|
O |
Kehf
|
O |
| |
13- Biz sana onların hikâyelerini doğru olarak
anlatıyoruz. Onlar Râbb'lerine inanmış, bir grup
gençti; onların hidayet bilincini
arttırmıştık.
14- Kalplerini pekiştirmiştik. Hani, kâfirlerin karşısına
dikilip şöyle demişlerdi; "Bizim Rabb'imiz, göklerin
ve yerin Rabb'idir; O'ndan başkasına yalvarmayız,
yoksa saçmalamış oluruz. "
15- "Şu soydaşlarımız, Allah'ı
bir yana bırakarak çeşitli ilahlar edindiler,
onların gerçekten ilah olduklarına ilişkin kesin
delil göstermeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan
uydurandan daha zalim kim olabilir?"
16- İçlerinden biri dedi ki; "Madem ki, soydaşlarınızla
ve onların Allah`ı bir yana bırakarak
taptıkları ile ilişkinizi kestiniz, öyleyse mağaraya
sığınınız, Rabb'iniz engin rahmetinden
size bir pay göndersin ve şu işinizde size
kurtuluş yolu göstersin.
Bu, hikâyede yeralan sahnelerin ilkidir. "Onlar
Rabb'lerine inanmış bir grup gençti" "Onların
hidayet bilincini arttırmıştık." İşlerini
nasıl planlayacaklarını ilham etmek suretiyle
doğruyu bulma yeteneklerini geliştirmiştik. "Kalplerini
pekiştirmiştik" kalpleri, hiçbir etki karşısında
sarsılmaz, dayanıklı, bildiği gerçeğe güvenen
ve seçtiği iman sayesinde onurlu hale gelmişti.
"Kâfirlerin karşısında dikildikleri zaman"
birinin karşısına dikilme; azim ve
kararlılığı gösteren bir eylemdir. "Bizim
Rabb'imiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir, demişlerdi." Çünkü
O, bütün evrenin Rabbi'dir. Bu yüzden: "O'ndan
başkasına yalvarmayız." O
tek bir ilahtır ve ortağı yoktur. "Yoksa saçmalamış
oluruz." Doğru ve tutarlı inanç sisteminden
ayrılarak gerçeği çiğneyip haddimizi
aşmış oluruz.
Sonra bu mü'min gençler soydaşlarının
tutumlarına dikkat çekiyor ve bu tutumu ayıplıyorlar.
Soydaşlarının bir inanç sistemi belirlerken
izledikleri metodu yeriyorlar.
"Şu soydaşlarımız, Allah'ı bir
yana bırakarak çeşitli ilahlar edindiler, onların
gerçekten ilah olduklarına ilişkin kesin delil göstermeleri
gerekmez mi?"
İşte bir inanca bağlanmanın, onu
benimsemenin yolu budur. Buna göre insanın
dayandığı güçlü bir delili olmalıdır;
elinde, ruhları, akılları etkileyecek ve
onları ikna edecek bir belge bulunmalıdır. Aksi
taktirde ileri sürülen görüş iğrenç bir yalan olur,
çünkü bu durumda Allah'a iftira edilmiş olur. "Allah'a
karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?"
Buraya kadar gençlerin tutumları; son derece açık,
net ve kesin şekilde ortaya çıkıyor.
Tutumlarında bir gevşeklik, bir belirsizlik bir
çekimserlik sözkonusu değildir. Gençtirler, bedenleri
güçlü ve dinçtir. İmanları da güçlü ve sağlamdır.
Aynı şekilde soydaşlarının inanç
sistemini de son derece sert bir tavırla reddediyorlar ve
yeriyorlar.
Kuşkusuz her iki yol da ortaya çıkmıştır.
İki hareket metodu, birbirinden
ayrılmıştır. Artık bir noktada
buluşmanın, birarada barış içinde ortak bir
hayat sürdürmenin imkânı yoktur. Şu halde inancı
koruma amacı ile kaçıp bir yerlere
sığınma zorunlu hale gelmiştir. Bu gençler,
soydaşlarına gönderilmiş peygamberler
olmadıkları için, soydaşlarının
karşısına doğru bir inanç sistemi ile çıkamıyorlar,
onları bu inanç sistemine çağıramıyorlar ve
peygamberlerin karşı karşıya
kaldıkları türden tepkilerle karşılaşmıyorlar.
Bunlar sadece, zalim ve kâfir bir ortamda doğru yolu
bulmuş birkaç gençtirler. Bu ortamda, inançlarını
duyuracak olurlarsa, bu inanca
bağlılıklarını açığa
vururlarsa kendilerine hayat hakkı tanınmayacaktır.
Ayrıca onlar, soydaşlarının arasına girip
onlarla içiçe de yaşayamıyorlar. İnançlarını
açığa vuramayacak onların ibadet ettikleri
şeylere ibadet edip Allah'a yönelik ibadetlerini de
gizleyemiyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, bu gençlerin
durumu ortaya çıkmış, bu yüzden dinlerini korumak
amacı ile Allah'a sığınmaktan ve
mağarayı dünya hayatının gözalıcı
süslerine tercih etmekten başka seçenekleri kalmamıştır.
Nitekim bu amaçla biraraya gelmiş ve bu şekilde durum
değerlendirmesi yapmışlardı:
"İçlerinden biri dedi ki; "Madem ki, soydaşlarınızla
ve onların
Allah'ı bir yana bırakarak taptıkları ile
ilişkinizi kestiniz, öyleyse mağaraya
sığınınız, Rabb'iniz engin rahmetinden
size bir pay göndersin ve şu işinizde size
kurtuluş yolu göstersin."
Burada mü'min kalplerde baş gösteren ilginç bir durum
ortaya çıkıyor; toplumları ile ilişkilerini
kesen, evlerini terkeden, ailelerinden ayrılan, yeryüzünün
çekici süslerinden ve dünya hayatının gözalıcı
nimetlerinden uzaklaşan ve dar, sert zeminli ve karanlık
mağaraya sığınan bu gençler Allah'ın
engin rahmetini soluyorlar,. Bu, bir gölge gibi kuşatıcı,
geniş ve engin rahmeti hissetmektir: "Rabb'iniz
engin rahmetinden size bir pay göndersin" ayetin
orijinalinde geçen (Yenşuru) kelimesi, etrafa sonsuz bir
genişlik, ferahlık ve huzur havası yayıyor.
Bir de bakıyoruz ki, o daracık, sert zeminli,
kapkaranlık mağara; engin rahmetin
yayıldığı, etrafa saçıldığı,
onları şefkatle, yumuşaklıkla ve huzurla saran
kuşatıcı bir gölge gibi yayılan, geniş
ve huzur veren bir boşluğa dönüşmüş.
Kuşkusuz insanları sıkan dar sınırlar
ortadan kaldırılır, ışık geçirmez
yaman duvarlar saydamlaşır, incelir; ürkütücü yalnızlık
şeffaflaşır. Her tarafı bir rahmet, bir
şefkat, bir huzur ve bir yakınlık havası
kaplar.
İşte bu, imandır...
Dış görünüşün ne değeri var?
İnsanların dünya hayatında, üzerinde uzlaşma
sağladıkları, önem verdikleri değer
yargılarının, rejimlerin ve kavramların ne
değeri vardır? İmanla dolup taşan, Rahman'la
yakınlık kuran, mü'min kalplerin yaşadığı
bir başka alem vardır. Bu alemi, rahmet, şefkat,
huzur ve hoşnutluk kaplamıştır.
Bu gençlerin, Allah tarafından tatlı bir uykuya
yatırıldıkları mağaradaki
durumlarını sergileyen diğer bir sahne sunulmak
üzere bu sahnenin perdeleri indiriliyor.
|
|
|
O |
|
O |
|