YARA YAPMADAN TEDAVİ ETMEK
Bediüzaman'a baktığımız zaman kılık-kıyafeti nazara verdiğini görmüyoruz. "Başınıza siyah sarık sarın, sırtınıza bir cübbe giyin, elinize bir baston alın, çoluk çocuğunuzun kılık kıyafetini de çarşafla peçeyle donatın, sokaklara çıkın, emniyet güçleriyle çarpışın ve bu cemiyetin bazı mefhumlarıyla vuruşun" demiyor. Bu, Bediüzzaman'ın hizmet tarzına uygun değildir.

Bediüzzaman kendi devrinde bugünkü şartların belki yüz defa ağırını yaşamış, zulmün en şiddetlisine maruz kalmış, en büyük haksızlıklara uğratılmış, sürgüne gönderilmiştir. Bunlara rağmen Bediüzzaman vuruşmayı, savaşmayı kesinlikle tavsiye etmemiştir. Göze bakmayı, gönüle akmayı, irşadı, diyalogu sevdirmeyi esas almıştır. Efendimiz (a.s.m.) diyor ki: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin."

Siyah bir sarık sararsak, hatta yer yer de kadınlar gibi saçlarımızı örersek, bakınca korkulacak bir zikir şeklini halkın gözleri önünde icra edersek, bu kolaylık göstermek midir, güçlük göstermek midir? Biz Bediüzzaman Hazretlerinin bize gösterdiği ölçüyü bu hadisin ölçüsü olarak görüyoruz. Bugün biz sivri konuşabilir, cemiyetin ileri gelenlerinin benimsediği bazı mefhumlara hücum edebiliriz. Bundan kolay ne var. Fakat bu bir yıkımdır. Bizim vazifemiz yıkım değil, bizim vazifemiz imardır, tamirdir,, tahrip asla değildir. Bir defa bu memleket, bu millet bizim, bu vatanda yaşayan herkes bizim kardeşimizdir.

Tepkiyle, tahrikle, tahkirle adam kazanıldığı görülmemiştir. Böylece bir yere varmak kesinlikle mümkün değildir. Ama diyalogu kurarak, münasebeti geliştirerek, kendimize olan sempatiyi çoğaltarak, kendimizde var olan mefhumları muhataplarımıza aktararak bu mümkün olacaktır ve bugün biz buna muhtacız. Bizim gibi düşünmeyenler ve yaşamayanlar aslında doğru bir şeyi yakaladıkları için bizden ayrılıyor değiller.

Kesinlikle şuna inanıyorum ki, dinin dışındaki hayatta huzur yok, saadet yoktur. Ama dinin dışında yaşayanlar da çok. Madem dinin dışında huzur, menfaat, saadet yok da neden dinin dışında yaşayan bu kadar çok? İşte burayı konuşmak lazım. Acaba biz kendimizi bir hesaba çektik mi? Biz onlara karşı dinin güzelliğini gösteremediğimiz için dışanda kalıyorlar diye bir nefis muhasebesi yaptık mı? Yoksa onlar o halde oluşlarından dolayı sadece onlara hücum ettik, kendimize hiç pay çıkarmadık mı?

Âyet-i kerimede, 'Nefsinizi methetmeyin" buyuruluyor. Biz de nefisimizi müdafaa etmeyelim. Bizim gibi yaşamayanlar varsa bunda bizim de mesuliyet payımız var. Biz İslâmın güzel duygularını, düşüncelerini şahsımızda gösteremedik. Onlar da bizde göremedikleri İslâmiyetin güzelliğine sahip çıkmadılar, dinin dışında düşünmeye ve yaşamaya başladılar.

Şahsımızda Resulullah'ın (a.s.m.) sünneti görülmeli, onun ahlakı görülmeli, ona ayna olmalıyız. Bize bakan onu görmeli, emniyet ve huzur duymalıdır. Efendimiz öyle değil miydi? Hz. Hamza'yı şehit eden Vahşi'ye diyor ki: "Sen bir müddet git, gözümün önünde durma, çünkü seni gördükçe işlediğin hatanın dehşeti hayalimde canlanıyor."

Bir müddet görünmemesini tavsiye ediyor. Belki o hadise tekrar hayalimde canlanır da sana karşı muhatap olurken kırıcı olabilirim, bir müddet görünme diyor.

Ebu Cehil'in oğlu İkrime, Efendimizin huzuruna gelirken, Efendimiz İkrime rahatsız olmasın diye, Ebu Cehil aleyhine konuşmayı yasaklıyor. Bir adamın kazanılması çok mühim. İkrime'nin hatırı içi babası Ebu Cehil'in aleyhine konuşmayı yasaklıyor.

Müslüman kurtarıcı insan intibaını vermelidir. Zorlaştırıcı insan intibaını vermemelidir. Bugün biz çevremizi kazanmak istiyorsak müjdeleyici olacağız, zorluk çıkarmayacağız. Daha doğrusu çevremizdeki insanların gidebilecekleri bir çok gayr-i ahlaki alternatifleri var. Onlar bizden iltifat görmezlerse, biz cazip hale gelemezsek öbür tarafa zaten çok cazip, onları çekip götürüyor. Cazibe arasında denge olması lazım ki hangisi ağır basarsa o tarafa düşsünler. O halde bizdeki cazibe gayr-i ahlaki yerlerdeki cazibeden biraz daha kuvvetli olmalı ki, muhataplarımızı kendimize çekelim.

Burada Hz. Ömer'in şu meşhur misalini anlatayım?

Hz. Ömer'in bir Hıristiyan kölesi var. Birgün ona diyor ki: "Benim halimi, adaletimi, çevreye olan münasebetimi nasıl buluyorsun?"

Kölesi boynunu büküyor, gönülden feryat ediyor: "Ya emirelmü'minin, sen öyle adil insansın, çevresine iyi muamele eden insansın ki, zannederim dünyada senden başka bir ikinci şahıs yoktur" diyor.

Hz. Ömer de (r.a.) bundan cesaret alarak, "Madem beni bu kadar beğeniyorsun, seviyorsun, bana bu hal İslâmdan geldi, beni İslâmiyet böyle yaptı. Ben İslâmdan önce çok sert, haşin birisiydim. Herkesle kavga ederdim, herkesi korkuturdum. Beni bu sevimli hale getiren İslâmiyettir. İstersen sen de gel İslâmiyete gir, İslâm sayesinde sen de o beğendiğin hale geçebilirsin" diyor.

Köle biraz duraklıyor ve "Ya emirelmü'minin, eğer zorlarsan İslama girerim, Ama zorlamazsan izin ver de babamın dininde kalayım" diyor.

Hz. Ömer'in cevabı ne kadar açık:

"Hayır, hayır" diyor. "Zorlama yoktur, İslam inanç işidir, sevme işidir, insan sevmediği şeyi benimseyemez. Sen önce gönülden seveceksin ki inanasın, zorla olmaz."

Köle sonra vicdanıyla başbaşa kalınca söyleniyor:

"Bu nasıl iş böyle? O halife, ben kölesiyim, yine de beni zorlamıyor, bana saygı gösteriyor. Bu anlayış yanlış olamaz. Ben Müslüman olmalıyım" diyor ve kelime-i şehadeti getiriyor.

İste biz buna, insanları gönüllerinden avlamak diyoruz. Göze bakıp gönüle akmak diye ifade ediyoruz. Bir başka ifade ile bizde tahrip yok, tamir vardır. Yara yapmadan tedavi etmek asıldır.