HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Hicret


Hicrete izin verildi


Artık büyük dava merkezden muhite, çevreye sıçradı. Genişleye genişleye bütün insanlığı içine alacak...

Fakat, bu genişleme büyük bir gizlilik içinde yapılıyor... Müşrikler, İslâm nurunun, Medine'yi sarmaya başladığını görüyorlar. Ancak, işin büyüklüğünü hala tam anlamış değiller... İçlerinde gizli bir korku var... Korkuyorlar fakat anlamıyorlar. Anladıkları sadece müthiş bir hareketin başlamakta olduğu...

Son Akabe biatıyla Medine; Müslümanlara, huzur bulacakları ve sığınacakları bir yer olmuştu. İkinci Akabe biatını duyan Mekkeli müşriklerin tutumları, çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hal almıştı.

Müslümanlar için Mekke'de kalmak tahammül edilemeyecek derecede idi. Peygamber efendimizden, durumlarını arz ederek, hicret için müsaade istediler.

Bir gün, sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir halde Eshab-ı kiramın yanına gelip; "Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib (Medine) dir. Oraya hicret ediniz" ve "Orada Müslüman kardeşlerinizle birleşin. Allahü teâlâ onları size kardeş yaptı. Yesrib'i (Medine'yi) size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı" buyurdu.

Resulullah efendimizin izni ve tavsiyesi üzerine Müslümanlar, Medine'ye birbiri ardınca bölük bölük hicret etmeye başladılar. Peygamber efendimiz, hicret edenlere son derece ihtiyatlı ve tedbirli davranmalarını sıkı sıkıya tenbih ediyordu.

Müslümanlar, müşriklerin dikkatini çekmemek için küçük kafileler halinde yola çıkıyor ve mümkün mertebe gizli hareket ediyorlardı. Medine'ye ilk hicret eden

Ebu Seleme, müşriklerden çok eziyet görmüştü. Neden sonra işin farkına varan müşrikler hicret için yola çıkan Müslümanlardan, görebildiklerini yoldan çevirmeye, kadınları kocalarından ayırmaya, gücü yettiklerini hapse atmaya başladılar ve çeşitli cefalara tabi tuttular.

Onları dinlerinden döndürmek için her türlü eziyeti yaptılar. Fakat bir iç harbin patlak vermesinden korktukları için öldürmeye cesaret edemediler.

Müslümanlar ise, buna rağmen her fırsatı değerlendirerek Medine yollarına düştüler.

Hazret-i Ömer de, bir gün kılıcını kuşandı. Yanına oklarını ve mızrağını alıp herkesin önünde Kabe'yi tavaf etti. Oradaki müşriklere, yüksek sesle şunları söyledi: "İşte ben de dinimi korumak için Allahü teâlânın yolunda hicret ediyorum. Karısın dul, çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa şu vadinin arkasında önüme çıksın!.."

Böylece hazret-i Ömer ile yirmi kadar Müslüman, güpe gündüz, çekinmeden Medine'ye dorğu yola çıktıklar. O'nun korkusundan bu kafileye hiç kimse dokunamadı. Artık göçlerin arkası kesilmiyor, Eshab-ı kiram bölük bölük Medine'ye ulaşıyordu.

Bu arada hazret-i Ebu Bekir de hicret için izin istedi. Resul-i ekrem efendimiz, "Sabr eyle. Ümidim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz" buyurdu.

Hazret-i Ebu Bekir; "Anam-babam sana feda olsun! Böyle ihtimal var mıdır?" diye sorunca, Peygamberimiz; "Evet vardır" buyurarak sevindirdiler. Hz. Ebu

Bekir sekiz yüz dirhem vererek iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı.

Artık Mekke'de; sevgili Peygamberimiz ile hazret-i Ebu Bekir, hazret-i Ali, fakirler, hastalar, ihtiyarlar ve müşriklerin hapse attığı mü'minler kalmıştı.

Sana hiçbir zarar gelmez


Mekke'den hicret edip kendilerine sığınan muhacirleri, Medineliler çok iyi karşılayıp, misafir ettiler. Onların rahat etmeleri için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadılar. Kan kardeşliğinden de öte bir kardeşlik meydana geldi. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi.

Medine'ye hicret; Resulullah'ın da hicret edip Müslümanların başına geçeceği ihtimaliyle, Mekkeli müşrikleri telaşlandırmıştı.

Önemli işleri görüşmek için bir araya geldikleri Dar-ün-Nedve'de toplandılar, ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Şeytan, Şeyh-i Necdi kılığında yani

ihtiyar bir Necdli şeklinde müşriklerin yanına geldi. Konuşmalarını dinledi. Çeşitli teklifler öne sürüldü. Fakat hiç biri beğenilmedi.

Sonra şeytan söze karıştı ve; "Düşündüklerinizin hiçbiri çare olamaz. Çünkü O'ndaki güler yüz ve tatlı dil her tedbiri bozar. Başka çare düşününüz" diyerek fikrini söyledi.

Kureyşin reisi olan Ebu Cehil; "Her kabileden kuvvetli bir kimse seçelim. Ellerinde kılıçları ile Muhammed'in üzerine saldırsınlar. Kılıç vurup kanını döksünler.

Kimin öldürdüğü belli olmasın. Böylece mecburen diyete razı olurlar. Biz de diyetini verir, sıkıntıdan kurtuluruz" dedi. Şeytan da, bu fikri beğendi ve hararetle teşvik ve tavsiye etti.

Müşrikler bu hazırlık içindeyken Allahü teâlâ, Resulüne hicret emri verdi. Cebrail aleyhisselam gelerek, müşriklerin kararını ve o gece yatağında yatmamasını bildirdi.

Sevgili Peygamberimiz hazret-i Ali'ye kendi yatağında yatmasını, bıraktığı emanetleri sahiplerine vermesini söyleyerek, "Bu gece yatağımda yat uyu, şu hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiçbir zarar gelmez" buyurdu.

Hazret-i Ali, Peygamber efendimizin emr ettiği şekilde yattı. Habibullah'ın yerine hiç korkmadan kendi nefsini feda etmeye hazırdı.

Hicret gecesi müşrikler, Resulullah efendimizin saadethanelerinin etrafını sarmışlardı. Peygamber efendimiz mübarek evlerinden çıktılar. Yasin-i şerif suresinin başından on ayet-i kerimeyi okudular ve bir avuç toprak alıp kafirlerin başına saçtılar. Oradan uzaklaştılar.

Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip; "Burada ne bekliyorsunuz?" diye sorunca; "Muhammed'in evden çıkmasını" diye cevap verdiler. O gelen;
"Yemin ederim ki, Muhammed aranızdan geçip gitti, başınıza da toprak saçtı" dedi.

Müşrikler, ellerini başlarına götürdüler. Hakikaten, başlarında toprak buldular. Derhal kapıya hücum edip içeri girdiler. Hazret-i Ali'yi, Resul aleyhisselamın yatağında görünce, Resul-i ekremin nerede olduğunu sordular.

Hazret-i Ali; "Bilmem! Beni, O'nun muhafazasına memur mu ettiniz?" dedi. Bunun üzerine hazret-i Ali'yi tartakladılar. Kabe'nin yanında bir müddet hapsettikten sonra bıraktılar. Müşrikler, Resulullah efendimizi bulmak için dışarıya çıkıp aramaya başladılar.

Önce hazret-i Ebu Bekir'in evine giderek, kızı Esma'ya sordular. Cevap vermeyince döğdüler. Her yeri aramalarına rağmen, bulamadılar ve çılgına döndüler.

En azılıları olan Ebu Cehil, Mekke ve civarında tellallar bağırtarak, sevgili Peygamberimizi ve hazret-i Ebu Bekir'i bulup getirenlere ve yerlerini bildireceklere 100 deve vereceğini vaad etti. Onun bu vaadini duyan ve mala tamah eden bazı kimseler silahlanıp, atlarına binerek aramaya koyuldular.

Resulullaha da izin verildi


Resulullah efendimiz, hazret-i Ebu Bekir'in evine teşrif edip, "Hicret etmeme izin verildi" buyurunca, Ebu Bekir-i Sıddik heyecanla; "Mübarek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim ya Resulallah!.. Ben de beraber miyim?" diye sorunca, Efendimiz, "Evet..." buyurdular.

Hazret-i Sıddik, sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında; "Anam-babam, canım sana feda olsun ya Resulallah! Develer hazır. Hangisini murad ederseniz onu kabul buyurunuz" dedi. Alemlerin sultanı; "Benim olmayan deveye binmem. Ancak parası ile satın alırım" buyurdular. Bu kesin emir karşısında mecbur kalan hazret-i Sıddik, devenin fiyatını söyledi.

Hazret-i Ebu Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhur olan zatı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti.

Safer ayının 27'sinde Perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebu Bekir-i Sıddik yanlarına bir miktar da yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Resulullah'ın çevresinde, bazan sola, bazan sağa, öne, arkaya gidiyordu.

Peygamberimiz, niçin böyle yaptığını sorunca, "Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zatınıza feda olsun ya Resulallah!" dedi.

Server-i alem efendimiz buyurdular ki: "Ya Eba Bekir! Başıma gelecek bir musibetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?" Hazret-i Sıddik;

"Evet ya Resulallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, gelecek bir musibetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim" dedi.

Sevgili Peygamberimizin nalini dar olduğundan, yolda parçalandı ve mübarek ayakları yaralandı, yürüyecek hali kalmamıştı. Güçlükle dağa çıkıp mağaraya ulaştılar.

Kapı önüne geldiklerinde, hazret-i Ebu Bekir, "Allah için ya Resulallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübarek zatınıza bir keder, bir elem değmesin" dedi ve içeri girdi.

İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok delik vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp,

Resulullah'ı içeri davet eyledi.

Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübarek başını Ebu Bekir'in kucağına koyup uyudu. O zaman, hazret-i Sıddik'in ayağını yılan soktu. Resulullah'ın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resulullah'ın mübarek yüzüne damlayınca; "Ne oldu ya Eba Bekir?" buyurdular.

Hazret-i Ebu Bekir; "Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu" dedi. Resulullah efendimiz, Ebu Bekir'in yarasına, iyi olması için mübarek ağzının suyundan sürünce, acısı hemen dindi, şifa buldu.

Resulullah efendimiz ve Ebu Bekir-i Sıddik içerde iken, müşrikler, iz takib ede ede mağaranın önüne kadar geldiler. Ağzını bir örümceğin ördüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler.

İz sürücü Kürz bin Alkame; "İşte burada iz kesildi" dedi. Müşrikler, "Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış olması lazım gelirdi" dediler.

Resulullah çok hüzünlendi


Müşrikler mağaranın önüne geldiklerinde, içerde hazret-i Ebu Bekir endişeye kapıldı. Üzüntüsünü arz etti: "Ya Resulallah! Vallahi kendim için tasalanmıyorum.

Fakat yüksek zatınıza bir şey gelmesinden korkuyorum. Ben öldürülürsem bir tek kişiyim, hiçbir şey değişmez. Lakin size bir zarar gelirse, bütün ümmet helak olur, din yıkılır" dedi.

Kainatın sultanı efendimiz; "Ya Eba Bekir! Üzülme!... Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir" buyurdu.

Ebu Bekir-i Sıddik , "Ya Resulallah! Canım sana feda olsun! Onlardan biri, başını eğip baksa bizi görür!" deyince, Efendimiz; "Ya Eba Bekir! İki kişi ki, üçüncüsü Allahü teâlâdır. Üzülme!.. Hak teâlâ bizimledir" buyurdu...

Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.

Allahü teâlâ bu hali Kur'an-ı kerimde mealen şöyle buyuruyor:

"Eğer siz, O'na yardım etmezseniz, (hatırlayın o vakti ki) kafirler O'nu (Mekke'den) ikinin ikincisi olarak (hazret-i Ebu Bekir ile) çıkardıklarında, (Sevr dağının tepesindeki) mağarada iken, Allahü teâlâ O'na (Resulullah'a) yardım etmişti. O zaman arkadaşına (Ebu Bekir-i Sıddik'a); "Üzülme! Allahü teâlânın yardımı, nusreti muhakkak bizimledir" demişti. Allahü teâlâ, O'nun üzerine sekinetini indirmiş, O'nu (Habibini) görmediğiniz (manevi) ordularla kuvvetlendirmiş, kafirlerin (küfür) kelimesini alçaltmıştı. Allahü teâlânın (tevhid) kelimesi ise, çok yücedir. Allahü teâlâ mutlak galiptir. Yegane hüküm ve hikmet sahibidir." (Tövbe suresi: 40)

Sevgili Peygamberimiz ile hazret-i Ebu Bekir, bu mağarada geceli gündüzlü üç gün kaldılar. Hazret-i Ebu Bekir'in oğlu Abdullah, Mekke'de duyduklarını, geceleyin mağaraya gelip haber veriyor, azadlı kölesi ve sürülerinin çobanı Amir bin Füheyre ise, geceleri süt getirip izleri siliyordu.

Sevr mağarasından dördüncü günü ayrılan sevgili Peygamberimiz, Kusva adlı devesine bindi. Bir rivayete göre terkisine hazret-i Ebu Bekir'i bindirdi. Diğer deveye de Amir bin Füheyre hazretleri ile yolları iyi bilen Abdullah bir Üreykıt bindiler.

Alemlerin efendisi, Allahü teâlânın medhettiği, beldelerin en kıymetlisi olan Mekke-i mükerremeden, vatanından ayrılıyordu. Devesini Harem-i şerife doğru döndürüp, mahzun bir halde;

"Vallahi! Sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin en hayırlı; Rabbim katında en sevgili olanısın! Senden çıkarılmamış olsa idim, çıkmazdım. Bana, senden daha güzel, daha sevgili yurt yoktur. Kavmim beni, senden çıkarmamış olsalardı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt, yuva tutmazdım" buyurdular.

O anda Cebrail aleyhisselam inip; "Ya Resulallah! Vatanına müştak mısın, ayrılığa üzüldün mü?" dedi. Efendimiz de; "Evet " buyurdular. Cebrail aleyhisselam, sonunda Mekke'ye döneceğini müjdeleyen, Kasas suresi 85. ayet-i kerimesini okuyup, mübarek hatırını teselli eyledi...

Yolculuk sakin geçiyordu. Müşrikler, her yeri aramalarına rağmen bulamıyorlar, cenab-ı Hak, habibini onların şerrinden muhafaza ediyordu.

Keşke hizmetle şereflenseydim


Mağaradan ayrılan, Resulullah efendimiz ve Hz. Ebu Bekir, Medine'ye doğru yol almaya devam ediyorlar...

Kudeyd denilen yere geldiklerinde, Ümmü Ma'bed isminde cömertliğiyle meşhur, akıllı, iffetli bir hanımın çadırı önünde durdular. Ücretiyle yiyecek hurma ve et almak istediler.

Ümmü Ma'bed; "Eğer olsa idi, para ile değil, ikramda bulunurdum. Kıtlık ve geçim sıkıntısı sebebiyle elimizde bir şey kalmadı" dedi. "Süt var mı?" diye sorduklarında; "Yoktur. Davarlar kısırdır" diye cevap verdi.

Kainatın Sultanı, çadırın yanında duran zayıf bir koyunu işaret ederek sordu: "Ey Ümmü Ma'bed! Bu koyun niçin burada bağlı duruyor?" O da; "Gayet hasta ve zayıf olduğundan sürüden kaldı. Dermanı olmadığı için gidemedi" dedi. Peygamber efendimiz;

"Hiç sütü var mıdır? Bu koyunu sağmama izin verir misiniz?" buyurunca; "Anam babam sana feda olsun, sütü yoktur, fakat onu sağmanıza hiçbir şey mani değildir" dedi.

Resulullah efendimiz, koyunun yanına gelip, Allahü teâlânın ismini zikrettiler. Bereket ile dua ettikten sonra, mübarek elini koyunun memesine sürdüler. O anda meme, süt ile doldu ve akmağa başladı. Hemen kap getirip doldurdular.

Önce Ümmü Ma'bed'e ve diğerlerine verip doyuncaya kadar içmelerini sağladı. En sonunda kendisi içti. Bir daha mübarek elini koyunun memesine dokunup sığadılar ve çadırda bulunan en büyük kabı istediler. Onu da doldurup Ümmü Ma'bed'e teslim ettiler.
İçtikleri sütün kıymeti kadar da para verdiler. Oradan ayrıldıktan sonra, Ümmü Ma'bed'in kocası geldi ve sütü gördü. Sevinerek; "Bu süt nereden geldi?" diye sorunca, Ümmü Ma'bed; "Bir mübarek kimse gelip, hanemizi şereflendirdi. Gördüklerin, O'nun himmeti ve bereketidir" dedi.

"Tarif eder misin? Sıfatı ve cemali nasıldır?" diye sordu. Ümmü Ma'bed; "Gördüğüm o mübarek zat, pek biçimli ve güzel yüzlü idi. Gözlerinde bir mikdar kırmızılık, sesinde naziklik vardı. Mübarek kirpikleri uzun idi. Gözünün akı pek beyaz, karası da çok siyah olup, kudretten sürmeli idi. Saçları siyah, sakalı sık idi. Sustuğunda üzerinde bir vakar ve ağırbaşlılık vardı. Konuşurken tebessüm ediyor, sözleri, sanki dizilmiş birer inci gibi ağzından tatlı tatlı dökülüyordu.

Uzaktan çok heybetli görünüyor, yakına gelince, çok tatlı ve cazip bir hal alıyordu. Yanında bulunanlar, emrini yerine getirmek için canla başla koşuyorlardı" diyerek, daha pek çok hasletlerini saydı...

Bunları hayretle dinleyen kocası, Resulullah efendimizin ardı sıra gidip Rim vadisinde yetişti ve Müslüman oldu. Ümmü Mü'bed de Müslüman oldu...

Müşrikler, Medine'ye doğru yola çıkan Muhammed aleyhisselamı ve hazret-i Ebu Bekir'i devamlı arıyorlardı. Bulamadıkları takdirde kendileri için pek büyük bir tehlike baş gösterecekti. Çünkü, Müslümanların bir "İslâm Devleti" kurup, kısa zamanda kendilerini ortadan kaldırabileceklerini düşünüyorlardı.

Bu sebeple müşrikler, her şeylerini ortaya koydular. Peygamber efendimizle hazret-i Ebu Bekir'i öldürene veya esir edene; yüz devenin yanı sıra sayısız mal ve para vereceklerini vaad ettiler. Bu haber, Süraka bin Malik'in mensubu olduğu Müdlicoğulları arasında da yayıldı. Süraka bin Malik, iyi iz sürerdi. Bu yüzden olup bitenlerle yakından ilgilendi.

Allah bizimle beraberdir


Müdlicoğulları Kudeyd'de, toplandılar. Aralarında Süraka bin Malik de vardı. O sırada Kureyş'in adamlarından biri gelip, Süraka'ya; "Ey Süraka! Yemin ederim ki, ben az önce, sahile doğru giden üç kişilik bir kafile gördüm. Onlar herhalde Muhammed ile Eshabıdır" dedi.

Süraka, durumu anladı. Fakat, ortaya çok fazla mükafat konulduğu için, bunu tek başına elde etmek istiyordu. Bu sebeple başkasının haberdar olmasını arzu etmiyordu. "Hayır, o senin gördüğün kimseler, filan kişilerdir. Biraz önce geçmişlerdi. Onları biz de gördük" diyerek, önemli bir şey yokmuş gibi konuştu.

Süraka bin Malik, biraz daha bekledi. Dikkat çekmeden evine geldi. Hizmetçisine, atını ve silahını alıp vadinin arkasında kendisini beklemesini söyledi. Orada atına binip koşturmağa başladı. Yoluna devam ederek, nihayet izlerini buldu.

Yaklaşınca birbirlerini iyice görebiliyorlardı. Hatta Süraka, Peygamber efendimizin okuduğu Kur'an-ı kerimi bile işitiyordu. Fakat, Resul-i ekrem arkalarına hiç bakmıyorlardı.

Hazret-i Ebu Bekir geriye bakınca, Süraka'yı görüp, telaşa kapıldı. Peygamber efendimiz ona, mağaradaki gibi; "Üzülme, Allahü teâlâ bizimle beraberdir" buyurdu.

Süraka, Peygamber efendimize saldırabilecek kadar yaklaştı. "Ya Muhammed! Seni, bugün benden kim koruyacak!" dedi. Server-i alem efendimiz de; "Beni,
Cebbar ve Kahhar olan Allahü teâlâ korur" cevabını verdi.

O sırada Süraka'nın atı, iki ön ayaklarıyla dizlerine kadar yere battı. Bundan kurtulup, tekrar saldırmaya teşebbüs edince, atının ayakları yine yere saplandı.

Süraka, atını ne kadar zorladıysa da, onu bir türlü kurtaramadı. Başka yapacağı hiçbir şey yoktu.

Çaresiz kalınca, şefkat ve merhamet sahibi olan Resulullah efendimize yalvarmaya başladı. Bütün olgunlukları ve iyi ahlakı kendisinde toplayan, üstün ahlak ve yaratılış üzere olan Peygamberimiz onun bu dileğini kabul etti.

Süraka; "Ya Muhammed! Muhafaza olunduğunu anladım. Dua et de kurtulayım. Bundan sonra sana asla zarar vermem. Senin peşine düşenlere de senden hiç bahsetmiyeceğim" diyordu.

Kainatın efendisi; "Ya Rabbi! Eğer o sözünde doğru ve samimi ise, atını kurtar" diye dua edince, Allahü teâlâ bu duayı kabul buyurdu.

Süraka bin Malik'in atı, ancak bu duadan sonra çukurdan kurtulabilmişti. Süraka, hayretler içerisinde kaldı ve bütün bu olup bitenlerden, Muhammed aleyhisselamın daima korunmakta olduğunu anladı. Pek çok şeye şahid olmuştu.

Sonunda; "Ya Muhammed! Ben Süraka bin Malik'im! Benden asla şüpheniz olmasın. Size söz veriyorum. Bundan sonra beğenmediğiniz hiçbir işi yapmıyacağım. Kavmin, seni ve arkadaşlarını yakalayana çok mükafat vereceğini va'detti" dedi ve Kureyş müşriklerinin yapmak istediklerini birer birer anlattı.

Hatta, onlara yol azığı ve binmek için deve vermek istediyse de, sevgili Peygamberimiz kabul etmedi ve ona: "Ey Süraka! Sen İslâm dinini kabul etmedikçe, ben de senin deveni ve sığırını arzu etmem, istemem. Sen bizi gördüğünü gizli tut, yeter" buyurdu.

Süraka bundan sonra izi üzerine geri döndü. Başından geçenleri karşılaştığı kimselere de anlatmadı...(Süraka daha sonra Müslüman olmakla şereflendi.)


Bütün gözler ufukta


Peygamber efendimiz, hazret-i Ebu Bekir, Amir bin Füheyre ve kılavuzları Abdullah bin Üreykıt, Rebi'ul-evvel ayının sekizinde Pazartesi günü (Miladi 622 yılı

Eylül ayının 20. Günü) kuşluk vakti "Kuba" köyüne ulaştılar.

Bugün, Müslümanların Hicri Şemsi yılının sene başı oldu. Külsüm bin Hidm isminde bir Müslümanın evinde kaldılar. Burada ilk mescidi yaptılar.

Kuba vadisinde ilk Cuma namazını kıldılar ve ilk hutbeyi irad ettiler. Kuba mescidi, ayet-i kerimede mealen; "...Temeli takva üzerine kurulan mescid" (Tövbe suresi 108) diye buyrularak medh edildi.

Bu arada Mekke'de kalan hazret-i Ali, Resulullah efendimizin Kabe-i şerifte devamlı bulundukları makama oturdu. "Resul-i ekrem'de kimin nesi var ise, gelsin alsın!" diye nida ettirdi. Herkes gelip, nişanını söyleyerek emanetini aldı. Böylece emanetler sahiplerine teslim edildi.

Mekke-i mükerremede kalan Eshab-ı güzin, hazret-i Ali'nin kanadı altına sığındılar. Resulullah'ın saadethaneleri Mekke'de olduğu müddetçe, hazret-i Ali de orada kaldı. Bir zaman sonra Resul-i ekrem efendimiz, evinin Medine-i münevvereye getirilmesini emir buyurdular.

Allah'ın aslanı hazret-i Ali, Kureyş kafirlerinin toplandıkları yere gitti. "İnşaallahü teâlâ yarın Medine-i münevvereye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin" buyurdu.

Hepsi başlarını eğip, hiçbir şey söylemediler. Sabah olunca, hazret-i Ali, Resul-i ekrem efendimizin eşyalarını toplayıp, Resulullah efendimizin Ehl-i Beyti ve kendi akrabaları ile beraber yola koyuldu.

Resulullah efendimize, şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kuba'da yetişti. Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzuruna gidemiyecek bir hale gelmişti.

Resul-i ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, hazret-i Ali'yi görünce haline acımış, sevgili, fedakar amcazadesini kucaklamış, mübarek elleriyle o hak yolunda binlerce meşakkate katlanmış olan narin, nazik ayaklarını okşamış, kendisine afiyet için dua buyurmuştu.

Hatta hazret-i Ali'nin bu fedakarlığı üzerine; "İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın rızası için nefsini feda eder" 'Bekara suresi- 207) ayet-i celilesinin nazil olduğu rivayet edilir.

Medine'ye daha önce hicret eden Eshab-ı kiram ile Medineli Müslümanlar, Kainatın sultanının Mekke'den hicret için hareket ettiğini duyunca, teşrifini hararetle ve heyecanla bekliyorlardı.

Bu sebeple Medine-i münevverenin dış semtlerine gözcüler koyup, şehirlerini şereflendirecekleri anda, Efendimizi karşılamak için can atıyorlardı. O'nun muhabbetiyle yananlar, kızgın çölün suya olan hasreti gibi gözlerini ufka dikerek bekliyorlardı...

Medine... Medeniyet kelimesinin mefhum yatağı Medine... Peygamber beldesi Medine... İşte incecik hurma ağaçları ve dümdüz damlı çatılarıyla ufuk çizgisi üstünde yayılmış "Medine-i münevvere" olmaya can atıyor.

Kainatın efendisi, yaratılmışların en üstünü, Efendimiz devesine binmiş, yanında mağara dostu Ebu Bekir... Medine'ye "Nur" geliyor.

Günlerdir herkes ayakta, gözler pür dikkat ufukta...


Müjde! Resulullah geliyor


Nihayet mesafeler, yelpaze kanatları gibi dalga dalga oldu... Ağır ağır yol alan iki deve üstünde iki insan göründü.

Medineliler, sevinçle birbirlerine; "Müjde!.. Müjde!... Resulullah geliyor!.. Peygamberimiz geliyor!... Sevinin ey Medineliler!.. Bayram edin! Habibullah geliyor!.. Baş tacımız geliyor!.." diyerek sevinç gözyaşları dökmeye başladılar...

Bu haber bir anda Medine-i münevvere sokaklarını doldurdu. Yedisinden yetmişine, yaşlısından hastasına kadar herkes, bu eşi görülmedik sevinçli haberi bekliyordu. Bütün Medineliler en güzel elbiselerini giyinerek, sür'atle Alemlerin efendisini karşılamak için koştular.

Herkes, sıcak çölün ortalarına doğru ilerliyor... Onlar da kızgın çölde, güneşin yakıcı sıcaklığına rağmen, büyük bir heybetle kendilerine doğru geliyorlar...

Tekbir sedaları semayı çınlatıyor, sevinçten gözyaşları sel gibi akıyor. Hüzün ve mutluluk dolu bir hava esiyor ve Medine, tarihin en güzel günlerinden birini yaşıyor.

Bir tarafta, herkesin "Emin" lakabıyla tanıdığı, Allahü teâlânın Habibini öldürmek için üzerine mükafat koyanlar; diğer tarafta ise O'nu ve arkadaşlarını korumak, bağırlarına basmak ve bu uğurda canlarını feda etmek istiyenler....

Medineliler bir an önce sevgili Peygamberimizin nurlu cemalini görmek istiyorlardı. Medine, Medine olalı böyle sevinçli, böyle mübarek bir an görmemişti. Bu, o güne kadar yaşanmamış bir bayramdı.

Benzeri görülmemiş ve görülmeyecek olan bu bayramda, çocuklar ve kadınlar şöyle şiirler terennüm ediyorlardı:

"Tale'al-Bedirü aleyna,

Min seniyyat-il-veda;

Veceb-eş-şükrü aleyna,

Mâ de'â lillahi da,

Eyyüh-el-meb'usu fina,

Ci'te bil-emr-il muta'!.."

"Hoş geldin ya Resulallah!.. Bize buyurun ya Resulallah!.." şeklindeki istekler ortalığı çınlatıyordu.

Medine'nin ileri gelen kimselerinden bazıları Kusva'nın yularından tutup; "Ya Resulallah! Bize buyurun..." diyerek istirhamda bulundular. Onlara; "Devemin yularını bırakınız. O memurdur. Kimin evinin önünde çökerse, orada misafir olurum!" buyurdular.

Herkeste büyük bir heyecan ve merak başladı. Acaba Kusva nereye çökecekti?!

Kusva, nihayet Peygamber efendimizin bugünkü mescid-i şerifinin kapısının bulunduğu yere çöktü. Efendimiz, Kusva'nın üzerinden inip; "İnşaallah menzilimiz burasıdır" ve "Burası kimindir?" buyurunca; "Ya Resulallah! Amr'ın oğulları Süheyl ve Sehl'indir" diye cevap verdiler.

Bu çocuklar yetim idi. Peygamberimiz; "Akrabalarımızdan hangisinin evi buraya daha yakındır?" buyurdular. Zira Resulullah efendimizin dedesi
Abdülmuttalib'in annesi, Neccaroğulları'ndan idi.

Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari hazretleri sevinçle; "Ya Resulallah! Benim evim daha yakındır. İşte şu evim, şu da kapısı" diyerek heyecanla evini gösterdi. Kusva'nın yükünü indirip, Resulullah efendimizi buyur etti.

Medineli Müslümanlar ve Muhacirler, Efendimizin hicretine pek ziyade sevindiler. Nasıl sevinmesinler ki? Dünya kurulduğundan bu yana böyle bir misafiri ağırlamak sadece onlara nasip oluyordu...