HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Uhud Savaşı


Uhud Savaşı


Mekkeli müşrikler, Bedir gazasında uğradıkları bozgundan ders almadıkları gibi, bunun acısını da bir türlü unutamıyorlardı. Kureyş, ileri gelenlerinden bir çoğunu bu savaşta kaybetmişti. Ayrıca, Şam ticaret yolunun Müslümanların kontrolüne geçmesi, çileden çıkmalarına sebep oluyordu.

Ebu Süfyan'ın başkanlığındaki ticaret kervanı, Mekke'ye yüzde yüz kârla dönmüştü. Sermayeye iştirak edenlerin çoğu, Bedir gazasında öldüğünden, kervanın karı Dar-ün-Nedve denilen, müşriklerin karar almak için toplandıkları binada muhafaza ediliyordu.

Saffan bin Ümeyye, İkrime bin Ebi Cehl, Abdullah bin Rebia gibi babalarını, kardeşlerini, kocalarını, oğullarını Bedir'de kaybedenler; "Müslümanlar, bizim büyüklerimizi öldürdü. Bizleri perişan etti. Artık onlardan intikam almak zamanı geldi. Kervanın karıyla, bir ordu hazırlıyalım. Medine'yi basalım, intikamımızı alalım" diye Ebu Süfyan'a başvurdular.

Ebu Cehl, Utbe, Şeybe gibi azılı kafirler daha önce öldürüldüğü için, müşriklerin başında, henüz Müslüman olmayan Ebu Süfyan bulunuyordu. Şam ticaretinde yüz bin altın elde edilmişti. Bunun yarısı sermaye, yarısı da kar idi. Sermaye, sahiplerine hemen dağıtılıp, kar da ikiye ayrılarak yarısı ile silah, diğer yarısı ile de asker toplandı. Ayrıca şair ve hatiplere de verildi. Hatipler ve şairler halkı galeyana getirip, savaşa teşvik etmek için şiirler, mersiyeler okuyorlar; kadınlar def, dümbelek çalarak onlara iştirak ediyorlardı. Müslümanları Medine'den çıkarmak, sevgili Peygamberimizi ortadan kaldırmak ve İslâmiyet'i yok etmek gayesinde olan müşrikler, civar kabileleri de dolaşarak asker topladılar.

Nihayet Mekke'de 3000 kişilik büyük bir ordu hazırlandı. Bunların 700'ü zırhlı, 200'ü atlı olup, 3000 de develeri vardı. Çalgıcıların ve kadınların da iştirak ettiği bu büyük orduya Ebu Süfyan komuta ediyordu.

Henüz iman etmeyen hanımı Hind de kadınların başında olup, müşrikleri savaşa teşvikte pek ileri gidiyordu. Çünkü Bedir gazasında babasını ve iki kardeşini kaybetmişti. Bunun acısını unutamıyor, kadınların harbe katılmamasını istiyenlere karşı; "Bedir harbini hatırlayın! Kadınlarınıza, çocuklarınıza kavuşmak için

Bedir'den kaçtınız!.. Bundan sonra kaçmak istiyenler, karşılarında bizleri bulacaklardır!.." diyerek onları susturuyordu. Bu şekilde Kureyşlileri tahrik ederek bütün gücüyle onları savaşa teşvik etti.

Müşriklerden Cübeyr bin Mut'im'in mızrak atmakta çok usta, pek mahir olan Vahşi adlı bir kölesi vardı. Attığını vuran keskin bir nişancı idi. Hind, babası

Utbe'yi, Cübeyr de amcası Tuayma'yı Bedir'de öldürdüğü için, hazret-i Hamza'ya karşı müthiş bir intikam ateşi ile yanıp tutuşuyorlardı.

Cübeyr, kölesi Vahşi'ye, "Eğer Hamza'yı öldürürsen, seni azad eder, serbest bırakırım!" dedi.

Hind de; "Onu öldürürsen sana pek çok altın ve mücevherler vereceğim!" diyerek vaadlerde bulundu.

Mekke'de hazırlıklar tamamlanmıştı. Kureyş ordusu, sancaklarını açarak; birini Talha bin Ebi Talha'ya, birini Ehabiş'tan birine, birini Üveyf oğlu Süfyan'a verdiler.

Hazret-i Abbas; müşriklerin üç bin kişilik bir ordu kurduklarını, bunların yedi yüzünün zırhlı, iki yüzünün atlı olduğunu, üç bin develerinin ve sayısız silahlarının bulunduğunu bildiren ve yola çıkmak üzere olduklarını haber veren, buna göre tedbir alınmasını isteyen bir mektubu, güvendiği bir kimseyle hemen Medine'ye gönderdi.


Resulullahın rüyası


Peygamber efendimiz müşriklerin üç bin kişilik ordu ile yola çıkmak üzere olduklarını öğrenince, durumu incelemek üzere birkaç arkadaşına vazife verdi. Bu sahabiler, Mekke'ye doğru yol aldılar. Yolda müşrik ordusunun geldiğini haber alarak araştırmaya koyuldular. Kısa zamanda işlerini bitirerek süratle

Medine'ye döndüler. Gördükleri ve elde ettikleri bilgiler ile gelen mektup birbirine uyuyordu.

Alemlerin efendisi, derhal hazırlığa başladı. Ayrıca ani bir baskına uğramamak için, Medine'nin çevresine nöbetçiler koyarak, tedbir aldı. Eshab-ı kiram, kısa zamanda toparlanarak, hazırlıklarını bitirdi. Evde kalanlarla vedalaşıp helallaşarak, Sultan-ı enbiya efendimizin etrafında toplandılar.

O gün Cuma idi. Peygamber efendimiz, Eshabına Cuma namazını kıldırdı. Hutbede Allahü teâlânın dinini yaymak için cihad etmenin, Allah rızası için çarpışmanın ehemmiyeti üzerinde durdular. Bu uğurda ölenlerin şehid olup, Cennet'e gideceğini müjdelediler. Düşman karşısında sebat edenlere, güçlüklere karşı göğüs gerenlere, Allahü teâlânın yardım edeceğini haber verdiler.

Resul-i ekrem efendimiz, Eshab-ı kiramıyla harbin nerede yapılması gerektiği üzerinde istişare etmek istediğini ve o gece gördüğü bir rüyayı anlattılar.

Buyurdular ki:

"Rüyamda, kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikar'ın ağzında bir gedik açıldığını, boğazlanmış bir sığırı, arkasından da bir koçun getirildiğini gördüm."

Eshab-ı kiram; "Ya Resulallah! Bu rüyayı nasıl yordunuz?" diye sorduklarında ise şöyle tabir ettiler; "Sağlam zırh giymek, Medine'ye, Medine'de kalmaya işarettir. Orada kalınız... Kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını görmem, bir zarara uğrayacağıma işarettir. Boğazlanmış sığır, Eshabımdan bazılarının şehid düşeceğine işarettir. Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince, koç, askeri bir birliğe işarettir ki, inşaallah zafer bizim olacaktır!" Başka bir rivayette de;
"Rüyamda kılıcımı yere çarptım, ağzı kırıldı. Bu Uhud günü Eshabımdan bazılarının şehid düşeceklerine işarettir. Kılıcımı tekrar yere çarptım, eski düzgün haline döndü. Bu da, Allahü teâlâdan bir feth geleceğine, mü'minlerin toplanacağına işarettir" buyurdu.

Resulullah kendisine vahiyle bildirilmeyen hususlarda, Eshabıyla istişare yapar, ona göre hareket ederdi. Düşmanı nerede karşılamak lazım geldiği üzerinde,

Eshabdan bazıları; "Medine'de kalarak müdafaa savaşı yapalım" dediler.

Bu teklif, Peygamber efendimizin arzularına da uygundu. Hazret-i Ebu Bekir, Ömer, Sa'd bin Mu'az gibi Eshabın büyükleri, Peygamber efendimiz gibi düşünüyorlardı.

Ancak Bedir gazasında bulunamayan kahraman ve genç sahabiler; Bedir gazasına katılan sahabilerin kazandığı ecir ve sevabı, Bedir şehidlerinin ulaştığı yüksek dereceleri Peygamber efendimizden işittikçe, o harpde bulunamadıklarına son derece üzülmüşlerdi.

Bunun için düşmanı Medine dışında karşılamak ve göğüs göğüse çarpışmak istiyorlardı. Hazret-i Hamza, Nu'man bin Malik, Sa'd bin Ubade bunlardan idi.


Sabır ve sebat edin


Peygamber efendimizin huzurunda savaş taktikleri üzerine istişare yapılıyordu: Hazret-i Hayseme izin alarak;

"Ya Resulallah! Kureyşli müşrikler, çeşitli Arap kabilelerinden asker topladılar. Develerine, atlarına binip topraklarımıza girdiler. Bizi evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacak, sonra da dönüp gidecekler. Arkamızdan pek çok laflar edecekler. Bu hal onların cesaretlerinin artmasına sebep olacak, yeni baskınlar düzenleyeceklerdir. Şimdi onların karşısına çıkmazsak, diğer Arap kabileleri bize göz dikecekler. Allahü teâlânın bize, müşriklerin karşısında zafer ihsan edeceğini umarım.

Şayet ikincisi olursa ki şehidliktir; Bedir beni ondan mahrum eyledi. Halbuki ben onu pek özlemiştim. Oğlum Bedir gazasına katılmayı istediğimi işittiğinde, benimle kur'a çekmişti. O benden daha talihli imiş, şehidlik şerefine ulaştı.

Ya Resulallah! Şehidliği çok özledim. Dün gece rüyada oğlumu güzel bir surette gördüm. Cennet bahçeleri ve ırmakları arasında dolaşıyor ve bana; "Cennet eshabına katıl! Ben, Allahü teâlânın vaad ettiği gerçeğe kavuştum!" diyordu.

Ya Resulallah! Vallahi, sabahleyin, oğluma Cennet arkadaşı olmayı ziyadesiyle arzu etmeğe başladım. Artık yaşım da ilerledi. Rabbime kavuşmaktan başka muradım kalmadı.

Canım sana feda olsun ya Resulallah! Şehid olup, oğluma Cennet'te arkadaş olmakla şereflenebilmem için, Allahü teâlâya dua et!.." diyerek yalvardı.

Onun bu isteğini, kırmadılar ve şehid olması için dua buyurdular.

Çoğunluğun bu fikirde, yani şehir dışına çıkmayı arzu ettiklerini gören sevgili Peygamberimiz, düşmanı Medine dışında karşılamak üzere karar verdiler. Sonra;

"Ey Eshabım! Sabır ve sebat ederseniz, bu sefer de cenab-ı Hak, size yardımını ihsan eder. Bize düşen, azim ve gayret göstermektir!" buyurdular.

İkindi namazını kıldıran Kainatın sultanı, saadetli ve mübarek evine vardılar. Arkalarından hazret-i Ebu Bekir ve Ömer, izin alarak girdiler. Resul-i ekrem efendimizin sarığını sarmasına, zırhını giymesine yardım ettiler. Efendimiz, kılıcını kuşandı, kalkanını sırtına yerleştirdi.

Bu sırada dışarda Eshab-ı kiram toplanmış, Peygamber efendimizi bekliyorlardı. Medine'de kalmak ve müdafaa savaşı yapmak isteyenler, diğerlerine;

"Resulullah, Medine dışına çıkmak fikrinde değildi. Sizin sözünüzle bunu kabul etti. Halbuki Resulullah, emri Allahü teâlâdan alır. Siz, bu işi O'na bırakınız.

O'nun emrettiği şeyi işleyiniz" dediler.

Diğerleri de yaptıklarına pişman oldular ve; "Resul-i ekreme muhalefet etmiş olmayalım" diyerek, bu fikirlerinden vaz geçtiler.

Sevgili Peygamberimiz, saadethanelerinden çıkınca, huzur-i şerifine varıp; "Canımız sana feda olsun ya Resulallah! Sen nasıl istiyorsan öyle yap. Medine'de kalmak istiyorsan, kalalım. Biz senin emrine muhalefet etmekten cenab-ı Hakk'a sığınırız" diye özür dilediler.

Habib-i ekrem efendimiz de; "Bir peygamber, giymiş olduğu zırhını harbetmeden çıkarmaz. Ta ki, cenab-ı Allah onunla düşmanı arasında hükmedinceye kadar. Size nasihatım şudur ki, emrettiğim şeyleri yapar, Allahü teâlânın ismini anarak sabredip sebat gösterirseniz, Allahü teâlâ size yardım edecektir..." buyurdular.


Asla yerinizi terk etmeyin


Resulullah efendimiz ordusunu savaşa hazırlarken akşam oldu. Akşam ve yatsı ezanını, Hz. Bilal-i Habeşi yanık sesiyle okudu. Sevgili Peygamberimiz, namazı kıldırdıktan sonra, Muhammed bin Mesleme'yi elli kişilik bir birliğin başına verdiler ve sabaha kadar nöbet tutmalarını emir buyurdular. Eshab-ı kiram istirahata çekildi. O gece, Peygamber efendimizin başucunda nöbet tutma şerefi hazret-i Zekvan'a nasib olmuştu.

Bu arada düşman ordusu, İslâm ordusunun Şeyhayn'da istirahata çekildiğini öğrenip, İkrime kumandasında bir süvari birliğini devriye kolu olarak vazifelendirdi. Henüz Müslüman olmayan İkrime, birliğiyle Harre mevkiine kadar İslâm ordusuna sokulduysa da mücahid devriyesinden korkarak, geri çekildi.

Fecirden sonra alemlerin efendisi, Eshabını uyandırdı. Uhud dağına geldiler. Burada iki ordu birbirini görebiliyordu. Bilal-i Habeşi, ruhları coşturan, içleri eriten yanık sesiyle sabah ezanını okudu. Mücahidler, silahlı olarak sevgili Peygamberimizin arkasında namazlarını kıldılar, dualarını yaptılar. Kainatın sultanı, üzerlerine ikinci bir zırh ve mübarek başlarına da miğferini giydiler.

Bu sırada, münafıkların başı Abdullah bin Übey; "Biz, buraya kendimizi öldürtmeye mi geldik? Bunu baştan niye anlayamadık" diyerek, 300 kadar münafıkla birlikte İslâm ordusunu terk ederek Medine'ye geri döndü.

İnanan, gönül birliği yapan, canlarını, başlarını bu yola koyan ve gözünü kırpmayan, şehadet rütbesine ulaşmak için can atanların sayısı yedi yüz kadardı. Hepsi de, sevgili Peygamberimizi, kanlarının son damlasına kadar korumak üzere söz verdiler.

Peygamberlerin efendisi, mücahidleri nizama soktu. Orduyu, arkası Uhud dağına, önleri Medine'ye gelecek şekilde yerleştirdi. Sağ kanada Ukaşe bin Mihsan'ı, sol kanada Ebu Seleme bin Abdülesed'i kumandan tayin etti. Sa'd bin Ebi Vakkas ile Ebu Ubeyde bin Cerrah önde, okçu birliklerinin başında yer aldılar. Zırhlı kuvvetlerin başına Zübeyr bin Avvam, öndeki zırhsız kuvvetlerin başına hazret-i Hamza geçtiler. Mikdad bin Amr'a, arkadaki kuvvetlerin başında vazife verildi .

İslâm ordusunun sol tarafında Ayneyn tepesi vardı. Bu tepede dar bir geçit bulunuyordu. Resul-i ekrem efendimiz, bu geçide Abdullah bin Cübeyr kumandasında, elli okçu koydu. Okçular geçitte yerlerini aldılar. Sevgili Peygamberimiz, yanlarına gelerek şu kesin emrini verdi;

"Bizi arkamızdan koruyunuz. Yerinizde durunuz ve buradan hiç ayrılmayınız. Düşmanı yendiğimizi görseniz de size haber vermedikçe, adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız. Düşmanın bizi öldüreceklerini, öldürdüklerini görseniz de, gelip bize yardımcı olmayınız. Onlardan bizi korumaya çalışmayınız.

Size yöneldikçe, düşman süvarilerini oka tutunuz. Çünkü süvariler, atılan oklara doğru gelemezler. Allah'ım! Bunları onlara tebliğ ettiğime seni şahid tutarım!"

Bu emirlerini birkaç defa tekrarlayan sevgili Peygamberimiz ısrarla; "Kuşların, cesedlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, ben size adam göndermedikçe kesinlikle yerinizden ayrılmayınız. Eğer bizim, kafirleri kırıp, ayaklarınız altında çiğnediğimizi görseniz bile, yine ben size haber göndermedikçe asla yerinizi terk etmeyiniz!.." buyurdular.

Sonra oradan ayrılıp, ordunun başına geçtiler.


İtaat edenin mükafatı


Hazırlıklar tamamlandı. Her an savaşa başlanabilir hale gelinmişti. Efendimiz, sancağı Mus'ab bin Umeyr'e verdiler. Hazret-i Mus'ab, elinde sancak olduğu halde Peygamber efendimizin önünde yerini aldı.

Bu sırada yeni evlenen hazret-i Hanzala, Medine'den sür'atle Uhud'a gelip, mücahid saflarına katıldı.

Uhud'a üç gün önce gelen müşrik ordusuna Ebu Süfyan kumanda ediyordu. Onlar Medine'yi arkalarına alacak şekilde yerleştiler. Sağ kanattaki süvarilere

Halid bin Velid, sol kanattaki süvarilere de İkrime kumanda edecekti. Saffan bin Ümeyye'nin de süvari birliklerinin başında vazife aldığı rivayet edilmiştir.

Müşrik sancağını Talha bin Ebi Talha taşıyordu.

İki ordu arasındaki güç dengesi çok farklıydı. Kureyş ordusu; sayı, silah ve techizat yönünden, İslâm ordusunun dört mislinden fazlaydı.

Kureyş ordusunda; gürültü ve şamatadan geçilmiyor, intikam hırslarıyla gözleri dönen kadınlar tef, dümbelek çalıyor, şarkılar söyleyerek askeri savaşa teşvik ediyor, taptıkları putlardan yardım istiyorlardı.

Mücahidlerin tarafında ise, dualar ediliyor; "Allahü ekber! Allahü ekber!.." diye tekbirler getiriliyor, "Din-i İslâm"ın korunması ve yayılması için Allahü teâlâdan yardım talep ediliyordu.

Sevgili Peygamberimiz de, kahraman Eshabını, cihada, cenab-ı Hakk'ın yolunda çarpışmaya teşvik ediyor, bu uğurda kazanacakları sevapları anlatarak; "Ey

Eshabım! Sayıları az olan kişilere, düşmanla çarpışmak güç gelir. Eğer onlar, sebat ve gayret gösterirlerse, Allahü teâlâ onları ferahlığa erdirir. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine itaat edenlerle beraberdir... Allahü teâlânın size vaad ettiği mükafatı isteyiniz..." buyuruyordu.

Uhud gazasıyla ilgili ayet-i kerimelerde de mealen; "(Ey mü'minler!) Allahü teâlâya ve Resulüne itaat edin ki, merhamet olunasınız. Rabbinizden mağfiret istemeye ve Cennet'e girmeye koşunuz. Bunun için çalışınız! Cennet'in büyüklüğü, gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü teâlâdan korkanlar için hazırlandı. Bunlar, az bulunsa da, çok bulunsa da, mallarını Allah yolunda verirler. Öfkelerini belli etmezler. Herkesi affederler. Allahü teâlâ ihsan edenleri sever" (Al-i İmran suresi: 132-134) "İşte onların mükafatı, Rablerinden bir magfiret ve ağaçları altından ırmaklar akan Cennet'lerdir. Onlar, orada ebediyyen kalacaklardır. Böyle yapanların, Allahü teâlâya ve Resulüne itaat edenlerin mükafatı ne güzeldir!" buyuruluyordu. (Al-i İmran suresi: 136)

Gönülleri imanla dolu, gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan, şehid olmak arzusuyla yanan Eshab-ı kiram yerlerinde duramıyor, bir an önce düşmana atılmak için emir bekliyordu.

Bedir gazasında olduğu gibi hazret-i Ali beyaz, Zübeyr bin Avvam sarı, Ebu Dücane de kırmızı renkteki sarıklarını başlarına bağladılar. Hazret-i Hamza da deve kuşu kanadından yapılmış tuğunu taktı.

İki ordu birbirlerine iyice yaklaştı. Artık heyecan son noktaya gelmişti. Biraz sonra; bir tarafta, Allahü teâlânın dinini yaymak için en yakınları ile savaşmaktan bile tereddüt etmeyen İslâm mücahidleri, diğer tarafta, batıl yollarında ısrar eden İslâm düşmanları arasında büyük bir meydan savaşı başlayacaktı.


Bunun hakkını kim verir


İki ordu birbirlerine iyice yaklaşmışlardı... Bir ok atımı yaklaştıklarında, düşman saflarından devesini ileri süren zırhlı bir müşrik, mücahidlerden çarpışmak üzere er talebinde bulundu. Herkesin kendisinden çekindiğini zannederek, dileğini üç defa tekrarladı. Bunun üzerine İslâm ordusundan, uzun boylu, sarı sarıklı bir kahraman mücahidin, yaya olarak meydana yürüdüğü görüldü.

Bu, Peygamber efendimizin halasının oğlu Zübeyr bin Avvam idi. İslâm ordusundan; "Allahü ekber!.." nidaları yükseliyor, hazret-i Zübeyr'in muzaffer olması için dua ediliyordu. Zübeyr bin Avvam'ın müşrike yaklaşır yaklaşmaz, devesi üzerine sıçradığı görüldü. Deve üzerinde müthiş bir mücadele başladı.
Bu sırada sevgili Peygamberimizin; "Onu yere düşür!" buyurduğu işitildi. Hazret-i Zübeyr, bu emri alır almaz, rakibini aşağı itti. Arkasından kendi de atlayıp, kılıcını boynuna çaldı. Müşrikin tolgalı başı zırhlı gövdesinden ayrıldı. Efendimiz, Zübeyr hazretlerine dua ettiler.

Sonra, müşriklerin sancaktarı Talha bin Ebi Talha meydana fırladı; "İçinizde karşıma çıkacak bir kimse var mıdır?" diye bağırdı.

Karşısına Allahü teâlânın arslanı hazret-i Ali çıktı. Bir vuruşta, baştan ayağa zırhlara bürünmüş müşrik sancaktarının başını çenesine kadar yardı. Bunu gören sevgili Peygamberimiz; "Allahü ekber!.. Allahü ekber!.." diye tekbir getirdi. Buna Eshab-ı kiram da katılınca tekbir sadaları yeri göğü inletti.

Müşrik sancağının yere düştüğünü gören Talha'nın kardeşi Osman bin Ebi Talha, meydana koştu. Sancaklarını kaldırıp, er diledi. Ona da hazret-i Hamza çıktı;

"Ya Allah!" diyerek Osman'ın omuzuna öyle bir kılıç indirdi ki, sancak tutan kolu kopan müşrik yere düşüp can verdi.

Yine müşriklerden, Ebu Sa'd bin Ebi Talha yaya olarak meydana yürüdü. O da baştan ayağa zırhlı idi. Küfür sancağını yerden kaldırdı ve İslâm ordusuna dönüp; "Ben, Kusam'ın babasıyım. Benim karşıma kim çıkabilir?!." diyerek bağırmaya başladı.

Peygamber efendimiz, onun karşısına yine hazret-i Ali'yi çıkardı. Hz.Ali , o müşriki de öldürüp sancaklarını yere düşürdükten sonra, mücahidlerin safları arasında yerini aldı.

Bundan sonra pek çok müşrik sıra ile meydana çıkıp yere düşen sancaklarını kaldırarak, mücahidlerden, karşılarına çıkacak yiğit taleb ettiler. Fakat, her defasında kahraman sahabiler, Allahü teâlânın izniyle galip geldi. Her sancaktar öldürüldüğünde, İslâm askerinden tekbir sadaları yükseliyor, düşman saflarına büyük bir üzüntü ve yeis çöküyordu.

Hatta şamataları ayyuka çıkan müşrik kadınlar bile; "Yazıklar olsun size!.." diyerek, kendi askerlerine bir taraftan hakaret ediyorlar, bir taraftan da; "Daha ne duruyorsunuz?.." diyerek savaşa teşvik ediyorlardı.

Her iki tarafın yerinde duramadığı bir anda, sevgili Peygamberimizin, elinde tuttuğu ve üzerinde; "Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var. İnsan korkmakla kaderden kurtulamaz" beyti yazılı olan kılıcını göstererek; "Bu kılıcı benden kim alır?" buyurduğu işitildi.

Bunu duyan Eshab-ı kiramdan birçokları hep birden almak için, ellerini uzattılar. Peygamberimiz tekrar; "Bunun hakkını vermek üzere kim alır?" deyince,

Eshab-ı kiram sustular ve geri durdular.


Ben, Allah'ın arslanıyım


Kılıcı hararetle isteyenlerden Zübeyr bin Avvam; "Ben alırım ya Resulallah" dedi. Peygamberimiz kılıcı hazret-i Zübeyr'e vermedi. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer,

Hz. Ali'nin istekleri de Peygamberimiz tarafından kabul edilmedi. Ebu Dücane; "Ya Resulallah! Bu kılıcın hakkı nedir?" diye sordu.

Sevgili Peygamberimiz; "Onun hakkı; eğilip bükülünceye kadar, onu düşmana vurmaktır. Onun hakkı, Müslüman öldürmemen, onunla kafirlerin önünden kaçmamandır. Onunla Allahü teâlâ sana zafer yahut şehidlik nasib edinceye kadar, Allah yolunda çarpışmandır" buyurdu.

Ebu Dücane; "Ya Resulallah! Ben onun hakkını yerine getirmek üzere alıyorum" dedi. Peygamberimiz de elindeki kılıcı ona teslim etti. Hz. Ebu Dücane çok cesur, kahraman olduğu halde, harp meydanlarında çok kurnaz davranır; "Harp hiledir" hadis-i şerifine eksiksiz riayet ederdi.

Ebu Dücane hazretleri kılıcı alınca, harp meydanına doğru çalımlı, vakarlı ve gururlu bir şekilde, beytler söyleyerek yürümeye başladı. Üzerinde, bir gömleği ve başında kırmızı sarığından başka bir şeyi yoktu.

Ebu Dücane hazretlerinin bu yürüyüşü, Eshab-ı kiram arasında pek hoş karşılanmadı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Bu bir yürüyüştür ki, bu yerler (harp meydanları) dışında Allahü teâlânın gadabına sebeptir" buyurarak, yalnız düşmana karşı çalımlı yürümenin caiz olduğunu bildirdiler.

Daha fazla bekleyemeyen müşrik saflarından Halid bin Velid, emrindeki kuvvetlerle hücuma kalktı. Yerinde duramayan Eshab-ı kirama, sevgili Peygamberimiz de hücum emrini verdiler.

Bir anda; "Allahü ekber" sadaları harp meydanını doldurmuştu. En önde hazret-i Hamza ellerindeki kılıçlarıyla, zırhsız kuvvetlerin başında olduğu halde her gelen kafire kılıç sallamaya başladı. Büyük bir hırsla gelen Halid bin Velid'in kuvvetleri, derhal geriye püskürtüldü. Halid bin Velid, bu defa dağ geçidindeki yerden dolaşıp, arkadan vurmak üzere geniş bir kavis çizerek Ayneyn tepesine vardı. Fakat hazret-i Abdullah bin Cübeyr ve emrindeki elli yiğit, onları şiddetli bir ok atışıyla püskürttü.

Artık savaş kızışmıştı. Her iki taraf olanca güçleriyle çarpışıyordu. Bir sahabi, en az dört müşrik ile mücadele ederek, ilerlemeye çalışıyorlardı.

Hazret-i Hamza, bir taraftan; "Allahü ekber! Allahü ekber!" nidalarıyla sesleniyor, bir taraftan da; "Ben, Allahü teâlânın arslanıyım!" diyor ve düşmanı kıra kıra, ilerliyordu. Safvan bin Ümeyye, etrafındakilere; "Hamza nerededir? Bana gösteriniz" diyor, savaş meydanını araştırıyordu. Bir ara gözleri, iki kılıç ile vuruşan birini gördü ve; "Bu çarpışan kim?" diye sordu. Çevresindekiler; "Aradığın kimse! Hamza!" dediler. Safvan; "Ben bu güne kadar kavmini öldürmek için saldıran, onun gibi hırslı ve gözü pek başka bir kimse görmedim" dedi.


Duası kabul oldu


Uhud'da, harbin iyice kızıştığı sırada Muhacirinden Zübeyr bin Avvam kılıcın kendisine verilmemesinden dolayı üzgün olduğundan, kendi kendine; "Ben,

Resulullah'tan kılıcı istedim, lakin Ebu Dücane'ye verdi. Halbuki ben, halası Safiyye'nin oğluyum. Üstelik de Kureyşliyim. Daha önce ben istemiştim. Gidip bakayım, bunun hikmetini öğneneyim, Ebu Dücane benden fazla ne yapacak?" dedi. Daha sonra Ebu Dücane'yi takibe başladı. Ebu Dücane hazretleri; "Allahü ekber!" diyerek tekbir alıyor, müşriklerden kime rastlarsa, onu vurup öldürüyordu. Müşriklerin en azılılarından, iri cüsseli, her tarafı zırhlarla kaplı, sadece gözleri görünen biri, Ebu Dücane ile karşılaştı. Evvela kendisi, Ebu Dücane hazretlerine hücum etti.

Ebu Dücane, onun darbesinden kalkanıyla korundu. Müşrikin kılıcı Ebu Dücane'nin kalkanına gömüldü. Kılıcına asıldı, fakat çıkaramadı. Sıra Ebu Dücane'ye gelmişti. Bir kılıç darbesiyle rakibini öldürdü. Bundan sonra Ebu Dücane, her önüne çıkanı devirerek, dağın eteğinde tef çalarak müşrikleri kışkırtan kadınların yanına kadar geldi. Fakat kılıcını kaldırdığı halde, Süfyan'ın hanımı Hind'i öldürmekten vaz geçti.

Bunu gören Zübeyr bin Avvam kendi kendine; "Kılıcın kime verileceğini Allah ve Resulü benden daha iyi bilir" diye söylendi. "Vallahi ben ondan daha üstün çarpışan, vuruşan bir kimse görmedim" buyurdu.

Mikdad bin Esved, Zübeyr bin Avvam, hazret-i Ali, hazret-i Ömer, Talha bin Ubeydullah, Mus'ab bin Umeyr hepsi de geçilmez bir kale idiler. Peygamber efendimizin düşmana çok yakın çarpıştığını, tekrar tekrar hücum ettiğini gören şanlı Eshab, yerinde duramıyordu. Resulullah'a bir zarar erişebilir diyerek etrafına toplanıyorlar, zırhlara bürünmüş düşmana göz açtırmıyorlardı. Bu sırada, Abdullah bin Amr hazretlerinin şehid olduğu görüldü. Bu, Uhud'un ilk şehidiydi. Onun şehid olduğunu gören arkadaşları aslan kesilerek, Allahü teâlânın rızası için düşmanın ortalarına dalmışlardı.

Savaşın çok kızıştığı bir anda yiğitliğin sembolü hazret-i Abdullah bin Cahş ile okçuların piri Sa'd bin Ebi Vakkas hazratleri karşılaştılar. Çeşitli yerlerinden yaralanmışlardı.

Sa'd bin Ebi Vakkas hazretleri bu karşılaşmayı daha sonra şöyle anlatır: Uhud'da, savaşın şiddetli bir anıydı. Birdenbire Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana; "Şimdi burada sen dua et, ben "amin" diyeyim. Ben dua edeyim, sen "amin" de! dedi. Ben de; "Peki" dedim.

Ben şöyle dua ettim: "Allah'ım, bana çok kuvvetli ve çetin düşmanları gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gazi olarak, geri döneyim."

Benim yaptığım bu duaya bütün kalbiyle; "Amin" dedi. Sonra kendisi dua etmeye başladı; "Allah'ım, bana zorlu düşmanlar gönder, kıyasıya onlarla vuruşayım.

Cihadın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim. Sonunda biri beni şehid etsin.Sonra dudaklarımı,burnumu,kulaklarımı kessin.Kanlar içinde senin huzuruna geleyim.Sen "Abdullah!Dudaklarını,burnunu,kulaklarını ne yaptın?" diye sorduğunda "Allahım,ben onlarla çok kusur işledim,yerinde kullanamadımm.Huzuruna getirdmeye utandım.Sevgili Peygamberimin bulunduğu bir savaşta bıraktım da geldim"diyeyim"dedi.

Gönlüm böyle bir duaya "amin" demeyi arzu etmiyordu. Fakat o istediği ve önceden söz verdiğim için, istemeyerek; "Amin" dedim.

"Allahü ekber! Allahü ekber!.." diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimizin uzattığı hurma dalı ile savaşa devam etti. Bu dal bir mucize olarak kılıç oldu bununla pek çok düşman öldürdü. Savaşın sonuna doğru Ebü'l-Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehadete kavuştu. Kafirler cesedine hücum ederek,burnunu,kulaklarını, dudaklarını kestiler.Her tarfı kana boyandı.


Hanzala'yı melekler yıkadı


Uhud Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyor... Müslümanlar bütün güçleri ile hücumdalar... Bu arada, Müslümanların safında, kılıcının kınını kırıp; "Ölmek, kaçmaktan çok daha iyidir!" diyerek, müşriklerin arasına yalın kılıç dalan Kuzman, nice yiğitlikler, kahramanlıklar gösterdi. Tek başına yedi-sekiz müşriki öldürdü. Sonunda yaralanıp yere düştü.

Eshab-ı kiram, onun bu kahramanlığına şaşıp, Peygamber efendimize bildirince; "O cehennemliktir" buyurdular. Müslümanlar bu ifadeye çok şaşırdılar.

Katade bin Nu'man hazretleri, Kuzman'ın yanına varıp; "Ey Kuzman! Şehadet sana mübarek olsun!" deyince, Kuzman; "Ben din gayreti için değil;

Kureyşlilerin Medine'ye gelip, hurmalığımı harab etmemeleri için döğüştüm!" dedi. Sonra ok ile bilek damarlarını delip, intihar etti. Peygamber efendimizin; "O cehennemliktir!" buyurmasının hikmeti böylece anlaşıldı.

Savaşın başından beri, başta alemlerin efendisi sevgili Peygamberimiz olmak üzere, bütün Eshab-ı kiram büyük bir mücadele verdiler. Şiddetli taarruzlar ile müşrik ordusunu geriye püskürttüler. Taştan, ağaçtan yaptıkları ve "Lat, Uzza, Hübel!" diye taptıkları putlardan fayda ve yardım isteyen müşrik güruhu,

Müslümanların bu kahramanlıkları karşısında bozulup kaçmaya başladı. Onları harbe teşvik etmek için gelen kadınlar, feryatlar kopararak kaçan askerlere yetişmeye çalışıyorlardı.

Kureyşli müşrikler, harp meydanını terk edip yanlarında getirdikleri malları bırakıp Mekke'ye doğru kaçmaya başlayınca, İslâm askerleri sevinerek, Allahü teâlânın kendilerine vaad ettiği zafere kavuştukları için hamdettiler. Sayı ve kuvvetçe kat kat üstünlüklerine rağmen müşrikler, Müslümanlar karşısında perişan olmuşlardı. Birbirlerini çiğneyerek kaçıyorlardı...

Bu hengamede yeni evlenen Hanzala bin Ebu Amir hazretleri, atı ile kaçmaya çalışan müşrik ordusunun başkumandanı Ebu Süfyan'a yetişti. Atının bacaklarına kılıç vurarak atı yere çökertti. Yere düşen Ebu Süfyan, bütün gücüyle; "Ey Kureyşliler!.. Yetişin!.. Ben Ebu Süfyan'ım! Hanzala beni kılıçla doğramak istiyor!.." diye feryada başladı.

Onunla birlikte kaçmaya çalışan müşrikler, bu hali gördükleri halde can derdine düşmüşler, kumandanları ile ilgilenmemişlerdi. Ancak, o anda hazret-i

Hanzala'nın hemen arkasında bulunan Şeddad bin Esved müşriki, mızrağını Hanzala'nın arkasına sapladı.

Hazret-i Hanzala; "Allahü ekber!" diyerek bir hamle yapmak istediyse de yere yığılıp şehid oldu ve mübarek ruhu Cennet'e uçtu. Resul-i ekrem efendimiz;

"Ben, Hanzala'yı, meleklerin, gökle yer arasında, gümüş bir tepsi içinde yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm" buyurdu.

Ebu Üseydi şöyle anlattı: "Resulullah'ın bu sözünü işitince, Hanzala'nın yanına vardım. Başından yağmur suyu damlıyordu. Dönüp bunu Resul-i ekreme haber verdim. Hazret-i Hanzala'ya, "Gasil-ül-melaike" dediler." Hz. Hanzala, çok acele olarak, aniden yola çıkan orduya katılabilmek için, gusül abdesti almaya vakit bulamamıştı. Bunun için melekler kendisine gusül abdesti aldırmışlardı.


Etten duvar oldular


Uhud'da perişan olan müşrikler kaçmaya başladılar. Müşriklerin kaçtığını gören Ayneyn geçindikleri okçuların bazıları harbin bittiğini zannederek yerlerini terk ettiler. Kumandanları Abdullah bin Cübeyr ve on iki kişi yerlerinde kaldılar.

Bu esnada tetikte bekleyen, her fırsatı değerlendirmeye çalışan Kureyş okçu birlik kumandanı Halid bin Velid, geçitteki mücahidlerin azaldığını görünce, emrindeki süvarileri harekete geçirdi.

İkrime bin Ebi Cehil'le birlikte bir anda Ayneyn geçidine geldiler. Abdullah bin Cübeyr hazretleri ile vefakar, sadık arkadaşları saf halinde dizilip açıldılar.

Sadaklarındaki oklar bitinceye kadar düşmana ok yağdırdılar.

Sonra mızraklarıyla, göğüs göğüse gelince de; "Allahü ekber! Allahü ekber!" diye diye kılçlarıyla nice kahramanlıklar gösterdiler. Müslümanlarla müşrikler arasında, bire yirmibeş gibi çok nisbetsiz bir durum vardı Şanlı Eshab-ı kiram, Peygamberlerinin emrini yerine getirmek için, kanlarının son damlasına kadar çırpıştılar. Birbiri arkasından şehadet şerbetini içip, mübarek vücudları toprağa düştü ve ruhları Cennet'e uçtu .

Müşrikler, kinlerinden hazret-i Abdullah'ın elbisesini soyarak, mübarek vücudunu mızraklarla delik deşik ettiler. Karnını yarıp, iç organlarını dışarı çıkardılar.

Halid bin Velid ve İkrime, geçitteki mücahidleri şehid edince, sür'atle İslâm ordusunun arkasından saldırdılar. Eshab-ı kiram, bir anda arkalarında, peyda olan düşmanı görünce, toparlanmaya fırsat bulamadı. Çünkü birçoğu silahlarını bile bırakmıştı. Her şey birden bire değişti. Önde kaçan Kureyşli müşrikler, Halid bin Velid'in arkadan hücuma geçtiğini görünce, tekrar döndüler. Müslümanlar, iki ateş arasında kalmıştı. Düşman önden ve arkadan hücuma geçerek sıkıştırmaya başladı. Sahabenin birbirleriyle irtibatları kesildi. Dağılmak mecburiyetinde kaldılar.

Hazret-i Ali o anı şöyle anlattı: "Aralarında İkrime bin Ebi Cehil'in de bulunduğu bir müşrik birliğinin ortasına daldım. Etrafımı sardılar, çoğunu kılıçtan geçirdim.

Başka bir birliğin içine daldım, onlardan da pek çoğunu saf dışı ettim. Ecelim gelmediği için bana bir şey olmamıştı. Bir ara Resulullah'ı göremedim. Kendi kendime; "Yemin ederim ki, O, harp meydanını bırakıp gidecek bir kimse değildir. Her halde Allahü teâlâ yaptığımız uygunsuz hareketlerden dolayı O'nu aramızdan çekip, kaldırmıştır! Artık benim için çarpışa çarpışa ölmekten başka yol kalmamıştır" dedim ve kılıcımın kınını kırdım. Müşriklerin üzerine hücum edip, onları dağıttığımda, Resulullah'ın onların arasında kaldığını gördüm. Anladım ki, Resulullah'ı, Allahü teâlâ melekleriyle koruyordu."

Düşman askerleri, Efendimizin yanına kadar yaklaşmışlardı. Durum çok tehlikeliydi. Sevgili Peygamberimiz, tıpkı askeri bir birlik gibi sebat ediyor, yerinden ayrılmıyordu. Bir taraftan düşmanla çarpışıyor, diğer taraftan da dağılan Eshabını toparlamaya çalışarak; "Ey filan, bana doğru gel! Ey filan, bana doğru gel!

Ben Resulullah'ım. Bana dönüp gelene Cennet var!" buyuruyordu.

Hazret-i Ebu Bekir, Abdurrahman bin Avf, Talha bin Ubeydullah, Ali bin Ebi Talib, Zübeyr bin Avvam, Ebu Dücane, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sa'd bin
Mu'az, Sa'd bin Ebi Vakkas, Habbab bin Münzir, Üseyd bin Hudayr, Sehl bin Hanif, Asım bin Sabit, Haris bin Simme bir anda sevgili Peygamberimizin etrafında halkalanıp, O'nu korumak için canlı bir kale duvarı meydana getirdiler.


Zülfikar gibi kılıç bulunmaz



Uhud'a son anda dağılan, perişan hale düşen Eshab-ı kiram toplanmak, bir araya gelmek için çalışıyordu. Abbas bin Ubade hazretlerinin, dağılan Eshab-ı kiramın toparlanması için;

"Ey kardeşlerim! Bu uğradığımız musibet, Peygamberimizin emrini yerine getirmeyişimizin bir neticesidir. Dağılmayınız! Peygamberimizin etrafına geliniz! Eğer bizler, koruyucuların yanında yer almaz da, Resulullah'a bir zarar gelmesine sebep olursak, artık Rabbimizin katında bizim için ileri sürülecek bir mazeret bulunmaz" diye bağırdığı duyuldu.

Hazret-i Abbas bin Ubade, yanında Harice bin Zeyd ve Evs bin Erkam olduğu halde, düşmanın içine "Allahü ekber!" nidaları ile yalın kılıç daldılar.

Resulullah'ın uğrunda, O'nu korumak için kahramanca çarpıştılar. Harice bin Zeyd, on dokuz yerinden yara almıştı. Diğerlerininki de ondan az değildi. Nitekim üçü de çok özledikleri şehidlik mertebesine ulaştılar.

Eshab-ı kiram, bu çok tehlikeli anda, Peygamber efendimizin, etrafında yavaş yavaş toplanmaya başladı. Müşrikler, sevgili Peygamberimizi ve O'na gövdelerini siper eden şanlı Eshabını çember içine aldılar.

Her taraftan birlik halinde ilerleyerek çemberi daraltıyorlardı. Kureyşlilerinden bir grubun ileri atıldığını gören Alemlerin efendisi, yanında bulunan ve canlarını feda etmeye hazır olan Eshabına; "Şu birliği kim karşılar?" buyurdu.

Vehb bin Kabûs hazretlerinin; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Ben karşılarım" deyip, ileri fırladığı görüldü. Allahü teâlânın şerefli ismini dilinden düşürmeyen bu kahraman, yalın kılıç müşriklerin arasına daldı.

Peygamber efendimiz; "Seni Cennet'le müjdelerim" buyurdu. Onun düşman karşısında gösterdiği sebat ve gayretini görünce de; "Allah'ım! Ona rahmet eyle!

Ona acı!" buyurdular.

Müşriklerin hazret-i Vehb'i ortalarına alıp mızrakla şehid ettiklerini gören Sa'd bin Ebi Vakkas, ona yardım etmek için ileri atıldı. Düşmanın ortasına girip, görülmemiş kahramanlıklar gösterdi. Bir çok müşriki saf dışı etti. Diğerlerini de geri püskürterek, sevgili Peygamberinin yanına geldi. Resul-i ekrem efendimiz, hazret-i Vehb için; "Ben senden razıyım. Allahü teâlâ da razı olsun" buyurdular.

Habib-i ekrem efendimiz, mücahidlerin çemberini yarıp, kendisine doğru bir müşrik bölüğünün ilerlediğini görünce, hazret-i Ali'ye; "Onlara hücum et!" buyurdular.

Hazret-i Ali, hücum edip, Amr bin Abdullah'ı öldürüp, diğerlerini kaçırdı. Kılıcı kırılınca, Peygamberimiz, zülfikarı ona verdi. Başka bir grup gelirken,

Peygamber efendimiz; "Ya Ali! Bunların şerrini benden def eyle" buyurdular.

Canını Resulullah'a feda eden Allahü teâlânın aslanı, derhal hücuma geçti. Şeybe bin Malik'i öldürüp, diğerlerini geri püskürttü. O anda Cebrail aleyhisselam gelip, Peygamber efendimize;

"Ya Resulallah! Bu iş, Ali'den zuhur eden fevkalade bir civan mertliktir" deyince, Resulullah efendimiz;

"O benden, ben de ondanım" buyurdular. Cebrail aleyhisselam da;

"Ben de ikinizdenim" dedi.

O esnada bir ses; "Ali gibi yiğit, zülfikar gibi kılıç bulunmaz" diyordu.

Anam babam sana feda olsun


Uhud savaşında, müşriklerin bütün hedefi Resulullaha ulaşmaktı. Fakat buna muvaffak olamadılar. Sevgili Peygamberimizin yanına yaklaşamayacaklarını anlayınca, ok atmaya başladılar. Atılan oklar, ya üzerinden geçiyor, ya önüne, ya sağına, veya soluna düşüyordu.

Düşmanı geriye püskürtmek için canlarını dişine takarak çarpışan Eshab-ı kiram, bu hali görür görmez Alemlerin efendisinin etrafına toplanarak, gelen oklara mübarek vücudlarını siper etmeye başladılar.

Peygamber efendimiz Eshabına, okla mukabele etmesini emir buyurunca, sahabiler de düşmana ok atmaya başladılar. Sevgili Peygamberimiz, Sa'd bin Ebi

Vakkas hazretlerini önüne oturttular.

Çok keskin nişancı olan hazret-i Sa'd, sür'atle, peşpeşe düşmana ok yağdırmaya başladı. Sadağından yani ok çantasından her ok çekişte; "Ya Rabbi! Bu senin okundur. Onunla düşmanı vur!" diyor, Peygamber efendimiz de; "Allah'ım! Sa'd'ın duasını kabul et! Allah'ım! Sa'd'ın okunu doğrult!.. Devam et, Sa'd!

Devam et! Anam babam sana feda olsun!" buyuruyordu.

Bu şekilde her ok atışta. Peygamber efendimiz aynı dualarını tekrar ediyorlardı. Hazret-i Sa'd'ın oku bitince, sevgili Peygamberimiz, kendi oklarını ona verip attırdı. Sa'd bin Ebi Vakkas hazretlerinin her oku ya bir düşmana, veya bindiği hayvana isabet ediyordu.

Müşriklerin attığı oklara karşı, Ebu Talha hazretleri, sevgili Peygamberimizin önüne gerilerek, gelecek her oka kendi vücudu ve kalkanı ile siper oluyor, arada bir düşmanı şaşkına çeviren naralar atıyordu.

Peygamber efendimiz; "Asker içinde Ebu Talha'nın sesi, yüz kişiden hayırlıdır" buyurdu. Ebi Talha fırsat buldukça, müşriklere ok atmaktan geri durmuyor, sert ve çok seri ok atıyor, attığı boşa gitmiyordu.

Attığı okları Resul-i ekrem efendimiz, merak edip, mübarek başını yukarı kaldırdıkça, Ebu Talha, Resulullah'a bir ok isabet eder korkusuyla;

"Anam-babam canım sana feda olsun ya Resulallah! Mübarek başınızı kaldırmayınız. Size bir düşman oku isabet edip zarar vermesin! Vücudum, mübarek vücuduna siper ve sana fedadır! Beni boğazlamadıkça, sana ulaşamazlar! Ben ölmedikçe, size bir şey olmaz!.." diyerek sevgili Peygamberimizi kendi nefsine tercih ederdi.

Eshab-ı kiram daha toparlanamamıştı. Peygamber efendimizin etrafında ancak otuz kadar sahabi, pervane gibi dönüyor, gelen oklara, mızraklara, kılıçlara kendi vücudlarını kalkan ediyorlardı.

Tek arzuları; Peygamber efendimizin emrini yerine getirmek ve O'na gelecek her türlü zararı uzaklaştırmaktı. Yiğitlerin serdarı hazret-i Hamza, o hengamede

Peygamber efendimizden ayrı düşmüş, bir kalabalığın ortasında iki elinde iki kılıç ile çarpışıyor; "Allahü ekber!.." nidalarıyla düşmanın kalbine korku salıyordu.

Şimdiye kadar, tek başına tam otuz bir müşrik öldürmüş, pek çoğunu da ya kolundan veya bacağından etmişti. Ortasına düştüğü müşrik sürüsünü dağıttığı bir sırada, Siba' bin Ümmü Enmar; "Bana karşı koyabilecek bir yiğit var mı?" diyerek hazrte-i Hamza'ya meydan okuyordu.


Hazret-i Hamza da şehid oldu


Uhud meydanının her tarafında amansız, müthiş bir çarpışma bütün şiddetliyle devam ediyor, bazıları atlı, bazıları da yaya olarak iman-küfür mücadelesini sürdürüyorlardı.

Hazret-i Hamza, Müslümanlara meydan okuyan, Siba' bin Ümmü Enmar'a "Yanıma gel ey sünnetçi kadının oğlu! Demek sen Allah'a ve Resulüne meydan okuyorsun öyle mi?" deyip, onu göz açtırmadan bacaklarından tutup yere serdi.

Üzerine çöküp öldürdükten sonra, karşı kayanın arkasında Vahşi'nin elinde mızrak ile kendisine nişan aldığını gördü. Derhal üzerine yürüdü. Önündeki sellerin açtığı çukura gelince, ayağı kaydı ve arkası üzere düştü.

O anda karnından zırhı açılmıştı. Fırsatı yakalayan Vahşi, mızrağını fırlattı!.. Mızrak, uçarak hazret-i Hamza'nın mübarek vücuduna saplandı ve diğer taarftan çıktı. Kahramanların büyüğü; "Allah'ım!" diyerek oraya çöktü. Şehid olmuş, özlediği makama kavuşmuştu... Allahü teâlânın yolunda, sevgili Peygamberinin uğrunda canını feda etmişti.

Bu sırada, düşman saflarından birisi, "Ey Kureyş cemaatı! Akrabalık haklarını gözetmeyen, kavminizi bölen Muhammed ile çarpışmaktan geri durmayınız. Eğer

Muhammed kurtulursa, ben kurtulmayayım!.." diyerek, müşrikleri, Kainatın efendisine saldırmaya teşvik ediyordu.

Bu ses, Asım bin Ebi Avf'ın idi. Ebu Dücane hazretleri bu sesi işitmişti. Çarpışa çarpışa, Asım bin Ebi Avf'ı buldu ve hemen öldürdü. Fakat arkasındaki müşrik

Ma'bed, bütün gücüyle kılıcını hazret-i Ebu Dücane'ye salladı.

Allahü teâlânın bir ihsanı olarak ani ve çok çabuk bir hareketle yere çöken Ebu Dücane, öldürücü darbeden kurtuldu. Derhal kalkıp, kılıcını Ma'bed'e vurarak öldürdü.

Kureyşli müşriklerin hedefleri, Alemlerin efendisi idi. O'na yaklaşabilmek için bütün güçlerini harcıyorlardı. Fakat, etrafında pervane gibi dönen, bir zarar olur korkusu ile canlarını feda etmekten zerre kadar kaçınmayan şanlı, şerefli Eshabı bir türlü geçemiyorlardı.

Bu kahraman otuz yiğit, Resulullah efendimizin önünde; "Ya Resulallah! Yanından hiç ayrılmamak üzere yüzümüz, mübarek yüzünün önünde siper ve kalkan; vücudumuz, mübarek vücuduna fedadır; yeter ki sen selamette ol" diyorlardı.

Müşrikler, gruplar halinde hücum ediyorlardı. Fahr-i alem efendimiz, yanında bulunan ve vücudlarını kendisine siper eden kahraman Eshabına, bir gurubu göstererek; "Allahü teâlânın yolunda vücudunu bize kim feda eder?" buyurunca, Medineli beş sahabi ileri fırlamıştı.

Resulullah efendimizin mübarek gözleri önünde; tekbirler alarak, döne döne çarpıştılar. Nihayet bunlardan dördü şehid oldu.

Beşincisi on dört yerinden yaralanıp yere düşünce, Alemlerin efendisi; "Onu, benim yanıma yaklaştırınız" buyurdu. Vücudunun her yerinden kanlar akıyordu.

Sevgili Peygamberimiz oturarak mübarek ayaklarını başına yastık yaptılar. O halde şehid olmak şerefine kavuşan bu mutlu sahabi, Umare bin Yezid hazretleriydi


Hazret-i Talha'nın fedakarlığı


Uhud'a müşrikler her taraftan saldırıyorlardı. Peygamberimize ulaşmak istiyorlardı. İyice yaklaştıkları bir sırada, Peygamberimiz; "Şunları kim karşılar, kim durdurur?" buyurdu. Talha bin Ubeydulah hazretleri; "Ben! Ya Resulallah!" deyip, ileri atılmak istedi.

Resul-i ekrem efendimiz, yine; "Şunlara kim karşı koyar?" buyurdular. Herkesten önce, yine Talha hazretleri çıktı.

Peygamber efendimiz; "Senin gibi daha kim var?" diye sorunca, Ensardan bir mübarek; "Ben karşılarım ya Resulallah" dedi. Peygamberimiz; "Haydi onları sen karşıla" buyurdular.

O da müşriklerle çarpışa çarpışa şehid oldu. Bu şekilde Peygamber efendimizin o anda yanında bulunan bütün sahabiler, vuruşa vuraşa şehadete erdiler.

Kainatın sultanı efendimizin o anda yanında Talha bin Ubeydullah hazretlerinden başka kimse kalmamıştı. Hazret-i Talha, Resulullah'a bir zarar erişir diye endişe ediyor, dört tarafa birden yetişiyor, müşriklerle kıyasıya çarpışıyordu.

Onun bu kadar seri kılıç sallaması, bir anda Resulullah'ın her tarafındaki düşmana karşılık vermesi, ok, mızrak ve kılıç darbelerine karşılık vermesi, ok, mızrak ve kılıç darbelerine vücudunu kalkan yapması eşine rastlanmayacak bir hadiseydi.

Hazret-i Talha, pervane gibi dönüyor, kendisine değen kılıçlara hiç aldırmıyordu. Dileği, Kainatın sultanını korumak, bu uğurda diğer kardeşleri gibi şehid olmaktı. Vücudunda yara almadık yer kalmamıştı, elbisesinde kandan başka bir şey görünmez olmuştu.

Fakat o buna rağmen dört tarafa birden yetişiyordu. O sırada Hazret-i Ebu Bekir ve Sa'd bin Ebi Vakkas hazretleri, Resul-i ekrem efendimizin yanına yetiştiler. Yiğitlerin efendisi hazret-i Talha da bu arada kan kaybından sıcak toprağa düşüp bayıldı.

Her yeri kılıç, mızrak ve ok darbeleriyle delik deşikti. Altmış altı büyük, sayılamaycak kadar da küçük yarası vardı. Sevgili Peygamberimiz, hazret-i Ebu

Bekir'e, hemen hazret-i Talha'ya yardıma koşmasını emrettiler.

Hz. Ebu Bekir-i Sıddik, hazret-i Talha'nın ayılması için mübarek yüzüne su serpti. Talha bin Ubeydullah hazretleri ayılır ayılmaz; "Ya Eba Bekir! Resulullah ne yapıyor?" diyerek, sevgi ve bağlılığın en güzelini gösterdi.

Resul-i ekremi sevmek, canını, O'nun mübarek vücuduna feda etmek ancak bu kadar olurdu. Hazret-i Ebu Bekir; "Resulullah iyidir. Beni O gönderdi" deyince, Hz.Talha rahat bir nefes alıp; "Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun. O sağ olduktan sonra her müsibet hiçtir" dedi.

O sırada birkaç sahabe daha yetişmişlerdi. Alemlerin efendisi, hazret-i Talha'nın yanını teşrif ettiler. Yaralı mücahid, Resulullah'ı sağ olarak görünce, sevincinden ağladı. Peygamber efendimiz, onun vücudunu sıvazladıktan sonra, ellerini açıp; "Allah'ım! Ona şifa ver, kuvvet ihsan eyle" diye dua buyurdular.

Resul-i ekrem efendimizin bir mucizesi olarak, hazret-i Talha sapa sağlam ayağa kalktı ve tekrar düşmanla harbetmeye başladı.

Sevgili Peygamberimiz onun için; "Uhud günü, yer yüzünde sağımda Cebrail'den, solumda da Talha bin Ubeydullah'dan başka bana yakın bir kimsenin bulunmadığını gördüm." buyurdular.


Allahım, sen de razı ol


Uhud şavaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Peygamber efendimizin etrafında Ebu Dücane, sancakdar Mus'ab bin Umeyr, Talha bin Ubeydullah,
Peygamberimizi korumak için arka saflardan koşup yetişen Nesibe Hatun ve birkaç sahabi vardı.

Müşriklere karşı, Resulullah efendimizle birlikte çarpışıyorlardı. Tepeden tırnağa silahlı ve zırhlar içerisinde olan ve miğferi bulunan azılı müşrik Abdullah bir

Hüneyd, sevgili Peygamberimizi görünce, atını mahmuzladı:

"Ben Zübeyr'in oğluyum. Bana Muhammed'i gösteriniz. Ya ben O'nu öldürürüm, yahud O'nun yanında ölürüm!" diye bağırıyordu.

Atını, Peygamber efendimizin üzerine doğru sürerken, Ebu Dücane hazretleri önüne gerildi ve; "Gel bakalım! Ben vücudumla, Muhammed aleyhisselamın mübarek vücudunu koruyan bir kişiyim. Beni çiğnemedikçe, O'na ulaşamazsın!" dedi.

Atın ayaklarına kılıcını vurup, Abdullah bin Hüneyd'i yere düşürdü ve kılıcını kaldırarak; "Al, bu da Hareşe'nin oğlundan!" deyip, bir vuruşta yere serdi.

Hadiseyi seyreden Alemlerin efendisi; "Allah'ım! Hareşe'nin oğlu Ebu Dücane'den ben nasıl razı isem, sen de öyle razı ol" diyerek dua buyurdu.

Müşriklerden çok keskin bir nişancı ve her attığını vuran bir okçu olan Malik bin Züheyr, her yerde Peygamber efendimizi arıyor, bir fırsatını bulup ok ile vurmak istiyordu.

Resulullah efendimizin yakınlarına gelip, yayını gerdi ve sevgili Peygamberimizin mübarek başını hedef alarak okunu fırlattı. Göz açıp kapayıncaya kadar zaman yoktu.

Hazret-i Talha anında elini açarak hedef oldu. Ok, hazret-i Talha'nın avucuna saplandı ve elini parçaladı. Parmaklarının bütün sinirleri kesildi, elinin kemikleri kırıldı. Olanları Fahr-i alem efendimiz de görmüş ve; "Eğer beni korumak için elini oka uzatırken Bismillah deseydin, insanlar sana bakışırken, melekler seni göklere yükseltirdi" buyurmuşlardı.

Mekkeli müşriklerden; Abdullah bir Kamia, Übey bin Halef, Utbe bin Ebi Vakkas, Abdullah bin Şihab-ı Zühri ismindeki dört müşrik, Resul-i ekrem efendimizin hayatına son vermek için anlaşıp, yemin etmişlerdi.

Bu sıkışık anda Resulullah efendimiz, yanında birkaç sahabi olduğu halde düşmanla kıyasıya mücadele ediyorlardı. Peygamber efendimizin önünde, sancakdar

Mus'ab bin Umeyr hazretleri vardı.

Hazret-i Mus'ab, vücuduna giydiği zırhdan dolayı, sevgili Peygamberimize çok benziyordu. O da sağ elinde İslâm sancağı olduğu halde müşriklerle müthiş bir mücadeleye girişmişti.

Bu sırada zırhlara bürünmüş olan İbn-i Kamia, atlı olarak oraya yaklaştı. Avazı çıktığı kadar; "Bana Muhammed'i gösteriniz. O kurtulursa ben kurtulmayayım!" diye bağırarak, Peygamber efendimize doğru atını mahmuzladı.

Hazret-i Mus'ab ile Nesibe Hatun karşı koyup, vücudlarını Peygamber efendimize siper yaparak çarpışmaya başladılar. Bu kafire ne kadar kılıç vurdularsa, zırhından dolayı tesir etmedi.

İbn-i Kamia, Nesibe Hatun'a bir kılıç vurarak omuzunu parçaladı. Sonra Hazret-i Mus'ab'ın sancak tutan sağ eline kılıcını indirdi. Sağ eli kesilen Mus'ab bin

Umeyr, canından üstün tuttuğu mübarek İslâm sancağını yere düşürmeden sol eline aldı. O esnada; "Muhammed (aleyhisselam) resuldür. Ondan önce de resuller gelmiştir" mealindeki (Al-i İmran suresi: 144) ayet-i kerimeyi okuyordu.


Sancak yere düşmedi


Eshab-ı kiram, Uhud'a Resulullah efendimize bir zarar gelmemesi için her türlü fedakarlığı gösteriyordu. Sağ kolu darbe alınca sancağı sol eline alan Hz.

Mus'ab'ın bu defa da sol koluna kılıç indi. Sol eli de kesilmesine rağmen şanlı sancakdar, İslâm sancağını yere düşürmüyordu. Kahraman sahabi, sancağı kolları ile tutup gövdesine bastırarak dalgalandırmaya devam etti.

İbn-i Kamia, bu defa mızrağını şanlı sahabinin vücuduna sapladı. O da, diğer arkadaşları gibi şehid olarak ahırete göçmüştü .

Hazret-i Mus'ab yere düşerken, şanlı İslâm sancağı yere düşürülmemiş, onu hemen Mus'ab'ın suretine giren bir melek kapmıştı. Sevgili Peygamberimiz; "İleri ya Mus'ab! İleri!" buyurduğunda; sancağı tutan melek; "Ben Mus'ab değilim" dedi. O zaman, Kainatın sultanı efendimiz onun melek olduğunu anlayıp, sancağı hazret-i Ali'ye verdi.

İbn-i Kamia ise, hazret-i Mus'ab'ı, Peygamber efendimiz zannettiği için, acele müşriklerin arasına vardı ve; "Muhammed'i öldürdüm!" diyerek bağırmaya başladı.

Bunu işiten müşrikler, hedeflerine ulaşmanın verdiği haz ile daha da azgınlaştılar. Hadisenin aslını bilemeyen Eshab-ı kriamın ise, eli ayağı tutmaz olmuştu.

Hazret-i Ömer'in bile elleri iki yana düşmüş, arkadaşlarıyla olduğu yere oturakalmışlardı.

Enes bin Nadir onları o halde görünce; "Niçin oturuyorsunuz?" diye sordu. Onlar da; "Resulullah şehid edilmiş!.." diye cevap verdiler.

Hazret-i Enes de; "Resulullah şehid edildiyse, O'nun Rabbi bakidir. Resulullah'dan sonra biz sağ kalıp da ne yapacağız! Haydi kalkınız! Peygamberimizin çarpışarak mübarek canını feda ettiği şey için, biz de canımızı feda edelim" dedi ve kılıcının kınını kırıp; "Allahü ekber!.." nidalarıyla yalın kılıç düşmanın ortasına daldı. Küffardan bir çoklarını kırdı ve O da şehid oldu.

Sadece yüzünde yetmiş yara vardı. Vücudunda sayısız yara olduğu için, onu kız kardeşinden başkası tanıyamamıştı.

Eshab-ı kiramın pek çoğu dağılmış, bir kısmı da şehadete ermişti. Onların bu dağınıklığından istifade eden müşrikler, Resul-i ekrem efendimizin etrafına toplanmışlardı. Taşla, kılıçla iki cihanın sultanını şehid etmeye çalışıyorlardı.

Üzerinde iki zırhı olduğu için, darbeler tesir etmiyordu. Utbe bin Ebi Vakkas'ın attığı taşlar, sevgili Peygamberimizin mübarek yüzüne değdi ve alt dudağı yaralandı.

Alt çenesindeki mübarek sağ rebaiyye yani kesici dişi kırıldı. O sırada İbn-i Kamia denilen müşrik de geldi ve kılıcını Alemlerin efendisinin mübarek başına vurdu.

Sevgili Peygamberimizin miğferi parçalandı, iki halkası da mübarek şakaklarına battı. Yine İbn-i Kamia'nın vurduğu bir kılıç ile mübarek omuzundan yaralandılar ve Müslümanları düşürmek için Ebu Amir'in kazdığı derin çukura yanı üzere düştüler.

Sevgili Peygamberimiz, hain İbn-i Kamia için; "Allahü teâlâ seni zelil ve perişan etsin!" diye dua ettiler.

İbn-i Kamia pek ziyade sevinip; "Muhammed'i öldürdüm! Muhammed'i öldürdüm!.." diye bağırarak, Ebu Süfyan'ın yanına gitti.

Müşrikler hedeflerine ulaşmışlardı! Artık Peygamberimizle ilgilenmiyorlardı. Peygamber efendimizin bulunduğu çukurun etrafından çekilmişler, Eshab-ı kiram ile çarpışmaya koyulmuşlardı.


Ya Rabbi! Kavmimi affet


Resul-i ekrem efendimiz, müşriklerin saldırıları ile çukura düştüğünde, mübarek yanakları kanıyordu. Mübarek ellerini yüzüne sürünce, ellerinin ve sakal-ı şerifinin kana boyandığını gördüler.

Bir damla yere düşmeden Cebrail aleyhisselam yetişip, o mübarek kanı kaptı ve dedi ki: "Ya Habiballah! Allahü teâlânın hakkı için, eğer bu kandan bir damla yere düşse, kıyamete kadar yerde ot bitmezdi."

Fahri alem efendimiz de; "Eğer benden bir damla kan yere düşerse, gökten azab nazil olur. Ya Rabbi! Kavmimi affet! Çünkü onlar bilmiyorlar" buyurarak, kendisini öldürmeğe kalkan, mübarek vücuduna kılıç vurup, mübarek dişlerini kıran ve mübarek yüzünü kana boyayan kimselerin hidayete gelmesi için dua ediyorlardı.

Bu esnada, Ka'b bin Malik hazretleri; "Ey Müslümanlar! Müjde! İşte Resulullah burada!.." diye yüksek sesle bağırıyordu. Bu sesi işiten şanlı Eshab yeniden hayat bulmuş gibi sevinçle oraya koştu.

Hazret-i Ali ile Talha bin Ubeydullah derhal oraya gelerek çukurdan çıkardılar. Hazret-i Ebu Ubeyde bin Cerrah, sevgili Peygamberimizin mübarek şakaklarına batan miğferin halkalarını dişleriyle çekerek çıkardı. Bu demir parçalarını çıkarırken iki ön dişi de çıktı.

Eshab-ı kiramdan Malik bin Sinan hazretleri, Resulullah efendimizin mübarek yüzlerinden sızan kanı emdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Kanım kanına karışan kimseye Cehennem ateşi dokunmaz" buyurdular.

Müşrikler, tekrar üstlerine gelmeye başladılar. Eshab-ı kiram, Peygamber efendimize yeniden kavuşmanın sevinci ile bir anda Resulullah efendimizin etrafında halka olup; hiçbir müşriki bırakmadılar.

Peygamber efendimize artık bir şey yapamayacaklarını anlayan müşrikler, dağın tepesine çıkmaya başladılar. İki cihanın sultanı, yanında bulunan Sa'd bin Ebi

Vakkas hazretlerine; "Onları geri çevir" buyurdu.

Hazret-i Sa'd; "Ya Resulallah! Yanımda sadece bir okum var. Bununla nasıl geri çevireyim?" diye sual eyleyince, Resul-i ekrem efendimiz, tekrar aynı emri verdiler.

Bunun üzerine okçuların piri Sa'd bin Ebi Vakkas hazretleri, elini çantasına götürüp, okunu attı. Hedefini bulan ok bir müşriki devirdi. Elini tekrar ok çantasına uzattığında, bir ok daha olduğunu gördü.

Dikkat etti, bu ok, biraz önceki oktu. Bir müşrik daha öldü. Bu hal, defalarca sürdü. Sevgili Peygamberimizin bir mucizesi olarak, hazreti Sa'd, her defasında ok çantasında bir evvelki attığı oku bulmuştu. Peşpeşe adamlarının öldürüldüğünü gören Kureyşliler, dağa çıkmaktan vazgeçtiler. Aşağı inip geriye çekildiler.
İçlerinden Übey bin Halef, atını, Peygamber efendimize doğru sürerek; "Nerededir, o peygamber olduğunu iddia eden kişi? Karşıma çıksın da, benimle çarpışsın!" diye bağırmaya başladı.

Eshab-ı kiram, ona karşı çıkmak istediyse de, sevgili Peygamberimiz müsade etmedi. Haris bin Simme hazretlerinin mızrağını alıp ileri çıktılar. Übey alçağı atını mahmuzlayıp; "Ey Muhammed! Sen kurtulursan, ben kurtulmamayım!" diyerek yaklaştı.

Tepeden tırnağa zırhlara bürünmüştü. Alemlerin efendisi, elindeki mızrağı Übey'in boynuna fırlattı. Mızrak uçarak, miğferi ile zırh yakası arasından boynuna saplandı. Übey, sığır gibi böğürerek atından yere yuvarlandı. Kaburga kemikleri kırıldı. Müşrikler, onu kaldırıp, götürdüler. Yolda; "Muhammed beni öldürdü!.." diyerek bağıra bağıra can verdi.


Cennet O'na vacib oldu


Resulullah efendimiz, yanındaki Eshabı ile Uhud kayalıklarına doğru çıkmaya başladılar. Kayaların yanına varınca, yukarı çıkmak istediler. Ziyadesiyle yorulduğu, üst üste iki zırh giydiği ve mübarek vücuduna yetmişten ziyade kılıç vurulduğu için takat getiremediler.

Bunun üzerine, Hz.Talha , Peygamber efendimizi sırtına alarak kayaların üzerine çıkardı. Sevgili Peygamberimiz; "Talha, Resulullah'a yardım ettiği zaman

Cennet ona vacib oldu" buyurdular. Hiç mecalleri kalmadığından, öğle namazını oturarak eda ettiler.

Dağın eteklerinde sahabiler, her biri bir aslan kesilmiş, müşriklerin üzerine atılıyorlardı. Peygamberimize kılıç vuranlara, dünyayı zindan yapmışlardı.

Bir ara Hatib bin Beltea, sevgili Peygamberimizin yanına geldi ve; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Sana bunu kim yaptı!" diye sual eyledi

Efendimiz; "Utbe bin Ebi vakkas, bana taş atıp yüzüme vurdu ve rebaiyye dişimi kırdı" buyurunca, hazret-i Hatib; "Ya Resulallah! O, ne tarafa gitti!" diye tekrar sordu

Peygamber efendimiz, işaretle gittiği tarafı gösterdiler. Hazret-i Hatib, derhal o tarafa koştu. Araya araya Utbe'yi buldu. Atından düşürüp, bir vuruşta öldürdü ve Resulullah'ın huzuruna gelip müjde verdi. Peygamber efendimiz de; "Allahü teâlâ senden razı olsun. Allahü teâlâ senden razı olsun" buyurarak, ona dua ettiler.

Müşrikler, derlenip toparlanan ve yeniden hücuma geçen Eshab-ı kiram karşısında tutunamadılar. Yetmiş ölü vererek, harp meydanını terk edip Mekkeye doğru yola koyuldular.

Peygamber efendimizin şehid olduğu şayiası Medine'ye ulaşmıştı. Hazret-i Fatıma, hazret-i Aişe, Ümmü Süleym, Ümmü Eymen, Hamne binti Cahş, Küaybe gibi hanımlar Uhud'a koştular.

Hazret-i Fatıma, babası Peygamber efendimizi yaralı görünce ağladı. Resulullah efendimiz, onu teselli ettiler. Hazret-i Ali kalkanı ile su getirdi. Fatıma validemiz, o su ile Peygamber efendimizin mübarek yüzünü ve kanları yıkadı. Fakat yüzünün kanı dinmiyordu. Hazret-i Fatıma bir hasır parçasını yakıp, külünü yaraya basınca, kan durdu.

Sonra harp meydanına indiler. Önce yaralılar tespit edilerek, yaraları sarıldı. Müşrikler, bazı şehidleri tanınmaz hale getirmişlerdi. Kulak, burun ve diğer azalarını kesmiş, karınlarını yarmışlardı. Abdullah bin Cahş hazretleri bunlar arasında idi.

Bu hali gören sevgili Peygamberimiz ve Eshabı çok üzüldüler. En güzide sahabileri şehadet şerbetini içmiş, Uhud topraklarını kanlarıyla sulayarak Cennet'e uçmuşlardı.

Fakat şehidlere yapılan bu muamele, dayanılacak gibi değildi. Peygamber efendimizin yanısıra bütün sahabilerin hüzünle içleri burkuluyordu. Bu manzara karşısında, Alemlerin efendisi ağladı.

Mübarek gözlerinden yaşlar akdığı halde;

"Ben, şu şehidlerin, Allahü teâlânın yolunda canlarını feda ettiklerine, kıyamet günü şahidlik edeceğim. Onları kanlarıyla gömünüz. Vallahi, kıyamet günü mahşere yaraları kanayarak gelecekler. Kanlarının rengi kan rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır" buyurdu.


Öyle yiğitler vardır ki


Sevgili Peygamberimiz savaş sonrası Uhud'ta dolaşırken ; "Hamza'yı göremiyorum. Onun hali nice oldu" buyurdular. Hazret-i Ali, arayıp buldu.

Peygamberimiz oraya varıp akla gelmedik bir manzara ile karşılaşınca, dayanamadılar. Hazret-i Hamza'nın kulakları, burnu ve sair azaları kesilmiş, yüzü tanınmaz hale getirilmiş, karnı yarılmış, ciğerleri çıkarılmıştı.

Peygamber efendimiz mübarek gözlerinden yaşlar aktığı halde hazret-i Hamza'ya hitaben; "Ey Hamza! Hiçbir zaman, hiçbir kimse, senin kadar musibete uğramamış ve uğramayacaktır. Ey Resulullah'ın amcası! Ey Allahü teâlânın ve Resulünün aslanı Hamza! Ey hayırlar işleyen Hamza! Ey Resulullah'a koruyucu olan Hamza! Allahü teâlâ sana rahmet eylesin!.." buyurdu.

Bu sırada, karşıdan telaş içinde gelen bir kadın görüldü. Bu, sevgili Peygamberimizin halası hazret-i Safiyye validemizdi. O da, diğer hanımlar gibi, Resulullah efendimizin şehid olduğu şayiasını işitince, herşeyi unutmuş, koşa koşa Uhud'a gelmişti.

Resul-i ekrem efendimiz, halasını görünce, şehidlerin haline dayanamaz düşüncesi ile, oğlu Zübeyr bin Avvam hazretlerine; "Anneni geri çevir, kardeşinin cesedini görmesin" buyurdu.

Hazret-i Zübeyr, koşarak annesinin yanına vardı. Mübarek Hatun heyecanla; "Oğlum! Resulullah'dan haber ver!.." dedi. Yanlarına hazret-i Ali de gelmişti. O;

"Resulullah hamdolsun iyidir" deyince, ferahladı, fakat; "O'nu bana gösterin" demekten kendini alamadı.

Hazret-i Ali, Alemlerin efendisini işaretle gösterdi. Hazer-i Safiyye validemiz, iki cihanın güneşini sağ olarak görünce, çok sevindi ve Allahü teâlâya hamd eyledi. Bu defa, kardeşi hazret-i Hamza'nın durumunu görmek için ileri yürümek istedi.

Oğlu Zübeyr ; "Anneciğim! Resulullah, geri dönmenizi emrediyor" deyince, hazrte-i Safiyye; "Eğer ona yapılanı bana göstermemek için geri döneceksem, zaten ben kardeşimin cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmiş bulunuyorum. O, bu hale Allahü teâlâ yolunda uğramış bulunuyor. Biz, bu yolda daha beterlerine de razıyız. Sevabını Allahü teâlâdan bekleyeceğiz. İnşaallah sabredip, katlanacağız" dedi.

Zübeyr bin Avvam hazreleri gelip bunu bildirince, Peygamber efendimiz; "Öyle ise bırak görsün" buyurdu. Safiyye validemiz, hazret-i Hamza'nın cesedinin yanına oturdu ve sessizce ağladı.

Gelirken yanında iki hırka getirmişti. Onları çıkarıp; "Bunları kardeşim Hamza için getirdim, ona sarınız" dedi. Seyyid-üş-Şüheda yani şehidlerin efendisi olan hazret-i Hamza'yı bu hırkalardan biri ile kefenlediler.

Habibullah efendimiz, sancakdar Mus'ab bin Umeyr'in baş ucuna geldiler, hazrte-i Mus'ab'ın elleri kesilmiş, pek çok yerinden yara almıştı. Etrafı kan gölü halindeydi. Peygamber efendimiz, burada da çok hüzünlendiler ve bu aziz şehidlere hitaben, Ahzab suresinden 23. Ayet-i kerimeyi okudular. Mealen;

"Mü'minlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allahü teâlâya verdikleri sözde sadakat gösterdiler. Onlardan bazıları şehid oluncaya kadar çarpışacağına dair verdiği sözü yerine getirdi (şehid oldu). Kimisi de şehid olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler" buyuruldu.


Şehidleri ölü sanmayınız


Peygamber Efendimiz, savaş alanını dolaşıyor, şehidlere müjdeler veriyordu:

"Allahü teâlânın Resulü de şahiddir ki, siz kıyamet günü Allahü teâlânın huzurunda şehid olarak haşrolunacaksınız!"

Daha sonra, yanındakilere dönüp;"Bunları ziyaret ediniz. Kendilerine selam veriniz. Allahü teâlâya yemin ederim ki, kim bunlara bu dünyada selam verirse, kıyamette bu aziz şehidler kendilerine mukabil selam vereceklerdir."

Mus'ab bin Umeyr hazretlerine kefen olacak bir şey bulamadılar. Kendi kaftanı mübarek vücudunu tam örtmüyordu. Baş tarafına örtseler ayakları, ayak tarafına örtseler başı açıkta kalıyordu. Habib-i ekrem efendimiz; "Baş tarafını kaftanla, ayaklarını ise ızhır otu ile örtünüz" buyurdular.

Hayatını İslâm'a hizmetle geçiren ve bu uğurda şehidlik mertebesine kavuşan bu mutlu sahabi, dünyadan yarım kefen ile ayrıldı.

Diğer şehidler, namazları kılınıp, kanlı elbiseleri ile ikişer üçer bir kabre konarak defnedildiler. Uhud gazasında yetmiş şehid verilmişti. Bunlardan altmış dördü

Ensardan, altısı Muhacirlerden idi.

Eshab-ı kiramın çoğunun akrabaları şehid olmuştu. Bu sebeple, gönülleri yaralı idi. Kalanları teselli için, Habib-i ekrem efendimiz buyurdular ki;

"Vallahi, Eshabımla birlikte ben de şehid olup, Uhud dağının bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim. Kardeşleriniz şehid oldukları zaman, Allahü teâlâ onların ruhlarını yeşil kuşların kursaklarına koydu. Onlar, Cennet'in ırmaklarına gelir, sularından içerler. Meyvelerinden yerler. Cennet'in dört bir bucağını seyrederler.

Gülistanlarında uçarlar.

Daha sonra Arş-ı ala altına asılan, altun kandillerin içine girip akşamlarlar. Onlar, böyle yiyecek ve içeceklerin hoşluğunu, güzelliğini görünce; "Keşke, Allahü teâlânın, bize neler ikram ettiğini kardeşlerimiz bilselerdi de, cihaddan çekinmeseler, çarpışmaktan korkup, düşmandan yüz çevirmeselerdi" derler.

Allahü teâlâ da; "Ben sizin ahvalinizi onlara bildiririm" buyurdu.

Ve ayet-i kerime indirip mealen şöyle buyurdu:

"Sakın Allahü teâlânın yolunda şehid olanları ölüler sanmayınız! Doğrusu onlar, Rableri katında diridirler. Öyle ki, Allahü teâlânın kendilerine verdiği, ihsan ettiği şehidlik mertebesiyle, hepsi de sevinerek, Cennet nimetleriyle rızıklanırlar.

Arkalarından şehidlikle henüz kendilerine katılamayanlar hakkında da; "Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır" diye müjde vermek isterler. Onlar, Allahü teâlâdan gelen bir nimetle, hatta daha fazlasıyla sevinirler, Allahü teâlânın, mü'minlere olan mükafatını zayi etmeyeceği müjdesi ile neş'elenirler." (Al-i İmran suresi: 169-171) ... Allahü teâlâ, onlara görünüp;

"Ey kullarım! Canınız neyi çekiyorsa, söyleyiniz, size onu fazlasıyla tattırayım" buyurur. Onlar da;

"Ey Rabbimiz! Senin bize ihsan ettiğin nimetlerden daha üstün bir nimet yok ki, onu isteyelim. Biz, Cennet'te istediğimiz şeylerden yeyip duruyoruz. Ancak biz istesek; ruhlarımızın cesedlerimize geri çevrilip dünyaya döndürülmemizi ve senin yolunda çarpışarak tekrar öldürülmemizi isteriz" derler."

Sana yüz çevirenlerin cezalarını ver


Resulullah efendimiz ve Eshabı savaş meydanını dolaşıp şehidleri defnettiler. Artık burada yapılacak bir şey kalmamıştı. Derlenip toparlandılar. Cihad-ı fi sebilillah, yani Allahü teâlânın dinini yaymak için geldikleri Uhud'da, tarihin eşsiz bir gazası yapılmıştı.

Gözlerin göremeyeceği, hayalleri aşan Eshab-ı kiramın nice kahramanlıklarına şahid olunmuş, küffara bir ders daha verilmişti.Alemlerin Efendisi, mübarek

Eshabıyla, nurlu Medine'ye doğru hareket ettiler. Harre mevkiine geldiklerinde, Eshabını saf haline geçirip, mübarek ellerini kaldırarak, Allahü teâlâya yalvarmaya ve şöyle dua etmeye başladılar:

"Allah'ım! Hamd ve sena ancak sanadır. Allah'ım! Senin dalalette bıraktığını hidayete erdirecek, hidayete erdirdiğini de saptıracak yoktur...

Allah'ım! Bize imanı sevdir. Kalblerimizi iman ile süsle. Bizi, küfür, azgınlık ve taşkınlıktan nefret ettir. Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle.

Allah'ım! Bizleri Müslüman olarak yaşat ve Müslüman olarak öldür. Bizi, salihler ve iyiler zümresine ilhak eyle. Çünkü onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenlerdir, ne de dinlerinden dönenlerdir.

Allah'ım! Senin Resulünü yalanlayan, senin yolundan yüz çeviren, Peygamberinle harbeden kafirlerin de cezalarını ver! Onlara hak ve hakikat olan azabını indir!.. Amin!"

Eshab-ı kiram da, "Amin! Amin!" diyerek bu duaya iştirak ettiler.

Sevgili Peygamberimiz, Eshabıyla Medine'ye yaklaşmışlardı. Medine'de kalan kadınlar, çocuklar yollara dökülmüş, merak ve hüzun ile, gelen ordunun içinde

Kainatın efendisini görmeye çalışıyorlardı.

O'nun, cihanı aydınlatan nurlu yüzünü görünce, Allahü teâlâya hamd ediyorlardı. Sonra, gözler orduya takılıyor, babalar, efendiler, oğullar, dayı ve amcalar aranıyordu. Göremezlerse... gözyaşlarını tutamıyorlardı. Eshabının bu hüzünlü halini gören merhamet deryası Resul-i ekrem efendimiz de, çok üzülüyor, mübarek gözlerinden yaş akıtıyorlardı.

Bir ara Sa'd bin Mu'az hazretlerinin annesi Kebşe hatunun, Peygamber efendimize yaklaştığı görüldü. Uhud'da, oğlu Amr şehid olmuştu. Huzur-i saadete geldiğinde; "Anam-babam, canım sana feda olsun ya Resulallah! Elhamdülillah ki sen sağ salim olarak gördüm. Sen selamette olduktan sonra, bütün felaketler bana hiç gelir!" dedi.

Ciğerparesi oğlunu sormadı. Sevgili Peygamberimiz ona, oğlu Amr için baş sağlığı diledikten sonra; "Ey Sa'd'ın annesi! Sana ve onun ev halkına müjdeler olsun ki, onlardan şehid düşenlerin hepsi de Cennet'te toplandılar ve birbirlerine arkadaş oldular. Onlar, ev halkına da şefaat edeceklerdir" buyurdu.

Kebşe hatun; "Allahü teâlâdan gelen her şeye razıyız ya Resulallah! Bu müjdelerden sonra artık onlar için kim ağlar! Siz, geride kalanlar için dua buyurunuz" dedi.

Alemlerin efnedisi de; "Allah'ım! Onların kalblerinde bulunan üzüntüleri gider! Arkada kalanlarını da, geride kalmışların en hayırlısı eyle!" diye dua buyurdular.

Sonra da, "Ey Eshabım! Şimdi küçük cihaddan döndük, büyük cihada başlıyacağız" buyurdular.

Herkesin evlerinde istirahate çekilmelerini ve yaralıların yaralarını tedavi etmelerini tavsiye ettiler. Kendileri de yaralı idi. Doğruca, saadethanelerine gittiler.


Davete katılanlara büyük mükafat


Uhud savaşının ertesi günü... Sabah vakti... Daha yaralar kurumamış... Yorgunluklar geçmemiş... Bu halde iken, Resulullah efendimiz harekete geçti. " Hamra-ül Eset" tarafına yürüme karara verdiler.

Medine'den dört beş saat yürüyüşlük mesafesinde bir yer burası...

Resul-i ekrem efendimiz, Medine'ye dönen Müslümanların yorgunluğundan istifade edip, müşriklerin her an geri dönüp Medine'yi basabilecekleri ihtimaline karşı böyle bir tedbir aldı.

Müslümanların harpten dolayı zayıf düşmediğini bildirmek, düşmana göz dağı vererek Medine'ye tekrar dönmelerini önlemek için, Bilal-i Habeşi'ye;

"Resulullah, size düşmanı takip etmeyi emrediyor! Dün, Uhud'da bizimle beraber çarpışmaya katılanlar geleceklerdir, de!" buyurdu.

O da, Eshaba bu emri duyurunca, çoğu yaralı oldukları halde derhal hazırlandılar. Hatta ağır yaralı olan Abdullah ile Rafi isimli kardeşler, Resul-i ekrem efendimizin bu davetini işitir işitmez, bütün ağrı ve sızılarına rağmen;

"Resulullah ile gazaya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız yoksa?!" diyerek, mücahidlerin saflarına koştular.

Başta Allahın Resulü olmak üzere ve hepsi bir gün Uhud savaşına girmiş altıyüzden fazla sahabi derhal toplandılar.

Sevgili Peygamberimiz, hemen yola çıkıp şanlı Eshabıyla, müşrikleri takibe başladılar. Revha denilen mevkide, müşriklerin toplanarak, Medine'ye baskın yapmak ve Müslümanları yok etmek için karar aldıklarını öğrendiler.

Bu tedbirlerinin de, Peygamber efendimizin bir mucizesi olduğu ortaya çıktı.

Müşrikler, Resul-i ekrem efendimizin üzerlerine doğru geldiğini duyunca, korkarak, bulundukları yeri terk edip, Mekke'ye döndüler.

Peygamber efendimiz, onları Hamra-ül Esed denilen yere kadar takib ettiler. Müşriklerden iki kişi yakalandı. Burada üç gün kaldılar, sonra Medine'ye geri döndüler.

Allahü teâlâ, Hamra-ül Esed'e giden bu şerefli Eshabı, ayet-i kerimesinde mealen şöyle medhetti:

"Yaralandıktan sonra, yine Allahü teâlânın ve Peygamberinin davetine koşanlar ve hele onlardan iyilik edip fenalıktan sakınanlar için, çok büyük bir mükafat vardır" (Al-i İmran suresi: 172)

Bu harekatla, Resulullah efendimiz, etrafı sindirdiler ve Kureyş döküntülerinden Muaviye bin Mugiyre ile Bedir'de esir düşmüş iken fidyesiz salıverilenlerden, bir daha İslâm aleyhine hiçbir harekete katılmayacağını taahhüt ve sonra ahdine hıyanet eden bir şair öldürülerek cezası verildi.

Bu sefer beş gün sürdü... Beşinci gün geri dönüldü.

Uhud'da, sevgili Peygamberimizi öldürmeye yemin edenlerden İbn-i Kamia, Mekke'ye döndüğünde, bir gün koyunlarına bakmak için dağa çıkmıştı.

Dağın tepesinde koyunlarını buldu. İçlerinden bir koç, süratle koşarak İbn-i Kamia'ya toslamağa başladı. Vura vura İbn-i Kamia'yı parçalayarak öldürdü.

Abdullah Şihab-ı Zühri'yi de, Mekke'ye giderken, beyaz benekli bir yılan ısırarak öldürdü. Peygamber efendimize kasdedenlerin hepsi bir sene içinde cezalarını görüp Cehennemi boyladılar.