Mekke'deki ilk müslümanlar pek çok eziyet ve işkencelerle
karşılaşmışlardı. Bunlara ancak
şehit olmaya niyet etmiş, ahiret hayatını dünyaya
tercih etmiş, küfre ve sapıklığa dönmektense,
dünya azabını yeğlemiş insanlar
katlanabilirler.
Buradaki ayeti kerime, iman ettikten sonra Allah'ı inkâr
etmenin büyük bir suç olduğunu, kesin bir şekilde
ortaya koymaktadır. Zira bu insan, imanı
tanımış ve onun tadına ermiş daha sonra dünya
hayatını ahirete tercih ederek dönüş
yapmıştır. Dolayısıyla o Allah'ın
gazabına uğramış, ağır cezaya mahkûm
edilmiş ve doğru yoldan mahrum edilmiştir. Gaflet
ile damgalanmış, gözleri ve kulakları üzerine
perde indirilmiş ve onun ahirette hüsrana uğrayanlardan
olduğuna karar verilmiştir...
Çünkü inancın bir alışveriş konusu
yapılması, kâr ve zarar hesabına göre
şekillenmesi doğru değildir. Kalp Allah'a iman
ettikten sonra artık şu yeryüzünün değerlerinden
herhangi birinin onun üzerinde etkili olması doğru
değildir. Yeryüzünün hesabı ayrı, inancın
hesabı ayrıdır. Bunlar birbirleriyle içiçe değildir.
Sonra inanç sistemi bir oyuncak değildir. Alınıp
verilebilecek bir alışveriş vasıtası hiç
değildir. O, yüce ve çok değerlidir. İşte
cezanın bu kadar ağır olmasının ve suçun
bu kadar korkunç oluşunun nedeni de budur.
Bu kesin hükmün dışında bırakılan
sadece bir olay vardır. O da kalbi iman ile dolu olduğu
halde küfre zorlanan insanın durumudur. Yani
canını kurtarmak amacıyla kalbi iman üzere sabit,
kesin inançtan yana ve onu tam kabullendiği halde, sadece
diliyle küfrünü açığa vuranın durumudur.
Nitekim bu ayetin Ammar İbn-i Yasir hakkında indiği
rivayet edilmiştir.
İbn-i Cerir, İbn-i Yasir'in oğlu Ebu Ubeyde, Hz.
Muhammed'den şöyle rivayet eder: Müşrikler Ammar
İbn-i Yasir'i yakalamış ve istediklerine yakın
şeyler söyleyinceye kadar ona sürekli işkence
etmişlerdi. Daha sonra kurtulup Peygamberimize -salât ve
selâm üzerine olsun- gelen Ammar, durumu O'na anlattığında
Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- O'na: "Kalbini
nasıl buluyorsun" diye sorar. O da "imanla dolu"
karşılığını verince Peygamberimiz
-salât ve selâm üzerine olsun- "Eğer onlar tekrar
işkence ederlerse sen de tekrar o sözleri söylersin"
diye buyurur. İşte küfür eylemine ve müşriklerin
dediğini yapmaya ilişkin ruhsat böyle durumlar için
geçerlidir.
Bazı müslümanlar dilleriyle dahi olsa kâfir olduklarını
söylemektense ölümü tercih etmişler de dilleriyle böyle
bir sözü söylemeye yanaşmamışlardır.
Nitekim Yasir'in annesi Sümeyye ölünceye kadar, iffet yerinden
mızrak darbesi yemesine rağmen yine de diliyle dahi olsa
küfre dönmemiştir. Yasir'in babası da işkence
altında can verirken bu tavrından hiç vazgeçmemişti.
Hz. Bilal'e müşrikler akıllarına gelen her türlü
işkenceyi yapıyorlardı. Güneşin
kızgın sıcaklığı altında büyük
kaya parçalarını onun göğsü üzerine koyuyorlar
ve Allah'a ortak koşmasını istiyorlardı. O
bunca işkenceye rağmen tekliflerini reddediyor ve `Allah
birdir' diyordu. Ve yine "Allah'a yemin ederim ki, eğer
sizi daha çok öfkelendirecek bir söz bilseydim onu da
söylerdim" diye ekliyordu.
Ensar'dan Zeyd'in oğlu Habib de, Müseylemetu-l Kezzab
tarafından yakalanıp "Sen Muhammed'in Allah'ın
elçisi olduğuma şahitlik ediyor musun?" diye
sorduğunda "Evet"
karşılığını vermiş, bu sefer Müseyleme
"Benim Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik
ediyor musun?" dediğinde ise o "Ben duymuyorum"
demişti. Müseyleme onun etlerini lime lime koparırken o
sonuna kadar bu tavrında diretmişti.
Hafız İbn-i Asakir sahabilerden birinin rivayetinden
(Allah onlardan razı olsun) Abdullah İbn-i Huzeyfe es
Sehmi'nin biyografisinde diyor ki: Bizanslılar
Abdullah'ı esir almışlardı, onu
krallarına getirdiler. Kral ona dedi ki: "Hristiyan ol,
seni mülküme ortak eder ve kızımla evlendiririm"
Abdullah şu karşılığı verdi: "Eğer
sen kendinin sahip olduğun her şeyi versen buna bir de tüm
Araplar'ın sahip olduklarını ilave etsen ve Hz.
Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- dininden bir
saniyeliğine ayrılmamı istesen ben yine
ayrılmam." Kral: "O zaman seni öldüreceğim"
deyince Abdullah: "Ne yaparsan yap, dedi." Kral emretti.
Abdullah'ı ellerinden ve kollarından
bağladılar, okçularını çağırdı,
yakından ellerine ve ayaklarına oklar sapladılar. O
bu arada hala hristiyanlık dinini Abdullah'a
aşılıyor, O'da hep reddediyordu. Sonra emretti O'nu
indirdiler. Bir kazan getirilmesini istedi. Bir rivayete göre ise,
bakırdan bir saç getirip kızdırdılar. Müslümanlardan
bir esiri getirip içine attılar. Abdullah bu müslümana bakıyordu.
Kısa bir süre sonra bu müslüman orada, kızgın
kapta parlayan kemiklere dönüştü. Yine Abdullah'a
hristiyan olması teklif edildi. O yine reddetti. Kral onun da
kazana atılmasını emretti.
Kaldırılıp atılacağı zaman,
ağladı. Kral biraz umutlandı ve kendisini çağırdı,
Abdullah niçin ağladığını şu
şekilde izah etti:
"Ben Allah yolunda verecek tek bir canım olduğu
için ve bu canım da Allah yolunda kısa zamanda bu
kazana atılmakla elimden alınacağı için ağladım.
İsterdim ki, vücudumdaki kılların
sayısınca canım olsaydı ve her biri Allah
yolunda işkence çekerek verilse idi."
Bir rivayete göre ise, Kral Abdullah'ı hapse
atmış, günlerce ona yiyecek ve içecek vermemiş,
daha sonra da ona içki ve domuz eti göndermiş, fakat o
bunlara yine de yaklaşmamıştı. Kral kendisini
çağırtmış ve "Bunları yiyip içmene
ne engel olmuştur" diye sormuştu. Abdullah: "Aslında
şu anda bunları yemem bana helal
kılınmıştır. Fakat ben seni kendime güldürmem"
dedi. Bunun üzerine kral kalktı. Alnından öptü ve onu
serbest bıraktı. Abdullah bu serbest bırakmayı
"Eğer tüm müslümanları benimle birlikte serbest
bırakırsan kabul ederim" dedi. Kral bu teklifini de
alnından öperek kabul etti ve onunla beraber olan tüm
müslümanları serbest bıraktı. Geri döndüğünde
Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) "Her müslümanın
Abdullah İbn-i Huzeyfe'nin alnından öpmesi gerekir"
dedi ve kalktı Abdullah'ı alnından öptü.
Bütün bunların sebebi, inanç meselesinin son derece
önemli olmasıdır. Bu konuda herhangi bir gevşeklik
ve toleransa yer yoktur. Onu korumanın faturası
ağırdır. Fakat bu mü'minin gönlünde ve Allah katında
daha değerlidir. Bu öyle bir emanettir ki, hayatını
onun yolunda feda etmeyen, hayatı ve hayatın içindeki
tüm nimetleri onun yolunda kaybetmeyi göze almayanlar onun hakkını
ödeyemezler.