Yeminlerin aldatma ve hile aracı yapılması
vicdanlardaki inancı sarsıntıya uğratır.
Ve onun diğer insanların gönüllerindeki şeklini
çirkinleştirir. Yemin edip bu yemininde aldatıcı
olduğunu bilen birisinin sağlam bir inanca sahip
olması ve bu inanç doğrultusunda sağlam
adımlar atarak ilerlemesi mümkün değildir. Ayrıca
o kendilerine yemin edip bu yemini bozduğu insanların
zihinlerindeki inancın şeklini değiştirir.
İnsanlar artık onun yeminlerini hep aldatma ve hile
yapmak için olduğunu belirler. Bu nedenle o adam Allah'a
iman edenlerin kötü bir örneğini sergilediği için diğer
insanları Allah'ın yolundan alıkoymuş olur.
Tarihte pek çok toplumlar ve halklar müslümanların sözleşmelerine
bağlılıklarını, verdikleri sözlerde duruşlarını,
yeminlerindeki samimiyetlerini ve ilişkilerindeki dürüstlüklerini
sürdürdükleri için İslâma girmişlerdir.
Dolayısıyla onların sözleşmelere
bağlılıklarından kaynaklanan geçici,
yüzeysel kayıplara oranla elde edilen kazanç çok daha
büyük olmuştur.
Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimizin -salât ve selâm
üzerine olsun- sünneti bu konuda müslümanların gönüllerinde
büyük bir etki bırakmış ve onların genel
karakteri haline dönüşen değişimlere neden
olmuştur. Ve bugün hala bu ahlâk, bireysel ve devletlerarası
islami ilişkilerin en belirgin özelliği olarak
varlığını sürdürmektedir. Rivayetlere göre
Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye ile Bizans kralı
arasında süreli bir barış antlaşması
vardı. Muaviye bu antlaşmanın müddeti doluncaya
kadar bekledi. Antlaşma biter bitmez kendisi bu bölgeye yakın
bir yerde bulunduğundan, onların haberi yokken birden
saldırıya geçmek istedi. Hemen Utbe'nin oğlu Ömer
bu karara karşı çıktı ve "Allah-u Ekber!
Ya Muaviye, antlaşmaya bağlı kal, ihanet etme"
dedi. Peygamberimizden -salât ve selâm üzerine olsun- şöyle
bir söz duyduğunu aktardı: "Herhangi birinizle
başkaları arasında barış
antlaşması varsa, antlaşmanın zamanı
bitene kadar sözünde dursun." Bunun karşısında
Muaviye saldırıdan vazgeçip ordusunu geri çekti. Antlaşmaları
bozmada günübirlik birtakım kazançların olmasına
rağmen, müslümanların tarih boyunca
antlaşmalarına bağlılıklarını gösteren
riayetler pek çoktur ve bu rivayetler tevatür derecesine ulaşmıştır.
Kur'an-ı Kerim, insanların gönüllerinde ve ruhlarında
oluşturduğu bu belirgin karakteri şu şekilde
yerleştirmiştir. Yer yer onları teşvik
etmiş, yer yer korkutmuştur. Yer yer uyarıda
bulunmuş, yer yer de sözleşmeyi Allah ile yapılan
bir sözleşme olarak değerlendirmiştir. Sözleşmeyi
bozmak suretiyle elde edilecek çıkarın çok basit ve
önemsiz olduğunu tasvir ederken, sözünde durarak elde
edilecek olan Allah'ın katındaki mükafatın daha büyük
ve daha bereketli olacağını belirtmiştir:
"Allah'a vermiş olduğunuz sözü birkaç paraya
satmayız. Çünkü gerçeğin bilincindeyseniz,
Allah'ın katındaki ödül sizin için daha hayırlıdır."
İnsanların yanında bulunan şeylerin elde
edilseler bile geçici şeyler olduğunu, Allah'ın
katındaki nimetlerin ise, sürekli ve kalıcı
olduğunu ifade etmiştir: "Sizin
yanınızda tükenir, fakat Allah'ın katındaki
kalıcıdır, süreklidir." İnsanların
iradelerini sözünde durmaya teşvik etmiş, söze bağlılıktan
kaynaklanan yükümlülüklere sabredilmesini istemiş ve
sabredenlere güzel bir ödül verileceğini vaadetmiştir:
"Biz sabredenleri, yaptıkları iyiliklerin en güzel
karşılıkları ile ödüllendireceğiz."
Onların kötü işlerinin burada sözkonusu edilmemesi
yaptıkları en güzel işlere göre
ödüllendirileceklerini göstermek içindir. Onların
diğer yaptıklarına göre cezalandırılmayacaklarını
gösterir.