İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

ALIŞVERİŞ KİTABI

 

178. : Hür Adamı Satmak

 

Buhâri ile İbn Mâce ve diğerlerinin Ebû Hureyre (r.a.) den riva­yetlerinde Resûl-i Ekrem:

Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur: “Üç sınıf insan vardır ki kı­yamet gününde ben onların hasmıyım.

(Birincisi:) Bir adamdır ki benim adıma yemin ederek satar ve sonra ahdi bozar.

(İkincisi:) Hür bir insanı köle diye satar ve parasını yer.

(Üçüncüsü:) Yine bir adamdır ki, işçiyi tutar ve onu alabildiğine çalıştırır da sonra hakkını vermez.” [1]buyurmuştur.

Tembih: Hür bir insanı satmanın kebâirden sayılması, hadiste­ki şiddetli tehditten kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bazı muteahhirin de bunu açıkça tasrih etmişlerdir. Tahavî diyor ki: “İslâmiyetten önce bir insan borcunu ödeyemediği vakit, onu, borcuna karşılık satarlar­dı. Nihayet Allahu Teâlâ:

“Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar beklemelidir.”[2] âyet-i celile'sini indirmekle hür adamı satmayı yasaklamıştır. Bunun mensûh olduğunu kimse iddia etmemiştir. Zamanımıza ve sonuna ka­dar böyledir.[3]

 

179. : Ribayı Yemek

 

180. : Riba Yedirmek

 

181. : Riba Senedini Yazmak

 

182. : Riba İşleminde Şahidlik Yapmak

 

183. : Riba Alanla Veren Arasında İrtibat Sağlamak

 

184. : Buna Yardımcı Olmak

 

Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de,

“Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalk­tığı gibi kalkarlar. Bu, onların: “Zaten alışveriş faiz demektir” demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helâl, faizi haram kıldı. Ki­me Rabbinden bir öğüt gelir de faizcilikten geri durursa, geçmişi kendîsinedir. Onun işi Allah'a aittir. Kim faizciliğe dönerse, işte on­lar cehennemliktir, onlar orada temelli kalacaklardır. Allah faizi ek­siltir, sadakaları bereketlendirir. Allah, pek nankör ve hiç bir günah­kârı sevmez.” [4]

“Ey müminler, Allah'tan sakızım. Eğer inanıyorsanız, faizden ar­ta kalmış hesabtan vaz geçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böyle haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz. Borçlu darda ise, en genişleylnceye kadar beklemelidir. Bilmiş olsanız, bağışlamanız sizin için daha ha­yırlıdır.” [5]

“Ey mü’minler, faizi kat kat olarak yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa erişesiniz. İnkar edenler için hazırlanmış ateşten sakının.” [6]buyurmuştur.

Bu âyet-i celîle'leri ve bu âyetlerde faiz yiyenlerin uğrayacakları azâbları düşün. Kısaca bu açıklanabilir. Şöyle ki:

Ribâ, sözlükte ziyâdelik ve fazlalık demektir. Şer'an riba akid halinde ve şeri'at ölçüsünde misli malum olmayan özel bir ivaz üze­rine akiddir. Yahut her iki bedelde tehir veya birinde tehir iledir. De­mek ki ribâ üç nevidir:

1. Ribe'l-fadl: Cinsleri bir olan iki ivazdan birinin diğerinden fazla olması ile yapılan alışveriştir.

2. Ribe'l-yed: Bir cinsten olan iki maddenin birbiriyle satılma­sı geç ödeme ile, yahut birini alıp diğerini vermeyi geç ödeme ile ve­ya peşin ve veresiyede muhayyer olmakla yapılan alışveriştir ki, bun­ların herbirinüı illetlerinin bir olması şarttır. Meselâ, cinsleri ayrı ol­sa da her ikisinin yiyecek maddesi olması veya her ikisinin nakid ol­ması gibi.

3. Ribe'n-nesie: Bu da yenecek maddeleri veya nakidleri, cins­leri bir ve ayrı olmakla beraber -bir an için de olsa - veresiye vermektir. İki tarafı bir olup aynı meclisde verilmiş olsalar da yine fark etmez.

Birincisi, yâni ribe'l-fadl; bir kilo buğdayı bir kilodan azma ve­ya bir kilodan fazlasına; bir gram gümüşü bir gram gümüşten azına veya çoğuna vermek gibidir. İsterse hemen alsın versinler, isterse ve­resiye versinler, fark etmez.

İkincisi, yâni ribe'l-yed; bir kilo buğdayı bir kilo buğdaya; bir gram altını bir gram altına; bir kilo buğdayı bir veya daha çok ar­paya; bir gram altını bir gram gümüş veya daha fazlasına vermek gibi. Ancak burada muhayyerlik veya birini sonradan almak vardır.

Üçüncüsü, yâni ribe'n-nesie; bir kilo buğdayı bir kilo buğdaya ve­ya bir dirhem gümüşü bir dirhem gümüşe vermektir. Fakat bunlar aynı mecliste alınıp verilseler de bir an için birinin veresiyesi olması gerekir. İşte bu da ribe'n-nesiedir.

Hulâsa; ivazlar cins ye illet bakımından bir olursa -buğdayı buğdaya, altını altına vermek gibi- burada üç şart aranır. Müsavat ve akid esnasında bunu kesin olarak bilmek, ayrılmadan önce hulul etmek ve alıp vermektir. Cinsleri ayrı olup, illetleri bir olduğu vakit -buğday ile arpayı ve altın ile gümüşü satmak gibi- o vakit hulul ile tekabuz, hemen karşılıklı alıp verme gibi iki şart aranır. Bu iki şart bulununca fazla alıp vermek caizdir. Cins ve illetleri ayrı olursa -buğday ile altın veya elbise gibi- bunlardan hiç bir şey şart ko­şulmaz. Burada illetten maksat, ya tu’mdur ki azık olarak alınır ve­ya ekmek katığı olur veya meyvelenmek veya tedavi için olan şey­lerdir. Bütün bunlarda ribâ aranır.

Nakdiyâta gelince; bunlar da madrub olan altın, gümüş ve benzerlerindedir. Geçer akça da olsa fulus'de riba yoktur.

Mütevelli, dördüncü bölüm olarak bir de ribe'l-kard ilâve etmiş­tir ki, gerçekte bu ribe'l-fadl'de dahildir. Zira ribe'l-fadl'de ödünç verene menfaat sağlamak şartı koşulmuştur. Yâni yüz kuruşu yüz kuruşa vermiştir fakat bundan ayrıca bir menfaat sağlamıştır.

Bütün bu dört nevi ribanın haram olmasında icma vardır. Zira âyet-i celile'ler ve ilerde gelecek hadîs-i şerifler bunu kesin olarak ifâde etmektedirler. Riba hakkındaki veidler bu dört nev'e de şâmil­dir. Evet bunlardan bazısı akıl ile biliniyorsa da bazısını akıl ala­mayacağı şekilde teabbudidir.

Ribe'n-nesîe'ye gelince; bu câhiliyet devrinde meşhur idi. Meselâ, birisi altı ay va'de ile bir adama bin kuruş verir. Her ay başı muayyen bir kâr alır ve baş parası yine aynen kalırdı. Va'de sonunda da baş parayı alırdı. Şayet borçlu parayı vermekten âciz kalırsa süresi uzatılır, paranın miktarı artırılırdı. Buna ribe'l-fadl demek de müm­kün iken, ribe'n-nesie denmesi, burada bizzat veresiyecilik maksud olduğu için idi. Bu nevi riba şimdi de insanlar arasında meşhurdur.

İbn Abbâs (r.a.) yalnız ribe'n-nesîe'nin haram olduğunu söyler ve derdi ki:

“O zamanlar bilinen ancak bu ribâ idi”.

Fakat yukarda geçen dört nev'in de haram olduğunu bildiren Sahih hadîsler vardır. Bu hadislerin hiç birine ne ta'nedilmiş ve ne de dil uzatılmıştır. Bunun için, İbn Abbâs (r.a.) in da bu görüşünden sarf-ı nazar ettiğini söylemişlerdir. Ubeyy (r.a.) kendisine:

“Sen bizim Resûl-i Ekrem'den görüp duymadığımız herhangi bir şeyi gördün ve duydun mu? Bir bildiğiniz varsa söyleyiniz,” dedik­ten sonra ribanın her çeşidini haram eden sarih hadîsini kendisine okumuş ve:

“Artık cemiyette senin yerin yok. Bu görüşte olduğun sürece evden dışarı çıkamazsın, evinde kalırsın” dedi. Bunun üzeri­ne İbn Abbâs (r.a.) da görüşünden döndü.

Muhammed b. Şîrîn de diyor ki: “Biz Ikrime'nin evinde oturu­yorduk. Adamın biri geldi ve İkrime'ye:

“Bilmem hatırlar mısınız, biz İbn Abbâs  (r.a.) ile falancının evinde oturuyorken, İbn Abbâs (r.a.):

“Ben kendi görüşümle hileyi, fazla para ile sarraflığı helâl kabul ediyordum. Sonra, Resûl-i Ek­rem'in bunu haram ettiğine dâir hadîsi bana ulaştırıldı. Şahid olun, ben de onu haram tanıyorum.” demişti.

“Ribanın haram olması için her nev'inde birbirini tutmayan bir­takım şartlar öne sürmüşlerdir. Bunun için ben, bunların bir kısmı teabbudîdir, hikmetini anlayamayız, dedim.

Bu illetlerden biri, bir dirhemi peşin veya veresiye iki dirheme verdiğimiz vakit; peşin verdiğimizde ikinci dirhem karşılıksız bir alış­veriş olur. Aynı zamanda bunda karşıdaki adamın servetini telef et­mek vardır. Halbuki Müslümanm malına hürmet, kanma hürmet gi­bidir, îkinci şekil de aynıdır. Zira para kendi elinde olsaydı bu ikinci dirhemi kazanması mevhum olurdu. Böyle vehme dayanarak parayı almak en büyük bir zarardır.

Diğer bir sebep de böyle para verip karşılığında alman fazla pa­ra helâl olsa, kazanç ve ticâret batıl olurdu. Daha kimse zahmet çe­kip mal getirmek sevdasına kapılmazdı. Bir dirheme iki dirhem alan bir insan daha o zahmetlere girer mi? Bu suretle kamu yaran zedelenir ve milletin ihtiyacı temin edilmez olurdu. Çünkü kamu yaran ancak ziraat, ticaret, imaret ve san'atla temin edilir.

Bunlardan başka diğer bir sebep de; riba, iyilikleri ve ödünç ver­mekteki sevabı kaldırır. Bir grama iki gram almak helâl olsaydı, da­ha hiç kimse bir gramı bir grama ödünç vermezdi.

Bir başka sebep de çoğunlukla ödünç veren zengin, alan ise yok­suldur. Şayet bir kuruşa iki kuruş almak helâl olsa yoksul zarar gö­rür, Rahman ve Rahim olan Allahu Teâlâ'nın rahmetinden faydalan­mamış olurdu. Ribayı alan da Allahu Teâlâ'nın, “Onlar mahşerde an­cak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” hak kazanır­lardı. Kıyamet günü Allahu Teâlâ insanları dirilteceği zaman her­kes sür'atle mezarından çıkacak, ancak faiz yiyenler sarhoş ve sar'alılar gibi her kalkmak istedikleri vakit yüzleri, yanları ve sırtları üze­rine düşeceklerdir. Çünkü onlar hile ve aldatma ile Allah ve Resulü­ne savaş açarak riba yedikleri ve bu da midelerine ağırlık verdiği için herkesle kalkıp mahşer yerine gidebilmelerine engel olacak; her ne zaman gayrete gelseler böyle çirkin.şekilde yerlere serilcek ve in­sanlardan geri kalacaklardır. Şurası da bir gerçek ki, onlan mahşer yerine sürükleyen ateş, bunlan her düşüp kalktıkça, arkadaşların­dan geri kaldıkça, bunlan kaplayacak ve onlara azâb edecektir. Yal­nız mahşer yerine gitmekte Allahu Teâlâ onlarda iki azabı toplaya­caktır. Bu iki azâbtan biri, yollarda sendeleyerek düşüp kalkmalan, diğeri de arkalarından gelen cehennem alevlerinin onları kaplayıp yalamalan ve onlan mahşer yerine zoraki bir şekilde sevketmeleridir. Bu suretle onlar insanlardan ayrılır ve “İşte bunlar ribâ yiyen­lerdir” diye teşhir edilirler. Nitekim Katâde:

“Riba yiyenler mecnûn olarak mahşer yerine sevkedilirler. Bu, onların alâmetidir. Mahşer halkı bunlan bu alâmetlerinden tanır.” demiştir.

Ebü Saîd el-Hudri (r.a.) nin rivayetinde şöyle demiştir:

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem îsrâ gecesinde dünya semasına baktı. Orada karınları büyük evler gibi olan birtakım kim­seler gördü. Bunlar karınları önlerine sarkmış vaziyette Firavun aile­sinin yolunda duruyorlardı. Firavun ailesi akşam sabah cehenneme arzedilirken onlara yol vermek için çaba harcamalarına rağmen, karınları kendilerine bu imkânı vermiyor ve Firavun ailesi onlan çiğ­neyip geçiyordu. Resûl-i Ekrem Cebrail aleyhisselâma:

“Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrail aleyhisselâm:

“Bunlar ümmetinden riba yiyenlerdir. Bunlar kabirlerinden, şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi   kalkacaklardır.”  buyur­du.[7]

Diğer bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“İsra gecesinde yedinci kat göklere ulaştığım zaman başımın üze­rinde birtakım gök gürültüleri ve şimşekler duydum. Baktım, karın­ları evler gibi, içleri yılanlarla dolu ve dıştan görünür vaziyette bir­takım İnsanlar gördüm. Cebrail aleyhisselâma:

“Bunlar kimlerdir?” diye sordum. Cebrail aleyhisselâm:

“Bunlar ribâ yiyenlerdir,” dedi.” [8]

Bir başka hadîste Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Mağfiret edilmeyen günahlardan sakının.

(Bunlardan birincisi:) Gulûl, ganimet malından bölünmeden almaktır. Kim böyle yaparsa kıyamet günü o mal ile mahşer yerine gelecektir.

(İkincisi:) riba ye­mektir. Kim riba yerse kıyamet günü deli olarak dirilecektir.” buyur­du ve sonra da: “Riba yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” âyetini okudu.[9]

Başka bir hadisde,

“Riba yiyenler kıyamet günü yanlarını sürükleyerek bozuk dü­zen içinde mahşer yerine gelirler.” buyurdu sonra da: “Riba yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkacak­lardır.” mealindeki âyeti okudu. [10]

Namaz bölümünün baş tarafında anlatılan Sahih hadîsin sonla­rında:

“Ribâ yiyen, ölümünden başlamak üzere kıyamete kadar kan gibi akan bir kızıl ırmakta yüzmekle azâb edilecektir. Bu kimse (bu nehirde yüzerken) kenara gelir, ağzını açar ağzına bir taş atılır, yü­ze yüze karşıya geçer, tekrar ağzını açar taşı alır bir türlü karaya çıkamaz (azâbtan kurtulamaz). İşte kıyamete kadar böyle azâb edi­lir.”[11] Bu taşlar, dünyada yediği haram ribalardır. Dünyada on­ları yuttuğu gibi, öldükten sonra ateşten birer taş olarak da kıyamete kadar onları yutacaktır. İlerde nakledeceğimiz hadislerde, ribâ yi­yenler için hazırlanmış olan azâb çeşitleri anlatılacaktır. Allahu Teâlâ'nın buyurduğu gibi onların bu şekilde azâb edilmelerinin sebebi, riba hakkında kendi kısa görüşleri ile verdikleri yanlış hükümler ve yaptıkları fâsid kıyaslardır. Zira onlar, alışveriş faiz gibidir diyerek faizi, herkesin övdüğü ve sevdiği alışveriş gibi yapmışlardır. Yine onlar şöyle demişlerdir: “Herhangi bir malı peşin veya veresiye 10 kuruşa alıp onbir kuruşa vermek helâl olduğu gibi parayı da on ve­rip onbir almak helâldir. Zira aklen bunların arasında bir fark yok­tur. Taraflar razı olduktan sonra mes'ele kalmaz.” dediler de Allahu Teâlâ'nın çizdiği huduttan ve bu hududu açmaktan bizleri nehyettiğinden gaflet ettiler. Bize borç olan, Allahu Teâlâ’ınn hükmüne nza gösterip, aklımıza güvenip birtakım hükümler uydurmamaktır. Hik­metini anlasak da anlamasak da, Allahu Teâlâ'nın hüküm ve emir­lerini kayıtsız şartsız kabul etmek zorundayız. Teabbud, bu demektir.

Aciz olan kul hiç bir zaman kendi görüşü ile Allah'ın ve Resulü­nün emirlerine karşı çıkıp kendi kendine kıyaslar yapmaya, hüküm­ler çıkarmaya çalışmamalıdır. Böyle yaparsa cebbar, kahhar ve müntakim olan Allahu Teâlâ ona şiddetle azâb etmekle beraber, ondan intikamımı alır. Nitekim âyet-i celîle'de:

“Doğrusu Rabbının yakalaması amansızdır.”[12]

“Doğrusu Rabbın hep gözetlemekteydi.”[13], buyurmuştur.

Allahu Teâlâ, “Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizcilikten ge­ri durursa geçmişi kendisinedir.” buyurmuştur. Bu şu demektir: Al­lah'ın hükmünü duyduktan sonra hemen faizden vaz geçenlerin geç­mişleri bağışlanır. Çünkü ribayı haram kılan âyet nazil olmadan ön­ce mükellef olmadığı için ondan sorumlu değildir. Fakat ribayı ya­saklayan âyet-i celîle nazil olduktan sonra riba yemeğe devam eden­lerin durumu değişir. Bunların tövbelerinin kabulü için, riba olarak aldıkları paraları tamamen iade etmeleri lazımdır. Ribanın haram olduğunu bilmese de hüküm aynıdır. Çünkü âlimlerden uzak kal­ması ve şer'î hükümleri bilmemesi, onu günahtan kurtarır, borcun­dan kurtarmaz. Fakat ribayı haram kılan âyet nazil olmadan önce­kilerin durumu böyle değildir. Onlara düşen, âyeti duyar duymaz hemen tevbe etmektir.

“Onun işi Allah'a aittir.” âyetinden önce yedikleri riba hakkın­daki emirleri Allah'a aittir. Yâni geçmişleri Allah'a aittir. Yahut ribaya son verme hükmü Allah'a aittir. Yahut affedip etmemekte hü­küm, Allah'ındır. Veya ribanın haramlılığının devamı hakkındaki hüküm Allah'a aittir. Bunun mânâsında müfessirlerin değişik görüş­leri vardır.

Fahruddin er-Râzî diyor ki: “Bana göre bu, “Onun işi Allah'a ait­tir.” âyet-i celile'si, riba yemeyi terkedip etmediğini açıklamadan, ri­banın helâl olduğu görüşünü terkedenler hakkındadır”. Fakat âyetin sonu daha ziyâde ribanın haram olduğunu kabul ederek onu yiyen­ler hakkındadır. Birincisi tahsise, yâni eskiden söylediği, “Alışveriş riba gibidir.” görüşünden vaz geçti, onu haram kabul etti, âyeti da­ha çok delâlet etmektedir.

Aliahu Teâlâ'nın, “Kim faizciliğe dönerse, İşte onlar cehennem­liktir, orada temelli kalacaklardır.” âyet-i celile'sinden muradı, eski sözüne dönerek, “Alışveriş riba gibidir.” diyerek helâl kabul edenler içindir. Bundan, riba yemekten vazgeçti, anlamını çıkarmak müm­kün değildir. Çünkü böyle olsa, “Artık bunun işi Allah'a kaldı” de­mek uygun düşmez; belki övmek gerekirdi. Hâtıra gelen diğer mânâ ise, haram olduğunu bilerek yemesinden vaz geçmeyendir ki, âyetin şevkine uygun olan mânâ da budur. Çünkü bu adam ribanın haram olduğunu kabul ettikten sonra bu kebâiri irtikâb ediyor; bunun işi Allah'a kalmıştır, dilerse azâb eder, dilerse bağışlar. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Bundan başkasını dilediğine bağışlar.”[14]

“Allah faizi eksiltir.”[15], buyurmuştur. Faizciler Allah'ın ga­zabını düşünmeden, mallarının çoğalmasını isterler Allahu Teâlâ ribayı aslı ile beraber mahveder ve kendilerini yoksul hale düşürür. Nitekim birçok faizcilerde bu görülegelmiştir. Şayet serveti mahvol­madan kendisi ölürse, bu servet, veresenin elinde mahvolur. Nite­kim Resül-i Ekrem, “Riba görünüşte ne kadar çoğahrsa da azlığa ve belki yokluğa gider.” buyurmuştur.

Bu imha , servetin mahvolması ile olduğu gibi, ayrıca yerilme­ye ve buğzedilmeye hak kazanmakla da olur. Adaletten düşer, em­niyeti olmaz. Kendisine fâsık denir. Kalbi ,katı ve haşin olur. Ayrıca borçluları kendisine lanetle. beddua eder ki, bunlar, onun kendisin­den ve servetinden hayr u bereketin zail olmasına sebep olur. Zira mazlumun bedduası ile Allah arasında perde yoktur. Yâni mutlak surette Allah mazlumun bedduasını kabul eder. Bunun için hadîste şöyle vârid olmuştur:

“Mazlum, zâlimi İçin beddua ettiği vakit Allahu Teâlâ: “Bir za­man sonra da olsa elbette sana yardım edeceğim.” buyurur.” [16]

Yine bunun gibi faizcilikle şöhret bulan kimse zâlimlerden, ha­yırsız ve eşkiyalardan çeşitli felâketlerle karşı karşıya kalır. Onun elindeki serveti kendisinin olmadığım düşünerek onu yemek için çe­şitli çareler araştırır. Bütün bu anlattıklarımız dünya zararlarıdır.

Âhiret Zararlarına Gelince : İbn Âbbas (r.a.) diyor ki: “Faizcinin sadaka, hac ve sılâ-ı rahmi kabul olmaz”.

Ölümü ile bütün serveti vereseye intikal eder. Bunun karşılığın­da kendisi, haram olan bu kazancının cezasını çeker. Bunun için, “İki musibet vardır ki, bunların benzerleri ile kimse karşılaşmamıştır: (Ölümle) malının hepsini terkedersin, sonra da hepsi için azâb olur­sun.” buyurulmuştur.

Sahih bir rivayette, “Zenginler fakirlerden beşyüz yıl sonra cen­nete girerler.”[17], diye vârid olmuştur. Helâl servet sahipleri yok­sullardan beşyüz yıl sonra cennete girdiklerine göre ya serveti ha­ram olanların durumu nice olur? İşte bunlar, faizcilerin uğrayacak­ları kötü sonuçlardır. Ama, “Allah sadakaları artırır.” meleğin duası ile sadakası verilen malı Allahu Teâlâ artırır. Nitekim Sahih bir, ha­dîste: “Hiç bir gün yoktur ki bir melek onda: “Allah'ım, infak edene yenisini ver.” diye dua etmiş olmasın.”[18], buyurulmuştur. Ayrıca böyle kimsenin halk nazarında mevkii yükselir, hatun çoğalır, ha­yırla anılır. Gönüller kendisine meyleder. Herkes kendisine hayır duada bulunur. Malında da servetinde de kimsenin gözü olmaz. O, yoksulların yardımcısı ve hâmisi olarak şöhret bulduğu vakit kimse ona fenalık yapmaz, zulmetmez. Herkes ona hürmet eder, saygı gös­terir. Bu, dünya mükâfatıdır. Âhiret mükâfatına gelince; verdiği sa­dakaları Allahu Teâlâ çoğaltır. Hatta bir lokmayı dağlar kadar bü­yültür. Nitekim yukarda Zekât bölümünün sonunda bu husus­taki Sahih hadîs nakledilmiştir. Nankörleri Allah sevmez. Nitekim âyet-i celile'de şöyle buyurulmuştur: “Allah pek nankör ve hiç bir günahkârı sevmez.”[19]

Küfür ve ismin her birerlerini mübalâğa sıgasıyle ifade buyurdu. Çünkü ribâyı helâl kabul edip yiyenler, kü­für ve günahlarına devam ederler Bununla beraber ikisinden de dö­nebilirler. Bu tıpkı, “Namazı terkeden kâfir olur. Haccı terkeden kâ­fir olur. Haize olan ailesiyle münâsebette bulunan kâfir olur. Karısı ile arka yoldan münâsebette bulunan kâfir olur.”[20], hadîsleri gi­bidir. Bütün bunlardaki küfürden murad, küfre yakın olur demektir. Yani insan bu gibi çirkin işlere devam etmekle küfre ve Allah koru­sun sûi hatimeye maruz kalır ki, ribada da büyük bir korkutma var­dır. Buna devam eden de küfrün en çirkinliklerine inebilir.

Allahu Teâlâ, “Ey müminler! Allah'tan korkun, ribadan arta ka­lanı bırakın.” buyurmuştur. Ribadan sonra ribanın hükmünü beyân eden âyetten sonra hemen bu âyetin gelmesi, Allah'ın Kur'an-ı Kerîm'deki diğer âdetine uygundur. Çünkü âyet-i celile'de nerde bir müjde âyeti nazil olursa akabinde bir korkutma; nerde bir korkut­ma âyeti de varsa orada hemen bir müjde âyeti nazil olmuştur. Bu­nunla beraber âkibetlerini hatırlatır ve mutî ile âsiyi birbirinden ayı­rırdı. Ayrıca birini övmek de diğerini yermek de mübalağa içindir. Âyetin mânâsı şöyledir: Borçlunun zimmetinde kalan miktarı terket, onu isteme. Bununla beraber, geçmiş onun içindir. Yâni ribayı ha­ram eden âyet-i celile'nin nüzulü bundan önceki ribaları da içine al­maz. Fakat henüz alamayıp zimmetinde kalan ribaları almayı yasak­lar. Bu gibiler ancak baş paralarını alabilirler.

Âyetin nüzul sebebinde şöyle denir: Mekkeliler veya Mekkelilerin bazıları veya da bazı Taifliler faizcilik yaparlardı. Mekke'nin fethin­den sonra Müslüman oldukları vakit henüz ödenmemiş faizler için birbirinden davacı oldular. Bunun üzerine bu âyet nazil olarak, he­nüz tahsil edilmemiş ribalann alınmaması ve yalnız baş paranın alın­ması bildirilmiştir.

Resûl-i Ekrem Arafat'ta Veda Haccında,

“Dikkat edin, cahiliyet devrinden kalma her (kötü) şey ayağı­mın altındadır ve yok edilmiştir. Cahiliyet devrindeki riba da kaldı­rılmıştır. İlk kaldırdığım riba, amcam Abdülmuttalib'in oğlu Abbas'ın libasıdır ki, onun hepsi (yâni ana parasıdır) kaldırılmıştır.”[21], buyurmuştur.

Allahu Teâlâ:

“Böyle yapmazsanız, bunun Allah'a ve peygamberine karşı açıl­mış bir savaş olduğunu bilin.”[22], buyurmuştur.

Yâni, ribadan çekinmezseniz haliniz budur. Allah ve Resulünün savaştığı kimse ise asla felah bulamaz. Allah ile savaştan maksad; ya dünyada ya da âhirette olur. Dünyadaki şekli, böyle riba yiyenleri tâzir ve tevbe edinceye kadar hapsetmek, hâkimlerin görevidir. On­lar bu suretle savaş vermiş olurlar. Çünkü şayet bunlar ileri gelen­lerden olup hâkimlerin hükmüne kolaylıkla boyun eğmezlerse, bun­larla açıkça savaş lâzım gelir. Ebû Bekir radıyallahu anh'ın zekâtı vermek istemeyenlerle savaştığı gibi. Nitekim İbn Abbâs (r.a.), “Fa­izcilik yapan tevbeye davet edilir, Tevbe etmezse boynu vurulur.” demiştir. Bu hüküm, ribayı helâl kabul edenler hakkında olmak ih­timali olduğu gibi, mutlak riba yiyenler hakkında da olabilir. Âyette bu iki ihtimal da vardır. Harbe hazırlanmak, faizi helâl kabul eden­ler için olacağı gibi, diğerleri için de olabilir. Fakat âyet-i celîle'nin lâfzına birinci mâna daha uygun düşer. Zira bu âyetten önceki âye­tin sonu, “Eğer inanıyorlarsa...” diye bitiyor. Buradaki imandan mak­sat, ribanın haram olduğuna inanıyorsanız, demektir. “Eğer böyle yapmazsanız.” diye başlayan âyette yâni ribanın haram olduğuna inanmıyorsanız, Allah ve Resulü ile savaşa hazırlanın demek olur.

Âhiretteki savaşa gelince; riba, kişinin imansız gitmesine sebep olur. Zaten Allah ve Resulünün savaşı, onu rahmet yerinden uzak­laştırıp azâb yerine göndermesidir. “Eğer tevbe ederseniz...” ifade­sinde iki tevcih vardır: Birincisi, ribayı helâl tanımaktan tevbe eder­seniz, ikincisi ise haram olduğunu bilerek ribp. yemekten tevbe eder­seniz baş paradan fazla almakla borçluya zulmetmiş olmadığınız gi­bi, baş paranızı almanızla da size zulmedilmiş olmaz. Bu âyet-i celîle nazil olduğu vakit faizciler, “Yok, artık biz bu işten vaz geçtik ve tevbe ediyoruz. Çünkü Allah ve Resulü île savaşacak durumda deği­liz. Baş paramıza razıyız.” dediler. Fakat Medîneliler, “Bizim elimiz­de bir şey yok, biz baş parayı da ödeyebilecek durumda değiliz.” de­dilerse de artık alacaklılar baş parayı almakta İsrar ettiler. Bunun üzerine, “Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar beklemelidir.” âyet-i celîle'si nazil oldu. Yâni bunlar, borçlarını ödeme imkânı bu­luncaya kadar beklemek borcunuzdur, buyuruldu. Bununla beraber borçlular da hemen borçlarını ödeme imkânlarını aramak zorunda­dırlar. Bu hüküm, bütün borçlu ye alacaklılarda câridir. Bu anlattı­ğımız, bazı âyetlerle ilgili olan hükümlerdir.

Âhiret âyefi ile ilgili olan hükme gelince; o da Allahu Teâlâ’nın, âyet-i celîle'sidir. Âyetin nüzul sebebi şöyledir: Bir adamın başka bir adamda meselâ yüz kuruş alacağı olsa, vade sonucunda adam pa­rayı veremeyince, paranın sahibi, “Sen parayı artır, ben de vadeyi artırayım” derdi. Bu paranın iki misline kadar artırıldığı da olurdu, ikinci vade hitamında borçlu parayı veremezse yine para çoğaltılır ve vade uzatılırdı ve bu böyle devam eder giderdi. Bunun için Allahu Teâlâ, “Kat kat, Allah'tan korkun.” buyurmuştur. Yâni ribayı terketmekle Allah'tan korkun ki, “Zafere ulaşasınız umduğunuza erişesiniz” buyurulmuştur. Burada şöyle bir işaret vardır. Ribayı terketmeyenler zafere ve kurtuluşa ulaşamazlar. Bunun sebebi, yukar­da geçen âyetlerde beyan buyurulduğu gibi, Allah ve Resulünün onunla savaşmasıdır. Allah ve Resulünün savaştığı kimsenin felaha ulaşması nasıl düşünülür? Yine âyet-i celîle'de faizcilerin son nefes­te imansız gitmelerine ve devamlı azâb edilmelerine işaret vardır. Bunun için hemen akabinde Allahu Teâlâ, “Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.” buyurulmuştur. Bizzat kâfirler ve bittabi diğerleri için hazırlanan cehennem ateşinden sakının. Yahut dereke­lerinin çoğu kâfirler için hazırlanan cehennemden korkun, demek olur ki, âsi olan bazı mü’minlerin Cehenneme girmelerine münafi ol­maz, İşte bu âyet-i celîle'de ribaya devam edenlerin, kâfirler için ha­zırlanan cehennemde kalacaklarına işaret vardır. Zira Allah ve Re­sulünün savaşı budur. Onu rahmetinden uzaklaştırıp azabına yak­laştırmaktır, İşte böylece son nefeste İmansız gitmesine sebep olur. Nitekim âyet-i celile'de,

“Allah'ın buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ­nın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”[23], buyurulmuştur.

Allahu Teâlâ’nın, “Kâfirler için hazırlanmış olan cehennem aza­bından sakının.” buyurmasındaki şiddetli korkutmayı düşünmek ge­rekir. Zira isyan eden mü’minler, kâfirler için hazırlanmış büyük azaba uğrayacaklarını düşündükleri vakit bundan çekinmek zorun­da kalırlar. Hattâ bütün imkânları ile uzaklaşmak çarelerini araştırırlar. Kâfirlerle azâb olmanın ne demek olduğunu bilirler.

Allah hepimizi affetsin. Riba yiyenler hakkında Allahu Teâlâ’nın bu âyet-i celile'deki veîdini düşün. Birazcık anlayışın varsa bu düşünce ile ribanın ne derece çirkin ve büyük bir günah olduğunu verilecek cezanın büyüklüğünü; hele Allah ve Resulünün hiç bir gü­naha karşı ilân etmedikleri savaşı bu suça karşı ilanın önemini ko­laylıkla anlarsın. Bunu da anladıktan sonra dünya ve âhirette teh­likeli olan bu günahtan kolaylıkla vaz geçersin. Halbuki âyet-i celile'lerde kapalı geçen kısımları birçok Sahih ve gayr-i Sahih hadîsler açıklamıştır. Bu riba vebalinden uzaklaşmak için bu hadislerin bazı­larını burada nakletmek isterim.

Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Neseİ'nin Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayetlerinde Resûlullah sallallahu aleyhi ye sellem şöyle buyurmuştur:

“Helak edici yedi (günahtan) sakınınız: Allah'a şirk koşmak, si­hir yapmak, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldür­mek, yetim malı yemek, faiz yemek, düşmana hücum ânında savaş­tan kaçmak, iffetli mü’min kadınlara   iffetsizlik isnad   etmektir.”[24]

Namaz bahsinde uzun uzadıya geçen ve burada kısaca anlatıla­cak olan Neseî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Bu gece rüyamda beni iki kişi alıp temiz bir yere çıkardılar. Yü­rüdük derken kan (kırmızı) bir ırmağa geldik. Nehirde bir adam var­dı. Nehrin kenarında da önünde taşlar bulunan bir başkası duruyor­du. Nehirde olan adam (çıkmak üzere) kenara doğru gelmeye baş­ladı. Kenara yaklaşıp nehirden çıkmak isteyince, yanında taşlar bulunan adam ağzına bir taş attı ve onu nehirdeki eski yerine çevirdi.

O adam nehirden çıkmak için sahile her gelişinde, ağzına atılan taş­la bulunduğu yere dönüyordu. Ben:

“Nehirde gördüğüm bu kimdir?” diye sordum.

“Riba yiyendir,” dediler.”[25], buyurmuştur. Müslim ve Neseî'nin rivayetlerinde:

“Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem faiz yiyen ve yedirene lanet etmiştir.”[26], buyurulmuştur. Bu hadîsi, Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Tirmizî, hadîsin Sahih olduğunu söylemiş­tir, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân da “Sahih”lerinde hadîsi rivayet et­mişlerdir. Hepsi de hadisi Mesûd oğlu Abdullah'ın oğlu Abdurrahman'dan rivayet etmişlerdir ki, o da babasından rivayet etmiştir. Hal­buki Abdurrahman babasından hiç bir hadis duymamıştır. Bu hadisde, “Ribanın şahidleri de kâtibi de tel'în edilmiş ve günahda Müsavi­dirler.” [27]buyurulmuştur.

“Mütâbeat”ta “Lâbeis” bilinen Bezzâr’ın Amr İbn Ebû Şeybe'den gelen rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle bu­yurmuştur:

“Kebâir yedidir. Birincisi Allahu îeâlâ'ya şirk koşmaktır. Haksız yerde adam öldürmek, faiz kazancı yemek, yetim malı yemek, savaş ânında kaçmak, namuslu kadına iftira etmek ve hicretten sonra be­devîliğe dönmektir.”[28] Buhâri ve Ebû Davud'un rivayetlerinde:

“Resûl-i Ekrem döğme yapan ve yaptıran, faiz kazancı yiyen ve yedirene lanet etmiş; köpek parasından, zina yaparak elde edilen ka­zançtan nehyetmiş ve suret yapanları da lânetlemiştir.”[29]

Ahmed, Ebü Yâlâ ve “Sahihlerinde İbn Hibbân ile İbn Huzeyme A'ver olan Hâris'den gelen rivayetlerinde -ki bu adam hakkın­da ihtilâf edilmiştir- İbn Mesûd (r.a.) diyor ki: “Riba yiyen ve ye­diren, bu işleme şahit olan, bilerek kâtipliğini yapan, güzellik için döğme yapan ve yaptıran, sadaka (vermekten) yüz çeviren ve hic­retten sonra irtidad edip bedevîliğe dönenler, Resûl-i Ekrem'in dilin­de lanetlenmişlerdir.” [30]

Hâkim'in Sahih dediği ve fakat râvileri arasında Vâhl'nin bulunmasıyle itiraz edilen rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Dört kimse vardır ki onları cennete koymamak ve cennet nimet­lerini onlara tadtırmamak Allah'ın hakkıdır. Bunlar: Devamlı içki içen, faiz kazancı yiyen, haksız yere yetim malı yiyen, anne ve ba­basına asi olanlardır.”[31]

Bezzâr'ın Sahih sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Ribanın yetmiş küsur kapısı vardır, şirk de bunun gibidir.”[32] 

İbn Mâce ve Beyhakî'nin rivayetlerinde -ki birinci şıkkı Sahih sened ile rivayet edilmiştir- Resûl-i Ekrem,

“Riba yetmiş babtır. Bunun en ehveni annesiyle münasebette bu­lunmaktır.”[33], buyurmuştur. Hadîsi Bezzâr “lsnâd-ı lâbeis” ile rivayet etti, sonra bu isnad ile garip olduğunu söyledi. Bu hadis da­ha ziyade Abdullah b. Zeyyâd'in Ammar'ın oğlu İkrime'den gelen ri­vayet yolu ile bilinmektedir ki, bu, Abdullah b. Zeyyad'ın hadisleri munkerdir. Aynca Taberâni “Kebir”inde Abdullah b. Selâm'dan ge­len rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kişiye ribadan isabet eden bir dirhem, Allah katında müslüman olarak yapacağı otuz üç zinadan daha büyüktür.”[34] buyurmuş­tur. Bunun da senedinde inkita vardır. İbn Ebi'd-Dünyâ, Beğavi ve diğerleri, bu hadisin Abdullah b. Selâm'a mevkuf olduğunu ondan ileri geçmediğini söylemişlerdir ki, doğrusu da budur.

Abdullah diyor ki: “Riba yetmiş iki günahtır. Bunların en küçü­ğü, bir Müslümanın annesiyle zina etmesi gibidir. Bir dirhem riba, otuz küsur zinadan daha şiddetlidir.” Ve devamla: “Allahu Teâlâ kı­yamet günü her iyi ve kötü kimsenin mezarından kalkmasına izin verecek, yalnız riba yiyenlerdir ki, şeytanın çarptığı kimsenin kalk­tığı gibi kalkacaklardır.” [35]

Ahmed de ceyyid sened ile Ka'bü'l-Ahbar'dan rivayetinde, Ka'b diyor ki: “Benim riba olduğunu bile bile ve Allahu Teâlâ bilerek, bir dirhem riba yemeden, otuz üç zina etmem, benim için daha sevimli­dir.” [36]

Aynca Hâkim'in, Buhârî'nin şartlarına göre Sahihtir dediği ve Beyhaki'nin de aynı yoldan rivayet edip isnadının Sahih ve fakat bu şekilde ifadenin munkerü'l-isnâd olup vehm olduğunu söylediği ri­vayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Bilerek kişinin bir dirhem riba yemesi, otuz altı zinadan daha şiddetlidir.” [37]

İbn Ebi'd-Dünya ve Beyhaki'nin rivayetlerinde; Resûl-i Ekrem riba hakkında irad buyurduğu bir hutbesinde ribayı anlattı ve ondan sakınılmasının ehemmine işaret ederek:

“En büyük riba, Müslüman kişinin ırzına tecavüz etmek olduğu halde, kişinin ribadan bir dirhem yemesi, Allah katında hata olarak yapacağı otuz altı zinadan daha şiddetlidir. Ribamn en kötüsü Müslümanın ırzını dile dolamaktır.” [38]buyurmuştur.

Taberanî'nin “Sağır” ve “Evsat”ındaki rivayetinde Resûl-i Ek­rem:

“Kim ki hakkı ibtal için batıl bir şeyde zâlime yardım ederse, Al­lah ve Resulünün himayesinden uzaklaşmış olur. Ribadan bir dirhem yiyen, otuz üç kere zina etmiş gibi olur. Haramdan eti biten (besle­nen) kimseye cehennem daha evlâdır.”[39]  buyurmuştur.

Beyhakî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Riba yetmiş küsur kapıdır. Kapı yönünden en ehvenı, müslüman olarak anası ile münâsebette bulunmak gibidir. Ribadan bir dir­hem, otuz beş zinadan daha şiddetlidir.” [40]

Taberânî “Evsat”ında Amr b. Raşid'den rivayetinde -ki bu zatı tevsik etmiştir- Resûl-i Ekrem:

“Riba yetmiş iki bölümdür. Bunun en ehveni kişinin anasına var­ması gibidir. Halbuki en büyük riba, kişinin, kardeşinin ırz ve namu­suna dil uzatmasıdır.” [41]buyurmuştur.

İbn Mâce ve Beyhaki'nin mevsuk olduğunu söyledikleri Ebû Ma'şer'den, o da Ebû Said el-Makberî'den, o da Ebû Hureyre (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Riba, yetmiş günahtır. En ehveni, kişinin anasını nikahlaması gibidir.” [42], buyurmuştur.[43]

Hâkim'in İbn Abbâs (r.a.) dan Sahih olduğunu söylediği rivaye­tinde:

“Resûl-i Ekrem, yenir duruma gelinceye kadar meyvenin satın alınmasını nehyetti ve:

“Bir memlekette zina ve riba yaygın hale gelirse, onlar kendilerine Allah'ın azabını hak etmiş olurlar.” buyurdu.” [44]

Ebû Yâlâ’ınn ceyyid sened ile İbn Mesüd radıyallahu anh'den rivayetinde, İbn Mesûd (r.a.) un anlattığı bif hadisde Resûl-i Ekrem:

“Bir millette zina ve riba çoğaldığı vakit, kendi kendilerine Al­lah'ın azabını haketmiş olurlar.” [45]buyurmuştur.

İsnadında nazar olan Ahmed'in bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Hangi bir millette riba çoğalır ve yaygın hale gelirse onlar kıt­lıkla karşılaşırlar. Hangi millette rüşvet çoğalırsa onlar da korku ile karşılaşırlar.” [46], buyurmuştur.

Taberânî'nin Sahih sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kıyamete yakın içki, zina ve riba çoğalır.” [47]buyurmuştur. Taberânî'nin “Sened-i lâbeis” ile Kasım b. Abdullah el-Verrâk'dan rivayetinde, şöyle demiştir:

“Abdullah b. Ebi Evfâ, radıyallahu anh'ı  sarraflar çarşısında gördüm. Sarraflara hitaben şöyle diyordu:

“Size müjdeler olsun.” Onlar:

“Allah seni cennetle müjdelesin, bize ne müjde vereceksin?” de­diler. Verrâk:

“Resûl-i Ekrem: “Mağfiret edilmeyecek   günahlardan sakın. Bunlar, taksim edilmeden önce ganimet malının zimmete geçirilme­sidir; kim bunu yaparsa zimmetine geçirdiği ile mahşer yerine gelir. Bir de riba yemektir. Ribayı yiyen, düşen sarhoşlar gibi dirilecektir.” buyurdu ve sonra: “Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimselerin kalktığı gibi kalkarlar.” mealindeki âyeti okudu”.[48] Isbahâni'nin rivayetinde, “Riba yiyen, kıyamet günü sağa sola yalpa vuran mecnunlar gibi haşrolacaklardır.” buyurdu ve sonra yukarda mealini verdiğimiz âyeti okudu.[49]

İbn Mâce ve Sahih olduğunu söyleyerek Hâkim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Ribayı çoğaltanın sonu azlığa gider.”[50], buyurmuştur. Yine Hâkim'in Sahih olduğunu söylediği bir rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Riba her ne kadar çoğalır görünürse de muhakkak ki sonu yok­luktur.”[51]  buyurmuştur.

Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin Hasan yolu ile Ebû Hureyre (r.a.) den gelen rivayetlerinde -ki Hasan’ın Ebû Hureyre'den bir şey du­yup duymadığında ihtilaf edilmiş ve cumhur duymadığı görüşünde­dir- Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Bir zaman gelecektir ki, riba yemeyen insan kalmayacaktır. Şa­yet (tek tük) yemeyen olursa ona da tozu bulaşacaktır.” [52]bu­yurmuştur.

Abdullah İbn el-İmam Ahmed'in “Zevâid” indeki rivayetine göre Resûl-i Ekrem:

“Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, üm­metimden öyle İnsanlar gelecek, onlar nankörlük, kibir, çalgı, eğlen­ce ve oyun île haşr-u neşr olacaklardır. İşte bunlar, haramı helâl ta­nıdıkları, ırlayıcı, türkü ve şarkıcı kadınlar bulundurdukları, içki iç­tikleri ve riba yiyip ipek giydikleri için maymun ve domuz olarak sabahlayacaklardır.”[53] buyurmuştur.[54]

Yine muhtasar olarak Ahmed'in rivayetinde -Metîn Beyhakî'nindir - Resûl-i Ekrem:

“Bu ümmetten bazı kimseler yemek, içmek, oyun ve eğlence ile akşamlar geceyi geçirirler de sabaha domuz ve maymuna dönmüş olarak çıkarlar, yere batar ve üzerlerine taşlar yağar. Hattâ insanlar sabaha çıkınca: “Falancının evi battı, fal anemin odası yere geçti.” derler. Lût milletine taşlar yağdırıldığı gibi, mutlaka onlardan bazı kabileler üzerine ve evlerine gökten taşlar yağdırılır. Bütün bu felâ­ketlere sebep olan içki içmeleri, ipek giymeleri, şarkıcı kadınlar bu­lundurmaları, riba yemeleri, akraba ile münâsebeti kesmeleri ve di­ğeri de râvinin unuttuğu kötü bir huydur.” [55], buyurmuştur.

Tembih: Ribâya  demekte, hadîslere uyarak ittifak edil­miştir. Belki kebâirlerin de büyüklerindendir. Nitekim Buhârî, Müs­lim, Ebû Dâvûd ve Nesefnin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Helak edici yedi günahtan sakınınız, Allah'a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmek, yetim malı yemek, faiz yemek, düşmana hücum ânında savaştan kaç­mak, iffetli mü’min kadınlara iffetsizlik isnad etmektir.”[56], bu­yurmuştur.

Beyhakî'nin rivayetinde ise Resûl-i Ekrem:

“Kebâir dokuzdur. En büyüğü.Allah'a ortak koşmaktır. Sonra adam öldürmek ve ribâ yemektir.” buyurmuştur.

Ravileri arasında itimada şayan olmayan İbn Luhay'a bulunan Taberâni'nin diğer bir rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Yedi büyük günahtan sakının. Bunlar, Allah'a şirk koşmak, adam öldürmek, savaş anında kaçmak, yetim malı yemek, riba ye­mek, iffetli kadına iffetsizlik isnad etmek ve hicretten sonra bedevi­liğe dönmektir.” [57]

Senedinde Şa'be ve diğerlerinin zayıf kabul ettiği, İbn Hibbân ve diğerlerinin de itimada şayan gördüğü birisi bulunan Bezzâr'ın riva­yetinde Resûl-i Ekrem:

“Büyük günahların birincisi, Allah'a şirk koşmak) sonra, haksız yere insan öldürmek, riba yemek, yetim malı yemek, savaş ânında kaçmak, iffetli kadınlara iftira etmek ve hicretten sonra Bedeviliğe intikal etmektir.” [58]buyurmuştur.

Senedinde za'fiyet bulunan İbn Merduyeh'in rivayetinde Resûl-i Ekrem Yemen halkına yazdığı bir mektupta farz, sünnet ve diyetleri bildirdi ve bu mektubu Amr b. Hazm ile gönderdi. Mektupta ayrıca. “En büyük günahların; Allah'a şirk koşmak, haksız yerde bir mü'mini öldürmek, savaş filanından kaçmak, anne ve babaya asi olmak, namuslu kadına iftira etmek, sihir yapmak, riba yemek ve yetim malı yemek” olduğu yazılı idi.

Yukarda geçen hadislerden riba yiyen gibi, yediren, kâtipliğini ve şahitliğini yapan, bu hususta emeği geçen, vasıta ve yardımcı olan­ların fasık olduğu da anlaşılmış oldu. Aynı zamanda böyle riba ile ilgili olan bir şeyi yemek de aynı şekilde dir. Nitekim imamlar­dan bazıları, bunların bir kısmını açıklamışlardır.[59]

 

185. : Riba Ve Benzerlerinde Haramdır Diyenlere Karşı Hile Yollarına Sapmak

 

Zatın biri diyor ki: Vârid olduğuna göre riba yiyenler, riba ye­mek için hile yollarına baş vurdular. Nasıl ki Ashâb-ı Sebt cumartesi balık avlamaları yasak olduğundan hile yolu ile balık avlayabilmek için havuz yaptılar. Balıklar cumartesi günü oraya toplandı, onlar da pazar günü balıkları aldılar. İşte bu hilelerinden dolayı Allahu Teâlâ onların suretlerini meshettiği gibi, hile yolu ile riba yiyenlerin suret­lerini mesheder. Zira Allahu Teâlâ'ya hiç bir şey gizli olmaz. O, bütün hîlekârlann hilelerini bilir.

Ebû Eyyub Sahtiyani âyet-i celilesinin tefsirinde; insanlar birbirlerini aldattıkları gibi, Al­lahu Teâlâ'yı da aldatmak isterler. Halbuki böyle hile yollarına sapmadan her şeyi açık ve olduğu gibi Allah'ın huzuruna çıksalar daha iyi yaparlardı,” demiştir.

Tembih: Riba ve diğerlerinde hilenin haram olduğunu İmâm Mâ­lik ve îmâm Ahmed söylemişlerdir. Hilenin haram olduğunu söyle­yenlere göre de, hileli ribâ ile servet edinmenin kebâirden olması ge­rekir. Şafii ve Ebû Hanîfe ise hile yolu ile ribanın caiz olduğuna kail­lerdir. Hile yolu ile ribanın helâl olduğuna Şafiîler şu delili göster­mişlerdir : Hayber tahsildarı iyi hurmalarla Resûl-i Ekrem’e geldi. Resûl-i Ekrem:

“Hayber'in bütün hurmaları böyle midir?” diye sordu. Tahsil­dar:

“Hayır ya Resûlallah, öyle değil, yalnız biz ikili birli hesabiyle kötü hurmayı verdik de iyisi ile değiştirdik,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Öyle yapmayın, bu, riba olur. Ancak bunun çıkar yolu şudur: Âdisini bir dirheme satın ve iyisini iki dirheme alın. Bu suretle ribadan kurtulmuş olursunuz,” buyurdu ve çıkar yol gösterdi. Çünkü bu arada alışveriş yenen madde ile nakid arasında ceryan etmiş olu­yor. Bunda ise riba yoktur. Gerçekte dava, birli ikili ile kötüyü verip iyiyi almaktır. Böyle olunca yâni nakit ve yenecek madde alıp veri­lince daha riba nerede kalır? Resûl-i Ekrem'in Hayber tahsildarına öğrettiği bu çıkar yol, riba ve diğerlerinde fark etmeksizin, çıkar yol olmakta bir nassdır.

Diğerlerinin, yahûdilerin cvjnartesi günü balık avlamalarında kullandıkları hileden delil çekerek ribada hilenin haram olduğuna hükmetmeleri, “Eski milletlerde meşru olan bizde de meşrudur” kai­desine dayanır ki, usûlde bunun aksi mukarrerdir. Biz bu iddianın doğruluğunu kabul etsek bile, bizim şeriatimizde onun hilâfına dâir hüküm var olmadığı zamandır. Halbuki Resûl-i Ekrem bu şekil çıkar yolun caiz olduğunu bildirmiştir. Artık yahûdilere yapılan muamele ile hüküm vermeye lüzum kalmaz.[60]


 

[1] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'1-Buyû; Sünenü İbn Mâce, 2/816.

[2] el-Bakara: 2/280.

[3] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 649.

[4] el-Bakara: 2/275-278.

[5] el-Bakara: 2/278-280.

[6] Al-i İmran: 3/129.

[7] et-Tergib ve't-Terhib, 3/9 (Isbahâni'nin rivayetinden naklen).

[8] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/117 (Ahmed'in rivayetinden naklen. İbn Mâce muhtasar olarak (Sünenü İbn Mâce, 2/763) rivayet etmiştir. Senedde zayıf olan Ali b. Zeyd vardır).

[9] Mecmeu'z-Zevâid ve Menmeu'l-Fevâid, 4/119 (Hadîsin senedinde zayıf olan Abdulevvel vardır).

[10] et-Tergib vet-Terhîb, 3/10.

[11] Hadis yukarda geçmiştir.

[12] el-Burûc: 85/12.

[13] el-Fecr: 89/14.

[14] en-Nisâ: 4/48.

[15] el-Bakara: 2/276.

[16] Hadis yukarda geçmiştir.

[17] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/259 (Taberâni'nin  “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[18] Hadis yukarda metin olarak geçmiştir.

[19] el-Bakara: 2/176.

[20] et-Tergib ve't-Terhîb, 1/384 (İbn Hibbân'in rivayetinden naklen).

[21] Sünenü İbn Mâce, 2/1025.

[22] el-Bakara: 2/279.

[23] en-Nûr: 24/63.

[24] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'I-Buyû; Sahihu Müslim, 1/92.

[25] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'1-Buyû.

[26] Sahihu Müslim, 3/1219; Sünenü't-Tirmizî, 3/503; Sünenü Ebi Dâvûd, 3/244; Sünenü'n-Nesei, 6/14.

[27] et-Tergib ve't-Terhib, 3/4.

[28] Sahihu Müslim, 3/1219.

[29] et-Tergîb ve't-Terhib, 3/4 (Bezzâr'ın rivayetinden naklen).

[30] et-Tergîb ve't-Terhib, 3/4 (Buhâri ve Ebû Davud'un rivayetlerinden naklen).

[31] et-Tergîb ve't-Terhib, 3/5 (Ahmed, Ebû Yâlâ, İbn Huzeyme ve İbn Hibbân'ın rivayetlerinden naklen).

[32] et-Tergib ve't-Terhib, 3/S (Hâkim'in rivayetinden naklen).

[33] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, 4/117 (Bezzâr'ın rivayetinden nak­len).

[34] et-Tergib vet-Terhib, 3/6 (Taberâni’nin rivayetinden naklen).

[35] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/117 (Taberâni'nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[36] et-Tergib ve’t-Terhib, 3/7 (İbn Ebi'd-Dünya'nın rivayetinden naklen).

[37] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/117 (Ahmed'in rivayetinden nak­len).

[38] et-Tergib ve't-Terhib, 3/7 (İbn Ebi'd-Dünyâ'nın rivayeünden naklen).

[39] et-Tergîb vet-Terhîb, 3/8 (Taberânî’nin “Sağir” ve “Evsat”indeki rivaye­tinden naklen).

[40] et-Tergib ve't-Terhib, 3/8 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen).

[41] et-Tergib ve't-terhib, 3/8 (Taberâni’nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[42] Sünenü İbn Mâce, 2/764.

[43] Burada riba ile zinayı karıştıran hadis rivayetleri üzerinde durmak lâ­zımdır. Evvelâ, şayet Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bunları buyurmuşsa, olduğu gibi kabul eder, üzerinde hiç durmayız. Fakat bunları Resül-i Ekrem'in buyurduğunda oldukça şüpheliyiz. Nitekim Buhâri ile Müslim gibi Sahih hadis kitapları zina ile ilgili riba hadislerini rivayet etmemişlerdir. Hadîs tenkidcileri daha ziyade raviler üzerinde inceleme yapmışlardır. Nitekim bunların ravilerinin durumu da metinde incelenmiştir. Bununla beraber hadisin metnine, Resûl-i Ek­rem'in mübarek ağzına yakışıp yakışmadığına da dikkat çekmişlerdir. Hadislerin metinleri oldukça istikrarsız olmakla beraber birbirini tutmayan rakamlar da ver­mektedirler.

Evvelâ, bir defasında veya her defasında söylediğinden haberi yokmuş gibi, Resûl-i Ekrem'den böyle bir metnin sudûru cidden uzak bir ihtimaldir. Saniyen, “Anası ile evlenmiş, zina etmiş gibi olur.” cümleleri de düşündürücüdür. Bütün bunlar, bu rivayetlerin Resül-i Ekrem'den sadır olup olmadığı hakkında kuşku uyandırmaktadır. Ayrıca konuyu başka bir açıdan ele alacak olursak, yine bu ri­vayetlerin çok uzak, bir ihtimal olduklarını görürüz. “Bir dirhem riba, otuz uç zi­nadan şiddetlidir.” dendiği vakit, eğer helâl sayarak yerse demek isteniyorsa, zi­nada da hüküm aynıdır; ikisi de küfürdür. Haram olduğunu bilerek bir dirhem riba yemek ilmen de dirâyeten do bir zinaya eşit olmaz kanaatindeyiz.

[44] et-Tergib ve't-Terhîb, 3/8 (Hâkim'in rivayetinden naklen).

[45] et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/8 (Ebû Yulâ’nın rivayetinden naklen).

[46] et-Tergib ve't-Terhib, 3/8 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[47] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/118    (Taberânî'nin “Evsat”indeki rivayetinden naklen).

[48] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 4/118, 119 (Taberânî’nin “Kebir”indeki rivayetinden naklen).

[49] et-Tergib ve't-Terhib, 3/10 (Isbahânî'nin rivayetinden naklen).

[50] Sünenü İbn Mâce, 2/765.

[51] et-Tergib ve't-Terhîb, 3/10 (Hâkim'in rivayetinden naklen).

[52] Sünenü İbn Mâce, 2/765; Sünenü Ebi Dâvûd, 3/244.

[53] et-Tergîb ve't-Terhib, 3/11 (Abdullah İbn el-İmam’ın rivayetinden naklen).

[54] Maymun ve domuz olarak sabahlayacaklardır demek, insanlığın meziyet­lerinden çok şeyler kaybederek zillet ve hakaret içinde sabahlarlar demek­tir. Çünkü mesh, her ne kadar eski peygamberlerin ümmetlerinde bulunuyor idiyse de, âlemlere rahmet olan bizim Peygamberimizin ümmetin­den bu peşin azâb kaldırılmıştır.

[55] et-Tergîb ve't-Terhîb, 3/12, 13, 14 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[56] Hadis yukarda geçmiştir.

[57] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 1/103 (Taberâni'nin rivayetinden naklen).

[58] Mecmeu'z-Zevaid ye Menbeu’l-Fevâid, 1/103 (Bezzar’n rivayetinden naklen).

[59] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 650-673.

[60] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 673-674.