İSLÂM'DA HELÂLLER VE HARAMLAR

 

 

 

 

 VEDİ’A (EMÂNET) BABI

 

240. : Emânete Hıyanet

 

Allahu Teâlâ,

“Hiç şüphesiz Allah size emânetleri ehline vermenizi emreder.”[1], buyurmuştur. Âyet-i celîle Osman b. Talha el-Hacibi ed-Darî hakkında nazil olmuştur. Mekke fethinde bu Osman, Kabe'nin hadi­mi idi. Resûl-i Ekrem Mekke'yi fethedince, bu zat Kabe'nin kapısını kitledi.- Kendi kanaatince Hz. Muhammed peygamber olsaydı anah­tarı verirdi. Fakat onu peygamber kabul etmediği için anahtarı ver­mek istemedi. Hz. Ali adamın elini bükerek anahtarı çekti aldı ve Kabe'nin kapısını açtı. Resûl-i Ekrem Kabe'nin içine girip namaz kıl­dı. Kabe'den çıktığı vakit amcası Abbâs (r,a.) anahtarın kendisine verilmesini istedi. Maksadı, hem suculuğu ve hem de hizmetçiliği uhdesinde toplamak idi. İşte tam bu sırada Allahu Teâlâ bu âyeti in­zal buyurdu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Hz. Ali'ye:

“Anahtarı eski sahibi olan Osman'a ver ve ondan özür dile,” buyurdu. Hz. Ali de peygamberimizin emri ile hareket etti ve anah­tarı Osman'a verdi. Osman:

“Önce zorla eziyet ederek anahtarı aldın, şimdi de geldin yu­muşak davranıyor ve özür diliyorsun, bu nasıl olur?” dedi. Hz. Ali:

“Allahu Teâlâ hakkında âyet indirdi,” dedi ve bu âyet-i celîle'yi okudu. Bunu dinleyen Osman hemen Müslüman oldu ve anahtar kendisinde kaldı. Öldüğü vakit anahtarı kardeşi Şeybe'ye teslim etti ve hâdimlik kıyamete kadar onda kaldı. Zira Resûl-i Ekrem:

“Bunu alın, ebedî ve ezelî mâlikinizdir. Bunu elinizden ancak zâlim olanlar alabilir,” buyurdu. Âyetin nüzul sebebi hâs ise de hük­mü âmdır. Her türlü, emânete şâmildir.

Hafız Ebû Nuaym “Hüye”sinde diyor ki:

“Âyet-i kerimenin hük­mü genel olup bütün emânetlere şâmil olduğunu söyleyenler Berâ b. Âzib, İbn Mesûd ve Übeyy İbü Kab (radıyallahu anhum) dur. Bun­lar, emânetin yalnız eşyaya değil, her şeye şâmil olduğunu söylemiş­lerdir. Meselâ, abdestte, cünüblükten yıkanmakta, namaz, oruç ve zekâtta, ölçü ve tartıda ve her türlü vedi'alarda bu hüküm câridir”.

İbn Abbâs tr.a.) diyor ki: “Allahu Teâlâ -eli dar olsun geniş olsun- kimseye emâneti tutmasına izin vermemiştir; istendiği anda hemen yerine verilecektir”.

İbn Ömer (r.a.), “Allahu Teâlâ insanın edeb yerini yarattı ve: “İşte bu sana emânettir. Bunu koru ama hakkını ver.” buyurdu.” de­miştir.

Diğer birisi, “İnsanın muamelesi ya Habbıyla olur ya da başkasıyle olur.  Rabbı ile olan muamelesi, ya O'nun emirlerini yerine getirmek ya da yasaklarından kaçmakla olur. İnsanın her uzvunda, Allahu Teâlâ'run bir emâneti vardır. Dil emânettir; onu korumaktaki görevimiz, yalan, hezeyan, bid'at, gıybet, nemime, fuhuş ve benzeri şeylerden onu korumaktır. Göz emânettir; onu korumak harama bakmamaktır. Kulak emânettir; onu korumak da haram şeyleri dinlememektir. Bütün uzuvlar böyledir. İnsanlarla olan muamelesi­ne gelince; aldığı emânetleri iade etmek, ölçü ve tartıda -az da ol­sa- hile yapmamak; âmirlerin maiyetlerindekilere karşı âdil dav­ranması, ulemanın herkese karşı eşit davranıp hepsini taat ve güzel ahlâka, sağlam inanca sahip kılıp isyan, diğer çirkin işler ve kör ta­assuptan korumalarıdır. Kadının kocası ile olan muamelesine gelin­ce; namusunda ve malında ona ihanet etmemektir. İşçinin işvereni muamelesinde riâyet edeceği husus; işinde hile yapmamaktır. Bütün bunlara Resûl-l Ekrem:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığından sorumludur.” hadîsiyle işaret buyurmuştur”.

İnsanın kendi nefsi ile olan muamelesine gelince; din ve dünya işlerinde kendisi için yararlı olan şeyi tercih etmesidir. Şehevî arzu­larına hâkim olmaya gayret etmelidir. Zira şehvet, kendisine itaat edeni öldüren bir zehirdir. Resûl-i Ekrem çoğunlukla bize îrad et­tiği hutbelerinde,

“Emâneti olmayanın imanı, sözünde durmayanın da dini yoktur.” [2]buyurmuştur.

Allahu Teâla,

“Ey mü’minler, Allah'a ve peygambere karşı hainlik etmeyin, si­ze güvenilen şeylere bile bile hıyanet etmiş olursunuz.”[3], buyur­muştur. Âyet-i celile, Ebû Lübâbe hakkında nazil olmuştur. Resûl-i Ekrem bir savaşta muhasara edip kuşattığı Beni Kurayza kabilesine Ebû Lübâbe'yi elçi olarak göndermişti. Ebû Lübâbe'nin çoluk çocu­ğu onların arasında bulunduğu için, onlar onun sözünü dinlerlerdi. Onlar Ebû Lübâbe'ye:

“Ne diyorsun,   Muhammed'in hükmüne razı olalım mı?” diye sordular. Ebû Lübâbe eli ile boğazını göstererek:

“Bu, ölüm olur, dedi. işte onun bu şekil beyanatta bulunması, Allah ve Resulüne karşı bir hıyanet idi. Bizzat kendisi diyor:

“Bunu söyleyince, daha bir adım atmadan Allah ve Resulüne ihanet ettiğimi anladım. Sonra doğru mescide giderek orada kendi­sini bağladı. Peygamberden başka kimsenin kendisini çözmemesine yemin etti. Böyle bir süre bekledi. Tevbesinin kabul olduğunu Allahu Teâla bildirince Resûl-i Ekrem kendi eliyle iplerini çözdü.

İbn Abbâs (r.a.), “Emânet, Allahu Teâlâ'nın emrettiği ibadettir.” demiştir.

Diğer bazıları da, “Hıyanet, Allah ve Resulüne isyandır.” demiş­lerdir.

Emânete hıyanete gelince; herkes Allahu Teâlâ'nın kendisini mü­kellef kıldığı şey'de emindir. Vasıta ve tercüman olmadan Aliahu Te­âlâ onu huzuruna alacak, kendisine tevdi ettiği ve kendisini yüküm­lü tuttuğu bütün emânetlerini koruyup korumadığını kendisinden soracaktır, insanoğlu o sorulara ne cevap vereceğine şimdiden ha­zırlanmalıdır. Çünkü o günde inkâr etmeye de imkân yoktur. Ayrı­ca Allahu Teâlâ'nın,

“Muhakkak Allah hainlerin tuzaklarını başarıya eriştirmez.”[4] buyurduğunu da düşünsün. Yâni emânete hıyanet edenin hi­lesinde onu rüşdüne erdirmez. Dünyada hidâyetinden onu mahrum ettiği gibi, âhirette de herkes arasında onu rezil ve perişan eder. Hı­yanet, her şey'de çirkin olmakla beraber, bazısı bazısından daha çir­kindir. Zira servette sana ihanet eden, namusta ihanet eden gibi. de­ğildir. Aliahu Teâlâ emânete son derece önem verdi ve önemine dik­katimizi çekti de,

“Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuş uzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremiş­lerdir. Pek zâlim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.”[5] buyurdu. Bu ağır sorumluluğu kabul ile kendisine eziyet etti, onun sonsuz meşakkatlerini bilemedi.

Rivayete göre; Allahu Teâlâ dünyayı bir bağ ve bahçe gibi ya­rattı ve onu beş şey ile süsledi. Bunlar: âlimlerin ilmi, âmirlerin ada­leti, sâlihlerin ibadeti, Müsteşarların öğütleri ve emânetlerin yerine getirilmesidir. İblis de durmadan ilmi ketmedip saklamayı, gerekli nasihatlerde bulunmamayı buna yaklaştırdı. Adalete de zulmü mukârin kıldı. İbâdete de riyayı karıştırdı. Müsteşarın öğütlerini aldat­mayı yerleştirdi. Emânete de hıyaneti kattı. Hadîsde,

“Hıyanet ve yalancılıktan başka mü’min de her çeşit ahlâkî ku­sur bulunabilir.” [6]buyurulmuştur.

Yine Resûl-i Ekrem:

“İnsanlardan ilk kalkacak olan şey emânettir. En sona kalacak olan da namazdır. Nice namaz kılanlar var ki kendilerinde hayır yok­tur.” buyurmuştur.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem cehennemlilerden bi­risini şöyle anlatıyor:

“O, tama’kârdır. Kendisine emanet edilen de­ğersiz bir şey de olsa ona ihanet eder”.

Ebû Yâlâ, Hâkim ve Beyhaki'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

“Benim için altı şeye söz verin, size cenneti söz vereyim: Biriniz konuştuğu vakit yalan söylemesin, bir va'dde bulunduğunuzda sö­zünden dönmesin, kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet et­mesin. Gözünüzü yumun, elinizi çekin, iffet ve namusunuzu koru­yun.” [7]buyurmuştur.

Âhmed, “Sahih”inde İbn Hibbân ve Beyhaki'nin rivayetlerinde:

Siz altı şeyde bana söz verin, ben de sizin cennete girmenize kefil olayım. Konuştuğunuz vakit doğruyu söyleyin, va'dettiğlniz va­kit yerine getirin, size bir şey emânet edildiğinde onu yerine geti­rin...” [8]buyurulmuştur.

Taberânî'nin sened-i lâbeis ile rivayetinde Resûl-i Ekrem:

Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle demiştir. Resûl-i Ekrem et­rafında bulunan Ashabına şöyle buyurdu:

“Altı şeye kefil olun, ben de sizin cennete girmenize kefil ola­yım,” buyurdu. Râvi diyor ki: Ben:

“Onlar nedir, ya Resûlallah?” dedim. Resûl-i Ekrem:

“Namaz, zekât, emânet, iffet, mide ve dildir.” [9]buyurdu. Müslim ve diğerlerinin Huzeyfe radıyallahu anh'den rivayetle­rinde;

“Emânet insan kalblerinin derinliklerine inip kökleşti. Sonra Kur'an indi. Ondan ve sünnetten bilgi edindiler”. Sonra Resûl-i Ekrem bize emanetin kalkacağını haber verdi ve şöyle buyurdu:

“Adam uyur, kalbinden emânet alınır, az bir iz kalır; sonra yi­ne uyur, kalbinden yine emânet alınır, ayak üzerinde yuvarlanan kordan meydana gelen kabarcık gibi yerinde iz bırakır, şişkin olarak görülür; halbuki içinde hiç bir şey yoktur.”

 Sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz çakıl taşlan aldı ve onlan aya­ğıyla yuvarladı: “Bundan sonra insanlar o hale gelirler ki, alışveriş ederler, lâkin hiç birinin emâneti eda etmek niyeti yoktur. O dere­ceye gelir ki, filân kabilede emin bir adam varmış, diye söylenir. Her­hangi bir kimse hakkında t “Ne kadar cesur, ne kadar zarif, ne ka­dar akıllıdır” denir. Halbuki kalbinde emânet şöyle dursun, imandan hardal danesi kadar bile eser yoktur.” [10]buyurmuştur.

Taberâni'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Emâneti olmayanın imanı ve abdesti olmayanın da namazı yok­tur.” [11]buyurmuştur.

Bezzâr’ın rivayetinde; Hz. Âlı radıyallahu anh şöyle, demiştir: Biz Resûl-i Ekrem sallâllahu aleyhi ve sellem ile otururken Âliyye halkından bir adam çıkageldi ve:                      

“Ya Resûlallah, bu dinde en zor ve en kolay olan şeyi bana ha­ber ver?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Bu dinde en kolay şey, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet etmek; en zoru da emânettir. Çünkü emâneti olmayanın dîni de namazı da, ze­kâtı da yoktur.” [12]buyurdu.

Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde Resûl-i Ekrem,

“Sizin hayırlı asrınız .benim içinde yaşadığım asırdır. Sonra be­nimle yaşayanlara yakın olanlardır. Daha sonra onlara yakın olan­lardır. Onlardan sonra bir kavim gelecektir ki, şehâdot etmeleri is­tenmeden şehâdet edecekler; onlar hıyanet edecekler; kimse onlara güvenınez nezredecekler, fakat nezirlerini yerine getirmeyecekler. Artık bunlar arasında tıka basa yemek, içmek, semizlenmek yaşama gayesi olacaktır.” [13]buyurmuştur.

Buhârî ile Müslim'in diğer rivayetlerinde Resûl-i Ekrem:

Münafığın alâmeti üçtür. Söylediği vakit yalan söyler, söz ver­diği vakit sözünde durmaz, kendisine bir şey emânet edilirse hıyanet eder.” buyurmuştur. Müslim'in diğer bir rivayetinde, “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini Müslüman sansa bile.” kaydı vardır.[14]

Yine Buhâri ile Müslim'in rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Dört şey her kimde bulunursa hâlis münafık olur. Her kimde bunların bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde mü­nafıklıktan bir baslet kalmış olur. (Bunlar da) kendisine bir şey em­niyet edildiği zaman hıyanet etmek, söz söylediği vakit yalan söyle­mek, ahdettiğinde ahdini tutmamak, husûmet zamanında da hakdan ayrılmaktır.”[15], buyurmuştur.

Ebû Dâvûd, Nesei ve İbn Mâce'nin rivayetlerinde Resûl-i Ekrem duasında:

“Allah'ım, açlıktan sana sığınırım. Zira o, çok çirkin bir eksik­liktir. Hıyanetten de sana sığınırım, zira o ne çirkin bir sırdaştır.” [16]buyurmuştur.

Ahmed, Bezzar ve “Evsat”ında Taberâni'nin rivayetlerinde; Enes radıyallahu anh diyor ki; “Resûl-i Ekrem irad buyurduğu bir hut­besinde,

“Emaneti olmayanın imanı ve sözünde durmayanın da dini yok­tur.” [17]buyurmuştur. İbn Hibbân da “Sahih”inde bu hadisi baş­ka bir mukaddime ile rivayet etmiştir.

Tirmizi'nin rivayetinde Resûl-i Ekrem:

“Ümmetim onbeş şeyi işlediği vakit belâyı hakederler.” buyurdu. Kendisine:

“Onlar nedir, ya Resülallah?” diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

“Ganimet zenginlerin elinde dolaşan bir servet haline geldiği, emanet ganimet, zekât vurgun malı olduğu, erkekler ailelerine itaat edip annelerine isyan ettiği, dostlarına iyilik edip babalarına eziyet ettikleri, camilerde sesler yükseldiği, ayak takımlarının başa geçtiği, ve kötülüğünden korkulduğu için kişiye ikram edildiği, içkilerin bol­ca içildiği, ipeklerin giyildiği, şarkıcı ve türkücü kadınlar edinildiği ve çalgılar kullanıldığı; bu ümmetten sonra gelenler önce gelenleri lanetlediği vakit kızıl rüzgâr, yere batma veya mesh-i suret olma gibi halleri beklesinler.” [18]buyurmuştur.

Bezzâr'ın rivayetinde,

“Üç şey Arş'a asılıdır. Bunlardan Rahm:

“Allah'ım, ben sendenim, asla ihmal edilmem,” der. Emânet:

“Allah'ım, ben sendenim, asla hıyanet edilmem,” der. Nimet de:

“Allah'ım, ben sendenim, asla küfran olunmam,” der.” [19]  Buyurulmuştur.

İbn Mesûd radıyallahu anh'den gelen sahih bir rivayette şöyle demiştir:

“Allah yolunda öldürülmek, emanetten başka bütün günahlara keffâret olur. Kul kıyamet günü (Allah'ın huzuruna) gelir. Allah yolunda öldürülmüş olsa bile kendisine:

“Emânetini öde,” denir. O:

“Ey Rabbim, nasıl ödeyeyim? Dünya geçti (onlar dünyada kal­dı),” der. Bunun üzerine:

“Bunu Hâviye cehenneme götürün,” denir ve Hâviye'ye götürü­lür. Orada emânetler, kendisine verildiği günkü haline çevrilir. On­ları görür görmez hemen tanır. Onlara yetişmek için peşlerinden ko­şar, yetişir ve onları omuzlarına alır. Tam oradan çıkacağım sandığı zaman, ayağı kayar tekrar Hâviye'ye düşer ve böylece batar gider. Sonra İbn Mesûd radıyallahu anh şöyle demiştir:

“ Namaz emânettir, abdest emânettir, ölçü emânettir, tartı emâ­nettir, dedi ve daha pek çok şeyler saydıktan sonra,   “Bunların en önemlisi, emânet olarak tevdi edilen eşyalardır” dedi. Zâzân eliyor: Berâ b. 'Âzib radıyallahu anh'a geldim ve:

“Bu İbn Mesûd neler dediğini görmüyor musun?” dedim. Berâ b. Âzib:

“Doğru söylüyor, tam dediği gibidir.Allahu Teâlâ’nın, “Mu­hakkak Allah emânetleri ehline vermenizi size emreder.” buyurdu­ğunu duymadın mı? dedi.[20]

Tembih: Emânete hıyanetin büyük günahlardan olduğunu birçokları söyledikleri gibi âyet ve hadislerden de açıkça anlaşılmak­tadır.

Birinci cüz'ün tercümesi burada sona erdi.

Allahu Teâlâ’nın izni ile ikinci cüz'ün tercümesine başlıyorum.

İkinci cüz’ün ilk bölümü Nikah Kitabı'dır.[21]


 

[1] en-Nisa: 4/58.

[2] et-Tergib ve't-Terhib, 4/11 (Ahmed, Bezzâr, Taberani ve İbn Hibban'ın ri­vayetlerinden naklen).

[3] el-Enfâl: 8/37.

[4] Yusuf: 12/52.

[5] el-Ahzab: 33/72.

[6] et-Tergib ve't-Terhîb, 3/595 (Bezzâr ve Ebü Yâlâ’nın rivayetlerinden nak­len).

[7] et-Tergib  ve’t-Terhib, 3/588 (Ebü Yâlâ, Hâkim ve Beyhaki'nin rivayetlerinden naklen).

[8] et-Tergib ve't-Terhib, 4/3 (Ahmed, Hâkim, İbn Hibban ve Beyhaki'nin rivayetlerinden naklen)

[9] et-Tergib, ve't-Terhîb, 4/3  (Taberâni'nin “Evsat”ındaki rivayetinden nak­len).

[10] Sahihu Müslim, 1/126.

[11] et-Tergîb ve't-Terhîb, 4/5 (Taberânî’nin rivayetinden naklen).

[12] et-Tergîb ve't-Terhib, 4/5 (Bezzâr’ın rivayetinden naklen).

[13] Sahihu'l-Buhâri, Kitabu'ş-Şahâdât; Sahihu Müslim, 4/1964.

[14] Sahihu'1-Buhari, Kitabu'l-İmân; Sahihu Müslim, 1/78.

[15] Sahihu'l-Buhari, Kitabu'1-iman; Sahihu Müslim, 1/78.

[16] Sünenü İbn Mace, 2/1113; et-Tergib ve't-Terhib, 4/10 (Ebû Dâvûd ve Nesei'nin rivayetinden naklen).

[17] et-Tergib ve't-Terhib, 4/11 (Ahmed, Bezzâr, Taberani ve İbn Hibbân'ın ri­vayetlerinden naklen).

[18] Sünenü’t-Tirmizi, 4/494.

[19] et-Tergib ve't-Terhib, 4/8 (Bezzar'ın rivâyetinden naklen).

[20] et-Tergib ve't-Terhib, 4/4, 5 (Ahmed ve Beyhakî'nin mevkuf olarak riva­yetlerinden naklen).

[21] İbn Hacer El-Heytemi, “Ez’zevacir An İktirafil-Kebâir” İslâm'da Helâller Ve Haramlar “Büyük Günahlar”-I, Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1970: 785-794.