten uzaklaştırır.

Ölüm ânında şehadet kelimesini unutturur.

Esrarda bulunan bu kötülükler, afyon ve benzeri zararlı madde­lerde de vardır. Belki afyonda daha fazla olarak ona devam edenin suratının değişmesi vardır. Çirkin manzaralar alır, rezil ve kepaze olur. Aklı azalır, kendisine kimse iltifat etmez. Kendisi gerçeklere eğilmez, her çeşit alçaklık rezalet ve kepazelik içinde haşrolup durur ve bunu herkes görürken hâlâ bazı kimselerin onlar gibi olmalarını istemeleri ve bunların rezaletleri içerisinde haşr u neşrolmalarını ar­zu etmeleri şaşılacak şeydir. Bu gibilerin küfründen korkulur. Bun­ların, bütün bu perişan hallerini gördükten sonra yine bunların ara­sına katılmayı isteyen kimse, şeytanın pençesine düşmüş, onun elin­de oyuncak olmuş zavallı bir insandır. Bu adam hayvan ve belki hay­vandan da daha âdidir. Çünkü kemal âleti olan aklını kaybetmiştir. Çocuğun top ile oynaması gibi şeytan da onunla oynar ve ona iste­diğini yaptırır. Yazık, âhireti satıp dünyayı alana.

Allahu Teâlâ hepimizi taatine muvaffak olan zümreye katıp, mu­halefetten korusun.

Tembih: Bu uyuşturucu maddeleri kebâireden saymak açıktır. Nitekim Ebû Zer'a ve diğerleri, bunların da şarap gibi olduğunu tas­rih etmişlerdir. Hatta Zehebi daha da ileri giderek, yalnız kullanmak­ta değil, yanlarında bulundurmakta da şarap gibi necis olduklarını ve bunları kullananlara had lâzım geldiğini tasrih etmiş ve yukarda anlattığımız Hanbeli görüşüne meylederek, “Bunlar aklî dengeyi boz­makta şaraptan da daha kötüdürler. Hattâ bunları kullananlarda, deyyusluk, lûtîlik, akıl ve mizaç bozukluğu gibi çeşitli bozukluklar meydana gelir. Bir yönden de şarap bunlardan fenadır. Çünkü o, in­sanı aşırı hareketlere, vurup kırmalara sürükler. Böylece her ikisi de Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan uzaklaştırır. Müteahhirîn âlimlerinden bazıları bu maddeleri kullanana had lâzım gelip gel­memesi hususunda duraklamışlardır. Tâzir edilirler demişlerdir. Zîra burada darabsız, yâni herhangi bir yenliklik hıffat gelmeden aklın bozulması var ve aynı zamanda mutekaddimîn âlimlerinin buna dair bir sözleri de yoktur.” dediler ki, böyle değildir. Doğrusu bunları kul­lananlarda da bir yenliklik hâsıl olur. Aynen şarap içenler gibi bun­lar da neş'elenir, iştahları artar. Hattâ tiryakileri bu maddelere da­yanamazlar. Bunlar kuru olarak yenildikleri için necis olup olma­malarında üç şekilde ihtilâf edilmiştir.

Ahmed ve diğerlerine göre, aynı şarap gibi necistirler ve doğru­su da budur.

Diğer bazılarına göre de bunlar kuru maddeler olduğu için necis değillerdir.

Diğer bazıları da bunların yaş ve kuruları aynı hükme tabi ol­mayıp, ayrı ayrı hükümleri olduğunu söylemişlerdir. Her ne olursa olsun, lâfzan ve manen bunlar da şarap hükmündedirler.

Ebû Musa el-Eş'arî tr.a.) Resûl-i Ekrem'e:

“Ya Resûlallah, bizim Yemen tarafında yapılan iki çeşit şarap vardır. Biri darıdan diğeri de arpa suyundandır.   Bunların hükmü nedir?” diye sordu. Resül-i Ekrem:

“Sekir veren her şey haramdır,”[2] buyurdu. Diğer rivayet­te de,  

“Çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır.”[3] Buyurul­muştur. Görülüyor ki, Resûl-i Ekrem sekir veren şeyler arasında ku­ru ve mayi diye bir ayırım yapmamıştır. Bununla beraber şarap ba-zan ekmekle yenilebildiği gibi, esrar ve benzerleri de suda eritilip içilebilir. Geçmiş âlimlerin bundan bahsetmemeleri, onların zama­nında bu şekilde istimal edilmedikleri içindir.

Bunlar hakkında, “Bunları yiyen ve bir de helâl sayanlar, şakavette iki musibete uğramışlardır.” demiştir.

Şeytanın en çok hoşuna giden şey, esrar kullanmaktır. O, esrarı hafif tabiatli kimselere süsler. Onlar da onu helâl sanır ve kullanır­lar. Bunun hakkında da:

“Esrar yiyene söyleyin, bunu kullanmak­la en çirkin bir geçim yoluna girdin.”

“Aklın kıymeti inciler karşılığı iken, sen onu nasıl bir haşhaşa sattın.”

Sonuç olarak şunu söyleyelim: Zehebî'nin, bunların necis oldu­ğu hakkındaki sözü ve görüşü zayıftır.[4]

 

171. : Akan Kanı Yemek

 

172. : Domuz Etini Yemek

 

173. : Ölü Hayvan Ve Darda Kalmanın Dışında Bunlara Katılan Hayvanların Etlerini Yemek

 

Allahu Teâlâ,

“Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler -can­lan çıkmadan onca kesmişseniz, boğulmuş, bir yerine vurularak öl­dürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından susul­muş, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanları- dikili taşlar üze­rinde boğazlananlar ile, fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı bunlar fâşıklıktır...” [5]buyurmuştur. Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ey Muhammed, de ki: “Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki pistir- ve yoldan çıkarak Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum.” [6] Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.
 

Müfessirler diyorlar ki: “Allahu Teâlâ birinci âyette on bir çeşit istisna yapmıştır:

1. Leş, ölü hayvan: Bunun yenmeyeceğini akıl da onaylar. Zi­ra kan, cidden ince bir cevherdir. Hayvan öldüğü vakit burnu tıkanır, kanı damarlarda hapsolur, kokar. Böyle bir hayvan yendiği tak­dirde uygunsuz şeyler meydana gelir. Ancak balık ile çekirge bun­dan istisna edilmişlerdir. Bunlar hakkında Sahih hadisler vardır. Bir hadiste,

“Ana karnındaki buzağının temizliği annesinin temizliğine bağlıdır.”[7] buyurulmuştur. Annesi kesilmiş ise yavrusu da temizdir. Canlı çıkarsa kesilir, canlı çıkmazsa anasına uyularak temiz kabul edilir.

2. Dem, kan: Bunun haram olmasının sebebi, necis olmasıdır. Cahiliyet devrinde kanı kaplara doldurur, pişirir ve misafirlerine ik­ram ederlerdi. Allahu Teâlâ bunu yasakladı. Ulemâ, bunun haram ve necis olmasında ittifak etmişlerdir. Damarlarda ve ette kalan kan muaftır. Bununla beraber burada durum, mutlak olarak zikredilmiş ise de diğer âyette, “Akıtılmış kan” kaydiyle kayıtlanmıştın Yine da­lak ve ciğer kanları da Sahih hadîse istinaden istisna edilmiştir. Ay­nı zamanda -Akıtılmış kan” demekle de istisna edilmişlerdi. Bazıları, kan -ister akmış olsun, ister akmamış olsun- haramdır diye nakletmişlerdir.

3. Hınzır: Bunun haram olmasının sebebi,   necis olmasıdır. Ulemâ diyor ki: “Besin, onu alan kimsenin bedeninde bir cevher, bir madde olur. Kişi aldığı gıda ile ve o gıdadaki özellikle vasıflanır. Do­muz ise âdi huylara sahip bir yaratıktır. Son derece haris olan bu hayvan, aşın derecede kötülüklere rağbet eder. Aynı zamanda kıs­kançlığı da yoktur. İşte böyle bir hayvanın huyu ile huylanmaması için yenmesi insana haram kılınmıştır. Zaten bu sebepledir ki hıristiyanlar ve özellikle Frenkler domuz etini yedikleri için hırsları art­mış ve menhiyata arzulan çoğalmıştır. Hattâ kıskançlıkları da azal­mıştır. Zira domuz, yabancı bir erkeğin dişisi ile münâsebette bulun­duğunu gördüğü halde kıskançlığı olmadığı için ses çıkarmaz. Fakat diğer hayvanlar böyle değillerdir. Onlar her türlü âdi huylardan uzaktırlar. Bunun için bunların etini yemekle insana herhangi kötü bir huy arız olmaz.

Âyet-i celîle'de “Hınzır” denmedi de “Hınzır eti” dendi. Halbuki domuzun her şeyi haramdır. Böyle etini tahsis etmekte gaye nedir?

Çünkü kendisinden özellikle aranan etidir. Kurtûbi diyor ki:

“Kılları hâriç, domuzun bütünü haramdır. Yalnız kılları ile dikiş dikmek caizdir. Şafiîlere göre deniz domuzu yenir.

4. Allah'tan başkası için kesilenler: Yâni putların adını ana­rak kesilen hayvanlar demektir ki, bunlar da haramdır. “İhlâl” sesi yükseltmektir. Meselâ, adam aşikâre “Lebbeyk” dediği vakit, Arap­lar “Ehelle bi'l-hacc” derler. Ayrıca çocuk yüksek sesle ağladığı va­kit, “İstehelle's-sabiyyu” derler. Yeniye geçen aya “Hilâl” denmesi de bundandır. Zira ayı gördükleri vakit, “İşte ay” diye bağırırlar. Arap­lar hayvanlarını keserlerken meşhur putları olan Lât ve Uzza adına kesiyoruz, derlerdi. Allahu Teâlâ bunu onlara haram kıldı. O zaman, “Allah'tan başkası için kesilen” demenin anlamı, sanem ve putlarına kestikleri kurbanlar demektir. Çokları, “Âyetin mânâsı bu­dur.” demişlerdir. Diğer bir kısmı da, “Üzerine Allah'tan başkasının adı anılan” demektir, demişlerdir. Fahruddin er-Râzî bu tevcihin da­ha uygun olduğunu söylemiştir. Çünkü âyetin lafzına bu mânâ da­ha uygundur. Âlimler diyorlar ki: “Bir Müslüman bir hayvan boğazlasa ve bunu keserken başkasına yaklaşmayı, başkasının rızasını kazanmayı kasdetse, irtidad etmiş ve kestiği de murdar olmuştur”. Evet:

“Kitap verilenlerin yemeği size helâl kılındı.”[8] âyet-i celile'sinin delâleti ile kendilerine kitap verilenlerin kestiği yenir. Fakat Allah adını anarak ve Allah için kesmeleri şarttır. Şayet Mesih İsa adı­na keserse, dört mezhep ve diğerlerine göre kestiği yenmez. Gerçi kitap kendilerine verilenlerin kestiği yenir, ne namiyle kestiğine ba­kılmadan mutlak surette yenif, diyenler olmuş fakat, âyeti hastır. Bu hâs, o nam üzerine takdim edilir ki, bu, bir usûl kaidesidir.

İbn Atıyye birisinden naklederek diyor ki: “Zâtın birisine:

“Bol harcayan bir kadının zevk ve eğlence için boğazladığı inek yenir mi?” diye sormuşlar. O da:

“Hayır, yenmez,” demiştir.”

5. Münhanıka: Boğularak ölmüş hayvandır. Cahiliyet devrin­de böyle hayvanı boğarlar, öldüğü vakit keser, yer ve yedirirlerdi.

6. Mevkûze: Sopa ile öldürülen hayvandır. Taş ile öldürülen de aynıdır. Çünkü bunlar kanlan akmadan ölmüşlerdir.

7. Müteraddiye: Yüksekçe bir yerden yere veya kuyuya dü­şüp ölendir. Bu da haramdır, yenmez. Bu hayvana av maksadıyle atı­lan ok isabet etse de yenmez. Çünkü helâl olması için yalnız okun yarası ile ölmesi lâzımdır. Burada ölümüne iki sebep olmuş oluyor.

8. Natiha: Başka bir hayvanın süsmesiyle ölen hayvandır. Bu­nun da eti yenmez. Çünkü kanı akmamıştır. Sonundaki (HE) ile süsülen koyun demektir. Halbuki bütün yenen hayvanlar aynı hüküm­dedir. Çoğunlukla koyun yendiği için, ondan söz edilmiştir.

9. Yırtıcı hayvanın yiyip geride bıraktığı kısımdır. Cahiliyet devrinde bu gibi parçaları yer ve adamlarına yedirirlerdi. îslâm dini bunu da yasaklamıştır.

Allahu Teala'nın, âyet-i celîle'sindeki istisnâden, bütün bunlarda canlı olarak hayvana yetişip yaşayacağı ve hemen ölmeyeceği anlaşılan ve kesilecek da­marları mevcut olan hayvanı boğazlamakla bismil olur ve yenir. Ancak kuyuya düşen ve çıkarılmasına imkân olmayan canlı hayvanın herhangi bir yerini kanatmak da kâfi gelir.

10. Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar: Bir rivayette taş­lar üzerinde kesilenler demektir ki (Alâ) kelimesinin, “Üzerinde” mâ­nâsında olduğu aşikârdır. Diğer bir rivayette Nusub putlardır, ibadet ve tapınmak için dikilirler. Buna göre (Alâ) (L) mânâsındadır. Bu takdirde “Putlar için kesilen” demek olur.

Mücâhid, Katâde ve İbn Cureyc diyorlar ki: Kabe'nin çevresinde tapındıkları taş olarak 360 put vardı. Cahiliyet devrinde bunlara ta­parlar ve bunlara saygı gösterirlerdi. Bunlar için kurbanlar takdim ederlerdi. Bunlar, s a n e m'lerden başka idiler. Sanem'ler in­sanlar şeklinde yapılmış birtakım suretlerdi. Onları insan şekline so­kar ve üzerlerine etler koyarlardı. Müslümanlar Resûl-i Ekrem'e:

“Cahiliyet devri insanları kan akıtmakla Kabe'ye saygı göste­rirlerdi. Biz ise buna daha çok hak kazanan kimseleriz. Yâni biz de Kabe için kan akıtıp kurbanlar keselim,” demek istediler. Resûl-i Ek­rem sükût etti. Bunun üzerine:

Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah'a ulaşacaktır. Allah'a ulaşacak olan, ancak sizin Ona yaptığınız ibadettir.” [9]âyet-i celile'si nazil oldu.

11. “Fal okları ile kısmet aramanız...” Kumar okları ile kıs­met talep etmek. Câhiliyet devrinde bir adam bir şey yapmak istediği vakit Kabe'nin puthanesine gider, orada sağlam ağaçtan yapılmış düzgün yedi ok bulunurdu. Bunlara “Ezlâm” denmesi, düzgün oldukları içindir. Bunların birinde; “Evet”, diğerinde, “Hayır”, birin­de de “Sizden”, diğerinde, “Başkalarından” yazılı idi. “Sizden” yazılı olan ok, evlenecekleri zaman sizden evlenmen demek idi. “Başkala­rından” yazılı olan ok da, başkalarından yâni başka kabileden ev­lenmeyi işaret ediyordu. Oklardan birinde “Mulsak” yâni sizin soyunuzdandır, diğerinde “Diyet” yazılı idi. Yedinci okta yazı bulunmazdı. Neseb veya diyette ihtilâf ettikleri vakit putların büyüğü olan Hubel putuna gider, ona yüz dirhem hediye takdim ederlerdi. Son­ra da okların başında bulunan kimseye de büyük baş hayvan kurban olarak getirirler, o da onlara durumu açıklardı. Onlar, “Ey bizim put­larımız, biz şöyle böyle yapmak istiyoruz” diyerek okları çekerlerdi. Hangisi çıkarsa onu yaparlardı. İşte Allahu Teâlâ böyle ok atışmak-tan've bunlar için kurban kesmekten nehyetmiş ve bunu haram kıl­mıştır.

Bunu, bu yiyecekler arasında anmanın yolu: Zira bu kesilen Ka­be'ye yükseltilirdi. Kurtubi diyor ki: “Buna îstiskâm denme­sinin sebebi, onlar nzıklânnı da bunlarla taksim ettikleri içindir. Al­lahu Teâlâ’nın, buna benzer olarak haram kıldıklarından birisi de müneccimin -yıldızlarla fala bakanın- sözüne inanmaktır. Allahu Teâlâ bunlara iltifatı yasaklamıştır.

Bir cemaat, bu âyetten muradın, kumar olduğunu söylemişlerdir.

İbn Cubeyr, “Bu Ezlâm, bazı beyaz taşlardır. Cahüiye devrinde halk onlarla vuruşurdu.” demiştir.

Mücâhid, “Bunlar Fars ve Rumların kumar âleti olan şemikler. topuk kemikleridir. Zar gibi kullanılırdı.” demiştir.

Şa'bî, “Ezlâm, Arapların kumar âletleridir.” demiştir.

Tembih: Akıtılmış kan, domuz eti ile ölmüş hayvan etlerini ye­menin kebâirden olması, her iki âyetin açık olan manâları gereğidir. Zira Allahu Teâlâ, “Bunlar fasıklıktır., buyurmakla bunların hepsine fısk adını vermiştir. Nitekim imamların pek çoğu bunu böylece tasrih etmişlerdir. Müfessirlerden bazılarına göre Fısk, yanıbaşında olan Ezlâm'a racidir. Bu söz yerinde değildir. Zira usûlde birleşen kaideye göre, fısk kelimesi kendisinden önce zikredi­lenlerin hepsine şâmildir. Bunu bazılarına tahsis edip bazılarından nefyetmeye yol yoktur. Şu kadar ki onlar kanı sarahaten zikretmemişlerdir. Ancak delil ile o da bilinmiştir. Necaseti de bunlara ilhak edip onun da yenmesinin haram ve kebâirden olması gerekirken bunu aşağıda anlatacağım gibi buldum.[10]

 

174. : Canlı Hayvanı Ateşte Yakmak

 

Sahih hadîste,

Ebû Hureyre (r.a.) .den rivayete göre şöyle denmiştir: “Resûl-i Ekrem bizi müfreze içinde savaşa gönderirken, Kureyş kabilesinden iki kişinin adlarını zikrederek:

“Filân ve filânı ele geçirirseniz onları ateşte yakınız,” buyurmuştu. Yola çıkmak istediğimizde Resûl-i Ekrem:

“Ben, filân ve filânı yakınız diye emretmiştim. Halbuki ateşte ancak Allah azâb eder. Bu kötü insanları yakaladığınızda onları yak­mayın, öldürün,” buyurdu.”[11]

İbn Mesûd (r.a.) den rivayete göre şöyle demiştir: “Biz Resûl-i Ekrem'le bir gezide idik. Resûl-i Ekrem abdest bozmaya gitmişti. Bu sırada biz küçük bir kaya kuşu gördük. Yanında iki yavrusu vardı.

Onları aldık. Anneleri gelip yavrularını göremeyince kanat çırpma­ya başladı. Bu esnada Resûl-i Ekrem de geldi ve:

“Yavrularını almak suretiyle bu kuşu kim rahatsız etti? Yav­rularını ona geri veriniz,” buyurdu. Bir defa da yakmış olduğumuz karınca yuvasını görmüştü ve:

“Bu karıncaları kim yaktı?” diye sordu. Biz:

“Biz yaktık, ya Resûlallah,” dedik. Resûl-i Ekrem:

Ateşte azâb etmek yalnız Allah'a yaraşır,” buyurdu.[12]

Tembih: Böyle -küçük olsun, büyük olsun, eti yenilsin, yenil­mesin- mutlak surette canlıları yakmanın den olduğu “Rav-za” Kitabında yazılıdır ki, “Üdde” Kitabından alınmadır. Rafiî, bu­nun mutlakıyyetinde ve her çeşit hayvana şâmil olmasında durak­lamıştır. Ezrai de oha uyarak, “Udde sahibinin böyle mutlak surette hayvanı yakmanın kebâirden olduğu hakkındaki sözünde nazar var­dır, demiştir. Zira şimdi bir pire veya bir biti yakmakla bir adama fâsıklık damgasını vurmak cidden uzak bir ihtimaldir. Aynı zaman­da bu adama fâsık diyebilmek için hayvan yakmanın yasak ve ha­ram olduğunu da bilmesi lâzımdır.” demiştir. “Hadim” de talebesi de ona uydu ve bu mutlakıyyette tevakkuf etti. Sonra da şöyle dedi: “Şayet ateşten başka bir şeyle öldürülmesi mümkün değilse kebâir olmaz”. Sonradan gelen bazı âlimler de bunu takip etti ve “Böyle hük­mü mutlak olarak ele almakta düşünülür, sözü yerinde değil. Doğru­su, hükmü mutlak olarak ele almaktır. Müteahhirin'in cemaati de bu­na uyarak, mutlak surette canlı hayvan yakmanın kebâir olması üze­rinde durdu, Rafiî ve arkadaşlarının duraklamasına kıymet verme­diler.

Zerkeşi'nin, “Evet, başka suretle öldürülmesi mümkün olmazsa bunda düşünülür- sözünü başkaları da söylemiş ve kebâirden olma­ması için başka suretle Öldürülmemesini şart koşmuşlardır. İşte Zer­keşi'nin “Evet” ile başlayan yukardaki sözünden muradı da budur.

Celâl Belkini diyor ki: “Rafii'nin, duraklamasına Nevevî'nin iti­raz etmemesi, onu kabul etmiş gibi oluyor. Demek ki beş fâsık hay­van vardır ki, bunların zararlarının giderilmesi için ancak ateşte yanmaları gerekirse, o vakit bunların ateşte yanmaları kebâirden ol­maz”. Fakat bunlardan başka -yensin veya yenmesin- her ne çeşit canlı olursa olsun, onları ateşte yakmak haram ve kebâirdir. Nitekim yukarda metni, geçen Müslim'in rivayetinde; Abdullah İbn Ömer (r.a.) güvercini hedef alıp ona ateş atan bir topluma uğradı. Onlar İbn Ömer (r.a.) i görünce dağıldılar. İbn Ömer (r.a.):

“Bunu kim yaptı? Zira Resûl-i Ekrem, hayvana bu şekilde ezi­yet edene lanet etmiştir, dedi. Halbuki ateş ile eziyet, bundan da da­ha şiddetlidir. “       

Yine Müslim'in rivayetinde şöyle buyurulmuştur:

“Dünyada canlılara ateş ile eziyet ve işkence edenlere kıyamet günü Allahu Teâlâ azâb eder.”[13] Diğer rivayette, “İnsanlara azâb edenlere...” şeklinde ise, aslolan genel olarak herhangi canlı­ya azâb edene azâb eder. Resûl-i Ekrem bu hadîsi, birisini, bir baş­kasına güneşte azâb ettiğini gördüğü vakit, söylemiştir. Elbette ateş, güneşten daha şiddetlidir.[14]

 

175. : Pislik Yemek

 

178. : Pis Olan Bir Şeyi Yemek

 

177. : Zararlı Olan Bir Şeyi Yemek

 

Pislik, pis şey ve zararlı şeyleri yemenin kebâirden olmasını, sonradan gelen âlimlerden bazıları açıkça ifâde etmişlerdir. Pislik yeme­nin kebâirden olması, ölü hayvana kıyasladır. Zira onun haram ol­ması, zararından ötürü değil, necis olmasından ötürüdür. Her neca­set de hükümde aynıdır. İkincisine gelince; pis şeyi herhangi bir şeyi pisleştirmekte o da necaset hükmünü alır. Üçüncüsü; zararlı olan şeyleri yemeye gelince, bunların haram ve kebâirden olma­ları açıktır. Çünkü zararlı şey, ya aklı veya bedeni ifsad eder. Elbet­te bunun günahı büyüktür. Başkasına tahammül edemeyeceği şekil­de zarar vermek  olduğu gibi, kişinin kendisine zarar vermesi de dir. Hattâ kendini korumak, başkasını korumaktan daha öncedir.

Fürû: Temiz olduğu halde vücuda zararlı olan şeyi yemek haramdır, toprak, afyon ve zehir gibi. Doktorun tavsiyesiyle az mik­tar alınabilir, çünkü gaye tedavidir.

Yine temiz olduğu halde akla zarar veren şeyleri yemek de ha­ramdır. İnsanı neşelendirmediği halde sarhoş yapan bitkiler gibi. An­cak iki âdil doktor, senin derdine bu ve benzeri maddelerden başka çare olmadığını söylerlerse, o zaman bu gibi maddeleri ilâç olacak kadar kullanmakta beis yoktur. Bir bitkinin Müskir olup olmadığın­da veya bir sütün içilip içilmediğinde şüphe edilirse, bunları yiyip iç­mek haramdır. Şayet sinek gibi bir şey yemeğe düşüp, orada pişer ve dağılırsa, o yemek yenir. Şayet kuş kadar bir hayvan veya insan vücudunun bir parçası yemeğe düşerse, bu yemek yenmez. Şayet doıomuş olan bir yemekte necaset bulunur ve fakat necasetin oraya isâibeti donmadan önce mi yoksa donduktan sonra mı olduğunda şüp­he edilirse, bu necaset ve isabet ettiği yerleri atarak kalanını yemek­te bir beis yoktur. Zira aslolan, onun temiz olması idi. Aynı zaman­da, donduktan sonra bu pis maddenin oraya düşmesi ihtimali de var­dır. Hatta zann-ı galibi yemek, donmazdan önce o necasetin oraya düştüğü istikametinde olsa da yine yenir. Yılan eti ile karışık tiryak yemek de haramdır. Ancak ölü hayvan etini yemeği mubah kılan za­rurettir.

Son söz: Hayvanlar iki kısımdır: Bir kısmı zararı olup kârı olmayan hayvanlar; yılan, akrep, fare, çaylak, saldıran köpek, kara karga, kurt, arslan, kaplan ve diğer yırtıcı hayvanlarla ayı, kerkes, tuşencil kuşu, pire, sarı karga, küçük keler, büyük keler, sivrisinek ve yaban arısı gibi. Bunları ve bunların benzerlerini öldürmek -ihramda da olsa- caiz ve sünnettir.

Bir kısım hayvanlar da vardır ki, hem kârı ve hem de zararı var­dır. Bunlar kemre böceği, yengeç akbaba gibi. Bunları da öldürmek mekruhtur. Ne kâr ve ne de zararı olmayan bazı köpeklerin öldürülmesinin helâl olup olmamasında ihtilâf vardır. Fakat en sağlam söz, zararı olmayan hayvanın öldürülmesinin caiz olmamasıdır. Meselâ, büyük karıncanın da hiç bir kâr ve zaran olmadığı halde öldürülmesinin haram olduğunu söylemişlerdir. Yine bunun gibi, an, kırlangıç, göçmen kuşu, kurbağa, av ve bekçi köpeğini öldürmek de haramdır.[15]


 

[1] Sünenü Ebi Davûd, 3/329.

[2] Sahihu Müslim, 3/1586.

[3] Sünenü't-Tirmizî, 4/292; Sünenü Ebî Dâvûd. 3/3117.

[4] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 631-639.

[5] el-Mâide: 5/3.

[6] el-En'am: 6/145.

[7] Sünenü Ebî Dâvûd, 3/103.

[8] el-Mâide: 5/5.

[9] el-Hacc: 22/37.

[10] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 640-645.

[11] Sahihu'l-Buhari, Kitabu’l-Cihâd.

[12] Sünenü Ebi Dâvûd. 3/59.

[13] Sahihu Müslim, 4/2017.

[14] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 645-647.

[15] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 647-648.