HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

 

Mübarek Ruhu


Nurun Yaratılması

Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, Allahü teâlânın habibi, sevgilisi, yaratılmış bütün insanların, mahlukatın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisidir. Allahü teâlânın medhettiği ve bütün insanlara ve cinne peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün peygamberdir. Alemlere rahmet olarak gönderilmiş olup, her şey onun hürmetine yaratılmıştır.

Allahü teâlâ, bütün peygamberlerine ismi ile hitab ettiği halde, O'na; "Habibim" (Sevgilim) diye iltifat buyurmuşdur, Ayeti kerimede mealen; "Seni alemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya suresi: 107) ve bir hadisi kudside de; "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, mahlukatı yaratmazdım" buyurdu.

Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan en üstünüdür. Peygamberimiz ise, dünya yaratıldığı günden, kıyamet kopuncaya kadar, her zamanda, her memlekette, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünü, en faziletlisidir. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan O'nun üstünde değildir. Cenabı Hak, O'nu öyle yaratmıştır.

Allahü teâlâ hiçbir şeyi yaratmadan önce, sevgilisi peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın mübarek nurunu yarattı.
Eshabı kiramdan Cabir bin Abdullah, bir gün; "Ya Resulallah! Allahü teâlânın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?" diye sorunca; "Her şeyden evvel senin Peygamberinin, yani benim nurumu kendi nurundan yarattı. O zaman; levh, kalem, Cennet, Cehennem, melek, sema (gökler), arz (yeryüzü), güneş, ay, insan ve cinler yoktu" buyurdular.

Peygamberimizin nuru, Adem aleyhisselamın kalbi ve cesedi şerifi yaratılınca, onun iki kaşı arasına kondu. Adem aleyhisselam kendisine ruh verilince, alnında, zühre yıldızı gibi parlayan bir nurun olduğunu fark etti.

Adem aleyhisselam yaratıldığında, cenabı Hakk'ın kendisine; Ebu Muhammed yani Muhammed'in babası diyerek hitab ettiğini ilham ile anladı ve; "Ey Rabbim! Bana niçin Ebu Muhammed künyesini verdin?" diye sual edince, Allahü teâlâ; "Ey Adem! Başını kaldır!" dedi. Adem aleyhisselam, başını kaldırıp baktığında, Arşı alada sevgili Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" nurdan yazılmış Ahmed ismini gördü. O zaman; "Ey Rabbim! Bu kimdir?" diye sual etti. Allahü teâlâ da; "Bu, senin zürriyetinden bir peygamberdir. O'nun ismi göklerde Ahmed, yerde ise Muhammed'dir. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de halk etmezdim" buyurdu.


Nur'un temiz alından temiz alna geçmesi


Âdem aleyhisselamın alnına nakşedilen bu nur alnında parlamaya başladı. Âdem aleyhisselamdan itibaren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek, Peygamber efendimize kadar geldi bu nur...

Bunu Allahü teâlâ ayet-i kerimede mealen şöyle bildirmiştir:"Senin nurun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ınkılab etmiş ulaşmıştır."(Şuara suresi: 219)Hadis-i şerifte ise bu husus şöyle bildirilmiştir:

"Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini seçti. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O halde, benim ruhum ve cesedim mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım en iyi insanlardır."

Yaratılan ilk insan olan Âdem aleyhisselam, Efendimizin zerresini taşıdığı için, alnında O'nun nuru parlıyordu. Bu zerre Hazret-i Havva'ya, ondan da Şit aleyhisselama ve böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. Muhammed aleyhisselamın nuru da zerre ile birlikte, alınlardan alınlara geçti Âdem aleyhisselam vefat edeceği zaman, oğlu Şit aleyhisselama şu vasiyette bulundu:

"Yavrum! Bu alnında parlayan nur, son peygamber Muhammed aleyhisselamın nurudur. Bunu, mümin, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!"

Muhammed aleyhisselama gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asil ve en kibar kızlar ile evlendiler. Nur, kadın erkek, temiz alınlardan geçerek asıl sahibine ulaştı.

Resulullah efendimizin dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yahut bir kabile iki kola ayrılsa, peygamberimizin nuru, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O'nun dedesi olan zat, yüzündeki nurdan belli olurdu.

O'nun nurunu taşıyan seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zatın yüzü pek güzel ve çok nurlu olurdu. Bu nur ile kardeşleri arasında seçilir, içinde bulunduğu kabile başka kabilelerden daha üstün, daha şerefli olurdu.

Peygamber efendimiz bu hususu şöyle ifade buyurdu:

"Benim dedelerimin hiç biri zina yapmadı. Allahü teâlâ, beni, temiz, tayyib, iyi babalardan temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum."
Başka bir hadis-i şerifte de, "Mensup olduğum topluluk, ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allahü teâlâ beni muhakkak onların en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur." buyurdu.

Âdem aleyhisselamdan beri, evladdan evlada geçerek gelen bu nur, Taruh'a, ondan oğlu İbrahim aleyhisselama, sonra oğlu İsmail aleyhisselama geçmiştir. Onun da alnında güneş gibi parlayan nur, evladlarından Adnan'a ondan Me'add, ondan da Nizar'a intikal etmiştir.

Nizar doğunca, babası Me'add, oğlunun alnındaki nuru görüp sevinmiş, büyük bir ziyafet vererek; "Böyle oğul için, bu kadar ziyafet az bir şey" dediği için, oğlunun adı Nizar, yani az birşey manasında kalmıştır.

Bundan sonra da bu nur, sıra ile intikal ederek asıl sahibi olan sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselama ulaştı.


Misk kokulu Abdülmuttalib


Peygamber efendimizin babası Hz. Abdullah, Resulullahın dünyayı teşrifinden önce vefat ettiği için dedesi Abdülmuttalib O'nu himayesine almıştı.

Abdülmuttalib'in esas ismi Şeybe'dir. Şeybe, babası Haşim vefat ettiğinde, daha çocuktu. Bir gün Medine'de dayılarının evi önünde arkadaşlarıyla ok talimleri yapıyordu. Onları seyreden büyükler, Şeybe'nin alnında parlayan nurdan, onun şerefli bir kimsenin oğlu olduğunu tahmin ederek hayran kaldılar.

Ok atma sırası Şeybe'ye geldiğinde, yayını gerip hedefe okunu saldı. Ok, tam isabet edince, o heyecanla; "Ben Haşim'in oğluyum. Elbette okum hedefini bulur!" dedi. Onun bu sözlerinden, Mekkeli Haşim'in oğlu olduğunu anladılar.

O sırada Haşim vefat etmişti. Abdü Menaf oğullarından biri Mekke'ye döndüğünde, Haşim'in kardeşi Muttalib'e; "Medine'de bulunan yeğenin Şeybe çok akıllı bir çocuk. Alnında da herkesi hayran bırakan bir nur parlıyor. Böyle kıymetli bir çocuğu yanınızdan ayırmanız doğru mu?" dedi.

Bunun üzerine Muttalib, hemen Medine'ye gitti ve yeğeni Şeybe'yi alarak Mekke'ye getirdi. Mekke sokaklarında; "Bu çocuk kimdir?" diye soranlara da; zarar vermemeleri için "Kölemdir" derdi. Bundan sonra Şeybe'nin ismi, Muttalib'in kölesi anlamına gelen Abdülmuttalib olarak kaldı.

Abdülmuttalib'in mübarek bedeninden misk kokusu gelirdi. Alnında, Allahü teâlânın habibi Muhammed aleyhisselamın nuru parlar, etrafına hayırlar, bereketler saçardı. Her ne zaman Mekke beldesine yağmur yağmayıp kıtlık olsa, Mekkeliler Abdülmuttalib'in eline yapışıp kendisini Sebir dağına çıkarırlar, dua etmesi için ona yalvarırlardı.

O da kimseyi kırmaz, Allahü teâlâya yağmur ihsan etmesi için dua ederdi. Cenab- Hak da, Abdülmuttalib'in alnında parlayan sevgili Peygamberimizin nuru bereketine duasını kabul eder, bol bol yağmur gönderirdi. Böylece Abdülmuttalib'in günden güne kıymet ve itibarı çoğaldı.

Mekkeliler onu başlarına reis seçtiler. Ona karşı gelen olmaz, emri altına giren de rahat ve huzur bulurdu. O devrin hükümdarları da, Abdülmuttalib'in faziletini ve büyüklüğünü tasdik ederlerdi. Sadece İran kisrası çekemez, açık ve gizli olarak ona düşmanlık beslerdi.

Abdülmuttalib, Hanif dinine tabi olup, Müslüman idi. Bu din, dedelerinden İbrahim aleyhisselamın dini idi. Bu sebeple, hiç bir zaman puta tapmadı ve hatta yanlarına bile yaklaşmadı. Kabe'nin etrafında Allahü teâlâya dua eder, ibadetlerini yapardı.


Zemzem kuyusu

Dede Abdülmuttalib'e, bir gün rüyasında bir kimse; "Ey Abdülmuttalib! Kalk Tayyibe'yi kaz!"diyerek kayboldu. Ertesi gün; "Kalk, Berre'yi kaz!" dedi. Üçüncü gün de aynı kimse; "Kalk, Mednune'yi kaz!"emrini verdi. Dördüncü gün ise, yine o kimse; "Ey Abdülmuttalib! Kalk, Zemzem kuyusunu kaz!" deyince, Abdülmuttalib; "Zemzem nedir? Kuyu nerededir?" diye sordu. O zat da şöyle cevap verdi:

"Zemzem bir sudur ki, hiç eksilmez ve dibine erişilmez. Dünyanın dört bucağından gelen hacılara kifayet eder. Cebrail aleyhisselamın kanadıyla vurduğu yerden çıkmıştır. Allahü teâlânın, İsmail aleyhisselam için yarattığı sudur. Susuzları kandırır, açları doyurur. Hastalara şifa olur. Kurban kesilen yere git. Sen orada iken kırmızı gagalı bir karga gelir. Gagasıyla yeri eşer. Onun eştiği yerde, bir de karınca yuvası görürsün. İşte orası Zemzemin yeridir" dedi.
Böylece rüyada bahsedilen zemzemin ne olduğunu öğrenmiş oldu.

Peygamber efendimizin dedesi Abdülmuttalib, sabah erkenden yanına oğlu Haris'i alarak gece rüyasında bildirilen yere gitti ve heyecanla beklemeye başladı. Bir ara rüyada söylenildiği şekilde kırmızı gagalı karga gelip, oradaki bir çukura kondu ve gagası ile yere vurmaya başladı. Altından karınca yuvası çıktı. Abdülmuttalib ile oğlu Haris, derhal orayı kazmaya başladılar. Bir müddet kazdıktan sonra kuyunun ağzı göründü.

Abdülmuttalib bunu görünce; "Allahü ekber, Allahü ekber!" diyerek tekbir getirmeye başladı. Başından beri, kuyunun kazılmasını dikkatle takib eden Kureyşliler, yanına gelerek; "Ey Abdülmuttalib! Bu, babamız İsmail'in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız vardır. Bizi bu işe ortak etmelisin!" dediler.

Abdülmuttalib ise, "Hayır! Bu iş, sadece bana ihsan edilmiş bir vazifedir" diye cevab verdi. Bunun üzerine Kureyşliler; "Sen yalnızsın. Tek oğlundan başka kimsen de yok. Bu şekilde bize karşı koyman mümkün değil!" dediler.

O zaman içi burkuldu. Tek çocuğu olduğu için üzüldü. Bu üzüntü ile ellerini kaldırarak; "Ya Rabbi! Bana on çocuk ihsan eyle. Eğer bu duamı kabul buyurursan, içlerinden birini Kabe'de kurban edeceğim" diye yalvardı.

Abdülmuttalib, kazı işinin tehlikeli bir hal aldığını, neticede şiddetli çarpışmaların olabileceğini düşündü. Sonunda kazmayı bırakarak anlaşma yoluna gitti. İşin bir hakem tarafından halledilmesini istedi.

Sonunda, Şam'da oturan bir kahinin buna çare bulacağına karar verdiler. Kureyşin ileri gelenlerinden bir grup ile yola çıkıldı. Yolda susuzluktan ve sıcaktan ziyadesiyle bunalan kervan, hareket edemez oldu. Artık bir damla suya can atacak hale gelmişlerdi.

Tek arzularının bu olmasına rağmen, kavurucu çölün ortasında su bulmak imkansızdı. Herkesin ümidini kestiği bir anda, Abdülmuttalib onlara;

- Geliniz, geliniz! Toplanınız! Hem size, hem de hayvanlarınıza yetecek kadar su buldum! diye bağırdı.

Muhammed aleyhisselamın mübarek nurunu alnında taşıyan Abdülmuttalib, su ararken, devesinin ayağı büyük bir taşa takılmış ve taş yerinden oynayınca altında su çıkmıştı. Herkes koşarak geldi, kana kana su içerek yeniden hayat buldu.
Abdülmuttalib'in bu büyüklüğü karşısında mahcub olan Kureşyliler;

- Ey Abdülmuttalib! Artık sana diyecek bir sözümüz kalmadı. Zemzem kuyusunu kazmaya en layık olan sensin. Bu hususta seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de lüzum kalmadı, geri dönüyoruz, dediler ve geri döndüler.

Abdülmuttalib, alnında parlayan nurun hürmetine, Zemzem kuyusun kazıp, suyu çıkarma şerefine kavuştu.


Kurbanlık oğul


Abdülmuttalib'in, Zemzem kuyusunu kazdıktan sonra şanı ve şöhreti daha çok arttı. Aradan yıllar geçti. Cenab-ı Hak, gönlünün derinliklerinden koparak yaptığı duayı kabul edip Abdülmuttalib'e, Haris'den başka on oğul ve altı kız çocuğu ihsan etti. Fakat aradan seneler geçince adağını unuttu. Abdülmuttalib'e, bir gün rüyasında;

- Ey Abdülmuttalib! Adağını yerine getir! denildi. Sabahleyin Abdülmuttalib bir koç kurban etti. Fakat o gece tekrar ikaz edildi:

- Ondan daha büyüğünü kurban et! Sabahleyin bir sığır kurban ettiği halde tekrar, rüyasında;

- Ondan daha büyüğünü kurban et! Emri üzerine, çaresiz kalarak "Ondan daha büyüğü nedir?" diye sordu. O zaman;

- Oğullarından birini kurban etmeyi adamıştın. Adağını yerine getir! denildi.

Abdülmuttalib'e rüyasında seneler önce yaptığı adağını yerine getirmesi bildirildi. O da çocuklarını toplayarak, seneler önce yaptığı duayı söyledi. Sonra oğullarına, adağı gereği içlerinden birini kurban etmesi lazım geldiğini bildirdi. Evladlarından hiç bir muhalefet görmedi. Üstelik onlar;

- Ey babamız! Adağını yerine getir! İstediğini yapmakta serbestsin! dediler.

Abdülmuttalib, kur'a çekerek kurban olacağı oğlunu tesbit etti. Kur'a, en çok sevdiği oğlu, alnında Allahü teâlânın habibi

Muhammed aleyhisselamın nurunu taşıyan Abdullah'a çıkmıştı.

Abdülmuttalib, bir an sendeledi, göz pınarları yaşla doldu. Allahü teâlâya verdiği sözü yerine getirmeliydi. Çaresiz bir eline bıçağı, bir eline ciğerparesi Abdullah'ı alarak, Rabbine verdiği sözü yerine getirmek için Kabe'ye vardı.

Gözü yaşlı baba, Abdullah'ı kurban etmek için bütün hazırlıklarını tamamladı. O esnada, Kureyş'in ileri gelenleri, hayret dolu bakışlarla hadiseyi takib ediyorlardı.

İçlerinden Abdullah'ın dayısı;

- Ey Abdülmuttalib! Dur! Biz senin bu oğlunu boğazlamana asla razı değiliz. Eğer böyle bir iş yaparsan, bundan sonra

Kureyş arasında adet olur. Herkes oğlunu kurban için nezredip keser. Böyle şeye ön ayak olma! Sen, adağını başka bir şekilde yerine getir!.. dedi.

Sonra; "Bir kahine sor da sana yol göstersin" diye teklifte bulundu. Abdülmuttalib, bu söz üzerine, Hayber'de bulunan

Kutbe adındaki kahine gitti ve durumu anlattı. Kahin sordu;

- Sizde bir insanın diyeti ne kadardır?

- On devedir.- O zaman, on deve ve oğlunuz arasında kur'a çekiniz. Kur'a oğlunuza çıkarsa, on deve daha artırarak yeniden kur'a çekiniz. Kur'a develere çıkıncaya kadar böyle artırarak devam ediniz.

Abdülmuttalib, sevinç içinde hemen Mekke'ye döndü ve kahinin dediği gibi yaptı. On deve artırarak defalarca kur'a çekti. Hep Abdullah'a çıktı. Ancak deve sayısı yüze çıkınca, kur'a develere isabet etti. İhtiyat olsun diye iki defa daha çekti. Her iki kur'a da, develere çıktı.

Abdülmuttalib; "Allahü ekber! Allahü ekber!" diyerek tekbirlerle develeri kesti. Etlerini kendisi ve oğullarından hiç biri almadı. Hepsini fakirlere dağıttı.

Bir de İsmail aleyhisselamın kurban edilme hadisesi vardır: Peygamber efendimiz; nesebi İsmail aleyhisselama dayandığı için; "Ben, iki kurbanlığın oğluyum" buyurmuştur.


Nur'un Amine'ye geçmesi

Kurban edilmekten kurtulan, Abdullah, büluğ çağına eriştiğinde, gerek güzel ahlakı, gerekse yakışıklılığı ile insanlar arasında müstesna bir şahıs oldu. Uzaktan yakından herkes, ona kızlarını vermek için yarışa girdiler.

Güzelliği ve şöhreti ta Mısır'a kadar yayılmıştı. İki yüze yakın kız Mekke'ye kadar gelip, ona evlenme teklif etmişlerdi. Abdülmuttalib ise oğluna; zamanın en kibar, asil, güzel, müşrik olmayan, İbrahim aleyhisselamdan beri uydukları "Hanif dini"ne bağlı Müslüman bir kız arıyordu.

Abdülmuttalib, Beni Zühre kabilesinin büyüğü Vehb'in kızı Amine'nin güzelliğini, iffet ve hayasını, dinine bağlılığını işitmişti. Soy bakımından da akraba idiler ve bir kaç batın yukarıda birleşiyorlardı. Her iki tarafa da rüyada yapılan ikazlar ve bu doğrultuda yapılan görüşmeler sonunda, oğlu Abdullah'ı, Vehb'in kızı Amine ile evlendirdi...

Peygamber efendimizin Babası Abdullah'ın evlendiği sene, Mekke'de şiddetli bir kıtlık vardı. Senelerdir yağmur yağmamıştı. Ağaçlar kurumuş, mahsulden eser görünmez olmuştu. İnsanlar dayanılmaz bir sıkıntı içine düşmüş, ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi.

Sevgili Peygamberimizin mübarek nuru, hazret-i Abdullah'dan hazret-i Amine'ye geçtikten sonra yağmurlar başladı o kadar yağmur yağdı, o kadar mahsul oldu ki, o seneye bolluk senesi diye isim verdiler.

Amine validemiz hamile iken, kocası Abdullah ticaret için Şam'a gitmişti. Dönüşünde hastalandı. Medine'ye gelince dayıları Neccaroğullarının yanında on sekiz veya yirmi beş yaşında iken vefat etti. Bu haber Mekke'de duyulunca koca şehir üzüntüye gark oldu.

Peygamber efendimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan vefat edince melekler;

- Ey Rabbimiz, Resulün yetim kaldı, dediler. Allahü teâlâ;

- O'nun koruyucusu ve yardımcısı benim, buyurdu.


Fil vak'ası

Resul-i ekrem efendimizin doğmasına iki ay kadar zaman vardı. Bu sırada Fil vak'ası meydana geldi. İnsanlar her taraftan akın akın gelip, Kabe'yi ziyaret ederlerdi. Buna engel olmak isteyen Yemen valisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da yardımı ile Sana'da büyük bir kilise yaptırdı.

İnsanların Kabe'yi değil bu kiliseyi ziyaret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kabe'yi ziyaret ettiklerinden, Ebrehe'nin yaptırdığı kiliseye hiç itibar etmediler. Hakaret gözüyle baktılar. Hatta içlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu hadiseye kızan Ebrehe, Kabe'yi yıkmaya karar verdi.

Bu maksatla büyük bir ordu hazırlayıp, Mekke üzerine yürüdü. Mekke'ye yaklaşınca, Kureyş'in mallarını yağma etmeye başladılar, Abdülmuttalib'e ait iki yüz deveye de el koymuşlardı. Abdülmuttalib, gidip develerini istedi. Ebrehe;

- Ben sizin mukaddes Kabe'nizi yıkmaya geldim. Sen onu korumak istemiyorsun da develerini mi istiyorsun?

- Ben develerin sahibiyim. Kabe'nin elbette sahibi vardır. Onu, O korur.

Ebrehe:

- Bana karşı onu koruyacak yoktur! diyerek Abdülmuttalib'e develerini verip, sonra da Kabe'ye doğru ordusuna hareket emrini verdi.

Ebrehe'nin ordusunda, önde yürütülen ve böylece zafere kavuşulacağına inanılan "Mahmud" adında bir fil vardı. Ebrehe, Kabe'ye yönelince, bu fil yere çöktü ve yürümez oldu. Halbuki Yemen'e çevrilince; koşarak gidiyordu.

Böylece, Mekke'ye yaklaşıp hücuma gücü yetmeyen Ebrehe'nin ordusu üzerine, Allahü teâlâ, Ebabil yani Dağ Kırlangıcı denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Bu kuşların her biri; biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı.

Bunları Ebrehe'nin ordusu üzerine bıraktılar. Taşlar, askerleri, başlarından itibaren dikine delip geçiyordu. Taşa hedef olan her asker, derhal ölüyordu.

Ayet-i kerimede de bildirildiği gibi, ordu, yenilmiş ekin yaprağı gibi oldu. Bu durumu gören Ebrehe, telaşlanarak kaçmak istedi. Fakat kaçamadı. Taşlara asıl hedef o idi. Ona da isabet etmişti. Kaçtıkça, etleri parça parça dökülerek öldü. Bu vak'a, Kur'an-ı kerimde Fil suresinde şöyle geçmektedir:

"O kuşların her biri, onların üzerine, çamurdan yapılmış ve ateşte pişirilmiş taş atarlardı. Nihayet Allahü teâlâ onları, güve yemiş ekin yaprağı gibi, yok ediverdi."


Semavi kitapların müjdesi

Zaman ve mekan içinde, nebiler, resuller geldi... Mukaddes bayrağı birbirlerine teslim ederek gittiler. Gaye, bayrağın bütün zamana ve mekana hakim, Allahın Habibine ulaşmasıydı.

Hepsinin geleceğini haber verdiği biri vardı... Hatta, ümmet olmayı arzu ediyorlardı O'na...

Kainatın efendisi Muhammed aleyhisselamın geleceği, Âdem aleyhisselamdan itibaren her peygambere ve ümmetlerine bildirilmiş; doğması yaklaşınca, olacak hadiselerden pek çoğu müjdelenmişti.

Musa aleyhisselama gelen Tevrat'ta, şöyle yazılıydı:

"O, öyle bir mübarek zattır ki, himmeti yüksek, yardımı ziyadedir. Fakirlerin sevgilisi, zenginlerin tabibidir. O, güzellerin güzeli, temizlerin temizidir. Sohbet ederken yumuşak, taksim ederken adil, her muamelede doğrudur.

Kafirlere karşı sert ve şiddetlidir. Yaşlılara hürmet, küçüklere şefkat eder. Az şeye şükreder. Esirlere acır. Hep güler yüzlüdür. Gülüşü, tebessüm şeklindedir, kahkaha etmez. Ümmidir; hiç bir şey okumadan ve yazmadan her şey O'na bildirilmiştir.


O'nun ümmeti de iyi ahlak sahibidir

O Allahü teâlânın resulüdür. Kötü huylu, katı kalbli değildir. Çarşı ve pazarlarda yüksek sesle bağırmaz. O'nun ümmeti iyi ahlak sahibidir. Yüksek yerlerde Allahü teâlânın ismini anarlar.

Abdest alarak namaz kılarlar. Namazda safları düzeltir, bir hizada dururlar. Geceleri onların tesbih sesleri bal arısının sesi gibi duyulur. Mekke'de doğar. Medine'den Şam'a kadar her şey O'nun idaresinde olur.

İsmi Muhammed'dir ki, O'na mütevekkil diye isim verdim. Bozuk dinleri kaldırıp doğru olan hak dini yayıp yerleştirmedikçe, O'nu dünyadan çıkarmam. O, halkı Hakk'a çağırır. O'nun bereketiyle görmeyen gözler açılır, görür, işitmeyen kulaklar işitir. Kalblerden gaflet gider..."

Davud aleyhisselama gelen, Zebur'da ise O yüce peygamberin vasıfları şöyle bildiriliyordu.

"O, öyle bir kimsedir ki, eli açıktır. Yani cömerttir. Asla kızmaz. Çok yumuşaktır. Tatlı sözlü, güzel ve nurani yüzlüdür. İnsanların tabibidir. Çok ağlar, az güler. Az uyur, çok düşünür. Yaratılışı hoş ve güzeldir. Sözleri gönülleri alır, ruhları cezbeder...

Ey Habibim! Himmet kılıcını sıyırıp, bütün kuvvetinle kahramanlık meydanında kafirlerden intikam alasın. Güzel bir lisan ile benim hamd ve senamı her yere yayasın. Bütün kafirlerin başları, senin kerametli ellerin önünde eğilecektir..."

İsa aleyhisselama gelen, hakiki İncil'de ona tabi olunması hususunda ikaz ediliyordu insanlar. O'nun hakkında:

"O, çok yemez, cimri değildir. Hile yapmaz, kimseyi kötülemez, hiç acele etmez. Kendi için intikam almaz. Tembel değildir. Kimseyi gıybet etmez..." buyuruluyordu.

Yine İncil'de şöyle yazılıdır:

"Rab tarafından çıkıp gelecek O Münhamenna gelmiş olsaydı, O, bana şehadet ederdi. Siz de şehadet edersiniz. Çünkü öteden beri benimle birlikte bulunuyorsunuz. Ben bunları, size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz ve sürçmeyesiniz."

Burada geçen Münhamenna kelimesi Süryanice Muhammed demektir.

Bütün bu müjdeler, alametler açıkca gösteriyordu ki, Makam-ı mahmud sahibi, şefaatçıların baş tacı geliyordu!..
Kainatın hocası, varlıkların özü, insanların efendisi geliyordu! Mahşer gününün imdada yetişicisi, peygamberlerin sultanı geliyordu!..

Allahü teâlânın Habibi, sevgilisi, hürmetine yaratıldığımız, alemlere rahmet olan sevgili Peygamberimiz geliyordu!...


Dünya karanlığa gömülmüştü


Fahr-i kainat efendimiz doğmadan önce, bütün alem, manevi yönden müthiş bir zulmet ve karanlık içinde idi. İnsanlar hadsiz, hudutsuz derecede azgınlaşmışlar, Allahü teâlânın gönderdiği dinler unutulmuş; ilahi hükümler yerine, insan kafasından çıkan fikirler, düşünceler yer almıştı.

Bütün mahluklar, insanların vahşet ve zulmünden iyice bunalmıştı. Yeryüzünde bulunan bütün milletlerde Allahü teâlâya iman unutulmuş, huzurun, saadet ve sevincin kaynağı olan Tevhid inancı ortadan kalkmıştı.

Küfür fırtınası, kalblerden imanı söküp atmış, gönüllerde, Allahü teâlâya inanma yerine, putlara tapma fikri yerleşmişti. Musa aleyhisselamın getirdiği din unutulmuş, Tevrat bozulmuştu. İsrailoğulları birbirlerine düşmüştü.

İsa aleyhisselamın getirdiği Hıristiyanlık da büsbütün bozulmuş gerçek din ile hiçbir alakası kalmamıştı. Teslis (trinite), yani üçlü tanrı fikri kabul edilmişti. İncil'in aslı kaybolmuş, papazlar onu istedikleri gibi değiştirmişlerdi.

Her iki kitap da, Allahü teâlânın kelamı olmaktan çıkmıştı. Mısır'da, bozulmuş Tevrat'ın hükmü, Bizans'ta yine değiştirilmiş İncil'in hükmü, yani Hıristiyanlık vardı. İran'da ateşe tapılıyor, ateşperestlerin ateşi tam bin senedir söndürülmüyordu. Çin'de Konfüçyüsizm, Hindistan'da Budizm ve Hinduizm gibi uydurma dinler hüküm sürüyordu.

Arabistan'ın insanları daha da şaşırmış ve sapıtmışlardı. Bunlar, Allahü teâlânın çok kıymet verdiği Kabe-i muazzamaya, üçyüzaltmış adet put yerleştirmişlerdi. Kabe-i muazzama ise, Arş'ta meleklerin ziyaret ettiği "Beyt-i Ma'mur"un aynı büyüklükte bir numunesi idi. Kim Kabe'ye hürmetsizlikte bulunmuşsa, cenab-ı Hak onu, en kısa zamanda helak eylemişti.
Cürhüm kabilesi de zina ve fuhuşta ileri gitmişti. Bu kabilenin çok saygısız ve pek alçakça hareketlerini gören hükümdarları, onlara;

-Ey Cürhümiler! Allahü teâlânın Harem-i şerifini ve Harem'ini emniyetini gözeterek kendinize geliniz. Sizden önce gelen Hud, Salih ve Şu'ayb'ın (aleyhimüsselam) ümmetlerinden her birinin başlarına gelen halleri ve nasıl helak olduklarını biliyorsunuz. Birbirlerinize iyiliği emrediniz, kötülüklerden sakındırınız. Geçici kuvvetinize güvenerek aldanmayınız.

Mekke'de, Hak'tan yüz çevirmekten ve zulümden sakınınız. Çünkü, zulüm, insanların helakine sebep olur. Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bir kimse bu bölgelede otursun, zulüm yapsın, Hak'tan yüz çevirsin de, Allahü teâlâ onların soylarını kesmemiş, köklerini kazımamış ve yerlerine başka bir kavmi getirmemiş olsun.

Azgınlığına devam eden ve Hak'tan yüz çeviren Mekke halkı için, burada devamlı kalmak yoktur. Sizden önce bu bölgede oturan, sizden daha uzun ömürlü, sizden daha kuvvetli, sizden daha kalabalık ve zengin olan Tasm, Cedis ve Amalikalıların başına gelenleri biliyorsunuz. Onların, Harem-i şerifi hafife almaları, Hak'tan yüz çevirerek zulme dalmaları, bu mübarek yerden çıkarılıp atılmalarına sebeb olmuştur.

Allahü teâlânın, bazılarına küçük karıncaları musallat ederek, kimin kıtlıkla, bazılarını da kılınçla çıkardığını görmüş ve işitmişsinizdir! diyerek onlara nasihat eyledi. Fakat onlar dinlemediler. Neticede Allahü teâlâ onları da, bu azgınlıkları sebebiyle, perişan eyledi...

Artık güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Alem, Âdem aleyhisselamdan bugüne kadar, temiz alınlardan temiz alınlara geçerek gelen nurun sahibini karşılamak için hazırlanıyordu. İnsanlara sonsuz saadeti gösterecek eşsiz insan bekliyordu.... Şefkat ve merhamet kaynağı, Rabbinin ahlakı ile ahlaklanmış yüksek insan bekliyordu...


Zulüm, had safhadaydı...

Yeryüzünün merkezi olan mübarek Mekke'de, küfür sel gibi akıyor, Beytullah'ın içine, lat, uzza, menat gibi yüzlerce put doldurulmuştu. Zulüm son haddine varıyor, ahlaksızlık, iftihar vesilesi olarak kabul ediliyordu. Arabistan dini, ruhi, sosyal ve siyasi bakımlardan, koyu bir karanlık, tam bir cahiliyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde idi.

Cahiliye devri denilen bu zamanda, insanlar genellikle göçebe hayatı yaşıyorlardı ve kabilelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme halinde olan Arab kabileleri, baskın ve yağmacılığı, kendileri için bir geçim vasıtası sayıyorlardı. Zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabilelerden meydana gelen Arabistan'da, siyasi bir nizam, sosyal bir düzen de mevcut değildi.

Ayrıca içki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlaksızlık namına ne varsa alabildiğine yayılmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyleri ürpertici bir vasıta olarak başvuruluyor; kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felaket ve yüz karası sayıyorlardı.

Bu korkuç telakki o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; "Babacığım! Babacığım" diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak asmadan, üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terkediyorlardı.

Bu hareketlerinden dolayı vicdanları hiç sızlamıyor, hatta bunu bir kahramanlık sayıyorlardı. Netice itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adalet gibi güzel hasletler yok olmuş; insanlar adeta canavarlaşmıştı.

Fakat bu devirde, Arablar arasında, dikkate değer bir husus vardı. O da edebiyatın, belagatın ve fesahatın kıymet kazanıp zirveye çıkmasıydı. Şaire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şair, hem kendisi, hem de kabilesi için itibar sağlardı.

Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur, şiir ve hitabet yarışmaları yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitabeleri Kabe duvarına asılırdı. Cahiliye devrindeki Kabe duvarına asılan en meşhur yedi şiire, Muallakat-us-Seb'a, yani yedi askı denilirdi.

O zaman Arabistan'da insanlar, inanç bakımından da, bölük bölüktü. Bir kısmı tamamen inançsız ve dünya hayatından başka bir şey kabul etmiyor. Bir kısmı ise Allahü teâlâya ve ahıret gününe inanıyor; fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu.

Bir kısmı da Allahü teâlâya inanıyor, ahırete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da, Allahü teâlâya şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Bütün bunlardan başka, hazret-i İbrahim'in bildirdiği din üzere olan ve Hanifler denilen kimseler de vardı.

Bunlar Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak dururlardı. Peygamber efendimizin babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi ve bazı kimseler, bu din üzere idiler. Haniflerden başka bütün gruplar batıl yolda olup, büyük bir zulmet ve karanlığa gönülmüşlerdi.

Alem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzundu. Yüzler gülmeyi unutmuştu. Allahü teâlânın, diğer mahluklardan üstün olarak yarattığı insanların, Cehennem'den kurtulmalarına sebep olacak bir kahraman lazımdı.

Çünkü her Peygamberin gelişi böyle olmuştu. Her biri güneş gibi doğup karanlıkları aydınlığa, nura çevirmişlerdi. Şimdi de cahillik, vahşet zirvedeydi. İnsanlar insanlıktan çıkmışlardı. Bu karanlıktan kurtaracak, insanlara insanlıklarını hatırlatacak Resul gelmek üzereydi... Bütün alametleri teker teker ortaya çıkıyordu artık...