Yahudiler haddi aşmalarından ve Allah'a
karşı gelişlerinden dolayı bu güzel
nimetlerin kendilerine haram kılınmasını
çoktan haketmişlerdi. Onlar kendi kendilerine
haksızlık etmişlerdi. Allah onlara
haksızlık etmemişti. Kim bilmeden kötü işler
yapıp tevbe eder ve bu günahlar üzerinde ısrar etmez,
eceli gelene kadar tekrar bu günahlara dalmaz, sonra kalbi ile
gerçekleştirmiş olduğu bu tövbeye bir de güzel işler
yapmayı ilave ederse, şüphesiz Allah'ın
bağışı onu da kapsamına alacak ve rahmeti
onu kuşatacaktır. Ayetin ifadesi geneldir. Günahkâr
yahudileri de, kıyamete kadar gelecek olan diğer
insanları da tevbe edip iyi işler yapanların
hepsini de içerir.
Özellikle yahudilere haram kılınan nimetler,
Kureyş müşriklerinin kendilerine haram
kıldıkları ve ilahlarına
ayırdıkları rızıkları Hz.
İbrahim'in dinine göre ayarladıklarını iddia
etmeleri nedeniyle surenin akışı Hz. İbrahim (Allah'ın
selâmı üzerine olsun)'e dönmekte ve onun dininin gerçek
mahiyetini ortaya koymaktadır. Onun dini ile Hz. Muhammed'in
-salât ve selâm üzerine olsun- dini arasındaki
bağı ortaya çıkarmakta, ayrıca Hz.
İbrahim'in döneminde olmayıp, da yahudilere özgü
olarak belirlenen yasakları açıklamaktadır.
Kur'an-ı Kerim Hz. İbrahim'i -selâm üzerine olsun-
doğru yolun, itaatin, şükretmenin ve Allah'a
yönelmenin canlı bir örneği olarak takdim etmektedir.
O'nun tek başına bir ümmet olduğunu ifade
etmektedir. Buradaki ifade O'nun itaati, güzelliği, bereketi
ve iyiliğiyle tek başına bir ümmete denk olduğu
anlamına gelebilir. İyilik hususunda kendisine uyulan
bir önder olduğu anlamına da gelebilir. Rivayet
tefsirlerinden hem bu anlamı, hem de diğer anlamı
destekleyen rivayetlere yer verilmiştir. Aslında her iki
anlam da birbirine yakındır. Çünkü önder olan,
insanları doğru yola iletendir. Bu da bir ümmetin
lideridir. Böyle bir adamın hem kendi sevabı hem de
onun vasıtasıyla doğru yola gelenlerin mükafatı
kendisine verilir. O sanki bu iyilikleri ve sevabı elde
etmede tek bir fert değil, bir ümmettir:
"Allah'ın buyruğuna titizlikle uyan."
İtaat eden, içten boyun eğen ve kulluk yapan.
"Tek Allah'a inanmış."
Hakka yönelen ve ona doğru içinde eğilim duyan bir
liderdi.
"Ortak koşanlardan değildi..."
Onun şirkle bir ilgisi yoktur. Müşriklerle hiçbir
ilgisi yoktur!
"Rabbinin nimetlerine şükreden bir kuldu."
Sözleriyle Allah'ın nimetlerini inkâr eden ve
pratikleriyle de onlara karşı nankörlük eden, şu
müşrikler gibi değil. O Allah'ın verdiği
rızık hususunda sahte ortakları eş koşan,
istek ve arzulara uyarak Allah'ın nimetlerini kendilerine
haram kılan müşrikler gibi değildir.
"Allah onu seçmişti."
Allah onu seçmiştir.
"Dosdoğru yola iletmişti."
Bu net ve sağlam olan tevhid yoludur.
Yahudilerin kendisiyle ilgi kurdukları ve müşriklerin
de kendilerini ona nisbet ettikleri Hz. İbrahim'in durumu
budur işte.
"Sonra sana "İbrahim'in tek Allah ilkesine
dayalı inanç sistemine uy, O Allah'a ortak koşanlardan
değildi" diye vahyettik."
İşte bu, kopukluğa uğrayan tevhid
inancının tekrar harekete geçişiydi. Ayeti kerime
yeniden teyid ediyor ki, Hz. İbrahim müşriklerden
değildir. Demek ki gerçek bağ, yeni dinin
oluşturmaya çalıştığı
bağdır. Cumartesi yasağı ise, bu konuda
ayrılığa düşen yahudilere özgü bir yasaktır.
Hz. İbrahim'in dininden değildi. Aynı şekilde
onun yolunda giden Hz. Muhammed'in dininin de ilkesi değildi:
"Cumartesi günü yasağı bu konuda
anlaşmazlığa düşenler (yahudiler) için kondu."
Onların işi Allah'a kalmıştır.
"Hiç kuşkusuz Rabbin, kıyamet günü anlaşmazlığa
düştükleri konularda, haklarında hüküm verecektir."
İşte Hz. İbrahim'in daha önce getirmiş
olduğu ve son dininin kendisini tamamladığı
tevhid ilkesine dayalı inanç sistemiyle, müşriklerin
ve yahudilerin kendisine dört elle yapıştığı
sapık inanç sistemleri etrafındaki kuşkuların
gerçek izahı budur. Zaten Kur'an-ı Kerim'in açıklamak
amacıyla gönderildiği konulardan biri de budur.
Öyleyse Allah'ın elçisi Hz. Muhammed -salât ve selâm
üzerine olsun- yoluna devam etsin. Rabbinin yoluna, tevhid davasına
hikmetle ve güzel öğütle çağırsın.
İnanç sistemine aykırı düşenlerle daha güzel
bir şekilde mücadele etsin. Eğer buna rağmen onlar
kendisine ve müslümanlara saldıracak olursa onları,
yaptıklarının aynısıyla
cezalandırsın. Veya aynısıyla ceza
verebildiği halde, onları bağışlasın
ve sabretsin. İşin sonunda kazançlı çıkacakların
takva sahipleri ve iyilik yapanlar olduğuna kesin
inansın. Dolayısıyla doğru yola gelmeyenlere
üzülmesin. Onların, kendisi ve mü'minler aleyhine çevirdiği
entrikalara canını sıkmasın.