İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

ALIŞVERİŞTE YASAK OLANLAR

 

186. : Aygırı Kısrağa Yaklaştırmamak

 

Bezzâr'ın Bureyde (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“En büyük günahlar, Allah'a şirk koşmak, anne ve babaya Asi olmak, artan suyu muhtaç olanlara vermemek ve erkek hayvanı di­şisinden menetmektir.” [1]buyurmuştur.

Tembih: Celâl Belkinî, bunun kebâirden olduğunu söyledikten sonra, rivayet edilen hadisin zayıf olduğunu ve bunun zararının, di­ğer ler gibi olmadığını söylemiştir. Bizim bunu kebâirden say­mamız, hadîsde açıkça büyük günah olduğu bildirildiği içindir, de­miştir.

Erkek hayvanın dişisiyle çiftleşmesine engel olmak, olsa olsa an­cak mekruh olabilir. Bu engel olmanın kebair olabilmesi için, ondan başkası bulunmaz ve neslin tükenme korkusu olduğu vakittedir. Fa­kat bunu da parasız yapmak zorunda değildir. Şayet bundan nasıl ücret alınabilir, zira Resûl-i Ekrem erkeğin dişiyi aşmasında veya er­kek hayvanın suyundan para almaktan menetmiştir? dersen: Derim ki: Dişi mal sahibi bu erkeği bir saathğına kiralar ve kira ücretini öder. Bundan bir şey lâzım gelmez.[2]

 

187. : Fasid Alışveriş Ve Diğer Haham Yollardan Elde Edilen Kazançları Yemek

 

Allahu Teâlâ,

“Ey mü’minler, mallarınızı aranızda bir takım batıl sebeplerle yemeyiniz.” [3]buyurmuştur. Bundan muradın ne olduğunda ih­tilâf edilmiştir. “Riba, kumar, gasb, hırsızlık, haksızlık, hile, yalan şa­hitliği ve yalan yemin ile elde edilen kazançtır,” demişlerdir.

İbn Abbâs (r.a.) da, “Karşılığı olmadan insandan alınan şeydir.” demiştir. Hattâ âyeti bu mânâya aldıkları içindir ki Nûr sûresinde,

“Evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin ev­lerinde..., izinsiz yemek yemenizde bir sakınca yoktur.” [4]âyet-i celile'si nazil oluncaya kadar birbirinin evlerinden yemez oldular. Bazılarına göre, âyetten murad, fasid akidlerle yapılan alışverişlerdir. Söz, İbn Mesûd'undur: “Âyet muhkemdir, neshedilmemiştir ve kıyamete kadar neshedilemez”. İbn Mesûd (r.a.) e göre batıl ile ye­mek, demek, haksız yerde alınan her şey demektir, ister gasb, hıya­net, hırsızlık gibi zulüm yolu ile alınsın, isterse diğer kumar ve çalgı gibi yollarla alınsın, hepsi birdir. Bunların hepsi gelecektir. İsterse hile ve aldatma yolu ile olsun, fâsid bağlantılarla yapılan alışveriş­ler gibi. Diğer bazılarının bu husustaki sözleri de bunu teyid etmek­tedir. Diyorlar ki; âyet, kişinin kendi malını yemesine de şâmildir, haranı yere harcaması gibi. Başkasının malına da şâmildir, onları da yukarda sayılan gayr-ı meşru yollardan yemesi gibi.

Allahu Teâlâ'nın,

“Meğer ki ticâretle ola.” buyurmuştur. Buradaki istisna, istisnâ-i munkatîdir, çünkü hangi mânâ düşünülürse düşünülsün, ticâret batıl cinsinden değildir. İstisnanın, istisnâ-i muttasil olmak için ticâ­reti sebebiyetle tevili de doğru değildir. Ticâret her ne kadar ivaz akidlerine tahsis edilmiş” ise de karz ve hibe gibi alışverişler de diğer delillerle ona mülhaktır.

Allahu Teâlâ'nın,

“Karşılıklı rıza ile...” buyurması, yâni meşru şekilde ve gönül hoşluğu ile olması demektir. Allahu Teâlâ özellikle, “Batıl ile malla­rınızı yemeyin.” buyurdu. Bu yasak, sadece yemekle ilgili değildir. Çoğunlukla yendiği için öyle buyurulmuştur, yoksa zimmete geçiri­len her şey aynıdır. Ayrıca yine Allahu Teâlâ,

“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar.”[5] buyurmuştur ki, bu hususta sayılama­yacak kadar misaller vardır. Biz bu kadarı ile yetinelim.

Müslim ve diğerlerinin Ebû Hureyre (r.a.) den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

Allah noksanlıklardan münezzehtir, temizdir, ancak temiz ola­nı kabul eder. Allahu Teâlâ peygamberlere neyi emretti ise mü’minlere de onu emretmiştir. Peygamberlere: “Ey peygamberler, temiz şeylerden yiyin, yararlı iş işleyin.”[6]; buyurdu­ğu gibi mü’minlere de: “Ey mü’minler, sizi rızıklandırdığımızın te­mizlerinden yiyin.”[7]

Sonra Resûl-i Ekrem tozlu topraklı saçı sakalı karışmış uzun yolculuğa çıkmış bir adamı anlat­tı ve:

Bu adamın yediği, içtiği ve giydiği haram, haram ile beslenmiş bu halde elini göklere kaldırıp: “Ya Rab” diye dua eder. Bunun duası nasıl kabul olur?” [8]buyurdu.

Taberânî'nin hasen sehed ile rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Helâlden nafaka aramak, her Müslümana vaciptir.” [9]bu­yurmuştur.

Taberânl ve Beyhaki'nin rivayetlerinde ise Resûl-i Ekrem:

“Helalden nafaka aramak, farzdan sonra farzdır.” [10]buyur­muştur.

Tirmizi'nin hasen, Sahih ve garip dediği, Hâkim'in de Sahih de­diği rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kim helal ve temiz lokma yer, sünnet üzre amel eder ve İnsan­lar kötülüğünden emin olursa cennete girer.” buyurdu. Resûl-i Ek­rem'e:

“Bu vasıfta ümmetin arasında bugün çok kimseler vardır,” de­diler. Resûl-i Ekrem:

“İlerde de olacaktır,” buyurdu.[11]

Ahmed ve diğerlerinin hasen senedle rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem şöyle buyurmuştur:

 “Dört vasıf sende bulunursa dünyalıktan kaybettiğin diğer şey­lere aldırış etme. Bunlar  emaneti korumak, doğru konuşmak, güzel huy ve helal lokma yemektir.” [12]

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Kazancı helal, içi temiz, dışı keremli olan ve kötülüğünü insan­lardan uzaklaştıran kimseye müjdeler olsun. İlmi ile amel eden, ser­vetinin fazlasını infak edip sözünün fazlasını saklayana ne mutlu.”[13], buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem Sa'd (r.a) a hitaben:

“Ey Sa'd, yemeğini helâl ve teiniz yap ki, duan kabul olsun. Nef­simi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, kişinin, mi­desine indirdiği haram lokma sebebiyle kırk günlük ameli kabul edil­mez. Haramla beslenen her kula cehennem daha lâyıktır.” [14]

Bezzâr’ın Ali radıyallahu anh’den rivayetinde, şöyle demiştir:

“Biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle beraber oturuyorduk. Birisi çıkageldi ve:

“Ya Resûlallah, bu dinde en zor ve en kolay şeyi bana haber ver,” dedi. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

“Bu dinde en kolay şey, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet etmektir. En zor şey de emânettir. Zira emâneti olmayanın dini de namazı da ze­kâtı da yoktur. Her kime haramdan mal isabet eder de ondan bir gömlek giyerse, o gömlek üzerinden çıkarılıncaya kadar onunla kıl­dığı namazı kabul olmaz. Sırtında haram elbise ile kişinin yaptığı ibadeti kabul etmekten Allahu Teâla münezzehtir,” [15]buyurdu.

Ahmed'in İbn Ömer radıyallahu anhuma'dan rivayete göre şöyle demiştir:

“Kim ki bir dirhemi haram olan on dirhem ile bir elbise sa­tın alırsa, o elbise sırtında bulunduğu sürece Allahu Teâlâ onun na­mazını kabul etmez”. Sonra parmaklarını kulaklarına sokarak, “Dik­kat edin, eğer ben bunu Resûl-i Ekrem'den duymasaydım söylemez­dim.”[16]

Beyhaki'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Bilerek bir hırsızlık malını satın alan, onun ayıp ve günahına ortak olmuştur.” [17]buyurmuştur.

Senedinin hasen olma ihtimali olduğu gibi mevkuf olması da muhtemel bulunan Hafız Mûnziri ve ceyyid sened ile Ahmed'in riva­yetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, siz­den birinizin ipini alıp da dağa giderek odun toplaması, sonra da odu­nu sırtına alıp getirip satması ve ondan yemesi, insanlardan dilen­mesinden daha hayırlıdır. Yine toprak alıp ağzına koyması, Allah'ın haram ettiği şeyi yemesinden daha hayırlıdır.”[18], buyurmuştur.

İbn Huzeyme ile İbn Hibbân “Sahih”lerinde ve Hâkim'in rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem:

“Kim haram malı toplar sonra da tasadduk ederse, toplamasının cezasını çeker, tasaddukundan ise mükafat almaz (belki zimmetinden çıkarmış olur.)” [19]buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde ise Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse kazandığı haram mal ile köle azad eder ve akrabasını görüp gözetirse, bu, ona günah olur.” [20]

Ahmed ve diğerlerinin rivayetlerinde -ki bazıları bu rivayet­lerin hasen olduğunu söylemişlerdir- Resûl-i Ekrem,

“Allahu Teâlâ aranızda rızkınızı taksim ettiği gibi ahlâkınızı da taksim etmiştir. Allahu Teâlâ dünyayı sevdiğine de sevmediğine de veriyor. Fakat dini ancak sevdiğine veriyor. Allahu Teâlâ kime dini vermişse onu seviyor demektir. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, kişinin kalbi ve dili Müslüman olmadıkça veya selâmet bulmadıkça, Müslüman olmaz veya selamet bulmaz. Ki­şi mü’min olmaz, komşuları bevâikinden emin olmadıkça.” buyurdu. Resûl-i Ekrem'e:

“Kişinin bevâiki nedir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Zulüm Ve haksızlığıdır,” buyurdu. Resûl-i Ekrem devamla:

“Kişinin haramdan kazanıp tasadduk ettiği malı Allah kabul etmez, infakını da bereketlendirmez. Bu haram olan maldan geriye kalanı onu cehenneme sürükler. Allahu Teâlâ günahı günah ile te­mizlemez, ancak günahları sevaplarla temizleyip mahveder. Zira pis­liği pislik temizlemez.” [21]

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayete göre şöyle demiştir: “Resûl-i Ekrem'e:

“İnsanları en çok cennete koyan nedir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Allah'tan korkmak ve güzel huy,” buyurdu.

“İnsanları en çok cehenneme koyan nedir?” diye sordular. Re­sûl-i Ekrem:

“Ağız ile fercdir, yâni haram lokma ile zinadır,” buyurdu.[22]

Tirmizî'nin Sahih dediği rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Kişi kıyamet günü dört şeyden sorulmadıkça ayakları yerinden oynamaz: Ömründen, onu nerede tükettiğinden, gençliğinden onu nerede yıprattığından, malından, onu nereden kazanıp nereye har­cadığından ve ilminden, onunla ne amel ettiğinden.” [23]

Beyhaki'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Dünya tatlı bir yeşilliktir. Burada helâlinden mal kazanıp meş­ru yerlerde harcayanı Allahu Teâlâ mükâfatlandırır ve onu cenne­tine kor. Gayr-ı meşru kazanç edinip gayr-i meşru yerlerde harca­yanı da Allahu Teâlâ cehenneme gönderir. Allahu Teâla'nın servetle­re boğulmuş nice İnsanlar vardır ki, kıyamet günü cehennemi boy­layacaklardır. Nitekim Allahu Teâlâ: “Cehennemin ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa onu artırırız.” [24]buyurmuştur.” dedi.[25]

İbn Hibban'in “Sahih” indeki rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Haramdan biten et ve kan cennete giremez, ona yaraşan cehen­nemdir.” [26]

Tirmizî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Haramdan bitip çoğalan herhangi bir et, cehenneme daha lâyık­tır.” [27]buyurmuştur.

Hasen sened ile gelen başka bir rivayette:

“Haram ile beslenen cesed cennete giremez.”[28], buyurmuş­tur.

Tembih: Böyle hileli ve fasid yollarla insanların mallarını yeme­nin kebâirden olduğu bu hadislerden açıkça anlaşılmaktadır. Zira bu adam âyet-i celile'ye muhalif olarak batıl sebeplerle insanların mal­larını yemiştir.

Birisinin anlattığına göre âlimler, a'şarcüar, ticarette hıyanet edenler, hırsızlar, faizciler, vekilleri, yotim malı yiyenler, yalancı şa­hitleri, aldığı borcu inkâr edenler, rüşvet yiyenler, yanlış ölçüp yan­lış tartanlar, kusurunu gizleyip malını satışa arzedenler, kumar oy­nayanlar, büyü yapanlar, yıldızların, hareketlerinden mânâ çıkaran­lar, suret yapanlar, zina ile para kazananlar, ağıtçılar, satıcının izni olmadan dellâl ücreti alanlar, hür bir kimseyi satıp parasını yiyen­lerin hepsi bu bölüme girer.

Yukarda tefsirini yaptığımız âyet-i kerime'deki “Batıl “kelimesi bunların hepsine şâmildir.

Vârid olduğuna göre Resûl-i Ekrem:

“Kıyamet günü bazı kimse­ler Tihâme dağı gibi iyiliklerle mahşer yerine gelirler. Allahu Teâlâ onların bu sevaplarını yokeder. Sonra onları cehenneme atar.” buyur­du. Resûl-i Ekrem'e:

“Bu nasıl olur?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Onlar namaz kılar, oruç tutar, zekât verir ve haccederlerdi. Fakat buna karşılık haramdan bir şey kendilerine takdim edildiği vakit onu da kabul etmekten geri durmazlardı. İşte bu sebepten Al­lahu Teâlâ amellerini mahveder.” buyurdu.

Sâlihlerden birisi rüyada görülmüş. Kendisine:

“Allahu Teâlâ sana ne gibi muamelede bulundu?” diye sorulmuş.

O da:

“Allahu Teâlâ bana hayır muamelede bulundu. Ancak emânet aldığım bir iğneyi yerine vermediğim için cennete girmekten geri kal­dım,” dedi.

Süfyan-ı Sevrî diyor: “Haram olan bir malı hayır yolunda infak, pisliği sidik ile yıkamak gibidir.”

Hz. Ömer, “Biz, harama düşmemek korkusu ile helâlin onda do­kuzunu terkeder, ondan kaçardık.” demiştir.

Vüheyp b. Verd de, “Gece yağmuru gibi ibadet etsen, midene gi­renin helâl veya haram olduğuna bakmadıkça hiç bir kıymeti yok­tur.” demiştir.

Rivayete göre Resûl-i Ekrem:

Azâb olanların evlerinin üzerinde bir melek her gün veya her gece, “Haram yiyenlerin farz ve nafileden hiç bir ibadetleri kabul ol­maz” diye nida eder.” buyurmuştur.

İbn Mübarek, “Şüpheli bir dirhemi reddedip kabul etmemek, be­nim için yüzbinlerle dirhemi tasadduk etmekten daha sevimlidir.” demiştir.

Hadisde,

“Haram para ile hacca gidip de mikatta “Lebbeyk” diyen kimse­ye, Allahu Teâlâ: “Hayır, sana lebbeyk de yok Sa'deyk de yok; haccın merduttur.” buyurur.”[29], buyurulmuştur.

İbn Esbât diyor: “Genç ibadet ettiği vakit şeytan avanesine -yardımcılarına-:

“Yiyeceğine bakın, nerden temin ediyor, der. Şayet yiyeceği gayr-ı meşru ve kötü yoldan temin ediliyorsa, “Bırakın, ne kadar yorulursa yorulsun, zira ona ibadetinden bir şey yok.” der.”

İbrahim b. Edhem, “Yemeğini ve diğer kazancını temiz yap. Na­maz ve orucun fazla olmasa da üzülme.” demiştir.

Sahih bir rivayette Resûl-i Ekrem:

“Kişi, beis olan şeyden korunabilmesi için labeis olan şeyi terketmedikçe müttakilerden olamaz.” [30]buyurmuştur.

Yine Sahih bir rivayette,

“İlmin fazileti ve fazlalığı, amelin fazilet ve fazlalığından daha hayırlıdır. Dininizin hayırlısı, vera' ve şüpheli şeylerden sakınmak­tır.”[31] Buyurulmuştur.

Yine Sahih bir rivayette:

Sana şüphe veren şeyi terket, şüphe vermeyen şeye bak.” [32]buyurulmuştur.

“Birr ve iyilik, kişinin kendisinin ve kalbinin emin ve mutmain olup huzur bulduğu şeydir. İsm -kötülük- göğüsde tereddüt edip kalbi tırmalayan şeydir. Müftüler sana fetva verseler de sen yine kalbine danış. Kalbinin huzur bulduğu şeyi yap, bulmadığını yapma.” [33]

Ebû Dâvûd ve Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

Şüphesiz helâl da belli, haram.da bellidir. Aralarında (helâl mı haram mı belli olmayan) birtakım şüpheli şeyler vardır. Bu hususta ben size bir örnek vereyim: (Her hükümdarın bir yasak bölgesi ve her zenginin bir korusu olduğu gibi) Ailahu Teâlâ'nın da yasağı var­dır. Allah'ın korusu, haram ettiği şeylerdir. (Bu haramlara yaklaşıp onların etrafında dolaşmak, çobanın sürüsü ile korunun etrafında dolaşmasına benzer.) Bu korunun etrafında dolaşanın, harama düşme­sinden korkulur. Şüpheli şeylere karışan, onların içine düşmesinden korkulur.” [34]buyurmuştur.

Buhârî ile Nesei'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Helâl olan şeyler bellidir; haram olan şeyler de bellidir. Fakat helâl ile haram arasında birtakım şüpheli şeyler vardır (ki bunlar helâl mıdır, haram mıdır? Çok kimseler bilmezler). Kim ki kendisin­ce günah olması sezilen bir İşi terkederse o, açıkça haram olduğu bi­linen şeyi çoktan bırakmış demektir. Kim ki günah olması şüpheli olan şeye cür'et ederse, bu da haram olduğu açık olan şeye yaklaş­mıştır. Günahlar, Allah'ın komşudur. Hangi çoban ki (davarlarını) koru etrafında otlatırsa çok sürmeden koruya dalabilir.” [35]

 

188. : İhtikar

 

Müslim ve Ebû Davud'un rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Yiyecek maddesini pahalı satmak için toplayıp depo eden hata­dadır.” [36]buyurmuştur.

Tirmizî'nin Sahih dediği ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resul-i Ekrem:

“İhtikarı ancak hatada olan yapar.”[37], buyurmuştur.

Lügat erbabına göre “Hâti”, âsi ve günahkâr demektir. Ahmed, Ebû Yâlâ, Bezzâr ve Hâkim’in rivayetlerinde Resûl-i Ek­rem:

“Yiyecek maddesini pahalansın diye kırk gece depo eden kimse, Allah'dan uzaklaşmış ve Allah (in rahmeti) de ondan uzaklaşmıştır. Herhangi bir mahallede aç olarak bir kimse sabahlarsa, o mahalle halkı Allahu Teâlâ'nın himayesinden ayrılmış olurlar.”[38], buyur­muştur. Hafız el-Münzirî, bu hadîsin metninde gariplik olduğunu ve senedlerinden bazılarının ceyyid olduğunu söylemektedir.

Resûl-i Ekrem:

“Ticâret yapan (mal alıp satan) merzûk rızıklanır, ihtikâr yapan ise melundur.” [39]buyurmuştur. Bu hadîsi, İbn Mâce ve Hâkim Sâlim'in oğlu Ali'den, o da Sevban'dan, o da Ced'an'ın oğlu Zeyd'in oğlu Ali'den rivayet etmişlerdir. Buhârl ile Ezdi, Ali b. Sâ­lim'in rivayetine itibar edilemeyeceğini kaydetmişlerdir. Hafız el-Münziri ise, “Ali b. Sâlim'in bundan başka bir hadis rivayet ettiğini bilmiyorum. Bu adam, bilinmeyenler arasındadır.” demiştir. Buna rağmen İbn Hibbân, bu zatı sikaler arasında anmıştır.

İbn Mâce ceyyid ve muttasıl sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Her kim Müslûmanların yiyeceklerinde ihtikâr yaparsa, Allahu Teâlâ onu cüzam ve iflâs ile ibtilâ eder.”[40], buyurmuştur.

Isbahâni'nin rivayetinde; Osman radıyallahu anh'ın kölesi Ferrûh diyor ki: “Hz. Ömer radıyallahu anh'uı hilâfeti zamanında Mescid'in kapısı önüne yemek kondu. Bunu gören Hz. Ömer:

“Bunu buraya kim koydu, nedir bu?” diye sordu. Kendisine:

“Bizim için konmuş bir yiyecektir,” dediler. Hz. Ömer:

“Allah bu yemeği ve bunu buraya koyanı mübarek kılsın,” dedi. Yanında bulunanlardan bazıları ona:

“Ey müzminlerin emiri, bu pahalansın diye depo edilmiştir,” de­diler. Hz. Ömer:

“Bunu kim ihtikâr etti?” diye sordu. Ona:

“Ferrûh ile Ömer b. el-Hattab'ın azâdlı kölesi bunu ihtikâr et­ti,” dediler. Hz. Ömer bunun üzerine onları çağırttı, geldiler. Onlara:

“Müslümanların yiyeceklerini ihtikâr etmeye sizi ne şey sev­ketti?” diye sordu. Onlar: ..

“Ey mü’minlerin emiri, paramızla alıp   satıyoruz, bunda ne var?” dediler. Hz. Ömer radıyallahu anh:

“Ben Resûl-i Ekrem'in, “Müslümanların yiyeceklerinde ihtikâr yapanların cüzam ve iflâs ile ibtilâ edileceklerini” buyurduğunu duy­dum, dedi. Bunun üzerine Ferrûh:

“Ey mü’minlerin emiri, söz veriyorum, bir daha asla yiyecek maddesini ihtikâr etmem,” dedi. Fakat Ömer (r.a.) in azadlısı:

“Para ile alıp para ile satıyoruz, bunda ne var, ben devam ederim,” dedi”.

Hadîsin râvilerinden biri olan Ebû Yahya el-Mekkî, “Ben bu azâdlıyı cüzamlı olarak gördüğümü sanıyorum.” demiştir.” [41]

Taberânî'nin vahi senedle rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“İhtikâr yapan kimse ne kötü bir İnsandır ki, Allah tarafından ucuzluk olduğunu duyduğu vakit üzülür, fakat pahalılık ve kıtlık olduğunu duyduğu vakit sevinir.” [42]buyurmuştur. Diğer riva­yette:

“Ucuzluğu duyduğu vakit fenasına gider, pahalılığa ise sevi­nir.” [43]şeklindedir. Rezin bu hadise itiraz etmiştir. Yine aynı iti­raz ile Rezin rivayetinde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem:

“Şehirliler hapsedilmiş insanlar gibidirler. Yiyeceklerinde onlara İhtikar yapmayınız, pahalılığa kalkışmayınız. Zira onların yiyecekle­rinde kırk gün ihtikâr yapan kimse, ihtikar ettiği yiyeceğin tama­mını sadaka olarak verse,   ihtikarının günahına keffaret olmaz.”[44] buyurmuştur.

Yine Rezin'in tahricinde:

“İhtikâr yapanlar, adam öldürenlerle bir arada haşrolacaklardır. Müslümanların piyasasında pahalılık yapanları, cehennemin büyük ateşi içinde azab etmek, Allah'ın hakkıdır.”[45] buyurulmuştur. Hafız el-Münziri, bu son üç hadisde açık nekaret olduğunu söyle­miştir.

Ahmed'in Hasen'den rivayetinde ise; Ma'kil b. Ye sar'in hastalığı ağırlaştı. Abdullah b. Ziyad ziyaretine geldi ve:

“Ey Ma'kil, benim haksız yerde adam öldürdüğümü biliyor mu­sun?” diye sordu. Ma'kil:

“Hayır, bilmiyorum,” dedi. Abdullah:

“Müslümanların fiyat narhına  karıştığım hakkında bir bilgin var mı?” diye sordu. Ma'kil:

“Hayır, bilmiyorum,” dedi. Devamla:

“Beni oturtun,” dedi. Oturttular. Sonra:

“Ey Abdullah dinle: Resûl-i Ekrem'den bir defa değil, defalar­ca duyduğum bir hadîsi nakledeyim. Resûl-i Ekrem: “Müslümanla­rın narhını artırmak için uğraşan kimseyi, cehennemin büyük ate­şinde azâb etmek, Allah'ın hakkıdır.” buyurmuştur,” dedi. Bunun üze­rine Abdullah:

“Bunu bizzat sen Resûl-i Ekrem'den duydun mu?” diye tekrar sordu. Ma'kil:

“Hem bir defa değil, birkaç defa duydum”, dedi”.[46] Taberânî'nin “Evsat” ve “Kebir”inde bu mealde rivayet vardır. Hâkim de muhtasar olarak bu mealde bir hadîs rivayet etmiştir. Hafız el-Münziri, “Bu son hadislerin râvileri, yalnız biri hariç, diğerleri hep sika­dan ve bilinen kimselerdir.” dedi. “Mekke'de İlhad” bölümünde yemek ihtikârı geçmişti.

Râvileri hakkında dedikodu olan Hâkim'in bir rivayetinde, “Müs­lümanlara pahalı satmak için ihtikâr eden kimse hatadadır ve Al­lah'ın himayesinden uzaktır.”[47], buyurulmuştur.

Tembih: İhtikârı den saymak, bütün bu Sahih hadîslerin zahirinden anlaşılmaktadır. Bunların bazılarında telin, Allah ve Re­sulünün uzaklaşması, cüzam, iflâs ve benzerî şiddetli veidler var­dır. Bunların bir kısmı, ihtikârın  olduğuna açık delillerdir. Bunun için den sayılmıştır. Halbuki sağireden olduğuna dâir yakında “Ravza”dan bir rivayet gelecektir. Bize göre haram olan ih­tikâr, kıtlık zamanında satın aldığı günlük yiyecek maddelerini pa­halansın diye satmak niyetiyle saklamaktır. Hurma ve üzüm gibi her şey buna dahildir. Gazâlî, bu yiyecek maddesi olan günlük yi­yeceğe et ve her çeşit meyveleri de katmıştır. Şartlardan birisi ortadan kalktığı vakit, ihtikânn haramhğı da kalkar. Meselâ, kıtlık za­manında olsun saklamak niyetiyle kendisi veya çoluk çocuğu için satın aldığı şeyde ihtikâr olmadığı gibi, aldığı gibi satarsa veya ken­di mahsulü olur da saklarsa, yâni pahalansın da öyle satayım derse, yine ihtikâr olmaz. Ancak ihtiyaç çoğalınca malını piyasaya sürmesi gerekir. Hatta Hâkim de kendisini icbar edebilir. Bunda ihtikâr yok­tur. Fakat bir yıllık ihtiyacından fazlasını satması evlâdır. Ancak gelecek yılda kuraklıktan korkup saklarsa, bunda da ihtikâr yoktur. Günlük yiyecek ve nafaka olmayan maddelerde ihtikâr yoktur. Bu­nunla beraber Kadı, giyecek maddesinin ihtikârını da mekruh görmüştür.[48]

Şayet senin bu anlattığın, “Ancak günahkâr ihtikâr yapar.” ha­disini rivayet eden Saîd İbnü'l-Müseyyeb'in durumuna aykırı düşer. Bu zata:

“Sen ihtikâr ediyorsun,” dediklerinde, o:

“Hadisin râvisi olan Ma’mer de ihtikâr ediyordu,” dedi.

“Buna ne buyurulur?” Dersen,

Derim ki; yukarda anlatıldığı gibi, malların bir kısmının ihtikârı haram değildir, giyecek ve benzeri maddeler gibi. Saîd İbnü'l-Müseyyeb'in ihtikâr ettiği, bu maddeler olabilir. Şayet ihtikâr ettikleri maddelerin günlük nafaka olduklarını kabul etsek de diğer şartları mevcud olmayabilir. Bütün şartlarının mevcud olduğunu kabul et­sek bile Said ile Ma’ıner birer müctehittirler. Bunlara kimse itiraz edemez. Sonra baktım ki İbn Abdülberr ve diğerleri Müslim'in an­lattığı Ma’ıner ile Saîd'in ihtikâr ettikleri madde zeytinyağı idi. Zey­tinyağı ise günlük nafakadan değildir. Nitekim Şafii, Ebû Hanîfe ve diğerleri bunu böyle kabul etmişlerdir ve doğrusu da budur. Kurtubi diyor ki: “Mâliki mezhebinde meşhur olanı da budur.”

Saîd İbnü'l-Müseyyeb'in: “Ma’mer de ihtikâr ederdi” demesi, Ma’ıner'in, zararsız maddelerde ihtikâr ettiğidir. Zeytinyağı, katık, elbise ve benzeri gibi şeylerdir.

Ulemâ diyor ki: “İhtikârın haram olmasındaki hikmet, insanları zarara uğratmamak içindir. Nitekim ihtiyaç zamanında bir adamın elinde fazla yiyecek bulunursa onu satmaya cebredilmekte ittifak vardır”.

Şayet bu kimsenin sakladığı maldan piya­sada varsa bu da ihtikâr olmaz.[49]

 

189. : Küçük Çocuğu Anasından Ayırmak

 

Hasen ve garip olduğunu söyleyen Tirmizi, Dârekutni ve Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in rivayetlerinde Ebû Eyyub diyor ki: “Ben Resul-i Ekrem'in:

“Kim ki anası ile yavrusunu birbirinden ayırırsa, Allahu Teala da kıyamet günü onu sevdiklerinden ayırır.” [50]buyurmuştur.

Darekutnl'nin rivayetinde:

“Anasını çocuğundan ayıran melundur.”, buyurulmuştur. Ebû Bekir b. Abbas, hadisin metninin mübhem olduğunu söylemiştir.

Tembih: Çocuğu anasından ayırmanın  olması, bu hadis­lerin zahirinden anlaşılmaktadır. Hatta yalnız birinci hadisi Sahih kabul etsek, yine kafidir. Çünkü burada şiddetli veld vardır. Zira kı­yamet günü kişi ile sevgilisini ayırmanın acısı oldukça büyüktür.

Ben de derim ki; ulema, ana ile yavrusunu birbirinden ayırma­nın haram olduğunu bu hadisden aldıkları gibi, den olması da bundan anlaşılmaktadır. Çünkü her ikisinin dayanağı olan şiddetli veld bu hadlsde vardır.

Şayet, buradaki veidin tevcihi nedir? Halbuki Allahu Teala:

“O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar. O gün herkes kendi derdine düşer. O gün birta­kım yüzler aydınlıktır, gülmekte ve sevinmektedir.”[51], buyur­muş ve herkesin kıyamet gününde en yakınlarından kaçacaklarını haber vermiştir. Daha bu ayırmaktaki veid nerede? dersen.

Derim ki; bir defa hadisin şevki, korkutmak için olduğundan ke­sin bir nassdır. Buna göre bu da Resül-i Ekrem'in, “Dünyada ipek giyen ahirette ipek giyemez, dünyada içki içen cennet içkilerinden içe­mez. Bu, tam karşılıklı bir cezadır.” buyurduğu gibidir. Yani bu hadislerdeki gaye “Cennette giyemez.” demek olduğu gibi, bizim eli­mizde olan hadiste de “kıyamet günü”nden murad, cennettir. Âyet­teki kaçmak, mahşer yerindedir. Hadisteki ayrılık ise cennettedir. Binaenaleyh, “Âhirette ipek giyemez.” hadisinden delil çekerek ule­mâ ipek giymenin kebairden olduğunu söyledikleri gibi, biz de bu hadîsden anneyi çocuğundan ayırmanın kebairden olduğunu anla­dık. Çünkü aralarında cihet-i cami vardır. Bu da her ikisinin kendi cinslerinden ceza görmeleridir. Aynı zamanda İpek elbise haberinde,

“Oradaki elbiseleri ipektendir.” [52], âyeti bir tahsis olduğu gibi, ayrılık haberinde de,

“İnanan, soyları da İnançta kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız,” [53]âyeti bir tahsistir. Çocuğu anasından ayırmanın haram olmasının şartı, çocuğun küçüklük veya akil dengesizliği se­bebiyle temyiz yeteneği olmaması halinde onu her ne şekilde olursa olsun -hatta anasının rızası olsa da- ayırmaktır. Çünkü çocuğun da bir hakkı vardır, bu tasarruf batıldır. Ancak bu, âzâd suretiyle olursa bu hüküm dışındadır. Ana bulunmadığı vakit baba, dede, ba­ba veya anadan büyük anne -ne kadar yukarı giderse- bu hü­kümde anne gibidirler.

Çocuğu, baba veya dedesiyle birlikte satmak caiz olduğu gibi, kendi başına yiyip içebilen ve diğer tabiî ihtiyaçlarını gören çocuğu da satmak caizdir. Bunun için belirli bir yaş haddi yoktur. Bazen bünye itibariyle gelişmiş olan çocuk beş yaşında bu duruma gelebil­diği gibi, bazen de yedi yaşını geçtiği halde bu işlerini kendi başına başaramaz. Bulûğa erdikten sonra da -birisi hür olduğu takdirde- yine aralarını ayırmak mekruhtur.

Yolculukta da karı ile temyiz yeteneği olmayan çocuğunu bir­birinden ayırmak haramdır. Fakat hayvanın memedeki yavrusunu -şayet kesmek için satıyorsa- caiz, fakat henüz sütten ve emmek­ten kurtulmamış olduğu halde başka maksatla onu anasından ayır­mak haram ve bu satışı, batıldır.[54]

 

191. : Yaş Ve Kuru Üzümü Şarap Yapacak Adama Satmak

 

192. : Kötülük Yapacağı Bilinen Bir Adama Genç Çocuğu Teslim Etmek

 

193. : Bir Cariyeyi Fuhşa Teşvik Edeceği Tahmin Edilen Adama Vermek

 

194. : Çalgı Aleti Olarak Kullanacağı Bilinen Bir Kimseye Tahta Parçası Ve Benzeri Malzemeyi Satmak

 

195. : Bizi Öldürecek Düşmana Silah Satmak

 

196. : İçecek Olduğu Bilinen Kimseye İçki Satmak

 

197. : Kullanacak Adama Uyuşturucu Maddeler Satmak

 

Bunları büyük günahlardan sayan kimseyi görmedim. Bununla beraber kebâirden olmaları uzak bir ihtimal değildir. Vasıtalara maksatlarm hükmü verildiğine ve bunlardaki maksatlar  ol­duğuna göre, o maksatlara vesile olan bunların da  olmaları gerekir.

Taharet bölümünden önce yazdığımız, “İslamda kötü bir âdet icad edenin cezası kendisine ait olduğu gibi, ona bakarak ondan son­ra o günahı işleyenlerin cezası gibi bir ceza da kendi defterine yazı­lır.” mealindeki hadis, bunun delilidir. Haram olması için yalnız bir şüphe, kesin kanaat gider. Fakat  olması için şüphede tereddüt vardır. Yâni şüphe üzerine bunları yapmanın  olması şüpheli­dir. Meselâ, cariyeyi, kötülük yapma şüphesi olan adama, silahı bize karşı savaşma ihtimali bulunanın, horozu ve öküzü dövüştürme ihti­mali olan kimseye satmak gibi. Bunların kebâir olmasında tereddüt vardır. Bununla beraber bunların bazısı diğer bazısından kebâire daha yakındır.

Bundan sonra Şeyh Alai'nin, şarap satmanın kebâirden olduğu­na dâir Ashâb'ın sarahaten yazdığım gördüm. Burada satın almak, parasını yemek, taşımak ve bunun peşinde gezmek de aynı hüküm­dedir, dedi. Binâenaleyh, içki bölümünde bu hususta daha geniş bil­gi verilecektir.[55]

 

198. : Alıcı Olmadığı Halde Başkasının Alışverişini Bozmak

 

199. : Satış Üzerine Satış

 

200. : Alış Üzerine Alış

 

Alıcı olmadığı halde başkasının alışverişini bozmak, satış üzeri­ne satış ve alış üzerine alış yapmanın kebâirden olması muhtemel­dir. Zira bunlarda başkasını oldukça zararlandırmak vardır. Şüphe­siz başkasını zararlandırmaya çalışmak, dir.

Nitekim yukarda buna işaret edilmiştir. Aynı zamanda bu şekil davranış, ve aldatmadır. Hile ve aldatmanın den olduğu iler­de gelecektir. Fakat bütün bunlara karşı “Ravza” da anlattığı, “îhtikâr, başkasının alışverişine vurmak, fiyatı artırmak, bir kimse bir kız isterken araya girip ona talip olmak, daha pahalı satmak için köylünün malını şehirliye sattırmak, kervanı karşılayıp yolda malı ellerinden almak, südü çok görünsün diye hayvanı sağmadan piya­saya sürmek, kusurunu gizleyerek bir malı satmak, zarûretsiz ve keyfî olarak köpek saklamak, haram olmayan içkiler bulundurmak, Müslüman köleyi kâfire satmak, mushaf ve diğer şer'i kitapları kâ­fire satmak, küçük günahlardandır” sözlerinin çoğunda itiraz var­dır. yi, kendisine dünyada peşin ceza vârid olan günahlar ile tarif edersek, o zaman bu hüküm doğru olabilir. Fakat bizim yaptı­ğımız gibi, hakkında şiddetli veldler vârid olanlar dir, dersek, o zaman -Ravza-nın dediği yerinde olmaz. İlerde böyle aldatıcılık hakkında şiddetli veîd ifade eden hadisler anlatılacaktır. Bunun gibi Müslümana eziyet ve ihtikâr hakkında da rivayetler gelecektir. Kebâir için en uygunu bizim dediğimiz gibi, hakkında şiddetli veîd bu­lunan suçlardır.

Daha sonra baktım ki, benim sarahaten yazdıklarıma Ezrai de işaret, etmiş ve “Ravza’nın mutlak olarak sağiredir dediği bazı gü­nahlarda itiraz vardır.” demiştir. Böylece benim açıkça zikrettiğim ve Ezrai'nin işaret ettiği hususlar “Havza'nın bazı misâllerinin silin­mesine sebep olmuştur. ( Necş ) hile için, yâni almak niyeti ol­madığı halde piyasayı artırması için fiyat artırmaktır. Bey' üzerin­de beyi', müşteriye, “Sen bundan vaz geç, ben sana bu para ile hattâ daha ucuza aynı şeyi vereyim” demektir. Şira üzerine şira ise, satın alan satan adama, satışta muhayyer olduğu bir sırada, -Sen bundan vazgeç, ben daha pahalısına bunu senden alırım”, demektir.

İmamlar diyorlar ki: “İki taraf bir fiyatta anlaştıktan sonra, müş­teriye daha ucuza aynı malı teklif etmek haramdır. Sattıktan sonra alışverişi bu şekilde bozmak daha şiddetlidir. Alışveriş üzerine vu­rulmaz fakat adamın aldandığını görünce, onu bozdurmasının caiz olduğunu söyleyenler vardır. Fakat hadîse uygun olan, en doğrusu, her ne suretle olursa olsun alışverişe vurmanın yasak olmasıdır. Zira bunun her seklinde zarar vardır.[56]

 

201. : Alışverişte Hile Yapmak Ve Aldatmak

 

Alışverişte aldatmak, satacağı ineği çok sütlü görünsün diye sağ­madan piyasaya sürmek gibi.

Müslim'in Ebû Hureyre (r.a.) den rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Bize silah çeken bizden değildir. Bizi aldatan, bizden değildir.”[57], buyurmuştur.

Yine Müslim, Tirmizi ve İbn Mace'nin Ebû Hureyre (r.a.î den ri­vayetlerinde:

“Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bir buğday yığınının yanına gitti. Elini yığının içine soktu. Eli ıslandı. (Çünkü buğdayın iç kısmı yaş idi) Resûl-l Ekrem buğday sahibine:

“Ey buğday sahibi bu nedir?” diye sordu. Adam:

“Yağmurdan ıslandı, ya Resûlallah,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Islak olanı üste koysaydın da insanlar görseydi olmaz mı idi?” buyurduktan sonra:

“Bizi aldatan bizden değildir,” buyurdu.[58] Tirmizi'de, “Bizi aldatan” yerine, “Aldatan.” şeklindedir.

Bu hususta Ebû Davûd şöyle rivayet eder:

“Resûl-i Ekrem satıl­makta olan bir yığın buğday gördü. Sahibine:

“Buna kaça satıyorsun?” diye sordu. Adam:

“Şu kadar dirheme satıyorum,” diye fiyatını bildirdi. Bu sırada Resûl-i Ekrem'e:

“Elini buğdayın içine sok,” diye vahyedildi. Resûl-i Ekrem elini buğdaya sokup elleri ıslanınca:

“Aldatan bizden değildir,” buyurdu.[59]

Ahmed, Bezzâr ve Taberâni'nin rivayetlerinde:

“Resûl-i Ekrem bir buğday yığınına uğradı. Sahibi buğdayını övdü durdu. Resûl-i Ekrem elini buğdayın içine soktu ve iç kısmı bozuk çıktı. Resûl-i Ek­rem ekinin sahibine:

“Bu (iyi olanı) ayrı, diğerini de ayrı sat. Böyle bizi aldatan biz­den değildir,” [60]buyurdu.

Taberânî'nin ceyyid sened ile “Evsat”ındaki rivayetinde: “Resûl-i Ekrem çarşıya çıktı. Orada bir yığın buğday gördü. (Dıştan güzel görünen buğdayın) içine elini sokunca eli ıslandı ve üzerine yağmur yağdığı anlaşıldı. Resûl-i Ekrem avucu ile ıslak buğdayı çıkardı ve:

“Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Adam:

“Seni hak peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki, bun­lar bir buğdaydır, bir harmanın malıdır. Yalnız bir kısmı yağmurdan ıslanmıştır.” Resûl-i Ekrem:

“O halde neden yaş olanını bir tarafa, kuru olanını bir tarafa ayırıp, “İşte bu ıslanmış bu da kurusu, hangisini isterseniz onu alın” demedin? Müşterileri de ekini olduğu gibi görür ve dilediklerini alır­lardı. Bizi aldatan bizden değildir.” [61]buyurdu.

Taberânî'nin “Kebir”inde senedi sika olan bir rivayetinde: “Resûl-i Ekrem yiyecek satan bir adama uğradı ve:

“Ey yiyecek sahibi, bunun altı da üstü gibi midir?” diye sordu. Adam:

“Evet, ya Resûlallah,” dedi. Resûl-i Ekrem:

“Müslümanları aldatan onlardan değildir.” [62]buyurdu.

Beyhaki ve Isbahânî'nin sened-i lâbeis ile Ebû Hureyre (r.a.) den mevkuf olan rivayetlerinde:

“Ebû Hureyre (r.a.) Hirre tarafına gitti. Orada birisini gördü taşıdığı sütü satıyordu. Ebû Hureyre bu adamın süte su karıştırdığını farketti. Bunun üzerine adama:

“Kıyamet günü bu sütün suyunu ayır dedikleri vakit nasıl ya­pacaksın?” diye sordu.[63]

Taberâni “Kebirinde ve Beyhakî'nin rivayetlerinde:

“Adamın biri kendisine ait bir gemide üzüm şırası satıyordu. Kendisiyle bera­ber gemide bir de maymun bulunuyordu. Şırayı su ile karıştırdı. Bu arada maymun para kesesini yakaladığı gibi geminin direğine tır­mandı. Orada kesenin ağzını açtı. Keseden bir dirhem alıyor yukar­dan aşağı geminin içine, diğer bir dirhemi de denize atıyordu. Böy­lece kesenin içindeki paranın yarısını suya diğer yarısını da geminin içine boşalttı. Böylece gemi sahibinin ona kattığı suyun parasını denize atmış oldu.” [64]

Beyhakî'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Satacağınız süte bir şey katmayınız.” buyurdu ve sonra Meklefe hadisini anlattı. Sonra hadise vaslederek:   “Dikkat edin sizden önce adamın biri bir köyden bir miktar şura aldı. Ona o kadar da su kattı. Bir maymun satın alarak gemiye bindi. Gemide şırayı sattı ve paraları keseye doldurdu.   Bir ara maymun keseyi yakaladığı gibi geminin direğinin tepesine çıktı. Kesenin ağzını açtı. İçinden tek tek aldığı dirhemlerden birini denize diğerini de geminin içine attı. Böy­lece parayı ikiye böldü. Adamın şıraya kattığı suyun parası yine su­ya gitti.” [65]

Yine diğer bir rivayet şekillerinde: “Eskilerden birisi, tulumun yarısını şıra diğer yarısını su doldurdu ve böylece sattı. Bu sırada bir tilki gelerek kesesini kaptığı gibi direğin tepesine çıktı ve para­ların bir kısmım denize diğer yarısını keseye attı.”[66] Bunların ayrı birer olay olmaları muhtemeldir.

Bezzâr'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem, “Bizi aldatan bizden değil­dir.”[67] buyurmuştur. Aslında bu hadis on küsur sahâbîden riva­yet edilmiştir.

Ebû Suba' anlatıyor ve diyor ki: “Vesile b. el-Eska'ın mahalle­sinden bir deve satın aldım ve yola çıktım. Vasile ardımdan eteğini sürüyerek koşa koşa geldi ve:

“Deveyi satın aldın mı? diye sordu. Ben:

“Evet, satın aldım,” dedim. O:

“Ben sana onun kusurunu anlatacağım,” dedi. Ben:

“Ne anlatacaksın? Besili, güzel bir deve,” dedim. Vasile:

“Bunu binip yola gitmek için mi yoksa eti için mi aldın?” diye sordu. Ben:

“Evet, hacca gitmek için aldım,” dedim. Vasile:

“O halde sen bunu hemen geri ver,” dedi. Devenin asıl sahibi:

“Nedir bu yaptığın? Neden alışverişimizi bozuyorsun? Ben de­veyi sattım geri almak istemem,” dedi. Vasile:

satması helal olmaz. Bunu bilenin de susup söylememesi helal ol­maz.” buyurduğunu biliyorum, onun için söylemek zorunda kaldım, dedi.[68] Hadisi Hâkim rivayet etti ve Sahih olduğunu söyledi. Beyhaki ve İbn Mâce de muhtasar olarak rivayet etmişlerdir. An­cak İbn Mâce'nin rivayetinde Vasile diyor ki:

Resûl-i Ekrem'in:

“Kim ki aybını gizlediği bir malı satarsa, devamlı olarak Allahu Tealâ’nın hışmına uğrar ve durmadan melekler onu lanetlerler.”[69], buyurduğunu duydum, demiştir.

Ahmed, İbn Mace, “Kebir”inde Taberani, Buhari ile Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söyleyen Hakim'in rivayetlerinde Re­sûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Bir müslüman din karde­şine kusurlu bir şey sattığı vakit -kusuru söylemedikçe- bu satış helal olmaz.” [70]

İbn Hibban'ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Mû’minler, evleri ve kendileri birbirinden uzakta da olsalar, nasihat ve sevgi ile birbirine yaklaşırlar. Kötüler, evleri ve kendileri birbirlerine yakın da olsalar birbirini aldatır ve hıyanet ederler.” [71]buyurmuştur.

Müslim'in rivayetinde Resul-i Ekrem:

“Şüphesiz din nasihattir.” buyurdu. Resûl-i Ekrem'e:

“Kim için nasihattir?” diye sordular. Resûl-i Ekrem:

“Allah, Kitabı, Resulü, Müslüman İmamları ve herkes için,” bu­yurdu.[72]

Yine bunun gibi Tirmizi'nin hasen dediği ve Taberani'nin de aşa­ğıdaki ifade ile rivayet ettiği hadîste:

“Dinin başı nasihattir.”

“Kime? diye sorulduğu zaman Resûl-i Ek­rem:

“Allah, dini, Müslüman İmamları ve bütün Müslümanlar için na­sihattir.” [73]buyurulmuştur.

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde; Ziyad b. Alaka radıyallahu anh diyor ki:

“Mucire b. Şube'nin öldüğü gün Cerir b. Abdullah'ı şöyle söylerken işittim: “Bundan sonra, ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldim ve:

“Müslüman olmak üzere size biat ediyorum,” dedim. Resûl-i Ek­rem:

Müslümanlara nasihat etme şartı ile biat etmemi emretti. Ben de bu şartı yerine getirmek üzere kendisine biat ettim ve:

“ Bu mescidin Rabbine yemin ederim ki, size nasihat edeceğim,” dedi.[74]

Ebû Dâvûd ve Nesei'nin bu rivayetle ilgili bölümü şöyledir: Ce­rir diyor ki:

“Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e dinleyip itaat etmek ve bütün Müslümanlara nasihatte bulunmak üzere biat ettim. “Bu zat bir alışveriş yaptığı vakit karşısındaki adama:

“Dikkat et, sizden aldığımız, size verdiğimizden bizim için da­ha makbuldür, dilediğini iste,” derdi.[75]

Ahmed"in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kulumun, bana yaptığı ibadetin en sevimlisi, benim için öğüt vermesidir.” [76]buyurmuştur. Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Müslümanların dertleri ile ilgilenmeyen onlardan değildir. Ak­şam ve sabah, Allah, Resulü, Kitabı, imamı ve bütün Müslümanlar için nasihatte bulunmayan da onlardan değildir.” [77]buyurmuş­tur.

Buhâri, Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde, Resûl-i Ekrem,

“Sizden herhangi biriniz kendisi için sevdiğini başkaları için de sevmedikçe (kâmil) mü’min olmaz.” [78]buyurmuştur.

Tembih: Bu aldatmayı den saymak, naklettiğimiz bu ha­dislerin bazısındaki, “Müslümanlardan değildir.”, “Daima Allah'ın hışmındadır ve melekler onu lanetlerler.” ifadelerinden anlaşılmak­tadır. Sonra diğerlerinin de bunun den olduğunu açıkça ifade ettiklerini gördüm. Ancak “Ravza” bunu sağireden saymıştır. Fakat bu kadar veîdler karşısında bunu küçük günahlardan saymak dü­şündürücüdür.

Haram olan gışş, karıştırıp aldatmaya gelince; satıcının malında öyle bir kusur vardır ki, alıcısı o kusuru bilse onu o değerden alma­yacaktır. İşte bu kusuru gizleyip bu malı satmak, gış ve aldatmaktır. Bunun için satıcının bu kusuru söylemesi kendisine borçtur. Hattâ başka birisi bu kusuru bilse de satan adam bu kusuru gizlese, öbür adam bunu söylemenin borç olduğu da Vasile hadisinden anlaşıl­maktadır. Meselâ, bir adam bir kadını almak istese, öbür adam bu tarafların birinde geçimsizliğe sebep olacak bir kusur bilse; dostluk, ticâret veya herhangi bir ilim tahsilinde bir adam diğeri ile arkadaş olmak istese, bunların birisinde arkadaşlığa engel bir hali bilse, bunu söylemesi borçtur. İşte bunlar, Allah, Resulü ve bütün Müslümanlar için nasihattir.

Bu hususta bize uzunca bir soru sorulmuştur. Orada birçok hü­kümler vardır. Bazı dinsizlerin Allah'tan gafletleri sebebiyle bu ko­nuda yazdıkları, ortaya umumi zararlar koydukları için bu sorulan burada açıklamayı uygun buldum.

Soru şöyledir: Bir kısım tüccarlar bazı şeyleri adet haline getir­mişlerdir. Meselâ, küçük ve gayet hafif ambalajlarda biber satın alır­lar. Bunlara kendi zarflarının beş misli ağırlığında kalın kâğıt sa­rarlar, zira çoğunlukla bu biberler üç ntıl ağırlığındadır. O ağır zarf ise keten bezindendir. Böylece üç ntıl, yirmi ntıl .olur. Sonra bu zarf­lardaki biberler, zarflarla birlikte tartılır ve satılır. Alınan para zarf ile zarfın içindeki biberin tümüne birden olur. Aslında zarf ucuz ve içindeki pahalıdır. Aynı zamanda zarftan zaruri olanı, biberi koru­yacak kadarıdır. Fazlasına lüzum yoktur, hem de atılacaktır. Bu ka­bil alışveriş caiz midir? Yoksa zamanın hükümdannın uygun göre­ceği şekilde sokaklarda teşhir veya dayakla tâzir veya hapis veya Hâkim'in mezhebine göre malı iade etmeyi gerektiren aldatıcı haram­lardan mıdır? Aynı zamanda bu satış Sahih midir, yoksa batıl mıdır? Batıl ise insanların mallarını batıl ile yemenin hükmünden midir, değil midir? Valilere, şiddet kullanmak suretiyle tüccarlan bu kabil alışverişten menetmek vacip midir, değil midir? Muttaki olan tüc­carlar bu gibi tacirleri gördükleri vakit onları yetkililere haber ver­mek mecburiyetinde midirler? Yoksa böyle bir mecburiyetleri yok mudur? Bu soruların gayrisinde ve benzerinde de aynı hüküm câri midir? Bazı attar ve tüccarların yaptıklan gibi.

Meselâ, bazı maddeleri suya yaklaştırır o maddeler su çeker ve üçte bir nisbetinde ağırlaşırlar - zaferan gibi-. Yine bazı elbisecilerin elbiseyi gizlice tamir edip, tamir edildiğini göstermeden ve söy­lemeden satmaları; diğer bazılarının, kullanılmış elbiseyi temizleyip kolalayıp ütüledikten sonra yeni imiş gibi piyasaya sürmeleri; diğer bazılarının da anzali yeri boyamaları ve bazılarının cilalayıp kusur­larını gizleyerek satmalan; diğer bazılarının gümüşü beyaz maden, altını bakır ile karıştırıp satmaları; bazı kuyumcuların işlemek üze­re pazarlık edip aldıkları gümüş veya altın işlemeyi kaplayarak hile yapıp bakır veya nikel madeni katmaları-, diğer birçok satıcıların sattıkları maddenin kaliteli ve iyi olanlarını üste gelecek şekilde kasaları dizip piyasaya sürmeleri veyahut âdisini iyisine katarak onu da iyiymiş gibi aynı fiyattan satmaları ve bunlara benzer çeşitli hile yollarına baş vurup mal satmaları gibi.

Bütün bunları böyle tek tek saymaktaki gayemiz, bunlardaki hükmün ne olduğu bilinmekle diğerlerini de bunlara kıyas etmek içindir. Şayet san'atkar, işçi, tüccar, satıcı, attar, kuyumcu ve ben­zerlerinin işlerini inceleme imkanın olsa gerçekten aldatma, kötüyü iyiye karıştırma, kusur gizleme, hıyanet, aldatma, yalan söz ve çeşitli hilelerle insanı yanıltacak ve nefret ettirecek öyle çirkin yollar bu­lursun ki, bunları görmek şöyle dursun, işitip duymak dahi istemez­sin. Zira biz onları muamelelerinde, birbirini kılınçları ile öldürmeye kalkışan iki kişi gibi görürüz ki, gerçekten birinin gücü yetse hemen diğerini öldürecektir. İşte zamanımızın tüccarları, alıcı ve satıcıları da aynen böyledir. Elinden gelse çeşitli hileler yapmak suretiyle ve insafsızca karşısındakinin bütün servetini elinden alıp onu hemen yoksul bale getirmeye çalışır. Bu sûretle birisini vurup aldatırsa bu­na son derece sevinir ve, “Gördün mü yaptığın hilelerle bu adamı ne güzel aldattın” diye gururlanır da adeta leşe konmuş kelbln leşden hiç bir şey bırakmayıp hepsini yiyip bitirmesi gibi hırslanır ve, “Ha­di bu adamda ne varsa hepsini al” diye teşvik eder. İşte bugünkü ti­cari ve sınai ahlakın özeti bundan ibarettir ve belki de daha fenadır.

İşte sizden istediğimiz bütün bunlarla ilgili hükümleri açıklayıp efkar-ı ammeye doyurucu bir bilgi vermenizdir ki, artık açıklama­nıza muhalefet eden, açıkça helak olup azaba hak kazandığını bil­sin. Açıklamalarınıza uyanlar da hakikat yolunda olup gerçeği ya­şamış olsunlar. Bunun için bu hususta sadre şifa verecek şekilde ye­teri kadar açıklamada bulunun. Zira zamanımız İnsanlarının bütün bu konularla ilgili hükümlerin açıklanmasına şiddetle ihtiyaçları var­dır. Zira bunların günah ve yasak olduğunu bilerek İşleyenleri var­sa da çoğu bilmeyerek bu bataklığa düşüyor. Durumu açıklarsan çoklarını kurtarmış olursun. Bu husustaki sa'yınu meşkûr olsun ve Allahu Teala seni cennet ile mükafatlandırsın.

İşte soru budur. Fakat bu o kadar geniş bir soru ve o kadar çok suret ve şekilleri, o nisbette fazla hükümleri olduğu, insanların bu­na son derece ihtiyaçları olup burada sorulan ve sorulmayan her me­selenin açıklaması yapılarak genişçe hükmün anlatılması gerekti­ğinden bu hususta özel bir eser yazmak gerektir. Gerçekten bu al­datma ve hile yolları pek çoktur. Bunlardan pek az kimse korunabilir. Bunlar da bu pisliklerden Allahu Teala'nın kendilerini koruduğu kimselerdir. Şayet Müsait zaman bulursam, bütün bu hile yollarını ve din! hükümlerini ihtiva eden bir eser yazmayı düşünüyorum. Şimdilik âsiyi sakındıracak ve muvaffak olanı yararlandıracak olan hu­suslara işaret edeceğim. Allahu Teâlâ kimin hidâyetini dilememişse o, hidâyete ulaşamaz. Ona kimse hidâyet edemez. Buna göre de­rim ki :

Zarfı mazrufundan ağır olan şeyi satma meselesine gelince; Şafiîlere göre zarf’ın ne kadar ağır olduğu bilinmezse satış batıldır, zi­ra bu, “Bey'i garar” hükmündedir. Havadaki kuşu, denizdeki balığı satmak gibidir. Çünkü aldığı zarfın zarf olarak ağırlığı nedir, içindekinin ağırlığı nedir? Yâni bu alıcı ne kadar ne aldığını bilmiyor. Resül-i Ekrem bu gibi alışverişten nehyetmiştir. Yalnız zarfın için­deki malın ağırlığını bilmezse veya zarfın hiç bir değeri olmazsa, yi­ne alışveriş batıldır. Çünkü bu, değersiz bir şeyi değerlendirme ka­bilinden olmuş olur. Buna göre birinci maddede anlattıkları alışve­rişin batıl olduğu meydandadır. Çünkü fâsık tüccar bu biberi satın alır. Sonra onu ağır getirecek şekilde yamalı bir keten bez içine kor. (Veya torba kese kâğıdını kalın ve birkaç kattan yapar, alt kısmını da fazla miktar çiriş ile doldurur.) Bu suretle zarf alabildiğine ağır­laşır. Sonra bu zarfı satılacak madde meyanına sokar ve beraberce tartıp zarfı da onun fiyatına satar. Meselâ, yüz gramı beş liraya diye satar. İşte bu, batıldır. Çünkü zarfı da içindeki maddeye katarak satmıştır. Zarfın ağırlığı da belli değildir ki, dara olarak düşülsün. İçindeki madde yüz liralık ise, o, değersiz ambalaj da yüz liradan sa­tılmıştır. (Yâni ambalajın üstünde, bu ambalaj net olarak şu kadar­dır diye yazılmıyor. İçinde elli gram varsa elli gram da ambalajı­dır.) İçindeki maddenin net olarak ağırlığı belli olmadığı için, bu­rada bir aldatma vardır. Çünkü onlar bu ambalajı dış görünüşü iti­bariyle hafif gösterirler. Bunun ağırlık bakımından önemli olmadığı tahmin edilir. Fakat sonradan açılıp içindeki kat kat kâğıtlar ve bol miktarda çiriş görüldüğü vakit, ambalajın ne kadar ağır olduğu o zaman ancak anlaşılır. Meselâ, görünürde 25 gram olduğu tahmin edilen kese kâğıdı, ambalaj sonradan açılıp bakıldığı vakit yüz gram olduğu anlaşılınca, işte bu aldatma ve zararlandırmadan dolayı bu ticaret batıldır. İşte bu, Allah ve Resulünün yasakladığı hileyi irtikâb ile Allah ve Resulüne karşı ihanet ve hıyanet olur. Bütün kazancını vereselerine terkedip, bunların hesabını vermek üzere Alla­hu Teâlâ’nın huzuruna çıkacağına inanan bir kimsenin bu gibihileli-yollardan kaçması ve korunması gerekir. İşin acı tarafı, böyle meşru olmayan yollardan edindiği serveti vereselerine de hayır etmez. Ço­ğunlukla tüccar çocukları babalarından kalma servetlerini kötü yerlerde yiyip bitirdikleri herkesin görüp bildiği bir gerçektir. Durumu bu olan kimse daha nasıl olur da kardeşinin servetini hile yolu ile elinden almaya çalışır. Bu gibi alışveriş yapanlar kılıçları ile birbi­rini öldürmeye kalkışan iki kişiye benzerler. Bu ise ne Müslüman-lığa ve ne de İslâm kanunlarına uymaz. Zira Resûl-i Ekrem,

“Mü’min mü’min için, bir binanın birbirini bağlayan kerpiçleri gibidir.” [79]

“Mü’min, müminin kardeşidir. Ona zulmetmez, kötü söylemez ve ona karşı azgınlık etmez.” buyurmuştur. Biz, ticareti, alışverişi haram etmiyoruz. Zira Ashâb-ı Kiram da ticaret yapmışlardır. On­lardan sonra gelen âlim ve sâlihler de ticaretle iştigal etmişlerdir. Ancak şer'î hükümlere riâyet eder ve Allahu Teâlâ'nın,

“Ey mü’minler, mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticâretle yiyin.”[80] buyurduğuna uygun olarak hareket ederlerdi. Allahu Teâlâ bu âyet-i celîle'de ticâretin makbul ve helâl olmasını tarafların rızasına bağlamıştır. Rıza ise, hile ve al­datmanın bulunmaması ile mümkün olacaktır. Elbette müşterinin anlayamadığı hile yolu üe aldatılarak parası elinden alınıp yapılan satışın, Allah ve Resulünün hışım ve gazabım gerektirecek şekilde şiddetli haram olduğunda şüphe yoktur. Bu kabil tüccarlar, yukardaki âyet ve hadislerin hükmüne girerler. Allah ve Resulünün rıza­sını, din ve dünyasında selâmeti, şerefini ve âhiretini düşünen kim­se, dinine yarayışlı olanını araştırsın. Böyle hileli yollardan ve bu ka­bil alışverişlerden son derece sakınsın. Böyle ambalajı ile satmak zo­runda kaldığı mallarda, “Ambalajın ağırlığı budur, net şu kadardır” diye bildirsin. Böylece zarfın ağırlığını bildirdikten sonra belirli bir fiyatta her ikisini, yâni zarf ile mazrufu birden satmak caizdir. Me­selâ, “Bunun zarfı elli gram, içindeki asıl madde yüz gramdır. Ben her ikisini size elli liraya satıyorum” dese, alıcı da malı gördükten sonra ve eline almadan satsa, bu satış makbuldür. Yasak olan, zar­fında hile yapıp onu göründüğünden daha ağır yaparak ve ağırlı­ğını haber vermeden yapılan satıştır.

İşte birinci soru ile ilgili, yâni zarf ile mazrufun bir fiyatta sa­tılmasının cevabının özü budur.

Soranın anlattığı gibi, değil bir Müslümandan, kâfirden bile mey­dana gelmesi düşünülemeyen çeşitli aldatıcı ve hîle yolları ile insanı hayretlere düşürecek şekilde yapılan sahte alışverişlere gelince ki, tüccarlar, attarlar, bezzarlar, kuyumcular, sarraflar, çulha ve doku­yucular, diğer sermayedarlar ve san'atkârların yaptıkları anlatılan bütün hileler tamamen haramdır. Bunu yapanlar batıl ile insanla­rın mallarını yiyen, hain ve fâsıklardır. Onlar bu gibi hilelerle Al­lah ve Resulünü aldatmaya kalkışırlar. Halbuki gerçekte kendilerini aldatmış olurlar. Çünkü bütün bu gibi hîle yollarının cezalarını ken­dileri çekeceklerdir. Ticarî ahlâkın bu derece bozulması, san'atlara bu kadar hîle katmalar, zamanın bozulduğuna ve kıyametin yaklaştığına delildir. Bütün bunlar mal ve muamelenin bozulması­na, ticârette, alışveriş ve ziraatte ve topraktan bereketin kalkması­na sebeptir. Bu hususta Resûl-i Ekrem'in şu mübarek sözleri düşün­dürücüdür. Resûl-i Ekrem:

“Kıtlık yağmurun yağmaması demek değildir, asıl kıtlık, yağ­mur yağdığı halde sizin için bereketli olmamasıdır.” buyurmuştur.

Yâni sizin ticâret ve muâmelelerinizdeki bu çeşitli hîle ve hak­sızlıklarınız, tüccarlarınızın irtikâb ettikleri bu çirkinlikler, hüner ve san'at sahiplerinin bu hileleri sebebiyle bereket kalkar. Ve yine bütün bu sebeplerden, Allahu Teâlâ zâlimleri, bu milletlerin başına musallat eder ve haksız yerda mallarını ellerinden alırlar, bütün kapalı işlerini açığa çıkarırlar. Hattâ bu kadarla da kalmaz, Allahu Te­âlâ kâfirleri onlara musallat eder, kâfirler onları esir eder, memle­ketlerinden çıkarır, çeşitli işkencelere tâbi tutarlar. Nitekim Müslümanlann bu gibi felâketlerle karşılaşmaları, daha ziyade bu ticari ve iktisadi ahlâkın bozulduğu asırlara tesadüf eder. Tüccarlar ve di­ğerleri çeşitli hile yollarına baş vurmuşlardır. Mallarının kusurunu gizlemek için hile yolları aramışlardır. San'atkârlar san'atlarına hile karıştırmışlardır. Boya ile kusurlarını gizlemişlerdir. Kuyumcu ve sarraflar altın ve gümüşe hîle karıştırmışlar, böylece insanların ser­vetlerini ellerinden aîmaya çalışmışlardır. Allahu Teâlâ’nın kendilerini murakabe ettiğine aldırış etmemişlerdir. O'nun azâb ve ikabına önem vermemişlerdir. Halbuki Allahu Teala daima onları murakabe halindedir. Nitekim âyetlerde:

“Allah gözlerin hainliğini ve gönüllerin gizlediğini bilir.” [81]

“O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” [82]

“Yaratan bilmez olur mu?”[83] buyurmuştur. Onların bu ha­reketlerine karşı hem bereketi kaldırır ve hem de düşmanı kendi­lerine musallat eder. Ayrıca âhirette de onları cezalandırır.

Şayet, böyle aldatıp batıl sebeplerle halkın kanını emen hâin tüc­car ve sahtekâr san'atkârlar, Kur’an ve sünnette anlatılan cezalarını bilseler, belki bütün bu kötülüklerinden ve hiç olmazsa bir kısmın­dan vazgeçerlerdi. Başka bir cezası olmasa da Resûl-i Ekrem yukar­da yazılı hadis-i şeriflerinde anlattıklara yeterdi.[84]

Ey çeşitli hile, fâsid ve batıl sebeplerle insanların mallarını ve kanlarını emmeğe çalışan, onları kandıran hilekâr ve aldatıcı! Bir defa düşün. Bu şekil haram plan bir kazanç ile kıldığın namaz, tut­tuğun oruç, verdiğin zekât ve yaptığın haccın sana bir kârı yoktur. Nitekim nevadan konuşmayan Resûl-i Ekrem bunu haber vermiştir. Özellikle böyle madenleri karıştırıp altın olmayanı altın, gümüş ol­mayanı gümüş diye veren, kötü ve kaliteli olmayan malı iyi mala karıştırıp aldatan, kusurunu boya ve diğer hususlarla örtüp gizle­meye çalışan kişi, Resûl-i Ekrem'in, “Bizi aldatan bizden değildir,”[85] korkutmasına dikkat et! Müslümanı aldatmanın ne derece büyük bir günah ve akıbetinin ne kadar korkunç olduğunu düşün. Bu aldatmalar, Allah korusun, bazan insanı İslâmiyetten de uzaklaştırabilir. Yoksa Resûl-i Ekrem'in, “Bizden değildir.” buyurması, büyük tehlikelere düşürecek önemli ve ciddi olaylar karşısında olmuştur. Özellikle Resül-i Ekrem'in dehşet verici bu hadisini duyduktan sonra hâlâ aldırış etmez, dünya sevgisini tercih eder sapıklar yolunda yü­rümeğe nza gösterirse elbette o kişinin küfründen korkulur.

Yine aldatıcılar, özellikle tüccar ve attarlar ve diğer alıcısına malının kusurunu gizleyerek satıp onları aldatanlar, Resûl-i Ekrem'in şu mübarek sözü üzerinde düşünsünler:

“Bir gün Resûl-i Ekrem pa­zar yerinde hoşuna giden bir buğday gördü. Kendisine:

“Elini buğ­day yığınının içine sok” diye vahyedildi. O da elini buğday yığınının içine soktu. Eli ıslandı ve içinden ıslak buğday çıkardı. Resûl-i Ekrem buğday sahibine:

“Bu nedir?” diye sordu. Buğday sahibi:

“Buğdayı yağmur ıslattı,” diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem:

“O halde insanların göreceği şekilde ıslak buğdayı niye üste çı­karmadın? Bizi aldatan bizden değildir,” buyurdu.[86] Aynı meal­de biraz daha değişik ifâdelerle rivayetler yukarda geçmiştir. Ayrı­ca süte su katıp satanlara kıyamet günü, “Bu süte kattığınız suyu ayınn” deneceğine dâir hadis metni yukarda geçmiştir. Bu, tıpkı dünyada resim, suret ve şekil yapanlara kıyamet günü bunları can­landırın, denileceği gibidir. Şüphesiz bu, onları âciz bırakmak ve on­lara hakaret için yapılacak bir tekliftir.

Dünyadaki bütün hileciler de bu şekilde mahşer yerinde teşhir ve terzil edileceklerini düşünsünler.

Yine bunun gibi malının kusurunu gizleyerek satan aldatıcılar Resûl-i Ekrem'in metinleri yukarda geçen, “Malının ayıbını açıklama­dan satış yapmak kimseye helâl olmaz.”, “Kusurlu bir malı kusurunu açıklamadan satan kimse daima Allahu Teâlâ’ınn hışmına uğrar ve melekler tarafından lanetlenir.”, “Mü’minler birbirine ev ve vücud bakımından uzak da olsalar, nasihat ve öğüt ile birbirini severler. Facirler birbirine yakın da olsalar hîle ve kıyânetle birbirini aldatır­lar.” hadîsleri üzerinde düşünsünler. Bu hususla ilgili hadisler pek çoktur. Bir kısmı yukarda geçmiştir.

Bu hadîsleri düşünen, yine çoğunlukla sualde hikâye edilen, ha­ram olan aldatma ile ilgili olduğunu bilir. Çünkü Resûl-i Ekrem mü­barek elini buğdaya soktu ve ıslak kısmının altta olduğunu gördü.

Bunun yanlış olduğunu hemen anlatmak için, “Neden yaş olanını ay­rı, kuru olanını da ayrı satmadın?” buyurdu.

Yine malında kusur olduğunu bilen kimseye, bu kusuru müşte­riye anlatmasının önemle borç olduğunu da bilir. Hattâ kendisi yâni satan malının aybını gizlerse, bu kusuru bilenin bunu müşteriye söy­lemesinin kendisine vacip olduğunu da öğrenmiş olur. Nitekim bu­nu açıklayan Resûl-i Ekrem'in hadîsi yukarda geçmiştir. İnsanların çoğu buna aldırış etmez, nemelâzım, der veya bu husustaki hükmü bilmez. Adam malı görür, almak ister fakat kusurunu bilmez. Satıcı da söylemezse böylece batıl ile sattığı kimsenin malını yer. Bu ku­suru bilip sesini çıkarmayan komşu da bu günahda satıcı ile ortak olur. O şiddetli veîdden o da payına düşeni alır. Nitekim metni yu­karda geçen bir hadîsde Resûl-i Ekrem, “Müşteriye malının aybını söylemeyen aldatıcı Allah'ın hışmına ve meleklerin lanetine uğrar.” buyurmuştur. Ayrıca Resûl-i Ekrem'in, “İslâmda kötü bir şey îcad edenin günahı kıyamete kadar kendisine ait olmakla beraber, ona bakarak bu günahı işleyenlerin günahları gibi günah da kendisine yazılır.” buyurmuştur. Şüphesiz bu hîlekâr, bu kötülüğü îcad etmiş­tir. Bu yüzden onu işleyenlerin cezası gibi bir ceza da kendisine ve­rilecektir. Mekir ve hud'a babında bu hususta açıklamalar gelecek­tir. Zira gışş ve aldatma, yanıltma ve hilenin mekânıdır. Allahu Teâlâ:

“Pis pis kurulan düzene ancak sahibi düşer.”[87] buyurmuş­tur. Resûl-i Ekrem de mekir ve hile sahiplerinin cehennemde olduk­larını haber vermiştir.

İşte ikinci sorunun cevabı budur. Bu hususta lâfı uzatmamız, kal­binde zerre kadar imanı olanlara duyurabilmek içindir. Allahu Teâlâ'nın azamet ve azabından korkan, dini ve mürüvveti olan, öldük­ten sonra neslinin perişan olmamasını isteyen kimse, Allah'tan kork­sun. Burada anlatılan hile yollarından uzaklaşacağı gibi, burada işa­ret edilmeyen diğer hileleri bunlarla mukayese ederek onlardan da uzaklaşsın. Dünyanın fâni olup iğneden ipliğe her şeyden sorguya çekileceğini bilsin. Nitekim Hızır aleyhisselâm ile Mûsâ aleyhisselâm bir köye uğrayıp kendilerine yemek vermedikleri halde yıkılmakta olan duvarı Hızır aleyhisselâmın düzeltmesi üzerine, Mûsâ aleyhis­selâm ona:

“Madem ki duvarcılığın vardı, istesen bunlardan bu duvar kar­şılığında hiç olmazsa bir yemek parası ücret alırdın, dedi. Bu du­varın altında iki küçük çocuğa ait bir hazine vardı. Şimdi duvar yı-kılse bu hazineyi başkaları alacaktı. Onların babalan -ki rivayete göre yukarıya doğru yedinci dedeleri iyi adam idi - nın iyiliğinden bu iki yetim istifade etti ve Allahu Teâlâ hazinelerini onlar büyü-yünceye kadar korudu. İşte yapılan iyiliklerin evlâda faydası dokandığı gibi, kötülüklerin de zararı dokanır. Allahu Teâlâ bunu ha­ber vermek üzere:

“Arkalarında cılız çocuklar bıraktıkları takdirde, bundan endişe edecek olanlar, haksızlık yapmaktan korksunlar ve Allah'tan sakın­sınlar.” [88]buyurmuştur.

Kim bu âyetler üzerinde düşünürse, kötü amelinden çoluk çocu­ğuna zarar geleceğinden korkar ve kötülüklerden uzaklaşır. Doğru­ya hidâyet eden ancak Allah'tır ve nihayet dönüş O'nadır.[89]

 

202. : Yalan Yemin İle Malını Satmak

 

Müslim ve Sünen-i Erba'a sahiplerinin Ebû Zer (r.a.) den riva­yetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Üç kimse vardır ki kıyamet gününde Allahu Teâlâ onlarla ko­nuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları tezkiye etmiyecektir. On­lar için elem verici bir azâb vardır.” buyurmuştur. Râvi diyor ki:

“Resûl-i Ekrem bunları üç defa söylemiştir.” Ebû Zer (r.a.):

“Bunlar perişan oldular, kimlerdir, ya Resûlallah?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Elbisesini kibrinden ötürü yerde sürükleyen, verdiğini başa kakan ve ticaret malına yalan yemin ile revaç sağlayandır,” buyurdu.[90] Diğer rivayette:

“Kibrinden izarım yerde sürükleyen ve atıyyesiyle adamı minnet altına alandır.” şeklindedir.

Tabirânî'nin “Kebir”indeki rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle bu­yurmuştur:

“Üç kimse vardır ki Allahu Teâlâ kıyamet günü onlara bakma­yacaktır. Yaşlanmış saçı ağarmış zâniler, yoksul mütekebbirler ve alışverişini yeminle yapan kimselerdir.” [91]

Taberânî'nin “Sağir” ve “Evsatındaki rivayeti, “Üç kimse var­dır kî kıyamet günü Allahu Teâlâ onlarla konuşmayacak, onları tez­kiye etmeyecek ve onlar için elem verici bir azâb vardır...”[92] şeklindedir. Bu hadîsin râvileri kendileriyle delil çekilen sağlam kişi­lerdir.

Taberânî'nin diğer bir rivayeti de:

“Üç kimse vardır ki Allahu Teâlâ yarın (kıyamet günü) onlara bakmayacaktır. İhtiyar zâni, sermayesi yemin olup, doğruya da yan­lışa da durmadan yemin eden ve yoksul olduğu halde kibirlenip ge­zendir.”[93], şeklindedir.

Buhâri, Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Üç kimse vardır ki, kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onlan tezkiye etmiyecektir. Bunlar için elem verici azâb vardır.

1. Çölde fazla suyu olup yolculara vermeyen,

2. İkindiden sonra mal satan bir adamdır ki, alıcı kendisini tasdik ederek malı alsın diye, aslında öyle olmadığı halde, bunu, şu­na şuna aldım diye Allah'a yemin edendir.

3. Yalnız dünya menfaati için hükümdara biat eden kimsedir ki, hükümdar dilediğini verirse biatinde durur, İstediğini vermezse biatinden döner.

Bir rivayette de, “Yalan söyleyerek malına verilmiş miktardan daha fazla verildiğine yemin eden ve mü si uman m malını elinden al­mak için ikindiden sonra yemin eden ve suyunun fazlasını verme­yen kimsedir. Allahu Teâlâ da ona: “Elinin emeği olmayan şeyin fazlasını vermediğin gibi bugün de ben fazlımı senden menediyorum.” der”[94], buyurulmuştur.

Neseî ve “Sahihinde İbn Hibbân’ın rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Allah dört kişiye buğzeder. Çok yemin eden satıcı, kibreden fa­kir, zina eden ihtiyar ve zâlim hükümdardır.” [95]buyurmuştur.

 İbn Hibbân'ın “Sahih”indeki rivayetinde; Ebû Said radıyallahu anh şöyle demiştir: “Bedevi'nin biri bir koyun getirdi. Kendisine:

“Bunu üç dirheme satar mısın?” diye sordum, o:

“Hayır, vallahi satmam,” dedikten sonra üç dirheme sattı. Du­rumu Resûl-i Ekrem'e arzettim. Resûl-i Ekrem:

“Âhiretini dünyası için sattı,” buyurdu.[96]

Taberâni'nin “İsnâd-ı lâbeis” ile Vâile'den rivayetinde, şöyle de­miştir:

“Biz ticâretle iştigal ederken Resûl-i Ekrem bize gelir ve,

“Ey tüccarlar yalandan son derece sakının”[97] buyurdu.

Buhârî ile Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem,

“Yemin mala revaç sağlar (gibi sanılır) fakat kazancın bereke­tinin yok olmasına sebeptir.”[98], buyurmuştur.

Ebû Davud'un rivayeti, “Bereketi mahveder.” [99]şeklindedir.

Müslim ve diğerlerinin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“Alışverişte fazla yeminden sakının, zira o, ilk önce malı çoğal­tır fakat sonra mahveder.”[100]

Tirmizi'nin hasen sened ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Doğru ve emniyetli tacir (kıyamet günü) peygamberler, doğrular ve şehitlerle beraberdir.”[101], buyurmuştur. İbn Mâce'nin ri­vayetinde, “Müslüman olan tüccar...” şeklindedir.[102]

Isbahâni ve diğerlerinin rivayetinde,

“Doğru ve dürüst tacir kıyamet günü Arşın gölgesinde gölgele­necektir.” [103]Buyurulmuştur.

Beyhakî ve diğerlerinin rivayetinde Resûl-i Ekrem şöyle buyur­muştur:

“En temiz kazanç, konuştukları vakit yalan söylemeyen, emniyet edildikleri vakit hıyanet etmeyen, va'dettikleri vakit sözlerinden dön­meyen, satın aldıkları vakit alacakları malı vermeyen, satacakları va­kit medhetmeyen, borçlu oldukları vakit alacaklıyı üzmeyen, alacaklı, oldukları vakit borçluyu sıkıştırmayan tacirlerdir.” [104]

Buhari, Müslim ve diğerlerinin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Alıcı ile satıcı meclisten ayrılıncaya kadar muhayyerdirler (yâ­ni ayrılıncaya kadar alışverişi bozabilirler). Eğer ikisi de doğru ko­nuştu, mallarının kusurlarını ve değerini olduğu gibi açıkl adıl arsa, alışverişlerinde bereket olur.

Malın aybını ve fiyatını gizlediler ve yalan söyledilerse, belki kârları olur fakat alışverişlerinin bereketini mahvederler. Yalan ye­min malı sattırır, fakat kazancı mahveder.” [105]buyurmuştur.

Timizi, İbn Hibban ve Hâkim'in -Sahihtir dediği- rivayetle­rinde, “Resûl-i Ekrem mescide giderken insanları alışveriş yaparlar­ken gördü ve:

“Ey tüccar zümresi.” (Onlar da başlarını kaldırdı ve gözlerini Resûî-i Ekrem'e çevirerek onu dinlediler. Resûl-i Ekrem) “Tacirler, kı­yamet gününde günahkâr olarak dirilecekler, bundan ancak Allah'­tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğru olanlar müstesnadır.” buyur­du.[106]

Ahmed ceyyid sened ile ve Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in ri­vayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Tacirler muhakkak günahkârdırlar,” buyurdu. Ashâb:

“Ya Resûlallah, Allah alışverişi helâl kılmadı mı?” diye sordu­lar. Resül-i Ekrem:

“Evet, helâl kıldı fakat onlar yemin eder günaha girerler, ko­nuşur yalan söylerler,” buyurdu.[107]

Tembih: Her ne kadar bu, ler arasında sayılmamışsa da, şiddetli veidleri içine alan bu hadislerden büyük günahlardan oldu­ğu kolaylıkla anlaşılır. Nitekim sonradan bazılarının bunu kebairden saydıklarını gördüm.[108]

 

203. : Hıyanet Ve Aldatmak

 

Allahu Teâlâ,

“Pis pis kurulan düzene ancak sahibi düşer.” [109]buyurmuş­tur.

Taharet bölümünde, “Allah'ın melerinden emin olmak” bahsinde buna dair söz geçmiştir.

Taberani'nin “Sağîr” ve “Kebir” inde ceyyid sened ile ve İbn Hibban’ın da “Sahih”inde İbn Mesüd radıyallahu anh'den rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Bizi aldatan bizden değildir. Hıyanet ve aldatma (yani bunları yapan) cehennemdedirler.” [110]buyurmuştur.

Ayrıca Ebû Dâvûd Hasan'dan mürsel ve muhtasar olarak riva­yetlerinde:

“Hile, aldatma ve hıyanet cehennemdedir.”[111] buyurulmuştur.

Diğer bir hadiste,

“Verdiği sadakayı başa kakan, cimri ve hîlekâr cennete giremez.”[112] Buyurulmuştur.

Başka bir rivayette de şöyle buyurulmuştur:

“Mü’min parlak ve keremlidir. Fâsık ise alçak ve aldatıcıdır.”[113]

Nitekim Allahu Teâlâ,

“Onlar (münafıklar) Allah'ı aldatmaya çalışırlar, halbuki O, on­lara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir.”[114], buyurmuştur.

Yâni hilecilerin uygun olarak cezalarını verir. Meselâ, mü’minlere nur verildiği gibi onlara da verilir. Fakat sırat köprüsüne gelir gelmez hemen nurları söner ve karanlıkta kalırlar. Hadiste; Cehennemliler beş sınıf insan olarak bildirildi ve akşam sabah sana, malı­na ve ehline hile düşünen de bunlar meyanında anlatıldı.

Tembih: Hile ve aldatmanın den olduğunu bazıları tasrih etmişlerdir ki, yukardaki hadislerin zahirinden ve bu hadislerden an­laşılmaktadır. Zira, Hile ve aldatma cehennemdedir.” buyurulurken, bunların sahipleri kastedilmiştir.[115]

 

204. : Ölçü Ve Tartılarda Az da Olsa Hile Yapmak

 

Allahu Teâlâ:

“İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, ölçü ve tartıyı kendi çıkarına eksik tutanların vay hali­ne. Bunlar büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı? O gün insanlar âlemlerin Rabbi huzurunda dururlar.”[116], buyurmuştur. Bu ölçü ve tartılarda kendilerine alırken biraz fazla, başka­larına verirken biraz eksik verenler, azabı şiddetli olan âlemlerin Rabbi huzurunda duracakları dehşetli günü hatırlamazlar mı? On­lar kabirlerinden çıplak, yalın ayak, baş açık olarak haşrolacakları günü düşünmezler mi? O günde kimisi şimşekten daha sür'atli vası­talara bineceği halde kimisi düşe kalka gidecektir. Bütün buradaki imkân, kolaylık veya zorluklar dünyadaki amellerine göre değişe­cektir. Nihayet Rabbilerinin huzurunda hesap vereceklerdir; hayır ise hayır, şer ise şer cezası göreceklerdir.

Âyet-i celile'nin sebeb-i nüzulünü Suddî şöyle anlatıyor: “Resûl-i Ekrem Medine'ye hicret ettiği vakit orada Ebû Cuheyne adında bir tacir vardı. Bu tacirin iki ölçeği vardı. Biriyle alır diğeri ile satardı. İşte bu âyet bunun üzerine nazil olmuştur.”

İbn Mâce, “Sahih”inde İbn Hibbân ve Beyhakî'nin rivayetlerin­de; İbn Abbâs (r.a.) diyor ki:

“Resûl-i Ekrem Medine'ye geldiği va­kit Medine halkı ölçü bakımından hiç de iyi olmayan bir durumda idi. Bunun için Allahu Teâlâ Mutaffifin sûresinin ilk ayetlerini in­dirdi. Bu âyetin nüzulünden sonra onlar da ölçü ve tartılarını düzelt­tiler.” [117]

Tirmizî'nin İbn Abbâs (r.a.) dan rivayetinde Resûl-i Ekrem bu ölçüp tartanlara hitaben:

“Siz öyle iki işi üzerinize almış bulunuyorsunuz ki, sizden önce­ki milletler bu işde helak olmuşlardır.”[118] buyurmuştur. Bu ha­dîste, râvileri arasında metruk var. Doğrusu hadîsin İbn Abbas (r.a.) mevkuf olmasıdır, şeklinde itiraz edilmiştir.

Lafzı İbn Mâce'ye ait olmak üzere, İbn Mâce, Bezzâr, Beyhaki ve Müslim'in şartına göre Sahih olduğunu söyleyen Hâkim'in rivayet­lerinde Resûl-i Ekrem:

“Ey muhacirler topluluğu, o günleri görmenizden Allah'a sığını­rım, beş çeşit kötü hasletle mübtela olduğunuz vakit (haliniz nice olur?) Herhangi bir millette fuhuş ve zina zahir olur. çoğalır ve bu­nu açıktan açığa yapmaya başlarlarsa, bunlarda taun ve geçmişlerinde bulunmayan çeşitli hastalıklar baş gösterir. Eksik ölçüp tart­tıkları zaman onları kıtlık yılları, geçim sıkıntısı ve hükümdarların zulmü terbiye eder. Mallanma zekâtlarını vermedikleri vakit. Alla* hu Teâlâ da onlardan yağmuru keser. Eğer canlı hayvanlar olmasa onlara bir damla yağmur bile düşmezdi. Allah ve Resulünün ahdini, onlara verdikleri sözü bozup isyana daldıkları vakit, Allahu Teâlâ onlara dıştan bir düşman musallat eder ve ellerinde kalanı da onlar­dan alırlar. İmamları Allahu Teâlâ'nın Kitabı ile hükmetmediği va­kit, iç karışıklıklarla huzursuz olurlar.” [119]buyurmuştur.

Mâlik'in   İbn Abbâs (r.a.) a mevkuf, Tâberânî ve diğerlerinin merfû olarak rivayetlerinde Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

Herhangi bir millette hıyanetlik baş gösterirse, Allahu Teâlâ on­ların kalblerine korku ilka eder. Herhangi bir millette zina yaygın hale gelirse, orada ölüm çoğalır. Herhangi bir millet ölçü ve tartıyı eksik yaparsa, Allahu Teâlâ onların rızkını azaltır. Haksız hüküm verenler arasında da kan davaları artar. Herhangi bir toplum muahedeyi bozar ve verdiği sözde durmazsa Allahu Teâla onlara da düş­manı musallat eder.” [120]

Beyhaki'nin İbn Mesûd (r.a.) e mevkuf, diğerlerinin merfû riva­yetlerinde:

Allah yolunda ölmek, emânete hıyanetten başka bütün gü­nahlara keffâret olur. Allah yolunda da öldürülse kıyamet günü (Al­lah'ın huzuruna)   getirilir ve: 

Uhdene tevdi edilen emâneti öde.” derler. Kul:

“Ya Rabbi, dünya gitti (o dünyada kaldı) nasıl ödeyebilirsin? der.

“Bunu Hâviye cehennemine götürün” denilir ve oraya götürü­lür. Emâneti, kendisine verildiği günkü şekline sokulur. Adam onu görür, tanır ve peşine takılır. Nihayet ona yetişir ve onu iki omuzu üzerinde taşır. Öyle ki, oradan çıkacağını sandığı zaman ayağı ka­yar tekrar İçeri düşer, o da bir daha geri dönmemek üzere peşinden gider.” buyurdu. Sonra devamla: “Namaz emanettir, abdest emanet­tir, tartmak emanettir, ölçmek emanettir.” buyurdu ve bunlara ben­zer daha pek çok emanetler saydı. Bu emanetlerin en ağırı, başkala­rının vadi'asıdır.” Havi diyor ki: “Bora b. Âzib (r.a.) e giderek;

“Şu İbn Mesûd (r.a.) un söylediklerine ne dersin?” diye sordum. Berâ:

“Doğru diyor, dedi ve, “Muhakkak Allah emanetleri ehline ver­menizi size emreder.” [121]ayetini okudu.” [122]

Tembih: Bunun den olduğunu açıkça ifade etmişlerdir ve anlaşılan da  olmasıdır. Çünkü burada batıl sebeple insanların malını yemek vardır. Bunun için veidler şiddetlenmiştir. Nitekim bu husus, âyet ve hadislerden açıkça anlaşılmaktadır. Buna tatfif adı verilmesi, bir nevi hırsızlık ve hıyanetlik ve aynı zamanda mürüvvetsizlik olması bakımındandır. Bunun için Veyl ile ikab olundu. Veyl, yazıklar olsun, şiddetli azaba uğradı, demektir. Ya da ce­hennemin öyle şiddetli bir deresidir ki, dünya dağlan içine düşse bir saniyede eriyip kaybolurdu. İşte bu günahı irtikab eden böyle bir yer ile korkutuluyor. Yine bunun gibi Şuayb aleyhisselâmın milleti de ölçü ve tartılarını eksik yaptıkları için Allahu Teâlâ onların ukubet­lerini şiddetlendirmiştir.

Şayet, gasb yolu ile dinarın dörtte birinden eksik olan zimmet­ler kebâirden sayılmaz. Buna göre böyle bir iki santim eksik ölçmek veya birkaç buğday ağırlığı yanlış tartmanın da kebâirden olma­ması lâzım gelir, dersen:

Bu, onunla kıyas edilmez. Burada da icma, onun hilâfınadır.

Kıyası kabul ettiğini söylesek de yine dava halledilmez. Çünkü herhangi bir miktarı gasbetmekte, çalmakta, bunun azı çoğunu ge­tirir diye bir şey yoktur. Bir defa neyi aldı ise odur. Fakat böyle hile, hıyanet ve mekir yolu İle aldığının azı çoğuna davet eder. Aynı za­manda bu adam, durmadan herkesi bu şekilde aldatmaktadır. Gasb, bir defa olur. Bunun için bundan menetmek babında azı ve çoğu müsavi tutulmuş ve den sayılmıştır. Nitekim şarapta da hüküm böyledir. Sarhoşluk vermediği halde şarabın bir damlası da haram­dır. Çünkü azı, çoğa götürür. Bir cemaatın hırsızlığı gasba katma-sıyle burada işgal vârid olmaz. Zira hırsız, alabildiğine korku ve dehşet içindedir. Orada da azın çoğa gideceği mümkün değildir, fa­kat tatfifde bu mümkündür. Yâni hırsızlıkta korku olduğu için yine azı çoğa gidemez, fakat tatfifde bu, kolay ve mümkündür.

Hırsızlıkla tatfif arasında farkın bulunduğunu teyid eden hü­kümlerden birisi de, bir cemaat, gasbde yukarda geçen şartı koştu­lar ve “Hırsızlıkta bu şart aranmaz” dediler.

Bunlar da aynen benim dikkate aldığım hususu nazara aldı ve benim ortaya koyduğum gasb ile tatfif arasındaki açık fark sebebiyle müteahhirînden bazılarının, az bir tatfif, kebâirden değildir, ol­sa olsa sağire olur sözleri ortadan kalkmış olur. Ancak münazaa gasbdedir, zira gasbde adamın altınını zorla elinden almakta onu korkutmak vardır.

Fakat çoğunlukla insanların Müsamaha ettikleri değersiz bir şe­yi zorla almanın da sağireden olması gerekir. Böylece çoğunluk ta­rafından Müsamaha edilen tatfifde, yâni eksik ölçüp tartmakta da hükmün aynı olması, yâni bunun da sağîreden olması gerekir. Bu­nun için Abdüsselâm hikâye etti ki; bir daneyi çalmak da zorla al­mak da bilicma' dir. O, her halde bunu çoğunluğun, bunları mutlak zikretmelerinden almış olacaktır. Bu hususta geniş açıkla­ma yapılacak, oraya müracaat et.

Mâlik b. Dînâr anlatıyor: “Ölüm döşeğinde yatan bir komşumun ziyaretine gittim. Komşum, ateşten iki dağ, ateşten iki dağ, deyip du­ruyordu. Kendisine:

“Ne diyorsun?” diye sordum. O:

“ Bende iki şinik ölçek var idi; biri ile alır, diğeri ile verirdim,” dedi. Mâlik, ben bunları aldım, birbirine vuruyordum. O:

“Bırak onları, birbirine vurdukça iş daha da zorlaşıyor, “dedi ve bu hastalığından kurtulamayarak öldü.”

Geçmiş büyüklerden birisi:

“Her ölçen ve tartanın cehennemde olduğuna tanıklık yaparım, zira ancak Allah'ın koruduğu korunabilir,” dedi.

Yine zâtın biri anlatıyor: “Ölüm döşeğinde yatan bir hastanın ziyaretine gittim. Ona şehâdeti telkin ettim fakat o, şehâdeti alamadı. Bir ara gözünü açtı, kendisine geldi. Ben:

“Kardeşim, sana şehâdet telkin ettiğim halde bunu niçin ala­madın?” diye sordum. O:

“Terazinin dili dilimin arasına sıkıştı şehâdeti getirmeme engel oldu,” dedi. Ben:

“Yoksa eksik mi tartardın?” dedim. O:

“Hayır, vallahi eksik tartmazdım, fakat ben uzun süre terazi­nin taşına aldırış etmezdim, yâni taş üzerinde gerekli incelemeyi yap­mazdım,” dedi. Bu gibilerin hali böyle olunca, ya yanlış ölçüp yanlış tartanların hali nice olur?”

Nafi'in anlattığına göre Abdullah b. Ömer (r.a.) satıcılara uğrar:

“Terazi ve ölçek hakkında Allah'tan korkun. Doğru ölçün ve doğru tartın.” derdi. Zira yanlış ölçüp eksik tartanlar mahşer yerinde bek­letilir ve kendilerinden akan terden göl meydana gelir ve kulakla­rının yarısına kadar bu göle batarlar. Yanlış ölçenler de yanlış tar­tanlar gibidir. Bir şeyi ölçüp verirken, zira'ını küçültür, alırken ala­bildiğine gerer. İşte bu hareketler fasık olan bezzar ve tüccarların tatfifidir. “Bir dane kazanacağım diye genişliği yer ve gökler kadar olan cenneti daraltan kimseye ve yine bir dane kazanacağım diye dağlan eriten cehennem ateşini artırana yazıklar olsun.” diyen, çok güzel söylemiştir.[123]


 

[1] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 1/105 (Bezzar'ın rivayetinden nak­len. Hadisin senedinde Salih b, Hayyan vardır ki, zayıf bir kimsedir).

[2] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 675.

[3] en-Nisâ: 4/29.

[4] en-Nûr: 24/61.

[5] en-Nisâ: 4/10.

[6] el-Mu’minûn: 23/51.

[7] el-Bakara: 2/172.

[8] Sünenü't-Tirmizi, 5/220.

[9] et-Tergib ve't-Terhib, 2/546 (Taberâni'nin “Evsat”ındaki rivayetinden nak­len).

[10] Bulunamamıştır.

[11] et-Tergib ve't-Terhib, 2/546 (Tirmizi ve Hâkimin rivayetlerinden naklen).

[12] et-Tergib ve't-Terhib, 2/546 (Ahmed ve Taberâni'nin rivayetlerinden naklen).

[13] et-Tergib ve't-Terhib, 2/547 (Taberâni'nin rivayetinden naklen).

[14] et-Tergib ve't-Terhib, 2/547 (Taberâni'nin “Sağir”indeki rivayetinden nak­len).

[15] et-Tergib ve't-Terhib, 2/548 (Bezzar'ın rivayetinden naklen. Bu rivayette nekâret vardır).

[16] et-Tergib ve't-Terhib, 2/548 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[17] et-Tergib ve’t-Terhib, 2/548 (Beyhaki’nin rivayetinden naklen).

[18] et-Tergib ve't-Terhib, 2/548 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[19] et-Tergib ve't-Terhib,  2/549 (İbn Huzeyme, İbn Hibban ve Hakimin riva­yetlerinden naklen).

[20] et-Tergîb vet-Terhib, 2/549 (Taberâni'nin rivayetinden naklen).

[21] et-Tergib ve't-Terhib, 2/549, 550 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[22] Sünenü't-Tirmizi, 4/363.

[23] Sünenü't-Tirmizi, 4/012; et-Tergib ve't-Terhib, 2/551 (Beyhaki'nin rivayetin­den naklen).

[24] el-İsrâ: 17/97.

[25] et-Tergib ve't-Terhib, 2/552 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen).

[26] et-Tergib ve’t-Terhib, 2/553 (İbn Hibban'ın rivayetinden naklen).

[27] et-Tergib ve't-Terhib, 2/553 (Tirmizi'nin rivayetinden naklen).

[28] et-Tergib ve't-Terhib, 2/553 (Ebû Yulâ, Taberani, Bezzar ve Beyhaki’nin ri­vayetlerinden naklen).

[29] Benzerini Taberâni   “Evsat”ında rivayet etmiştir. (Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, 10/202).

[30] Sünenü İbn Mâce, 2/1409; et-Tergib ve't-Terhîb, 2/559 (Tirmizi ve Hâkimin rivayetlerinden naklen).

[31] et-Tergib ve’t-Terhib, 2/560 (Bezzar ve Taberani’nin “Evsat”ındaki rivayetlerinden naklen).

[32] Sünenü Tirmizî, 4/668; Mecmeu'z-Zevald ve Menbeu’l-Fevaid, 10/295 (Taberani’nin “Sagir”indeki rivayetinden naklen. Senedde zayıf olan Abdullah b. Ebû Ruman vardır).

[33] Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevaid, 10/294 (Taberani ve Ahmed’in riva­yetlerinden naklen).

[34] Sünenü Ebu Dâvûd, 3/243; Sünenü-n-Nesei. 7/242, 243.

[35] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'1-Buyu.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 675-686.

[36] Sahihu Müslim, 3/1227.

[37] Sünenü İbn Mace. 2/728; Sünenü't-Tirmizi, 3/568.

[38] et-Tergib ve'tTerhib, 2/682 (Ahmed. Bezzâr, Ebu Yâlâ'nın rivayetlerinden naklen).

[39] Sünenü İbn Mâce, 2/728; et-Tergib ve'tTerhîb, 2/583 (Hakim'in rivayetin­den naklen).

[40] Sünenü İbn Mace, 2/728.

[41] Sünenü İbn Mace, 2/278; et-Tergib ve't-Terhib, 2/583 (Hakim’in rivayetinden naklen).

[42] et-Tergib ve't-Terhib, 2/583 (Taberâni’nin rivayetinden naklen).

[43] et-Tergib vet-Terhib, 2/583.

[44] et-Tergib ve't-Terhib, 2/584 (Rezin'in rivayetinden naklen).

[45] et-Tergib ve't-Terhib, 2/684 (Rezin'in rivayetinden naklen).

[46] et-Tergib ve't-Terhib, 2/584, 585 (Taberânî'nin “Kebir” ve “Evsat”ında ve Ahmed'in rivayetlerinden naklen).

[47] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/585 (Hâkim'in rivayetinden naklen).

[48] Bize göre, yukardaki şartlarla beraber ihtikâr olmak için sakladığı malın orada piyasada bulunmamasıdır.

[49] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 687-691.

[50] Sünenü’t Tirmizî, 4/134.

[51] Abese: 80/34-88.

[52] el-Hacc: 22/23.

[53] et-Tûr: 52/22.

[54] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 692-693.

[55] Hanefi mezhebine göre yaş ve kuru üzümü şarap yapacağını bildiği kim­seye satmak caiz ise de mekruh olduğunu söyleyenler vardır. Çalgı âleti olarak kullanacağını bildiği kimseye tahta parçasını satmakta sakınca yoktur. Çünkü mâsiyet tahta parçası ile kaim değildir.

İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 694-695.

[56] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 695-696.

[57] Sahihu Müslim, 1/09.

[58] Sünenü Müslim. 1/99; Sünenü İbn Mace, 2/749; Sünenü’t-Tirmizi, 3/59.

[59] Sünenü Ebi Dâvud, 3/272.

[60] et-Tergib ve’t-Terhib, 1/572 (Ahmed, Bezzzar ve Taberâni'nin rivayetlerinden naklen).

[61] et-Tergib ve't-Terhib, 2/572 (Taberani'nin “Evsat”ındaki rivayetinden nak­len)

[62] et-Terğib ve't-Terhib, 2/573 (Taberânî'nin “Kebir”indeki rivayetinden nak­len).

[63] et-Tergib ve't-Terhib, 2/573 (Beyhaki ve Isbahânî'nin  rivayetlerinden nak­len).

[64] et-Tergib ve't-Terhib, 2/573 (Beyhakî'nin rivayetinden naklen).

[65] et-Tergib ve't-Terhib, 2/573, 574 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen).

[66] et-Tergib ve't-Terhib, 2/574.

[67] et-Tergib ve't-Terhib, 2/574 (Bczzar'ın rivayetinden naklen).

[68] et-Tergib ve't-Terhib, 2/574 (Hakim ve Beyhaki'nin rivayetlerinden naklen).

[69] et-Tergib vet-Terhib, 2/575 (Ahmed, Hakim ve Taberâni’nin rivayetlerinden naklen.); Sünenü İbn Mace, 2/755.

[70] Sünenü İbn Mâce, 2/755.

[71] et-Tergib veTerhib, 2/575 (İbn Hibban'ın rivayetinden naklen)

[72] Sahihu Müslim, 1/74.

[73] et-Tergib ve’t-Terhîb, 2/576 (Taberani'nin “Evsat”ındaki rivayetinden nak­len).

[74] et-Tergîb vet-Terhib. 2/576 (Buhari ile Müslim'in rivayetinden naklen).

[75] et-Tergîb vet-Terhib, 2/577 (Ebû DAvud ve Nesei'nin rivayetinden naklen).

[76] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/577 (Ahmed'in rivayetinden naklen).

[77] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/577 (Taberâni'nin rivayetinden naklen).

[78] Sahihu'l-Buhâri, Kitabü'1-îmân; Sahihu Müslim, 1/67.

[79] Sahihu Müslim, 4/1999.

[80] en-Nisâ: 4/29.

[81] el-Mü’min: 40/19.

[82] TaHa: 20/7.

[83] el-Mülk: 67/14.

[84] Müellifin burada naklettiği hadisler aynen yukarda geçtiği için tekrar edil­mediler.

[85] Hadis metin olarak yukarda geçmiştir.

[86] Hadis yukarda geçmiştir.

[87] Fâtır: 35/43.

[88] en-Nisâ: 4/9.

[89] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 696-711.

[90] Sahihu Müslim, 1/102; Sünenü İbn Mâce, 2/745; Sünenü't-Tirmizi, 3/507; Sünenü'n-Nesei, 7/245

[91] et-Tergîb ve't-Terhîb, 2/587 (Taberâni'nin “Kebir”indeki rivayetinden nak­len).

[92] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/587 (Taberâni"nin “Sağir” ve “Evsat”ındaki riva­yetinden naklen).

[93] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/588 (Taberâni'nin rivayetinden naklen).

[94] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu’l-Müsakat; Sahihu Müslim, 1/103; Sünenü İbn ce, 2/958; Sünenü’n-Nesei, 7/247; Sünenü Ebi Dâvûd, 3/277.

[95] et-Tergib ve't-Terhib, 3/275 (Nesei ve İbn Hibbân’ın rivayetlerinden naklen).

[96] et-Tergib ve't-Terhib, 2/590.

[97] et-Tergib ve't-Terhib, 2/590 (Taberâni'nin “Kebir”indeki rivayetinden nak­len).

[98] Sahihu Müslim, 3/1223

[99] Sünenü Ebi Dâvûd, 3/245.

[100] Sahihu Müslim, 3/1228.

[101] Sünenü't-Tirmizi, 3/506.

[102] Sünenü İbn Mace, 2/724.

[103] et-Tergib ve't-Terhib, 2/585 (Isbahâni'nin rivayetinden naklen).

[104] et-Tergib ve’t-Terhib, 2/586 (Beyhaki'nin rivayetinden naklen).

[105] Sahihu'l-Buhâri, Kitabuy-Buyû; Sahihu Müslim, 3/1164; Sünenü't-Tirmizî, 3/539, 540; Sünenü Ebi Dâvûd, 3/274.

[106] Sünenü't-Tirmizi. 3/506; Sünenü İbn Mâce, 2/726.

[107] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/587 (Ahmed ve Hâkim'in rivayetlerinden naklen).

[108] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 711-716.

[109] Fâtır: 35/43.

[110] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/572 (Taberani’nin “Kebir” ve “Sağir”indeki riva­yetlerinden naklen).

[111] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/573 (Ebu Dâvûd’un rivayetinden naklen).

[112] Sünenü't-Tirmizi, 4/343 (Hadis No: 1963).

[113] Sünenü't-Tirmizi, 4/344 (Hadis No: 1964)

[114] en-Nisa: 4/142.

[115] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 716-718.

[116] el-Mutaffifin:  83/1-6.

[117] et-Tergîb ve't-Terhib, 2/567 (İbn Mâce, İbn Hibbân ve Beyhakî'nin rivayet­lerinden naklen).

[118] Sünenü't-Tirmizi, 3/512; et-Tergîb, ve't-Terhib, 2/568 (Hâkim'in rivayetin­den naklen).

[119] Sünenü İbn Mâce, 2/1333; et-Tergib ve't-Terhib, 2/568, 569 (Bezzar, Beyhaki ve Hâkim'in rivayetlerinden naklen).

[120] et-Tergib ve't-Terhib, 2/569, 570.

[121] en-Nisâ: 4/56.

[122] et-Tergib ve't-Terhib, 2/570 (Beyhaki’nin mevkuf olarak rivayetinden nak­len).

[123] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 718-723.