HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Hendek Savaşı


Hendek Savaşı


Hicretin beşinci yılı idi. Medine-i münevvereden sürülen fitne ve fesat kaynağı Yahudi Nadiroğulları, gruplara ayrılmış, bir kısmı Şam'a, bir kısmı da Hayber'e gitmişlerdi.

Fakat, İslâm'a ve Peygamber efendimize olan kin ve intikam duyguları kalblerini bürümüştü. Reisleri Huyey, kavminin ileri gelenlerinden yanına topladığı yirmi adamı ile Mekke'ye gitti.

Müşrikler ile görüşüp, sevgili Peygamberimizin mübarek vücudunu ortadan kaldırmak üzere anlaşmaya oturdular. Bu işi bitirinceye kadar hiç ayrılmadan yanınızda bulunacağız! dediler.

Müşrikler; "Bizim düşmanımıza düşman olanlar, bizim katımızda makbuldür. Fakat, size güvenebilmemiz için, putlarımıza tapmanız lazım. Ancak bundan sonra samimi olduğunuzu kabul edip, emin olabiliriz" dediler.

Gayelerine kavuşmak için dinlerini dahi veren Yahudiler, putların önünde yerlere kapandılar... Kitaplı kafir iken, kitapsız oldular. Sevgili Peygamberimizi ortadan kaldırmak ve din-i İslâm'ı yıkmak için yemin ettiler.

Müşrikler, derhal savaş hazırlığına başladılar. Komşu müşrik kabilelere de adamlar gönderdiler. Yahudiler de çeşitli kabileleri ikna etmek için harekete geçtiler.

Bazı kabilelere para ve hurma vad ederek silahlandırdılar. Müşrikler, Mekke civarından dört bin kişilik büyük bir kuvvet çıkarmıştı. Ebu Süfyan, Dar-ün-

Nedve'de sancak bağlayıp, Osman bin Ebi Talha'ya verdi. Orduda üçyüz at, bol sayıda silah ve binbeş yüz deve vardı.

Dörtbin kişilik müşrik ordusu, Merrazzahran'a geldiklerinde; Süleymanoğulları, Fezareoğulları, Gatafanlılar, Mürreoğulları, Esedoğulları gibi pek çok kabileler, altı bin kişilik yardımla müşrik ordusunun sayısını on bine çıkarmıştı. Bu, o zamana göre pek büyük bir kuvvet idi.

Öteden beri Resul-i ekrem efendimiz ile dost geçinen Huzaa kabilesi, derhal Medine'ye haber uçurmuş, on günlük yolu dört günde alan bir süvari, Peygamber efendimize, müşriklerin durumunu teferruatıyla haber vermişti.

İşlerini, Eshab-ı kiramla istişare ederek yapan sevgili Peygamberimiz, derhal sahabilerini toplayıp, durumu müzakere ettiler. Savaşın, nerede ve nasıl yapılması hususunda, her sahabi teklifini bildirdi.

Bu hey'et içinde bulunan Selman-ı Farisi hazretleri söz alıp; "Ya Resulallah! Bizde bir harb usulü vardır. Düşmanın, baskın yapma ihtimalinden korktuğumuz zaman, etrafımıza hendek kazarak savunma yapardık" dedi.

Bu usul, Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiramın hoşuna gitti ve bu şekilde düşmanla çarpışmağa karar verildi.

Peygamber efendimiz derhal, Eshabından bazılarını alıp, hendeğin nereye kazılması lazım geldiğini keşf ettiler. Medine'nin güney tarafı bahçelik olup, sık ağaçlarla kaplı idi. Müşriklerin buradan toplu hücuma geçmeleri ihtimali zayıftı. Sonra buranın müdafasını az bir kuvvet başarabilirdi. Sonunda, batı ve kuzey taraftaki arazide kazılmasına karar verildi.

Bu taraflardan hendek kazılacak yerler tesbit edildi. Eshab-ı kiramın herbirine üç metre kadar yer düşüyordu. Herkes hissesine düşen yeri iki adam boyunda (3,5 metre kadar) kazacak, hendek sür'atle koşan bir atın atlayamacağı kadar geniş olacaktı. Zaman azdı. Düşman, Mekke'den çıkmış, Medine'ye doğru yürümüştü. Hendeğin en kısa zamanda kazılması lazımdı.

İlk kazmayı Resulullah vurdu


Sevgili Peygamberimiz, başta bizzat kendisi olmak üzere, kahraman eshabıyla "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek, hendek için ilk kazmayı vurdular.

Herkes, bütün gayretiyle bir an önce hendeği kazmaya çalışıyordu. Hendekten çıkarılan topraklar zenbillerle bu tepenin etrafına dökülüyor, gelirken de düşmana atmak için Sel' dağından taşlar çekiliyordu. Zenbil bulamayanlar, eteklerinde toprak taşıyordu.

Sevgili Peygamberimiz de yoruluncaya kadar çalışıyordu. Bu hali gören Eshab-ı kiram, gayrete geliyor ve; "Canımız sana feda olsun ya Resulallah! Bizim çalışmamız yeter. Sen çalışma, istirahat buyur" demelerine rağmen; "Ben de çalışarak kazandığınız sevaba ortak olmak istiyorum" buyurarak cevap veriyorlardı.

O günlerde hava çok soğuktu. Ayrıca o sene kuraklık yüzünden kıtlık hüküm sürüyordu. Yiyecek bulmak da hayli güçtü. Alemlerin efendisi dahil olmak üzere, bütün Eshab-ı kiram müthiş bir açlık içinde bulunuyorlardı. Kendilerini güçlü hissetmeleri için, açlıktan karınlarına taş bağlıyorlar, midelerini sıkıştırarak yemek ihtiyacını gidermeye çalışıyorlardı.

Alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz, kendi açlığını düşünmüyor, Eshabının bu soğukta aç olarak çalışmasına ve çektiği zahmetlere çok üzülüyor, onlara acıyor ve; "Allah'ım! Ahıret hayatından başka (istenecek) bir hayat yoktur. Ya Rabbi! Ensar ile Muhacirlere magfiret eyle!" diyerek dua buyuruyorlardı.

Onlar da canlarından çok sevdikleri Habib-i ekrem efendimize; "Hayatımızın sonuna kadar Allahü teâlânın yolunda, din-i İslâm'ı yaymak için Resulullah efendimize tabi olduk" diyerek cevap veriyorlardı. Bu karşılıklı muhabbet; açlık, susuzluk gibi nice meşakkatleri kökünden söküp götürüyordu.

Hendek kazmak, her gün sabah erkenden başlıyor, akşama kadar sürüyordu. Bir gün kazı esnasında, Ali bin Hakem hazretleri ayağından yaralandı. Ata bindirerek Peygamber efendimizin huzuruna getirdiler. Alemlerin efendisi; "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek, onun ayağını sığadı. Efendimizin bir mucizesi olarak, bir anda ayağının kanı durdu ve ağrısı kesildi.

Hendek kazmaya devam ediliyordu. Eshab bir ara çok sert bir yerle karşılaştılar. Kazmak mümkün olmuyordu. Resul-i ekrem efendimize gelip, durumu bildirdiler.

Teşrif buyurarak hendeğe indiler. Bir kapla su istediler. Bir yudum alıp, tekrar kaba boşalttılar. Sonra suyu sert yere serptiler. Balyozu alıp, o yeri bir vuruşta kum gibi dağıttılar. Orası kolayca kazılır olmuştu. Bu vuruş esnasında, sevgili Peygamberimizin mübarek karnı açılınca, oradakiler, efendimizin açlıktan midesi üzerine taş bağladığını gördüler.

Resulullah efendimizin bu halini gören Cabir bin Abdullah hazretleri, huzura varıp; "Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah! İzin verirseniz eve kadar bir gidip geleyim" diyerek müsade istedi.

İzin aldıktan sonrasını hazret-i Cabir şöyle anlattı: "İzin verilince eve gelip hanımıma; "Resul aleyhisselamda öyle bir açlık hali gördüm ki, dayanılır gibi değil.

Evde yiyecek bir şeyler var mı?" diye sordum. O da; "Şu oğlaktan ve birkaç avuç arpadan başka bir şey yoktur" dedi.

Hemen oğlağı kestim. Zevcem de arpayı el değirmeninde öğütüp un haline getirdi. Sonra onu hamur yaptı. Eti çömleğe koyup, tandırda pişirmeğe başladı.


Hazret-i Cabir'in bereketli yemeği


Peygamber efendimizin açlığına dayanamayan, Hz. Cabir, evinde yemek hazırlatarak, hendek kazmakta olan Resulullaha gitti. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatır:

"Ya Resulallah! Çok az bir yemeğim var. Yanınıza bir iki kişi alıp bize yemeğe buyurun!" dedim.

Resulullah; "Yemeğiniz ne kadardır?" buyurdular. Söyledim. Bunun üzerine; "Hem çok, hem de güzel yemektir. Hanımına söyle, ben gelinceye kadar tandırdan ne et çömleğini ne de ekmeği çıkarsın" buyurdu.

Sonra mücahidlere dönüp; "Ey hendek halkı! Kalkınız! Cabir'in ziyafetine gideceğiz!" buyurdu.

Bu emir üzerine Eshab-ı kiram toplanarak Peygamberimizin arkasından yürümeğe başladılar. Ben hemen eve dönüp onları hanımıma anlattım ve; "Şimdi ne yaparız?" deyince, bana; "Resul aleyhisselam, yemeğin ne kadar olduğunu sormadı mı?" dedi. Ben de; "Sordu ve söyledim" dedim.

Hanımım; "Eshab-ı kiramı sen mi, yoksa Resulullah efendimiz mi davet etti?" diye sordu. "Resulullah davet etti" deyince; "Resul aleyhisselam daha iyi bilir" diyerek beni teselli eyledi.

Biraz sonra, Peygamber efendimizin nurlu cemali kapımızda göründü. Kalabalık olan sahabilere; "Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz" buyurdular...

Sahabi kardeşlerim, onar kişilik gruplar halinde oturdular. Nebiyyi muhterem, ekmeğin ve etin bereketlenmesi için dua buyurdu.

Sonra, çömleği tandırdan çıkarmadan kepçe ile içindekileri, aldığı ekmeklerin üzerine koyarak, Eshabına ikram ettiler.

Bütün Eshab doyuncaya kadar, böyle devam ettiler. Yemin ederim ki, yemek yiyen bin kişiden çok olduğu halde, ekmek ve et aynen duruyordu. Biz de yedikten sonra komşularımıza dağıttık.

Selman-ı Farisi hazretleri çok iyi hendek kazardı. Tek başına on kişinin yaptığı işi yapardı. O da arkadaşları ile kendisine ayrılan yeri kazarlarken, çok sert ve büyük, beyaz bir kaya ile karşılaştılar. Kırmak için çok uğraştılar. Fakat bütün emekleri boşa gitti.

Üstelik balyozları, kazma ve kürekleri de kırılmıştı. Hazret-i Selman, sevgili Peygamberimizin huzuruna varıp;

"Anam-babam, canım sana feda olsun ya Resulallah! Hendeği kazarken sert bir kayaya rastladık. Demirden yapılmış bütün aletlerimiz kırıldığı halde, yerinden bile oynatamadık" diyerek, durumu arzetti.

Habib-i ekrem efendimiz, saadetle oraya gelip balyoz istediler. Orada bulunan Eshab-ı kiram da neticeyi merakla bekliyorlardı. Peygamberlerin sultanı efendimiz, aşağı indiler. "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek, balyozu kaldırıp, kayaya öyle bir vurdular ki, bu çarpmadan, her tarafı aydınlatan bir şimşek çaktı ve kayadan bir parça koptu.

Resul-i ekrem efendimiz; "Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdiler. Bunu işiten Eshab da tekbir getirdi. Sonra ikince defa balyozu vurdular. Yine her tarafı aydınlatan bir şimşek!.. Ve kayadan kopan parçalar...

Sevgili Peygamberimiz yine; "Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdiler. Bunu Eshab-ı kiram takip etti. Balyoz üçüncü defa indiğinde, her tarafı aydınlatan bir şimşek daha çakmış ve kaya parça parça olmuştu.

Alemlerin efendisi yine; "Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdi. Şerefli Eshabı da O'na uydu.


İran, Şam ve Yemen'in fetih müjdesi


Maksat hasıl olunca, hazret-i Selman, elini uzattı. Sevgili Peygamberimiz hendekten yukarı çıktılar.

Selman-ı Farisi; "Anam- babam, canım sana feda olsun ya Resulallah! Ömrümde hiç görmediğim bir şeyi şimdi gördüm. Bunun hikmeti nedir?" deye sordu.

Peygamber efendimiz, Eshabına dönüp; "Selman'ın gördüğünü sizler de gördünüz mü?" buyurdular.

Onlar da; "Evet ya Resulallah! Balyozu kayaya vurduğunuz zaman, şiddetli bir şimşeğin çaktığını gördük. Sen tekbir getirince biz de tekbir getirdik" dediler.

Peygamber efendimiz de; "Önceki darbenin ışığında kisranın (Medayin'deki) köşkleri bana göründü. Cebrail (aleyhisselam) gelip; "Ümmetin, o beldelere sahib olurlar" diye haber verdi.

İkinci darbede Rum vilayetinin (Şam'ın) kızıl köşkleri göründü. Cebrail (aleyhisselam) gelip; "Ümmetin, o diyara da sahib olur" dedi.

Üçüncüsünde, San'a'nın (Yemen'in) köşkleri göründü. Cebrail (aleyhisselam); "O yere de ümmetin malik olur" diye haber verdi." buyurdu.

Sonra Kainatın sultanı, Acem kisrasının Medayin'deki sarayını tarif edince, oralı olan hazret-i Selman;

"Canım sana feda olsun ya Resulallah! Seni, hak din ve Kitab'la gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, o köşkler aynen anlattığınız gibidir. Senin, Allahü teâlânın Resulü olduğuna şehadet ederim" dedi.

Peygamber efendimiz; "Ey Selman! Şam, muhakkak fethedilecektir. Herakliyüs, memleketinin en ücra yerine kaçacaktır. Siz, Şam'ın her tarafına hakim olacaksınız. Size, hiç kimse karşı koyamayacaktır. Yemen, muhakkak fethedilecektir. Şu "Diyar-ı Meşrik" de muhakkak fethedilecek ve kisra öldürülecektir.

Allahü teâlâ bu fetihleri benden sonra size nasib edecektir" buyurdular.

Selman-ı Farisi hazretleri; "Resulullah efendimizin, bu müjdelerinin hepsinin gerçekleştiğini gördüm" diye haber verdi.

Düşman artık gelmek üzereydi. Hendek son süratle kazılıyor ve bir an önce bitirilmeye çalışılıyordu. Mücahidler zaruret halinde, Peygamber efendimizden izin alarak işi bırakıyorlar, ihtiyaç giderildikten sonra yeniden işlerinin başına koşuyorlardı.

Münafıklar gayet gevşek davranıyor, istedikleri zaman işe geliyor, istedikleri zaman izin almadan bırakıp gidiyorlardı. Ayrıca Eshabın bu şekildeki çalışması ile alay ediyorlar, Peygamber efendimizin verdiği müjdelere bile, "Biz, düşman korkusundan hendeklere sığınıyoruz. O ise bize Yemen, Rum ve Fars ülkelerinin köşklerini vad ediyor. Sizin bu halinize şaşıyoruz!.." diyorlardı.

Bunun üzerine, mücahidler için inen ayet-i kerimede, mealen buyruldu ki: "Gerçek mü'minler, ancak o kimselerdir ki, (İhlas ile) Allahü teâlâya ve Resulüne iman edenler ve toplu bir iş için, O'nun (Resulullah'ın) maiyyetinde bulundukları vakit, O'ndan izin almadıkça, bırakıp gitmeyenlerdir. O halde (ey Habibim!)

Senden izin isteyenler, Allahü teâlâya ve Resulüne iman edenlerdir..." (Nur suresi: 62)


Münafıkların hali bildirildi


Hendek savaşına hazırlık için hendek kazılırken, münafıklar gizliden gizliye Allahın Resulü ve vadettikleri ile alay ediyorlardı. Bir fırsat bulup, bahane uydurup hendek kazmaktan kaçıyorlardı.

Bunların bu halini Cenabı Hak, ayet-i kerime göndererek, Habibine ve onun Eshabına bildirdi.

Münafıklar için inen ayet-i kerimelerde mealen buyruldu ki:

"Allahü teâlânın Resulünün davetini, kendi aranızda birbirinizi davetiniz gibi tutmayın, davetine hemen koşun ve izinsiz ayrılmayın! İçinizden, birbirinizi siper ederek gizlice kaçanlarınızı, Allahü teâlâ muhakkak biliyor.

O'nun emrinden uzaklaşıp gidenler, dünyada fitneye, ahırette de elem verici bir azaba uğramaktan sakınsınlar!

Dikkat ediniz! Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de Allahü teâlânındır. O, sizin, hangi inanç üzerinde (mü'min veya münafık) olduğunuzu ve (münafık ve kafirlerin) kendisine döndürülecekleri kıyamet gününü de biliyor.

Allahü teâlâ onların dünyada yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allahü teâlâ her şeyi bilir." (Nur suresi: 63,64)

Hendeği kazma işine başlayalı altı gün olmuştu. Herkes işini, kendine düşen miktar kadar hendeği layıkıyla bitirmişti.

Ancak bir yer, zaman yetmediği için geniş ve derin kazılamamıştı. Peygamber efendimiz burası için endişelerini belirttiler; "Müşrikler, buradan başka bir yerden geçemezler" buyurdular. Buraya nöbetçiler koydular.

Müşrik ordusunun Medine'ye çok yaklaştığı sırada, Yahudi Nadiroğullarının reisi Huyey, Kureyş ordu kumandanına; "Medine'deki Kureyza Yahudilerinin

Müslümanlarla antlaşma halinde olduklarını, ancak onların reisi Ka'b bin Esed'i aldatıp, kendi saflarına çekebileceğini bildirdi.

Kumandan da; "Ey Huyey! Hemen Ka'b bin Esed'e git. Müslümanlar ile yaptıkları antlaşmayı bozup bize yardım etsinler" dedi.

Bu antlaşmanın maddelerinden biri, "Medine'ye bir düşman ordusu taarruz ederse, Müslümanlarla birlik olup, düşmana karşı koymak" idi.

Yahudi Huyey, müşrik ordusundan ayrılıp, gece, beni Kureyza reisi Ka'b'in evine geldi. Kapıyı çalıp kendisini tanıttı ve;

"Ey Ka'b! Kureyş'in bütün ordusunu, Kinane ve Gatafanoğulları gibi nice kabileleri on bin kişilik bir ordu halinde getirmiş bulunuyorum. Artık Muhammed ve

Eshabı kurtulamıyacaktır. Onları tamamen imha edinceye kadar, Kureyşlilerle buradan ayrılmamağa yemin ettik!.." dedi.

Ka'b; "Muhammed ve Eshabı öldürülemez de, Kureyş ve Gatafanlar ülkelerine dönüp gider ise, burada yalnız kalırız. Sonunda hepimizi öldürürler diye korkuyorum!.." diye endişesini bildirdi.

Huyey; "Bu korkunun gitmesi için Kureyş ve Gatafanlardan yetmiş kişi rehin istersin. Bu rehineler sende olduğu müddetçe, onlar buradan gidemezler. Şayet yenilip giderlerse, ben sizin yanınızdan ayrılmam. Size gelen felaket bana gelmiş olur" diyerek, Ka'b'ı sonra da diğer Yahudileri aldattı.

Müslümanlarla olan muahedeyi yırttırdı. Böylece antlaşma bozulmuş oldu.

Huyey, müşrik ordusuna dönüp durumu anlattı. Beni Kureyza'nın, Müslümanları arkadan vuracaklarını bildirdi.


One güzel vekildir


Hendek kazma işine başlanmasının yedinci günü, müşrikler on bin kişilik muazzam bir ordu ile Medine'nin batı ve kuzey tarafına gelip, ordugahlarını kurdular.

Bu ordugah, hendeğin kazıldığı yerde idi. Müşriklerin düşünceleri; bu muazzam ordu ile Medine'yi baştanbaşa yakıp yıkmak, Peygamber efendimizi ve

Eshabını ortadan kaldırıp, İslâmiyet'i yok etmekti. Bu, görünüşte karşı konması güç, muazzam ve pek büyük bir ordu idi.

Müşrikler, hayallerinden geçirmedikleri hendek engelini görünce, şaşkına döndüler, moralleri bozuldu. Çünkü, hendek iyi bir atın süratle koşarak atlayamayacağı genişlikte idi. İçine düşen bir kimse de kolayca çıkamazdı. Hele zırhlı bir kimsenin yukarı tırmanarak çıkması çok zordu.

Müşriklerin geldiğini haber alan sevgili Peygamberimiz, derhal altı gündür durmadan çalışarak yorgun düşen Eshabını toplayıp, hendeğin bu tarafında Sel dağı eteklerine karargahını kurdu.

Arkalarında Sel dağı ve Medine bulunuyordu. Önünde hendek ve ötesinde düşman...

Yine İbn-i Ümm-i Mektum, Medine'de Peygamber efendimizin vekili olarak bırakıldı. Kadınlar ve çocuklar hisarlara yerleştirildi. Üç bin kişilik İslâm ordusunun otuz altı süvarisi vardı...

Sancakları, Zeyd bin Harise ile Sa'd bin Ubade hazretleri taşıyordu. Resullah efendimizin deriden yapılmış çadırı, Sel dağının eteğinde kuruldu.

Yine nice kahramanlıklar gösterecek olan Eshab-ı kiram, dikkatle düşmanın hareketlerini takib etmeğe başladı.

Bu sırada, sevgili Peygamberimizin huzuruna gelen hazret-i Ömer üzücü bir haber verdi:

"Ya Resulallah! İşittiğime göre, Kureyza Yahudileri aramızdaki antlaşmayı bozmuşlar ve bize karşı harbe hazırlanıyorlarmış!" dedi.

Beklenilmeyen bu habere, Alemlerin efendisi; "Hasbünallahü ve ni'mel vekil- Allahü teâlâ bize yeter. O ne güzel vekildir" diyerek mukabelede bulundular.

Çok müteessir olmuşlardı. Şimdi İslâm ordusu, iki ateş arasında kalmıştı. Kuzey ve batıda müşrik orduları, güney doğuda Yahudiler bulunuyordu.

Resulullah efendimiz, Zübeyr bin Avvam hazretlerini Kureyza oğullarının kalesine gönderdi.

Hazret-i Zübeyr gidip, durumu öğrendi. Gelince; "Ya Resulallah! Onları, kalelerini tamir, harp talimleri ve manevraları yaparken gördüm. Ayrıca hayvanlarını da derleyip toparlıyorlardı" diyerek, gördüklerini anlattı.

Bunun üzerine Habib-i ekrem efendimiz; Sa'd bin Mu'az, Sa'd bin Ubade, Havvat bin Cübeyr, Amr bin Avf, Abdullah bin Revaha'yı , Kureyza oğullarına nasihat edip antlaşmayı yenilemeleri için gönderdi.

Vazife verilen bu beş sahabi, Kureyza Yahudilerinin kalesine gidip, onlara nasihat ettiler. Fakat, nasihat kar etmiyordu. Ayrıca hakaret etmeye de başlamışlardı.

Son söz olarak; "Kardeşlerimiz Nadiroğullarını, yurtlarından sürüp çıkarmakla, bizim, kolumuzu-kanadımızı kırdınız. Muhammed de kim oluyormuş! O'nunla aramızda hiçbir söz ve antlaşma yoktur. Peygamberinizin üzerine hep birden saldırıp, öldürmek için and içmiş bulunuyoruz. Kardeşlerimize muhakkak arka çıkıp, yardımcı olacağız!.." dediler.


Cenab-ı Hak zafer vadetti


Sa'd bin mu'az hazretleri ve arkadaşları Resulullah efendimizin huzuruna gelip, herkesin anlayamacağı şekilde kapalı olarak, haberin doğru olduğunu ve ikna edilemediklerini anlattılar.

Peygamber efendimiz; "Haberinizi gizli tutun. Ancak bilene açıklayın. Çünkü harp, tedbir ve aldatmadan, hileden ibarettir" buyurdular.

Eshab-ı kiram, Peygamber efendimizin, nasıl hareket edeceklerini merak ediyorlardı.

Biraz sonra Kainatın sultanı, kahraman Eshabının yanını teşrif etti ve; "Allah ekber! Allahü ekber!" diyerek tekbir getirdi.

Bunu işiten şanlı sahabiler, hep bir ağızdan tekbir getirerek, cenab-ı Hakk'ın ism-i şerifinin yüceliğini bildirip, hendeğin ötesinde kum gibi kaynayan küffarın kalbine korku saldılar.

Müşrikler, tekbirleri işitince; "Muhammed ve Eshabına, herhalde sevindirici bir haber geldi" dediler. Peygamber efendimiz, Eshabına; "Ey Müslüman cemaati!

Allahü teâlânın fetih ve yardımı ile sevininiz!" buyurarak, muzaffer olacaklarının müjdesini verdi.

Şanlı Eshab, şimdiye kadar küçük birlikler halinde bir çok gazada bulunmuşlar, Bedir ve Uhud gazalarına katılmışlardı. Sayıca ve kuvvetçe çok olan müşrikleri, Allahü teâlânın izni ve Resul-i ekrem efendimizin duası bereketiyle her defasında hezimete uğratmışlardı.

Başlarında, varlıkların "Baş tacı" olduktan sonra, yapamayacakları iş, katlanamayacakları sıkıntı olamazdı...

Bütün bu olumsuzlara ilaveten hava soğuk, kıtlık şiddetli, açlık ziyade idi... Peygamber efendimiz dahil, bir çokları mübarek karınlarına taş bağlamışlardı.

Karşıda her türlü imkana sahip düşman, kum gibi kaynıyordu!.. Fakat şanlı Eshab için, düşmanın çokluğu ve çekilen sıkıntıların ehemmiyeti yoktu...

Allahü teâlâ en güzel vekildi... O'na bağlanmışlar, O'na dayanmışlar, O'na sığınmışlardı.

Kureyş'in önde gelen kumandanları ve Kureyş'le beraber gelen diğer kabilelerin liderleri umumi taarruza geçmek için bir karar vermeden önce, hendeğin etrafında, geçebilecekleri bir yer araştırmaya başladılar.

Hendeği bir baştan öbür başa kadar dolaştılar. Nihayet aceleden yarım kalan dar yerde durup, buradan hücum etmenin uygun olacağında karar kıldılar.

Müşrik askerleri de kumandanlarının peşinden hareket ediyorlar, bir hendeğe, bir de şanlı Eshaba bakıp şaşırıyorlardı:

"Yemin ederiz ki, bu, Arabların başvurduğu bir usul değildir. Muhakkak bunu, o Farslı adam tavsiye etmiştir!" diyorlardı.

Kureyşli kumandanlar, hendeğin dar yerini gösterip" Buradan karşıya kim atlayıp geçebilir " diye sorduğunda, içlerinden beş atlı ortaya çıktı.

Bunlar teke tek vuruşmak üzere hendeğin karşı tarafına geçeceklerdi.

Şanlı Eshab-ı kiram dikkatle bu beş atlıyı takip etmeye başladılar. Atlılar hız almak için geriye çekildiler. Sonra atların başını hendeğin en dar yerine çevirip hızlandırdılar.

Seçilen bu beş atlı süratle gelip, karşı tarafa atladılar. Hemen bunların arkasından gelen pek çok atlı, hendeğe takılıp karşıya geçemediler. Hendeğin öbür tarafında kaldılar.


Allahım, sen onu muhafaza eyle


Bu geçenler içinde Amr bin Abd adında çok güçlü bir kimse vardı. Tepeden tırnağa kadar zırh giymiş, heybetli bir görünüşü vardı. Görünüşte kalblere korku salan bu adam, mücahidlere karşı; "Benimle çarpışabilecek bir kimse varsa meydana çıksın?.." diye bağırdı.

Bu sırada hazret-i Ali'nin, sevgili Peygamberimizin huzuruna çıkarak; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Onunla ben çarpışayım" diyerek izin istediği görüldü.

Üzerinde zırhı dahi yoktu. Eshab-ı kiram, ona gıbta ile bakıyordu. Sevgili Peygamberimiz, kendi mübarek zırhını çıkarıp, hazret-i Ali'yi giydirdiler. Kılıcını ona kuşattılar. Mübarek başlarından sarığını çıkarıp, onun başına bizzat kendi elleriyle sardılar. Sonra da;

"Allah'ım! Bedir gazasında amcamoğlu Ubeyde, Uhud gazasında amcam Hamza şehid oldular. Yanımda kardeşim ve amcam oğlu olan Ali kaldı. Sen onu muhafaza eyle. Ona yardımını ihsan eyle. Beni yalnız başıma bırakma!" diyerek dua etti.

Eshab-ı kiram; "Amin!" dediler...

Dualar ve tekbirler arasında yaya olarak ilerliyen Allahü teâlânın arslanı, atının üzerinde, bir heyula gibi duran Amr bin Abd'ın karşısına dikildi. Gözlerinden başka her tarafı zırhlarla kaplı olan Amr, bu kahramanı tanıyamadı ve kim olduğunu sordu.

O da; "Ben, Ali bin Ebi Talib'im" diyerek kendini tanıtınca, Amr; "Ey kardeşimin oğlu! Baban, benim dostumdur. Bu sebeple senin kanını dökmek istemem.

Benim karşıma çıkacak amcalarından biri yok mu?" diyerek güya ona acıdı.

Hazret-i Ali ise; "Ey Amr! Vallahi, ben senin kanını dökmek isterim. Yalnız, ikimizin de eşit durumda olması lazım gelmez mi? Yiğitliğin şanına da bu yakışmaz mı? Halbuki, ben yayayım, sen ise atlısın!.." diyerek onu tahrik etti.

Bunu işiten Amr'ın, yiğitlik damarı kabarıp derhal atından indi ve atının bacaklarını kılıçla doğradıktan sonra, hiddetle hazret-i Ali'nin karşısına geçti.

Hamle yapmak üzere iken, Allahın arslanı; "Ey Amr! İşittim ki, sen, Kureyş'den bir kimse ile karşılaştığında, onun iki dileğinden birini yerine getireceğine yemin etmişsin. Bu doğru mu?"diye sordu.

O da; "Evet, doğrudur" diye cevap verince, bu defa; "O halde, birinci isteğim; senin, Allaha ve Resulüne iman edip, Müslüman olmandır!" diyerek imana davet etti.

Bunu duyan Amr, kızdı ve; "Geç bunu! Bu bana lazım değil!" dedi. Hazret-i Ali; "İkinci isteğim, çarpışmayı bırakıp, Mekke'ye dönmendir. Zira Resul aleyhisselam, düşmana galip gelirse, sen bu hareketinle O'na yardım etmiş olursun!.." dedi.

Amr, bütün teklifleri ret etti. Vuruşmaktan başka çare kalmamıştı artık...

Hazret-i Ali, Amr'ın işini bitirdi


Hendek savaşı başlamak üzere... Hazret-i Ali'nin kan dökülmemesi teklifini kabul etmeyen, Amr; " Ben intikam almadıkça koku sürünmeyeceğime yemin ettim. Başka bir dileğin var mı? diye sordu.

Hazret-i Ali; "Ey Allahü teâlânın düşmanı! Artık seninle çarpışmaktan başka bir şey kalmadı!" dedi.

Amr, bu sözlere gülüp; "Hayret doğrusu! Arab diyarında karşıma çıkabilecek bir yiğidin olduğu, hatırımdan geçmezdi! Ey kardeşimin oğlu! Yemin ederim ki, ben seni öldürmek istemem. Zira, baban, benim dostumdu. Ben karşıma, Kureyş eşrafından Ebu Bekir gibi, Ömer gibi bir kimse isterdim" dedi.

Hazret-i Ali; "Öyle olsa da, ben seni öldürmek için buraya çıktım" deyince, Amr'ın kanı başına sıçradı. Kılıcını kaldırmasi ile indirmesi bir oldu. Böyle bir şeyi bekleyen Allahü teâlânın arslanı, şimşek gibi yana sıçrayıp, hamleyi kalkanıyla karşıladı.

Fakat Amr, bunun gibi nice kalkanlar parçalamıştı. Onun vuruşuna en güçlü kalkanlar bile dayanamazdı. Nitekim, şimdi de öyle oldu. Hazret-i Ali'nin kalkanı parçalandı, ayrıca kılıç, başını sıyırıp yaraladı.

Hamle sırası hazret-i Ali'ye gelmişti; "Ya Allah!" diyerek Zülfikar'ı, Amr'ın boynuna indirdi. İndirmesi ile İslâm ordusunda; "Allahü ekber! Allahü ekber!" sadaları yeri göğü inletmeye, küffar ordusunda feryadlar yükselmeğe başladı.

Evet, Nebilerin sultanı varlıkların baş tacının duası kabul olmuştu. İnsan azmanı Amr, yere serilmiş, gövdesinden oluk gibi kan boşanırken, kafası miğferiyle birlikte uçmuştu.

En çok güvendikleri Amr'ın yere serildiğini gören arkadaşları, derhal hazret-i Ali'ye saldırdılar. Bunu gören Eshab-ı kiram, oraya koştular. Zübeyr bin Avvam ,

Nevfel bin Abdullah'ı yaralayıp atıyla birlikte hendeğe düşürdü.

Hazret-i Ali, hendeğe inip Nevfel'in işini bitirdi. Diğerleri hendeği zor geçip geriye kaçtılar. Müşrik ordusu baş kumandanı ise, daha harbin başında büyük bir ümitsizliğe düşmüştü.

Artık harbin şekli tayin olmuştu. Hendek, göğüs göğüse çarpışmayı engelliyordu. Ok atışlarıyla birbirlerine zayiat vermeğe uğraştılar. Bu hareket, neticeyi uzatmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Müşrikler, bu şekilde galip gelemeyeceklerini anlayıp, hendeğin her tarafından hücuma geçmenin en uygun bir yol olacağına karar verdiler ve saldırıya geçtiler.

On bin kişilik koca düşman ordusu, hendeği geçmek için uğraşıyor, üç bin kişilik şanlı İslâm ordusu ise, okla, taşla onları hendekten geçirmemeğe gayret ediyordu. Müthiş bir mücadele başlamıştı. Bu mücadele akşama kadar sürdü.

Resul-i Ekrem efendimiz, gece, hendeğin çeşitli yerlerine nöbetçiler yerleştirdi. Kendisi de dar olan yerde nöbet tutmağa başladı. Medine'ye beş yüz kişilik bir devriye kuvveti göndererek, sokaklarda yüksek sesle tekbir getirmelerini emretti. Böylece Yahudilerden veya Kureyş müşriklerinden gelecek bir tehlike, zamanında önlenecek, kadınlar ve çocuklar korunacaktı.

Kureyza Yahudileri ise, Huyey bin Ahtab'ı müşriklere gönderip, gece baskınları yapmak üzere iki bin kişilik bir kuvvet istediler. Geceleri, savunmasız kalan kadın ve çocuklara saldıracaklardı.

Fakat mücahidlerin sabahlara kadar devriye gezmeleri; "Allahü ekber!" nidalarıyla tekbir getirmeleri, kalplerine büyük bir korku salmıştı. Kalelerine çekilip, fırsat beklemeğe başladılar.


Sıkıntılar muhakkak kaldırılacak


Müslümanlar, hendek boyunca müşriklerle canla başla mücadele ederken, Yahudiler arkadan vurmak için fırsat kolluyorlardı... Bir gece Kureyzaoğullarının ileri gelenlerinden Gazzal, yanına on kişilik bir birlik ile, Peygamber efendimizin halası Safiyye validemizin bulunduğu eve kadar gelmeyi başardı.
İçerde kadınlar ve çocuklar vardı. Kendilerini koruyacak bir tek silahları bile yoktu. Yahudiler, önce ok atmaya, sonra da içeri girmeye çalıştılar. İçlerinden biri, iç avluya geçmeyi başardı ve içeri girmek için etrafı kontrol etmeye başladı.

Bu sırada sevgili Peygamberimizin kahraman halası, yanındakilere hiç ses çıkarmamalarını tenbih ettikten sonra, aşağı inip, kapının yanına geldi. Bir tülbent ile başını sıkıca sarıp, bir erkek görünümüne girdikten sonra, eline bir sırık alıp, beline bir bıçak yerleştirdi.

Yavaşça kapıyı açıp o Yahudinin arkasına yaklaştı ve elindeki sırığı şiddetle başına indirdi. Hiç vakit kaybetmeden yere düşen Yahudiyi öldürdü.

Sonra öldürülen Yahudinin başını dışarıda ok atmakla meşgul olan Yahudilere fırlattı. Arkadaşlarının kesik başını ayakları altında gören Yahudiler, büyük bir korkuya kapılıp, kaçmağa başladılar.

Bir taraftan da; "Bize, Müslümanlar evlerinde hiçbir erkek bırakmaksızın, hepsini harbe göndermişler, şeklinde haber verilmişti!.." diye söyleniyorlardı.

Harp, sabahleyin hendek etrafında yine aynı şiddetle devam etti. Oklar havada vınlıyarak uçuşuyordu. Alemlerin efendisi, şanlı Eshabına;

"Varlığım yed-i kudretinde bulunan Allahü teâlâya yemin ederim ki, karşılaştığımız sıkıntılar, üzerinizden muhakkak kaldırılacak ve sizler feraha çıkarılacaksınız" buyurdu.

Onlara sabretmelerini tavsiye etti ve zaferin, inananlara ait olacağını müjdeledi. Bu müjdeyi alan kahraman sahabiler, açlık, kıtlık gibi sıkıntıları unutup canla, başla çalıştılar. Hendekten bir müşrikin bile geçmesine meydan vermediler.

Eshab-ı kiramın önde gelenlerinden Sa'd bin Mu'az hazretleri, büyük bir kahramanlık göstererek savaşıyordu. Savaş sırasında, Hibban bin Kays bin Araka adlı bir müşrikin attığı ok ile kolundan yaralandı.

Ok, atar damara isabet edip, çok kan kaybına sebep oldu. Hazret-i Sa'd, yaralı bir halde, etrafındakilerin kanı durdurmak için uğraştıklarını görerek, durumunun ciddi olduğunu anladı.

Ve; "Ya Rabbi! Kureyş harbe devam edecekse, bana ömür ihsan eyle. Çünkü ben, Resulüne eziyet eden, O'nu yalanlayan bu müşriklerle savaşmaktan hoşlandığım kadar, başka hiçbir şeyden hoşlanmıyorum. Eğer aramazdaki harb sona eriyorsa, beni şehidlik mertebesine yükselt. Fakat, Beni Kureyza'nın akıbetini görmeden ruhumu kabzetme" diyerek dua etti. Duası kabul olunup, kanı kesildi.

Eshab-ı kiram arasında çarpışıyor görünen Abdullah bin Übey gibi münafıklar ise, gayet ağırdan alıyor, ileri hatlara yaklaşmıyorlardı. Ayrıca, mücahidlerin morallerini bozmak için ellerinden geleni yapıyor; "Muhammed size, Kayser ve Kisra'nın hazinelerini vad edip duruyor. Halbuki, şu anda hendek içinde hapsolmuşuz. Korkumuzdan abdest bozmağa bile gidemiyoruz. Allah ve Resulü, bizi aldatmaktan başka bir şey yapmıyor, vadetmiyor!.." diyerek fitne çıkarmaya çalışıyordu.

Sıkıştıkları zaman, evlerine düşmanın saldırabileceğini bahane edip vazife yerlerini terkediyorlardı. Münafıkların bu hareketleri de ayrı bir dert ve ayrı bir sıkıntı oluyordu.


Şavaşın şiddetinden namaz kılamadılar


Hendek savaşında, müşrik ordusu, bir an önce neticeye varmak için bütün güçünü harcıyor... Fakat şerefli sahabilerin kahramanca müdafaları karşısında, hiçbir varlık gösteremiyorlar...

En çok saldırdıkları yer, dar geçit idi. Sevgili Peygamberimiz, buradan ayrılmıyor, Eshabını savaşa tevşik ediyordu. Peygamber efendimizin yanı başında harb etmek şerefine kavuşmak isteyen Eshab-ı kiram, gaza meydanında görülmemiş kahramanlıklar gösteriyorlardı.

Bir ara müşriklerin, şiddetli bir ok atışına başladıkları görüldü. Bütün hedef, Kainatın sultanının bulunduğu çadır idi. Sevgili Peygamberimizin mübarek vücudlarını bir zırh örtüyordu. Mübarek başlarında ise miğferleri vardı.

Çadırın önünde dimdik duruyorlar, harbin seyrine göre Eshabına emirler veriyorlardı. Müşrikler, bazan en zayıf görünen yere birden yükleniyorlar, mübarek sahabiler oraya koşup, din düşmanlarını püskürtünceye kadar, aşk ile çarpışıyorlardı.

Bu görülmemiş mücadele pek şiddetli oluyor, kahraman sahabiler, çarpışmaktan, yan tarafa bakacak zaman bulamıyorlardı. O gün, sabahla başlayan bu mücadele, geç saatlere kadar devam etti.

Namaz vakitleri geldikçe, şanlı sahabiler; "Ya Resulallah! Namazımız kılamadık" diyorlar, alemlerin efendisi, Kainatın sultanı, büyük bir üzüntü içinde; "Vallahi ben de kılamadım" buyuruyorlardı.

Yatsı sıralarında, ibadetlerini yaptırmayan müşrik sürüsünü, pek şiddetli bir saldırı ile geriye püskürtüp, dağıttılar. Bu dağınıklıktan kurtulamayan Kureyşliler ve

Gatafanlılar, geceyi geçirmek üzere karargahlarına çekildiler.

Mücahidler de sevgili Peygamberimizin çadırana doğru yürüdüler. O zaman, alemlere rahmet olarak gönderilen Fahr-i alem efendimiz, beddua etmek adet-i şerifleri değil iken, namaz için dayanamamışlar;

"Onlar, nasıl güneş batıncaya kadar uğraştırıp bizi namazımızdan alıkoydular ise, Allahü teâlâ da onların evlerine, karınlarına ve kabirlerine ateş doldursun!" buyurarak, müşriklere bedduada bulundular.

Kazaya kalan öğle, ikindi ve akşam namazlarını kıldıktan sonra, yatsı namazını kıldırdılar.

Müşrikler, İslâm'ı tamamen ortadan kaldırmak için yaptıkları bu mücadelelerinden sonra, Müslümanların gündüz mağlub edilemeyeceğini anladılar.

Onlara göre tek çare aynı şiddetle gece baskınları tertiplemekti. Müslümanlar ancak bu şekilde yenilebilirdi. Bu kararlarını hemen tatbikata koyup, Yahudi

Kureyza oğullarıyla birlikte gece baskınları yapmaya başladılar.

Askerlerini gruplara ayıran müşrikler, nöbet ve sıra ile hücuma geçiyorlardı. Bu hal günlerce devam etti. Başta sevgili Peygamberimiz ve kahraman Eshab-ı kiram; aç, uykusuz, yorgun oldukları halde müdafaya devam ettiler.

Hiçbir düşman askerini hendekten bu tarafa geçirmediler. Canla başla yapılan bu müdafa, daha önce yapılan bütün gazalardan daha korkulu, daha şiddetli, daha sıkıntılı ve daha zahmetli idi.

Günlerdir çarpışmakta olan müşriklerde, yiyecek sıkıntısı baş göstermeye başladı. Bu sebeple müşrikler, Kureyza Yahudilerinden erzak yardımı istediler.

Yahudiler, derhal yirmi deve yükü buğday, arpa, hurma ve hayvanlar için saman yükleyip teslim ettiler. Kahraman Eshab, bunu haber alınca, üzerlerine yürüdüler, kanlı bir çarpışmadan sonra, müşrikleri kaçırtarak yüklü develeri Peygamber efendimize teslim ettiler ve çok duaya mazhar oldular.


Ya Rabbi! zafer ihsan eyle


Kainatın sultanı efendimiz, bir aya yakın devam eden Hendek savaşındaki, bu şiddetli çarpışmada, pek güç durumlarda kalan kahraman Eshabına acıyor, onlara, babalarından kat kat fazla şefkat gösteriyordu.

Şanlı Eshabının gösterdiği bu insan üstü gayretlere karşı, kendisi mübarek alnını toprağa koyuyor, onlar için Allahü teâlâya şöyle yalvarıyordu:

"Ey darda kalanların imdatlarına yetişen! Ey muhtaç ve çaresiz kalmışların duasına icabet eden Allah'ım! Benim ve Eshabımın hallerin muhakkak görüyor ve biliyorsun. Ya Rabbi! Sen küffarı hezimete uğrat! , içlerine tefrika düşür ve onlara karşı bize nusret ver, zafer ihsan eyle!.."

Sevgili Peygamberimiz, bu duasını, son günlerde sık sık tekrarlıyordu.

Müşrikler, kıtlığın da verdiği ızdıraplardan dolayı, bir an önce Müslümanları ortadan kaldırmak için, bütün güçlerini harcıyorlardı.

Efendimizin duası kabul oldu... Böyle çarpıştıkları bir akşam, müşrik ordusundan, kalbine İslâm'ın sevgisi düşmüş bir kimse, Peygamber efendimizin huzuruna geldi. Bu, Gatafan kabilesinden Nu'aym bin Mes'ud idi.

Sevgili Peygamberimize; "Ya Resulallah! Ben, Allahü teâlânın bir olduğunu ve senin hak peygamber olduğunu tasdik etmek için geldim. Hamd olsun Müslüman olmakla şereflendim. Şimdiye kadar size karşı çarpışmıştım. Bundan sonra da küffara karşı çarpışacağım. Bana ne emrederseniz yapmağa hazırım! Ya

Resulallah! Benim Müslüman olduğumu kavmim dahi bilmiyor" dedi.

Resul-i ekrem efendimiz; "Bu küffarın arasına girip, tefrika sokarak birbirlerinden ayırmağa çalışabilir misin?" buyurdular.

O da; "Ya Resulallah! Allahü teâlânın yardımı ile onları birbirinden ayırabilirim. Yalnız, her ne dilersem söylemeğe izin var mı?" diye sual etti. Efendimiz de;

"Harp hiledir. İstediğini söyleyebilirsin" buyurdular.

Nu'aym bin Mes'ud hazretleri, önce Kureyza Yahudilerinin yanına varıp; "Benim size karşı olan sevgimi bilirsiniz. Yalnız bu konuşacaklarımız aramızda kalsın, hiç kimse bilmesin!" dedi.

Yahudiler de; "Hiç kimse bilmeyecektir?" diyerek yemin ettiler. Bunun üzerine hazret-i Nu'aym; "Şu adamın (Peygamber efendimizin) işi, muhakkak bir beladır. O'nun, Nadir ve Kaynuka oğullarına yaptığını biliyorsunuz. Onları, yurtlarından yuvalarından sürüp çıkardığını, hepiniz de gördünüz. Şimdi, Kureyşliler ve Gatafanlılar gelip Müslümanlarla çarpışmaktalar, siz de onlara yardım etmektesiniz. Günlerce çarpıştığımız halde, daha bir neticeye varamadık. Böyle devam ederse, muhasara uzayacağa benzemektedir. Kureyşliler ve Gatafanlıların malları, mülkleri, yurtları, çocukları, sizin gibi burada değildir.

Bu harpte eğer fırsat bulur da galip gelirlerse ganimetleri toplar giderler. Şayet mağlub olurlarsa çekip giderler. Sizi, onlarla başbaşa bırakırlar. Halbuki, sizin

Müslümanlarla başa çıkacak ne gücünüz, ne de kuvvetiniz var.

Harbin şu andaki durumu ise, Müslümanların zafere kavuşacağını göstermektedir. Tahmin ettiğim gibi olursa, Müslümanlar sizi kılıçtan geçirmeden bırakmazlar. Onun için acele bir tedbir almamız lazımdır!.." dedi.

Bu sözleri büyük bir heyecan ve korku ile dinleyen Yahudiler, hazret-i Nu'aym'ın, kendilerini bu derece düşünmesinden dolayı çok memnun kaldılar ve;

"Sen bize dostluğunu layıkıyla gösterdin. Bize, nasıl bir tedbir almak lazım geldiğini de söyle" dediler.


Cenab-ı Hakkın yardımı yetişti


Bunu bekleyen Nu'aym bin Mes'ud ; "Doğrusu şudur ki; Kureyş ve Gatafan eşrafından bazılarını rehin almadıkça, Müslümanlarla asla harbe girmeyin!
Rehineler sizin yanınızda olduğunu müddetçe, harbden kaçıp gidemezler!" dedi.

Bunun da pek güzel bir tedbir olduğunu kabul eden Yahudiler, ona, teşekkür edip izzet ikramda bulundular.

Hazret-i Nu'aym, Yahudilerden ayrılıp doğruca Kureyş karargahına vardı. Kumandanlarına; "Benim Muhammed'e olan düşmanlığımı ve sizleri de ne kadar çok sevdiğimi bilirsiniz. Öğrendiğim bir şeyi, dostluğumuzun icabı, size ulaştırmayı büyük bir vazife bildim. Yalnız, bu söyleyeceklerimi hiç kimseye duyurmayacağınıza söz verip yemin etmelisiniz!" dedi.

Onlar da yemin edip merakla; "Söyle, seni dinliyoruz" dediler. "Haberiniz olsun ki, Kureyza Yahudileri, sizinle ittifak ettiklerine pişman olmuşlar ve

Muhammed'e haber göndermişler: "Kureyş'ten ve Gatafanlıların ileri gelenlerinden boyunlarını vurmak üzere rehineler alıp sana teslim edelim. Sonra seninle birlik olup müşriklerin kökünü kazıyıncaya kadar çarpışalım! Yalnız, kardeşlerimiz Nadir oğullarını affedip yurtlarını bağışlamalısın!" demişler.

Muhammed de, Yahudilerin bu isteklerini kabul etmiş! Eğer Yahudiler, sizden rehine isterse, sakın kabul etmeyin, hepsini öldürecekler! Sakın bu söylediklerimi kimse duymasın!.." dedi. Kureyşliler, bu mühim haberden dolayı hazret-i Nu'aym'a çok teşekkür edip iltifat gösterdiler.

Nu'aym bin Mes'ud oradan ayrılıp, Gatafanlıların yanına geldi. Kureyşlilere anlattıklarını onlara da söyledi.

Bir gün sonra Kureyş kumandanı, Kureyza oğullarına; "Artık burada durmak bizim için çok güçleşti. Zira hava soğuk, hayvanlarımız açlıktan kırılıp gitmektedir. Bu gece iyi bir hazırlık yapıp, yarın hep birlikte şiddetli bir hücuma geçelim" diye haber gönderdi.

Yahudiler de; "Biz, hem Cumartesi günü harp etmeyiz, hem de sizinle beraber savaşmaya katılabilmemiz için, ileri gelenlerinizden bir çok kimseyi bize rehin olarak vermeniz lazım. Eğer muhasara müddeti uzar ve siz aciz kalıp memleketinize gidersiniz, bizi Muhammed'e teslim etmiş olursunuz. Şayet, rehin verirseniz, bizi bırakıp gitmezsiniz!.." dediler.

Bu haber, Kureyş kumandanına ulaştığı zaman; "Nu'aym bin Mes'ud'un sözü doğru imiş" dedi ve Yahudilere tekrar haber gönderip; "Biz size, bir tek adamımızı bile rehin olarak vermeyiz. Eğer, yarın gelip bizimle beraber harb ederseniz ne ala, yoksa biz yurdumuza gideriz. Siz de Muhammed ve Eshabı ile başbaşa kalırsınız!.." dediler.

Bunu işiten, Kureyza Yahudileri, Nu'aym'ın sözünün doğru çıktığını düşünüp; "Bu durumda, biz de sizinle birlik olup Müslümanlara karşı savaşmayız.." dediler.

Böylece her iki tarafın da kalplerine korku düştü.

Peygamber efendimize, Cebrail aleyhisselam gelip; Allahü teâlânın, müşrikleri kasırga ile perişan edeceğini müjdeledi. Bunun üzerine Alemlerin efendisi, mübarek dizleri üzerine gelip, mübarek ellerini uzatarak; "Allah'ım! Bana ve Eshabıma acıdığından dolayı sana şükrederim" diyerek, Allahü teâlâya şükranlarını arzettiler. Sonra kahraman Eshabına müjdeyi bildirdiler...


Müşrik ordusu perişan haldeydi


Cebrail aleyhisselamın gelip, Cenab-ı hakkın müşrikleri kasırga ile perişan edeceği müjdesini getirdiği gece, Cumartesi gecesi idi. Ortalığı birden müthiş bir karanlık kaplamış, göz gözü görmüyordu. Şiddetli bir ayaz ve arkasından çok kuvvetli bir rüzgar esmeye başladı.

Bu geceyi, Huzeyfe-tübnü Yeman hazretleri şöyle anlattı:

"Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, o zamana kadar ondan daha karanlık bir gece görmemiştik. Bu zifiri karanlıkta gök gürültüsünü andıran bir gürültüyle, korkunç bir rüzgar da esmeye başlamıştı.

Bu sırada, müşrik ordusunun telaşa ve korkuya kapılıp, kendi aralarında anlaşmazlığa düştüklerini Peygamber efendimiz bize haber verdi. Biz, şiddetli soğuktan, açlıktan ve gecenin dehşetinden ayağa kalkamıyor, olduğumuz yerde üzerimize bir şeyler örterek bekliyorduk.

Resulullah namaza durdu ve gecenin bir kısmını namaz kılarak geçirdikten sonra, bize doğru dönerek şöyle buyurdu:

"İçinizden, müşrik ordusunun yanına gidip, durumlarını inceleyerek, bana haber getirecek olan var mıdır? Bu haberi getirenin, Cennet'te bana arkadaş olmasını

Allahü teâlâdan dileyeyim."

Orada bulunanlar şiddetli açlık ve soğuktan ayağa kalkamadı. Sonra Resullah efendimiz, benim yanıma geldi. Soğuktan ve açlıktan iki dizim üzerine çöküp büzülerek oturuyordum.

Resulullah efendimiz bana dokunarak;

"Sen kimsin?" buyurdu.

"Ben Hezeyfe'yim ya Resulallah" dedim.

Resulullah efendimiz; "Git şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar onlara, ok ve taş atma, mızrak ve kılıç vurma. Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar, ne soğuktan, ne sıcaktan zarar görmeyeceksin, esir edilip, işkenceye de uğramayacaksın" buyurdu.

Kılıcımı ve yayımı aldım, gitmek üzere hazırlandım. Resulullah efendimiz, benim için; "Allah'ım, onu önünden-ardından, sağından-solundan, üstünden-altından koru" diyerek dua buyurdu.

Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyor gibiydim. Vallahi içimde ne bir korku, ne bir üşüme, ne de bir ürperti vardı. Nihayet müşriklerin ordugahına vardım.

Kumandanları ve ileri gelenleri bir siperde ateş yakmışlar, ısınıyorlardı. Ebu Süfyan; "Buradan çekip gitmeli" diyordu. Hemen aklıma, onu orada öldürmek geldi. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Ateşin ışığından faydalanarak onu vurmak istedim.

Tam atacağım sırada, Resulullah'ın; "Benim yanıma dönüp gelinceye kadar, bir hadise çıkartmayacaksın" buyurduğunu hatırladım ve öldürmekten vazgeçtim.
Müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturdum. Görülmemiş derecedeki şiddetli rüzgar ve Allahü teâlânın görülmeyen ordusu (melekler), onlara yapacağını yapıyordu.

Rüzgarda, kapkacakları devriliyor, ateşleri ve ışıkları sönüyor, çadırları başlarına yıkılıyordu. Bir ara, müşrik ordusunun kumandanı Ebu Süfyan ayağa kalkıp;

"İçinizde gözcüler ve casuslar bulunabilir, dikkat ediniz, herkes yanındakinin kim olduğuna baksın! Herkes yanında oturanın elini tutsun" dedi.

Hemen ellerimi uzatıp, sağımda ve solunda bulunan iki kişinin ellerinden tutup, onlardan önce isimlerini sordum. Böylece tanınmamı engelledim.

Kasırganın etkisi ile perişan haldeydiler. Ne yapacaklarını şaşırmış haldeyken Ebu Süfyan, ordusuna şöyle hitab etti:

"Ey Kureyşliler! Siz, durulacak bir yerde değilsiniz. Atlar, develer kırılmağa başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Rüzgardan başımıza gelenleri görüyorsunuz. Hemen göç edip gidiniz! İşte ben gidiyorum!" diyerek devesine bindi.

Müşrik ordusu perişan bir halde toplanıp, Mekke'ye doğru hareket etti. Üzerlerine kum ve çakıl yağıyordu.

Müşrik ordusu çekip gidince, ben de Resulullah efendimizin yanına doğru yürüdüm. Yolun yarısına geldiğimde karşıma yirmi kadar beyaz sarıklı süvari (melekler) çıktı. Bana; "Resulullah'a haber ver. Allahü teâlâ düşmanı perişan etti..." dediler. Resulullah efendimizin yanına döndüğümde, bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Fakat ben döner dönmez, gitmeden önceki üşüme ve titreme halim tekrar başlamıştı.

Resulullah efendimiz, namazdan sonra, ne haber getirdiğimi sordu. Ben de, müşriklerin içine düştükleri perişan hali ve çekip gittiklerini haber verdim.

Resulullah bu habere çok sevindiler ve gülümsediler. Günlerdir uykusuzduk. Peygamberimiz, beni de yanına alıp, üzerindeki kilimin bir ucunu üzerime örttü. O gece bu şekilde sabahladık.

Seher vaktinde Resululah beni uyandırdı. Sabah olunca, müşrik ordusundan eser kalmamıştı. Onlar, Mekke'ye yaklaşıncaya kadar peşlerinden şiddetli bir rüzgar esti ve arkalarından da hep tekbir sesleri işittiler.

Kureyş müşrikleri, karargahlarını terkedip kaçınca, onlara uyup gelen diğer müşrik kabileler de Medine'yi terkettiler. Unutamayacakları çok büyük bir mağlubiyetin keder ve üzüntüsüne boğuldalar.

Onlar bu hezimete uğrarken, Kainatın efendisi ve şanlı Eshabı, Allahü teâlâya şükür secdesine kapanıyorlar, hamd edip, şükranlarını arzediyorlardı.

Mücahidler; "Allahü ekber! Allahü ekber!.." sadaları arasında, nurlu Medine'nin yolunu ttular.

Medine sokakları, bir anda çocukların istilasına uğramış, Kainatın sultanını ve mübarek babalarını, amcalarını, dayılarını, ağabeylerini karşılamaya çıkmışlardı.

Peygamber efendimiz de, tebessüm buyurarak onlara karşılık veriyordu...Hendek gazasında altı şehid verilmişti...

Bu gaza hakkında Allahü teâlâ, ayet-i kerimelerde mealen buyuruyor ki: "Allahü teâlâ (Hendek savaşındaki) o kafirleri, hiçbir hayra, zafere kavuşamadıkları halde, öfkeleriyle geri çevirdi. Böylece Allahü teâlâ, (melekler ve rüzgar ile) muharebede (muvaffak olmaları için), mü'minlere kafi oldu. Allahü teâlânın her şeye gücü yeter. O, her şeye galiptir" (Ahzab suresi: 25)

"Ey iman edenler! Allahü teâlânın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayınız. Hani size (Hendek savaşında) ordular saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgar ve sizin görmediğiniz (meleklerden) ordular göndermiştik..." (Ahzab suresi: 9)

Bu savaştan sonra sevgili Peygamberimiz; "Artık nöbet sizindir. Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelemez" buyurdular.


Beni Kureyza Yahudileri


Resul-i ekrem efendimiz, Hendek savaşından Medine-i münevvereye dönünce, hazret-i Aişe validemizin evine geldi. Silahlarını ve zırhını çıkardı. Mübarek vücudu tozlanmıştı. Yıkandı. O anda hazret-i Dıhye suretinde, üzerinde zırhı ve silahları olduğu halde bir süvari geldi.

Bu, Cebrail aleyhisselamdı. Peygamber efendimiz yanına vardığında; "Ey Allahü teâlânın Resulü! Cenab-ı Hak, Kureyza oğullarının üzerine hemen yürümeni sana emrediyor!" diyerek emri tebliğ etti.

Kainatın sultanı, hazret-i Bilal'i çağırtarak, Eshab-ı kirama duyurmak üzere şu emrini verdi: "Ey Eshabım! Kalkınız, atlarınıza, develerinize bininiz! İtaat edenler, ikindi namazını Kureyza oğullarının yurdunda kılsınlar!"

Habib-i ekrem efendimiz, hemen zırhını giyip kılıcını kuşandı. Miğferini mübarek başlarına geçirip, kalkanını sırtına, mızrağını eline aldı. Sonra atına bindi.

Eshabının arasına varıp, hazret-i Ali'ye İslâm sancağını vererek, öncü kuvvet olarak Kureyza Yahudilerinin kalesine gönderdiler. Her zaman olduğu gibi

Abdullah ibni Ümmi Mektum'u Medine'de vekil bıraktılar.

Şanlı Eshab, sevgili Peygamberimizi ortalarına alarak, Medine'den; "Allahü ekber! Allahü ekber!" tekbirleri arasında ayrıldılar. Yolda Ganmoğulları ile karşılaştılar. Silahlarını kuşanmış olarak, Resulullah efendimizi bekliyorlardı.

Peygamber efendimiz onlara; "Size kimse rastladı mı?" buyurdu. Onlar da; "Ya Resulallah! Bize Dıhley-i Kelbi rastladı. Eğerli beyaz bir katır üzerine binmişti.

O katırın üzerinde atlastan bir kadife vardı" dediler.

Sevgili Peygamberimiz, onlara; "O Cebrail'dir. Beni Kureyza'ya gönderildi. Onların kalelerini sarssın ve kalblerine korku atsın diye..." buyurdular.

Kureyza Yahudilerinin kalesine varıncaya kadar, İslâm ordusunun sayısı üç bini bulmuştu.

Hazret-i Ali, İslâm sancağını Kureyza Yahudilerinin kalesi önüne dikti. Bunu gören Yahudiler, Peygamber efendimiz aleyhinde sözler sarfettiler. Hazret-i Ali gidip durumu efendimize anlattı.

Resul-i ekrem üç bin asker ile orayı teşrif ettikten sonra, merhametlerinden onları İslâm'a davet ettiler. Yahudiler, bu güzel teklifi kabul etmediler.

Sevgili Peygamberimizin; "Öyle ise, Allahü teâlâ ve Resulünün emrine boyun eğerek kaleden inip teslim olunuz" emr-i şerifini de reddettiler.

Bunun üzerine Alemlerin efendisi, okçuların üstadı Sa'd ve diğer okçular, sadaklarındaki okları, tekbir sadaları arasında Yahudi kalesine atmaya başladılar.

Onlar da ok ve taş atışlarıyla cevap vererek, çarpışmayı başlattılar.

Müslümanların zayıf durumlarında, arkadan vuran ve hasedlerinden Muhammed aleyhisselamın peygamberliğini kabul etmeyen bu Yahudi güruhunun kale kapısını açıp da meydana çıkacak cesaretleri yoktu.

Harp, muhasara halinde devam ediyordu. İslâm askeri arasında bulunan münafıklar da kaleye gizlice haber göndererek; "Sakın teslim olmayınız! Medine'den gitmenizi isterlerse bile kabul etmeyiniz! Eğer çarpışmaya devam edecek olursanız, biz size bütün gücümüzle yardım eder, hiçbir şeyimizi sizden esirgemeyiz.

Şayet sizi Medine'den çıkarırlarsa, biz de sizinle beraber çıkıp gideriz!.." diyorlardı.

Bu haber ile münafıkların yardımını bekleyen Yahudiler, müdafaya yeni bir azim ve ümidle devam ettiler. Muhasara uzadı, bir aya yaklaştığı halde münafıklardan yardım gelmedi. Kalblerine korku düşüp, antlaşmaya razı oldular.


Kayıtsız şartsız teslim oldular


Antlaşmayı yapmak üzere de, Nebbaş bin Kays ismindeki Yahudi, Resulullah efendimizin huzuruna gelip;

"Ya Muhammed! Nadiroğullarına gösterdiğiniz merhameti bize de gösteriniz. Malımız ve silahlarımız senin olsun! Yeter ki kanımızı dökmeyiniz. Çocuklarımız ve kadınlarımızla beraber yurdumuzdan çıkmamıza müsade ediniz. Silah haricinde her aile için bir deve yükü götürmemize de izin veriniz!..." dedi.

Alemlerin efendisi; "Hayır. Bu teklifi kabul edemem!" buyurdular. Bu defa da; "Malı götürmekten vaz geçtik. Kanımızı dökmeyin! Kadınları ve çocuklarımızı götürmeye izin verin!" dedi.

Sevgili Peygamberimiz; "Hayır! Kayıtsız ve şartsız hükmüme boyun eğmekten, itaat edip teslim olmaktan başka çareniz yoktur!" buyurdu.

Nebbaş Yahudisi, perişan bir halde kaleye dönüp konuşmaları nakletti. Kureyzaoğulları, bu defa büyük bir ye's ve üzüntüye gark oldular.

Liderlerinden Ka'b bin Esed, insafa gelip kavmine şu itirafta ve teklifte bulundu:

"Ey kavmim! Gördüğünüz gibi, başımıza büyük bir felaket gelip çatmış bulunuyor. Bu durumda size, üç nasihatım olacak. Bunlardan istediğinizi seçip, ona göre hareket edebilirsiniz!

Birincisi; Şu Zat'a tabi olup, peygamberliğini kabul edelim! Vallahi O'nun, Allah tarafından gönderilen ve kitaplarımızda vasıflarını gördüğümüz peygamber olduğunu hepimiz biliyoruz. Eğer O'na iman edecek olursak, kanlarımız, çocuklarımız, kadınlarımız ve mallarımız kurtulmuş olur. Bizim O'na tabi olmamamızın tek sebebi, Arablara karşı duyduğumuz kıskançlık ve O'nun İsrailoğullarından olmayışıdır. Halbuki bu, Allah'ın bileceği bir iştir. Geliniz, O'na tabi olalım!.."

Yahudiler hep birden karşı çıktılar ve; "Hayır! Biz, bunu kabul etmeyiz ve bizden başkasına tabi olmayız!" dediler.

Bu sefer Ka'b, ikinci teklifini yaptı: "Hepimiz çocuklarımızı ve hanımlarımızı öldürüp arkamızda düşüneceğimiz bir kimse kalmayınca, Müslümanların üzerine yürüyelim. Ölünceye kadar çarpışalım!.."

Yahudiler, bunu da reddettiler. Ka'b, üçüncü teklifinde; "Bu gece, Cumartesi gecesidir. Müslümanlar, bizim bu gecede çarpışmayacağımızı bildikleri için, emin ve gafil olabilirler. Kılıçlarımızı sıyırıp, kapıdan hep birlikte çıkalım. Böyle bir baskın ile belki galip gelebiliriz!.." dedi.

Yahudiler; "Biz, Cumartesi günü, çalışma yasağını kaldıramayız!" diyerek, bu teklifi de reddettiler. Sadece, içlerinden Esid ve Sa'lebe kardeşler, bir de amcalarının oğlu Esed, ilk teklifi kabul edip, Müslüman olmakla şereflendiler. Kaleden çıkıp Eshab-ı kiramın arasına girdiler.

Yahudiler, kendi aralarında uzun süre münakaşa ettiler. Neticede teslim bayrağını çekerek, Peygamber efendimizden haklarında hüküm vermek üzere bir kimseyi hakem tayin etmesini istediler.

Resulullah efendimiz de; "Eshabımdan istediğiniz kimseyi hakem seçiniz" buyurdu. Onlar da; "Biz, Sa'd bin Mu'az'ın vereceği hükme razı oluruz" dediler.

Peygamber efendimiz, kabul buyurup Sa'd bin Mu'az hazretlerinin getirilmesini emrettiler.


Hazret-i Sa'd bin Mu'az hükmünü bildirdi


Hazret-i Sa'd, Hendek gazasında ağır yaralanmıştı. Resulullah efendimiz, onu, Mescid-i Nebi'de bir çadır içinde tedavi ettiriyordu.

Hakem seçilince, sedye ile hazret-i Sa'd'ı, Kureyza kalesine getirdiler. Yolda hazret-i Sa'd kendi kendine; "Vallahi, Allahü teâlânın yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına kulak asmayacağım!" diyordu.

Resulullah efendimizin huzurunda sedyeden indirdiler. Peygamber efendimiz; "Ey Sa'd! Şunlar, senin hükmüne göre teslim olmayı kabul ettiler. Haydi, onlar hakkındaki hükmünü bana bildir" buyurdu.

Sa'd bin Mu'az ise; "Canım sana feda olsun ya Resulullah! Muhakkak ki, hüküm vermeğe Allühü teâlânın Resulü daha layıktır." dedi. Resulullah efendimiz de;

"Bunlar hakkında hüküm vermeyi Allahü teâlâ sana emretmiştir" buyurdu.

Hazret-i Sa'd, Yahudilerden, hükmüne razı olacaklarına dair kesin söz aldı. Her iki taraf da verilecek hükmü merakla beklemeye başladılar. Bunun üzerine hazret-i Sa'd, üstünlüğünü gösteren, ilikleri donduran, şanına layık olan şu muazzam hükmü açıkladı:

"Benim hükmüm odur ki, akil ve baliğ olan bütün erkeklerin boynu vurulsun! Kadınları, çocukları esir alınsın, malları da Müslümanlar arasında taksim edilsin!.."

Bu kesin hüküm karşısında, Yahudiler donup kaldılar. Çünkü, kendi kitaplarında, böyle azgınlık yapanlara verilecek ceza aynen böyle idi :"Şehrin birine harb etmek için vardığında onları sulha davet et. Bunu kabul edip, kapılarını açarlarsa, içindekilerin hepsi, sana haraç versinler ve hizmet etsinler. Şayet, harb etmeğe karar verirlerse, onları muhasara et. Allahü teâlânın ihsanı ile, onlara galib geldiğin zaman, erkeklerinin hepsini kılıçtan geçir. Kadınlarını, çocuklarını ve mallarını ganimet olarak al!.." diye yazıyordu kitaplarında.

Sa'd bin Mu'az hazretlerinin verdiği hükmün ilahi hükme uygun gelmesinden dolayı, alemlerin efendisi, sevgili Peygamberimiz, onu tebrik edip; "Sen, onlar hakkında, Allahü teâlânın, yedi kat gökler üstünde, Levh-i mahfuzdaki hükmüne uygun hüküm verdin!" buyurarak takdirlerini bildirdiler.

Böylece, Müslümanların en sıkışık zamanlarında arkadan vuran, yapılan bütün antlaşmaları bozan, Peygamber efendimizi, çocukluğundan bu yaşına kadar gördükçe mübarek vücud-i şerifini ortadan kaldırmaya uğraşan bu kavim, Medine'de tehlike olmaktan çıkmıştı artık.

Eshab-ı kiram saadetle, huzur ve sevinç içinde nurlu Medine'nin yolunu tuttular...

Esirler arasında bir kadın, Müslüman olmak saadetine kavuştu. Onun bu hareketine ziyade sevinen sevgili Peygamberimiz, onun da sevinmesi, Cennet'te derecesinin çok yüksek olması için, merhamet buyurarak onu zevceliğe kabul eyledi. Bu, hazret-i Reyhane validemizdi.

Sa'd bin Mu'az , Beni Kureyza Yahudileri hakkındaki hükmü verdikten sonra, tekrar çadırına götürüldü. Yarası ağırlaşıp, durumu şiddetlenmişti. Peygamber efendimiz , yanına gelip, onu kucakladı ve; "Allah'ım! Sa'd, senin rızan için, senin yolunda cihad etti. Resulünü de tasdik etti. Ona kolaylık ihsan eyle..." buyurarak dua etti.

Sa'd bin Mu'az hazretleri, sevgili Peygamberimizin bu mübarek sözlerini duyunca, gözlerini açıp, "Ya Resulallah! Sana selam ve hürmetler ederim. Senin,

Allahü teâlânın peygamberi olduğuna şehadet ederim" diye fısıldadı.


Sana afiyet olsun ya Eba Amr


Yahudilerle ilgili hükmü verdikten sonra, Sa'd bin Mu'az'ın yakınları, onu, kaldığı çadırdan Abdüleşhel oğullarının evine götürdüler. O gece durumu çok ağırlaşmıştı.

Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimize gelip; "Ya Resulallah! Bu gece senin ümmetinden vefat edip de, vefatı melekler arasında müjdelenen kimdir?" dedi.

Bunun üzerine Kainatın sultanı, hemen Sa'd bin Mu'az'ın halini sordu. Evine götürüldüğünü söylediler. Peygamber efendimiz, yanında Eshab-ı kiramdan bazıları olduğu halde Sa'd bin Mu'az'ın yanına gitti.

Yolda çok sür'atli gitmeleri sebebiyle, Eshab-ı kiram; "Yorulduk ya Resulallah!" dediler.

Peygamber efendimiz de; "Melekler, Hanzala'nın cenazesinde bizden önce bulundukları gibi, Sa'd'ın cenazesinde de bizden önce bulunacaklar. Biz önce yetişemiyeceğiz" buyurarak, hızlı gitmelerinin sebebini açıkladı.

Peygamber efendimiz, Sa'd bin Mu'az'ın yanına gelince, onu vefat etmiş buldu. Baş ucuna durup, Sa'd bin Mu'az'ın künyesini söyleyerek; "Ey Ebu Amr! Sen reislerin en iyisi idin. Allahü teâlâ sana saadet, bereket ve en hayırlı mükafatı versin! Allahü teâlâya verdiğin sözü yerine getirdin. Allahü teâlâ da sana vadettiğini verecektir!" buyurdu.

Eslem bin Haris de şöyle anlatmıştır:

"Resulullah, Sa'd bin Mu'az'ın evine geldi. Biz kapıda bekliyorduk. Resul-i ekrem içeri girdi, adımlarını gayet geniş açarak yürüyordu. Biz de peşinden yürüdük.

Resulullah durmamızı işaret edince durduk ve geriye döndük. İçerde Sa'd'ın cenazesinden başka kimse yoktu. Resululah, içerde bir müddet durduktan sonra dışarı çıktı.

Merak etmiştim; "Ya Resulallah! Adımlarınızı geniş açarak yürümenizin hikmeti nedir?" diye sual eyledim.

Bunun üzerine; "Böylesine kalabalık bir mecliste bulunmadım. (Melekler dolmuştu.) Meleğin biri beni kanadı üzerine aldı da ancak öyle oturabildim" buyurdu.

Sonra; "Sa'd bin Mu'az'ın künyesini söyleyerek; "Sana afiyet olsun ya Eba Amr! Sana afiyet olsun ya Eba Amr! Sana afiyet olsun ya Eba Amr" buyurdu.

Onun vefatı, Resulullah ve Eshab-ı kiramı çok üzdü, gözyaşı döküp ağladılar. Cenazesinde bütün Eshabı-i kiram toplandı.

Sevgili Peygamberimiz, cenaze namazını kıldırdı, cenazesini taşıdı. Eshab-ı kiram, Sa'd bin Mu'az'ın cenazesini taşırken; "Ya Resulallah! Biz, böyle kolay taşınan cenaze görmedik!" dediler.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Melekler indi, onu taşıyorlar! Sa'd'ın cenazesine yetmiş bin melek indi. Şimdiye kadar yeryüzünde bu kadar kalabalık halde inmemişlerdi" buyurdu.

Cenazesi kabre indirilirken, Peygamberimiz kabri başında oturup, mübarek gözleri yaşardı ve mübarek sakalını eliyle tutup çok üzüldü. "Sa'd bin Mu'az'ın ölümünden dolayı arş titredi" buyurdu.

Bir defasında, Peygamberimize çok kıymetli bir elbise hediye edilmişti. Eshab-ı kiram ne kadar güzel dediklerinde; "Sa'd bin Mu'az'ın Cennet'teki mendilleri, bundan daha güzeldir" buyurmuştu.


Ey Allahım! Bize yağmur ihsan eyle


Hendek gazasından sonra çevredeki kabileler, artık Müslümanlarla dost geçinmenin, hatta Müslüman olmanın en isabetli yol olacağını düşünmeye başladılar.

Bazıları, Peygamber efendimizin huzuruna gelip, Müslüman olmakla şereflendiler.

Alemlerin efendisi, din-i İslâm'ın yayılması için, Eshabından birlikler teşkil ederek, çevre kabileleri İslâm'a davete gönderdi. Bazı kabilelere bizzat kendileri gittiler.

Dumet-ül-Cendel halkı gibi kabileler, yapılan nasihatları kabul edip Müslüman oldular. Gatafanlılar, Lihyanoğulları gibi kabileler de İslâm askeriyle karşılaşmaktan korkup kaçtılar. Böylece civar kabilelere gözdağı verilmiş oldu.

Olaylar böyle akıp giderken, hicretin altıncı senesinde, müthiş bir kıtlık olmuş, gökten tek damla düşmemişti. Bu sebeple yerde ot bitmemiş, insanlar ve hayvanlar açlık sıkıntısına düşmüşlerdi.

Ramazan-ı şerif ayının bir Cuma günü sevgili Peygamberimize; "Ya Resulallah! Dua buyursanız da, Allahü teâlâ yağmur ihsan eylese!.." diyerek, muradlarını bildirdiler.

Peygamber efendimiz, Eshabıyla sahraya çıkıp, ezan okumadan ve kamet getirmeden iki rekat namaz kıldılar. Peygamber efendimiz, mübarek ridasını ters çevirip tekbir getirdiler.

Sonra mübarek ellerini, yenlerinin arasından mübarek koltuk altları görününceye kadar kaldırıp;

"Ey Allahım! Bize yağmur ihsan eyle!.." diye dua etmeye başladılar.

Eshab-ı kiram da; "Amin! Amin!" diyordu.

O anda gökyüzü gayet berrak olup, bir bulut yoktu. Resul-i ekrem efendimiz dua ederken, bir rüzgar esmeye başladı ve gökyüzünü bulutların kapladığı görüldü.

Sonra ince ince bir yağmur başladı. Alemlerin efendisi bu defa;

"Allah'ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı eyle!" diyerek dua ettiler.

O anda bardaktan boşanırcasına, yağmur yağmaya başladı...

Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiramın elbiselerinde, ıslanmadık yer kalmadı. Eve varıncaya kadar, sular her tarafı göl haline getirdi.

Herkes, sulara dalarak yüzüyordu. Yağmur devam ediyordu. O gün, ertesi gün... ertesi gün... bir sonraki Cuma vaktinde Eshab-ı kiram;

"Ya Resulallah! Evlerimiz yağmur sularından yıkılmaya, hayvanlarımız da boğulmaya başladı. Allahü teâlâya dua eyleseniz de yağmur kesilse!.." dediler.

Sevgili Peygamberimiz, gülümsediler ve mübarek ellerin kaldırıp;

"Ya Rabbi! Bu yağmuru mezralara ağaç biten yerlere, vadilere gönder!" diyerek dua ettiler.

O anda, bir hafta müddetle yağan yağmur durdu ve dua edilen yerler ıslanmaya başladı...


Hudeybiye Antlaşması


Hicretin altıncı senesinin Zilkade ayı idi... Bir gece Nebiy-yi muhterem efendimiz rüyasında, Eshab-ı kiram ile Mekke-i mükerremeye gidip Kabe-i muazzamayı tavaf ettiklerini, bir kısmının saçlarını kısalttıklarını, bir kısımının da kazıttıklarını gördü.

Resulullah efendimiz, bu rüyasını Eshabına anlattığında, onlar pek ziyade heyecanlandılar. Hicretten bu yana, doğup büyüdükleri, acı tatlı hatıralarla dolu, o güzel yurtları olan Mekke'ye gideceklerdi.

Beş vakit namazda yönlerini döndükleri ve hasretini çektikleri mukaddes Kabe'yi ziyaret edip tavafta bulunacaklardı. Bu ne güzel bir müjde idi...

Eshab-ı kiram, sevgili Peygamberimizin; "Siz, muhakkak Mescid-i Haram'a gireceksiniz!" müjdesini alır almaz, hemen hazırlaklara başladı.

Habib-i ekrem efendimiz, hazırlıklarını bitirdikten sonra, Abdullah bin Ümm-i Mektum'u, Medine'de vekil bıraktı. Zilkade ayının birinci Pazartesi günü, Kusva ismindeki devesine bindi.

Hazırlanan bin dört yüz Eshabı ile birlikte, Medine'de kalanlarla vedalaştılar. Umreye niyet ederek, mukaddes belde Mekke'ye doğru yürüdüler. Yanlarına yolcu silahı olan kılıçlarını ve kesmek üzere de yetmiş deve almışlardı.

Kafileye iki yüz atlı ve dört hanım sahabi katılmıştı. Hanımlardan biri, sevgili Peygamberimizin mübarek, mutahhar zevcesi hazret-i Ümmü Seleme idi.

Zü'l-Huleyfe denilen mikat yerine geldiklerinde, ihrama girdiler.Öğle namazını kıldılar. Sonra, kesilecek develerin kulaklarını işaretleyip, boyunlarına ip bağladılar.

Naciye-tübnü Cündüb Eslemi'ye, yardımcılar verilerek, develerin başında vazifelendirildi. Abbad bin Bişr, yirmi kişilik bir süvari birliğine kumandan tayin edilerek ileri keşfe gönderildi. Büşr bin Süfyan, Mekke'ye haberci gönderildi.

İhram elbisesini giyen sevgili Peygamberimiz ve kahraman Eshab, beyazlara bürünmüş bir halde, Allahü teâlâya hamd ve şanının yüceliğini tasdik etmeye ve yalvarmaya başladılar;

"Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyk! La şerike leke Lebbeyk! İnnel hamde ven-ni'mete leke vel-mülke la şerike lek!"

Bu mübarek telbiye ile yer gök inliyor, Zü'l-Huleyfe, nurani bir havaya bürünüyordu. Herkes heyecanlanmış, bir an önce Mekke'ye varmak için Zü'l-

Huleyfe'den ayrılmışlardı.

Yolda, hazret-i Ömer ile Sa'd bin Ubade hazretleri, Habib-i ekrem efendimize yaklaşıp;

"Ya Resulallah! Seninle harp halinde bulunan kimselerin üzerine silahsız olarak mı gideceğiz? Kureyşlilerin size saldırıp, mübarek vücudunuza bir zarar eriştirmelerinden korkarız!.." diyerek, endişelerini belirttiler.

İki cihanın serveri, onlara; "Ben, umreye niyet ettim. Bu halde iken silah taşımak istemem" buyurdular.

Yolculuk sakin geçiyordu. Yol üzerindeki çeşitli kabilelere uğranıyor, Peygamber efendimiz, onları İslâm'a davet ediyordu. Bir kısmı kabul etmekten çekiniyor, bir kısmı hediyeler gönderiyorlardı.

Bu şekilde yolun yarısını geçmişler, Usfan'ın arkasında Gadir-ül-Eştat denilen mevkie gelmişlerdi.

Burada, daha önce Mekkelilere haber gönderilmek üzere vazifelendirilen Büşr bin Süfyan hazretleri, Kureyşlilerle görüşüp geri döndü.


Müşriklerin kötü niyetleri bildirildi


Büşr bin Süfyan hazretleri geri dönünce Peygamber efendimize, gördüklerini şöyle anlattı:

"Ya Resulallah! Kureyşliler, senin geldiğini haber almışlar. Korkularından etraftaki kabilelere ziyafetler çekerek, onların yardımlarını istemişler. İki yüz kişilik bir süvari birliğini keşf için size doğru yola çıkardılar. Etraftaki kabileler, bu isteği kabul edip Belden mevkiinde birleştiler. Pek çok askeri yığınak yaptılar ve sizi Mekke'ye sokmamak üzere yemin ettiler."

Bu habere, Alemlerin efendisi çok müteessir oldular :

"Kureyş helak oldu. Zaten harp onları yiyip bitirmiştir... Kureyş müşrikleri, kendilerinde bir kuvvet mi var, zannediyor? Vallahi Allahü teâlânın, yaymak için beni gönderdiği bu dini, hakim ve üstün kılıncaya, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışmaktan asla geri durmayacağım!" buyurdu.

Sonra kahraman Eshabına dönerek, bu konudaki rey ve görüşlerini sordu. Bütün benliği ile Resulullah'a kendilerini adamış olan şanlı Eshab;

"Allahü teâlâ ve Resulü daha iyi bilir. Canımız sana feda olsun ya Resulallah! Biz, Beytullah'ı tavaf etmek niyetiyle yola çıkmış bulunuyoruz. Ne bir kimseyi öldürmek, ne de çarpışmak için geldik. Ancak, Kabe'yi ziyaret etmemizi engellemek isterlerse, muhakkak onlarla çarpışır, hedefimize ulaşırız!.." dediler.

Eshab-ı kiramın bu kararlı hali, sevgili Peygamberimizin hoşuna gitti. Buyurdular ki; "Haydi, öyle ise Allahü teâlânın ism-i şerifi ile yürüyünüz!.."

Sahabiler, Peygamber efendimizin etrafında; "Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!.." diyerek telbiye ve; "Allahü ekber! Allahü ekber!.." diye tekbir getirerek

Mekke'ye doğru ilerlemeye başladılar.

Bir öğle vaktinde Bilal-i Habeşi, sesinin bütün güzelliği ile ezan-ı şerifi okuyarak, namaz vaktinin girdiğini bildirmişti. Bu sırada, iki yüz kişilik Kureyş süvari birliği oraya yetişmiş, Mekke ile sahabilerin arasına girerek, hücuma hazır vaziyette durmuştu.

Buna rağmen, Alemlerin efendisi yüce Eshabı ile saf olup namaza durdular. Sevgili Peygamberimiz arkasında bin beş yüz civarındaki Sahabının saf halinde hareketsiz kıyamda duruşları, rükuya eğilmeleri, görülmeğe değer bir manzaraydı...

Hele, hep birlikte secdeye gitmeleri, heybetli bir dağın eğilip, doğrulmasına benziyordu. Onların, Allahü teâlânın huzurunda şerefli alınlarını toprağa sürererek tevazu göstermeleri, Kureyş süvarilerinden bazılarının kalblerine İslâmın muhabbetini düşürdü.

Eshab, selam verip namazdan çıktıklarında, Kureyş süvari komutanının; "Müslümanların bu hallerinden istifade ederek baskın yapsaydık, onların çoğunu öldürürdük!.. Onlar namazda iken niçin saldırmadık?" diye hayıflandığı, sonra da;

"Merak etmeyiniz. Nasıl olsa, canlarından ve çocuklarından da sevgili olan bir namaza daha duracaklardır!.." diyerek, bu defa fırsatı kaçırmayacaklarını arkadaşlarına bildirdi.

Onların bu sözlerini Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselam ile vahiy göndererek Peygamber efendimize müşriklerinin niyetlerini bildirdi.

Ayrıca ayet-i kerime gelerek, bunların bu niyetlerine karşı nasıl tetbir almaları icab ettiği bildirildi.


Müşriklerin hilesine karşı tetbir


Peygamberimizin nasıl tetbir alması lazım geldiği mealen şöyle bildiriliyordu:

"Ey Habibim! Sen de içlerinde bulunup, düşman karşısında onlara (Eshabına) namaz kıldıracağın zaman onları iki kısma ayır, bir kısmı seninle birlikte namazda, diğeri de düşman karşısında dursun. Silahlarını yanlarına alsınlar. Seninle namazda olup, bir rekat kılanlar namazı bozacak amellerden sakınarak düşman karşısına gitsinler. Bundan sonra, henüz namazını kılmamış olan diğer kısmı gelip, ikinci rekatı seninle kılsınlar ve onlar da zırhlarını, koruyucu aletlerini ve silahlarını yanlarına alsınlar. Teşehhüdü seninle okusunlar. Sen selam verince, onlar selam vermeden düşman karşısına gitsinler. Önce bir rekat kılmış olanlar geri gelip, kendi başlarına bir rekat daha kılarak selam versinler. İkinci rekatı imamla kılmış olanlar da tekrar gelip, bir rekat daha kılarak namazı tamamlayıp selam versinler. Kafirler arzu ederler ki, silah ve eşyalarınızdan gafil bulunasınız da size ansızın bir baskın yapalar... Eğer size, yağmurdan bir eziyet olursa, yahut hasta bulunursanız, silahlarınızı koymanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat yine bütün ihtiyat tedbirlerini alın. Şüphe yok ki, Allahü teâlâ kafirlere, hor ve hakir edici bir azab hazırlamıştır." (Nisa suresi: 102)

İkindi vaktinde, hazret-i Bilal ezan okuduğunda, Kureyş süvarileri yine Mekke ile Eshab-ı kiramın arasında hücuma hazır olarak durdular. Peygamber efendimiz, Eshabına ayet-i kerimede belirtildiği gibi namazlarını kıldırdı.

Müslümanların bu tedbirli namaz kılışlarına, müşrikler hayret ettiler. Allahü teâlâ, onların kalblerine korku verdi. Herhangi bir harekette bulunmaya cesaret edemediler. Mekke'ye haber götürmek üzere oradan ayrıldılar. Peygamber efendimiz ve Eshabı da buradan Hudeybiye denilen mevkie doğru harekete geçtiler.

Mukaddes Mekke hududuna geldiklerinde, Resulullah efendimizin devesi Kusva, görünüşte hiçbir sebep yok iken çöküverdi. Kaldırmak için çok uğraştılar fakat kalkmadı.

Bunun üzerine Kainatın sultanı efendimiz buyurdular ki: "Onun böyle bir çökme huyu yoktur. Fakat, bir zamanlar Ebrehe'nin filini Mekke'ye girmekten tutup alıkoyan Allahü teâlâ, şimdi de Kusva'yı tutup alıkoydu. Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Kureyş, Allahü teâlânın, Harem dahilinde yapılmasını haram ettiği çarpışmayı ve kan akıtmayı terk etmek gibi şeylerden hangisini benden isterlerse istesinler, onların bu isteklerini muhakkak yerine getireceğim!"

Bundan sonra Kusva'yı kaldırmak istediler. Deve sıçrayıp kalktı. Harem hududlarından içeri girmedi. Tam hudud üzerinde bulunan Hudeybiye mevkiinde durdu. Peygamber efendimiz Eshab-ı kiramla, suyu az olan bu yerde konakladılar.

Resul-i ekrem, çadırını mübarek Mekke hududunun dışına kurdurdu. Eshabıyla burada beklemeye başladılar.

Vakit girince, namazları, Mekke-i mükerreme hududu içinde kılıyorlardı. Kuyularda içecek ve kullanacak su kalmamıştı. Sadece Peygamber efendimizin ibriğinde vardı.

Güç durumda kalan sahabiler; "Canımız sana feda olsun ya Resulallah! Yanımızda, yalnız sizin ibriğinizde su var. Mahvolduk!.." dediler.


Aranızda iken mahvolmaszınız


Alemlerin efendisi; "Ben, sizin aranızda iken, siz mahvolmazsınız" buyurdular.

Sonra "Bismillah" diyerek, mübarek elini ibriğin üzerine koydular. Sonra kaldırıp; "Alınız!.." buyurduğunda, çeşme gibi, sular akmaya başladı.

Eshab-ı kiram; kana kana su içtiler, abdest aldılar, bütün kırbalarını doldurdular, at ve develerini suladılar. Eshabını gülümyeserek seyreden merhamet deryası sevgili Peygamberimiz, Allahü teâlâya hamd ettiler.

O gün, orada hazır bulunan hazret-i Cabir bin Abdullah; "Biz, bin beş yüz kişi idik. Eğer yüz bin kişi dahi olsaydık, o su, hepimize yeterdi" buyurdu.

Resul-i ekrem efendimiz, Hudeybiye'de iken, öteden beri Müslümanlarla dost olan Huzaa kabilesinin reisi Büdeyl, huzura gelip, Kureyş ordusunun çevre kabilelerinin de katılmasıyla Hudeybiye'de konduklarını, orduları dağılıncaya kadar çarpışmaya yemin ettiklerini bildirdi.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu:

"Biz, buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz. Ancak umre yapmak, Kabe-i muazzamayı tavaf ve ziyaret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Buna rağmen bizi, kim Beytullah'ı ziyaretten alıkoymaya kalkarsa, onunla çarpışırız.

Şüphesiz ki, harpler Kureyş'i ziyadesiyle yıpratmış, güçsüz hale getirmiş ve pek çok zararlara uğratmıştır. Şayet onlar arzu ederlerse, kendilerine bir mütareke müddeti tayin edeyim. Bu müddet içinde, benim tarafımdan emniyet içinde bulunsunlar. Onlar, benimle diğer kabileler arasına girmesinler. Beni, onlarla baş başa bıraksınlar.

Eğer ben, o kabilelere galip gelir de, cenab-ı Hak da onlara hidayet ihsan edip Müslüman olurlarsa, Kureyş müşrikleri isterlerse, onlar gibi Müslüman olabilirler. Şayet ben, zannettikleri gibi, diğer topluluklara galip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş, kuvvet kazanmış olurlar.

Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez de benimle çarpışmaya kalkarlarsa, varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, yaymaya çalıştığım bu din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım. O zaman Allahü teâlâ da, bana yardım edeceği hakkındaki vadini

şüphesiz yerine getirecektir!"

Huzaa kabilesinin reisi Büdeyl, Peygamber efendimizin buyurduklarını Kureyş ordugahına ulaştırmak üzere yola çıktı.
Müşrikler, Büdeyl'den Resulullah efendimizin buyurduklarını dinledikten sonra, ileri gelen adamlarından Urve bin Mes'ud'u, görüşmek üzere Peygamber efendimize gönderdiler.

Urve, Kureyş'in hiç kimseyi Mekke'ye sokmamak üzere kesin kararlı olduğunu bildirince, Habib-i ekrem efendimiz; "Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Kabe-i muazzamayı ziyaret ve tavafa mani olunur mu?" buyurduktan sonra, Huzaa kabile reisine söylediklerini Urve'ye de anlattılar.


Böylesine bağlılık görmemişlerdi


Görüşme yapmak üzere gelen Urve, bir taraftan Peygamber efendimizi dinlerken, bir taraftan da Eshab-ı kiramın hal ve hareketlerine, birbirlerine ve Alemlerin efendisine olan davranışlarına, saygı ve hürmetlerine dikkat ediyordu.

Sevgili Peygamberimizin teklifini dinledikten sonra kalktı. Kureyşlilere bunu anlatmak üzere yürüdü. Onların yanına varıp şunları söyledi:

"Ey Kureyş topluluğu! Benim Kayser, Necaşi, Kısra gibi bir çok hükümdarların huzurlarına elçi olarak gittiğimi bilirsiniz. Yemin ederim ki, ben, şimdiye kadar,

Müslümanların, Muhammed'e gösterdikleri hürmet ve saygının hiçbir hükümdara yapıldığını görmedim.

Sahabilerinden hiç biri, ondan izin almadıkça konuşmuyor, başından bir kıl düşse, kapıp bereketlenmek için koyunlarında saklıyorlar. Aldığı abdest suyunu, birbirleriyle kapışırcasına paylaşıyorlar. Yanında konuşurlarken, seslerini duyulmayacak kadar kısıyorlar. O'na olan hürmetlerinden, yüzüne bakamıyor ve gözlerini önlerine indiriyorlar. O, Eshabına bir işaret verse veya bir emirde bulunsa, can behasına da olsa, yerine getirmeye çalışıyorlar.

Ey Kureyş cemaati! Elinizi ne kadar kılıçlarınıza atsanız, bütün çarelere başvursanız onlar, Peygamberlerinin bir kılını bile size teslim etmezler. Hatta her hangi bir zararın erişmesine ve O'na kimsenin el sürmesine bile meydan vermezler. Durum budur. Bundan sonrasını iyi düşünün! Hal böyle iken, Muhammed bize iyi bir mütareke teklif ediyor, bundan faydalanın!" dedi.

Kureyşli müşrikler, bu sözleri kabul etmeyip, Urve'ye kaba davrandılar ve onu darılttılar.

Resul-i ekrem efendimiz, Kureyş karargahından bir haber gelmeyince, Hıraş bin Ümeyye'yi , tekliflerini tekrar etmek üzere elçi olarak gönderdiler. Müşrikler, İslâm elçisine çok kaba davrandılar. Devesini kesip yediler, kendisini öldürmek için üzerine yürüdüler. Ellerinden zor kurtulan Hıraş bin Ümeyye, Peygamber efendimizin huzuruna gelip durumu anlatınca, elçisine yapılan bu hakarete çok üzüldüler.

Bu sırada müşrik karargahından Ahabiş kabilesinin reisi Huleys göründü. Peygamber efendimize doğru geliyordu. Müşrikler, elçi olarak onu görevlendirmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz Huleys'in geldiğini görünce;

"Bu gelen, kurbana saygı gösteren, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye ve ibadet yapmaya özenen bir kavimdendir. Ey Eshabım! Kurbanlık develeri ona doğru sürünüz de görsün!" buyurdu.

Eshab-ı kiram, kurbanlık develeri ona doğru salıverdiler ve; "Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!" diye telbiye getirdiler.

Huleys, boyunları bağlı, kulakları işaretli olan kurbanlıkları görünce, uzun uzun baktı ve; "Müslümanların, Kabe'yi tavaf ve ziyaretten başka hiçbir niyetleri yok.

Onları, bundan men etmek ne kadar kötü bir harekettir! Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki, Kureyşliler, bu yanlış hareketlerinden dolayı helak olacaklardır!" demekten kendisini alamadı.

Bu sözleri işiten Alemlerin efendisi; "Evet öyledir, ey Kinane oğullarına mensub olan kardeş" buyurdu.


Bi'at-ı Rıdvan


Kureyşin elçisi olarak gelen Huleys, utancından Resulullah efendimizin huzuruna gelemediği gibi, mübarek yüzüne dahi bakamadı. Geri Kureyş karargahına döndü. Gördüklerini anlatıp;

"Sizin, O'nu Kabe'yi ziyaretten men etmenizi doğru bulmuyorum" diye fikrini açıkça söyledi. Kureyş müşrikleri çok sinirlendiler ve Huleys'i cahillikle suçladılar.

Müşrikler, bu defa gaddarlığı ile nam salmış Mikrez bin Hafs'ı elçi gönderdiler. O da cevabını alarak geri döndü. Mikrez'in elçiliğinden sonra müşrikler,

Müslümanların ani bir baskın yapmasından korkuya kapıldılar.

Peygamber efendimiz, işi yarıda bırakmak istemiyor ve Kureyşlilerce itibarlı olan bir Eshabını göndermek istiyordu. Neticede hazret-i Osman'ın gönderilmesine karar verildi

Sevgili Peygamberimiz, Osman bin Affan'a ;

"Biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sadece Kabe-i muazzamayı tavaf ve ziyaret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz, diye söyle" ve "Onları İslâm'a davet et!" buyurdular.

Ayrıca, Mekke'de bulunan Müslümanlara, Mekke'nin yakın bir zamanda fethedileceğini müjdelemesini de tenbih ettiler.

Hazret-i Osman, müşriklerin yanına gidip, Peygamber efendimizin buyurduklarını aynen anlattı. Onlar, hazret-i Osman'ın teklifine de olumsuz cevap verdiler.

İstediği takdirde sadece kendisinin Beytullah'ı tavaf edebileceğini söylediler.

Hazret-i Osman ise; "Resul aleyhisselam, Beytullah'ı tavaf etmedikçe, ben de etmem!" buyurdu. Buna çok kızan müşrikler, onu alıkoydular. Bu haber, Eshaba;

"Osman şehid edildi!" şeklinde ulaştı.

Durumu Peygamber efendimize bildirdiklerinde çok üzüldüler ve; "Bu haber doğru ise, bu kavimle çarpışmadıkça buradan ayrılmayacağız" buyurdular.

Sonra orada bulunan Semure ismindeki ağacın altına oturup; "Allahü teâlâ, bana bi'at etmenizi emretti" buyurarak, Eshabını bi'ate davet etti.

Kahraman Eshab, elini, Peygamber efendimizin mübarek eli üzerine koyarak; "Allahü teâlâ, sana zafer ihsan edinceye kadar, önünde çarpışa çarpışa fethi gerçekleştirmek, veya bu uğurda şehid olmak üzere bi'at ettik!" diye söz verdiler.

Peygamber efendimiz, bir elini, diğer elinin üzerine koyarak orada bulunmayan hazret-i Osman namına kendi kendine bi'at etti. Resul-i ekrem efendimiz,

Eshabının bu bi'atına çok memnun olup; "Ağaç altında, gerçekten bi'at edenlerden hiç biri, Cehennem'e girmeyecektir" buyurdu.

Bu bi'ate, Bi'at-ı Rıdvan denildi.

Eshab-ı kiram, artık kılıçlarını çekmiş yerlerinde duramıyor, Resul aleyhisselamın bir işaretini bekliyordu.

Bu sırada İslâm karargahını gözetleyen Kureyş casusları, mücahidlerin, sevgili Peygamberimize, bu uğurda şehidlik şerbetini içinceye kadar çarpışmak üzere bi'at ettiklerini ve hazırlık yaptıklarını görmüşlerdi. Derhal Kureyş karargahına varıp, olup bitenleri anlattılar.


Antlaşması sağlandı


Peygamber efendimiz, müşriklerin her an saldırma ihtimaline karşı geceleri, Eshabını korumak üzere nöbetçiler bırakıyordu. Hazret-i Osman'ın tutuklandığı günlerden bir gece, Mikrez yönetiminde elli kişilik bir müşrik güruhu, İslâm askerlerini uykuda bastırmak üzere saldırdılar.

O gece, Muhammed bin Mesleme ve arkadaşları nöbet tutuyorlardı. Gelen küffarı kısa bir mücadeleden sonra kıskıvrak yakaladılar. Sadece Mikrez kaçabildi. Esirleri, Resulullah efendimizin huzuruna getirdiler. Bir kısmı hapsedilip, bir kısmı da affedildiler. Müşrikler, ertesi gece de baskın yapmak istediler fakat yine yakalandılar. Peygamber efendimiz, onları da affedip salıverdi.

İslâm ordusunun, gece-gündüz savaşa hazır durumda beklediğini ve her an saldırabileceklerini anlayan küffar ordusunun kalbine korku düştü. Antlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını görerek, acele bir elçi hey'eti seçtiler. Süheyl bin Amr başkanlığında seçilen bu hey'ete; "Bu sene Mekke'ye girmemeleri şartıyla antlaşma yapın" denildi.

Sevgili Peygamberimiz, Kureyş elçilerini kabul buyurdu. Elçilerin ilk istekleri, hapsedilmiş adamlarının bırakılması oldu. Alemlerin efendisi de, "Mekke'de tutukladığınız Eshabını bırakmadığınız müddetçe, bu adamlarınızı salıvermem!" buyurdular.

Süheyl; "Doğrusu bize, çok adaletli ve insaflı davrandınız" diyerek, Mekke'de tutuklanan hazret-i Osman'ı ve daha önce hapsettikleri on kadar Eshabın serbest bırakılmasını sağladı. Bundan sonra, baskın sırasında yakalanıp hapsedilen müşrikler serbest bırakıldı.

Uzun konuşmalardan sonra, antlaşmaya varıldı. Sıra yazılmasına gelmişti. Hazret-i Ali katip olarak seçildi. Sulh-nameyi yazmak üzere kağıt, divit hazırlandı.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Habibullah efendimiz hazret-i Ali'ye; "Yaz" buyurdu. "Bismillahirrahmanirrahim!.."

Buna Süheyl derhal itiraz edip; "Yemin ederim ki, ben Rahman sözünün ne demek olduğunu bilmiyorum. Böyle yazma; Bismike Allahümme diye yaz! Yoksa barışa yanaşmam!" dedi.

Peygamber efendimiz, barışın yapılmasında çok büyük hikmetler görüyordu. Bu sebeple; "Bismike Allahümme de güzeldir" buyurdular ve hazret-i Ali'ye böyle yazmasını emrettiler.

Yazıldıktan sonra, Peygamber efendimiz; "Bu, Muhammed Resululah'ın, Süheyl bin Amr ile üzerinde anlaştıkları ve sulh oldukları, şartlarını taraflarca yerine getirmek üzere imzaladığı maddelerdir" buyurduğunda, Süheyl'in, hazret-i Ali'nin elini tuttuğu görüldü ve Peygamber efendimize dönüp;

"Yemin ederiz ki, biz senin Resulullah olduğunu kabul etseydik, sana karşı gelmez, Kabe'yi ziyaret etmene engel olmazdık. Bu sebeple, Resulullah yerine,

Abdullah'ın oğlu Muhammed yaz!" dedi.

Peygamber efendimiz, onu da kabul buyurarak;

"Vallahi siz, beni yalanlasanız da, ben yine hiç şüphesiz Allahü teâlânın resulüyüm. İsmimi ve babamın ismini yazdırmak, benim peygamberliğimi gidermez ki.

Ya Ali! Onu sil, Muhammed bin Abdullah yaz" buyurdular.

Antlaşmanını maddeleri...

Yapılan antlaşma metnindeki "Resulullah" kelimesinin silinmesine, Eshab-ı kiramdan hiç birinin gönlü razı olmadı. Bir anda herşeyi unutup; "Ya Ali! Muhammed

Resulullah yaz, aksi halde, bu müşriklerle aramıza ancak kılıç halleder!.. " dediler.

Peygamber efendimiz, Eshabının bu gayretlerine memnun oldular, fakat mübarek elleriyle susmalarını işaret buyurdular. Hazret-i Ali'ye, silinmesini emir buyurunca, o; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Senin bu mübarek sıfatını silmeye elim varmıyor!.." diyerek özür diledi.

Sevgili Peygamberimiz orayı göstermesini istedi. Gösterince elinden alıp, kendi mübarek parmağı ile silerek Abdullah'ın oğlu yazdırdı.

Sonra, maddeler yazılmaya başlandı.

1- Antlaşma on yıl geçerli olacak, bu zaman içinde iki taraf birbiriyle harp etmeyecek.

2- Müslümanlar bu sene Kabe'yi ziyaret etmeyecek. Ancak bir sene sonra ziyaret edebilecekler.

3- Kabe'yi ziyarete gelen Müslümanlar, üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu silahından başka silah bulundurmayacaklar.

4- Müslümanlar Kabe'yi tavaf ederken, Mekkeli müşrikler Kabe'den dışarı çıkıp onların serbestçe tavaf yapmalarını sağlayacaklar.

5- Kureyşlilerden Müslüman olan bir kimse, velisinden izinsiz Medine'ye giderse iade edilecek, Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerek Mekke'ye giderse iade edilmeyecektir.

Hazret-i Ömer bu madde için; "Ya Resulallah! Bu şartı da kabul edecek misin?" diye sorunca; sevgili Peygamberimiz gülümseyerek; "Evet. Bizden onlara gidecek olanları Allahü teâlâ bizden uzak etsin!" buyurdular.

6- Eshabdan biri, hac veya umre yapmak niyetiyle Mekke'ye gelse, canı ve malı emniyette olacak.

7- Müşriklerden biri, Şam'a, Mısır'a veya başka yere giderken Medine'ye uğrarsa, onun da canı, malı emniyette olacak.

8- Diğer Arab kabileleri, istedikleri tarafın himayesine girebilecekler. Müslümanlar veya müşriklerle birleşmekte serbest olacaklardı.

Sıra antlaşmanın imzalanmasına gelmişti. O sırada ayaklarındaki zincirleri sürürkleye sürükleye İslâm ordusuna doğru bir kimsenin gelmekte olduğu görüldü.

Yaklaştı, yaklaştı; "Beni kurtarın!.." diyerek bağırdı.

Bu sesi işiten Kureyş hey'eti reisi, derhal yerinden fırladı. Eline aldığı dikenli ağaç dalını, onun başına yüzüne vurmaya başladı.O, bütün gayretini toplayarak kendini Resulullah efendimizin mübarek dizleri dibine attı ve; "Kurtar beni ya Resulallah!" diye yalvardı.

Bu, Mekke'de Müslümanlıkla şereflendiği için, babası tarafından işkenceler edilir, putlara tapmaya zorlanırdı. Müşriklerin, Hudeybiye'ye gitmesinden faydalanarak, zincirlerini koparmış, kimseye görünmeden Mekke'den çıkıp, Müslümanların arasına kendini atmıştı

Hidayete eren bu mübarek kimse, müşrik hey'etinin reisi Süheyl'in oğlu Ebu Cendel hazretleriydi. Süheyl, Peygamber efendimize, oğlu Ebu Cendel'i göstererek; "Biraz önce yazdığımız antlaşma gereğince, bana iade edeceğin ilk adam budur!" dedi.

Peygamber efendimiz ve sahabiler çok müteessir olmuşlardı. Herkes, Resulullah efendimizin ne cevap vereceğini merakla bekliyorlardı.


Hudaybiye antlaşmasının neticesi


Bir tarafta barış antlaşması, bir tarafta işkence altında bulunan bir sahabi... Alemlerin efendisi, Süheyl'e; "Biz, bu sulh-nameyi daha imzalamadık!" buyurdu.

Süheyl; "Ya Muhammed! Antlaşmanın maddelerini, oğlum daha buraya gelmeden önce yazıp bitirmiştik. Eğer oğlumu iade etmezsen, ben de hiçbir zaman sulh-namenin altını imzalamam!" diye inad etti.

Peygamber efendimiz; "Onu benim hatırım için antlaşmanın dışında tut" buyurdu ise de, müşrikler bunu kabul etmediler.

Süheyl bin Amr, oğlunu çeke çeke götürürken, Ebu Cendel; "Ya Resulallah!.. Ey Müslüman kardeşlerim!.. Müslüman olmakla şereflenip bize iltica ettiğim halde, beni müşriklere mi teslim ediyorsunuz. Bana her gün dayanılmaz işkencelerin yapılmasını mı reva görüyorsunuz? Ya Resulallah! Dinimden döndürsünler diye mi beni iade ediyorsunuz?!..." diye feryad ediyordu.

Bu içler acısı yalvarışa dayanmak çok zordu. Gönülleri yaralanan sahabiler, ağlamaya başladılar. Merhamet deryası, sevgili Peygamberimizin de mübarek gözleri dolmuştu. Süheyl'in yanına varıp; "Gel etme! Onu bana bağışla!" diye rica etti.

Fakat Süheyl; "İmkansız bağışlamam!" diye cevap verdi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz; "Ey Ebu Cendel! Biraz daha sabret! Sana yapılanlara katlan!

Bunların mükafatını Allahü teâlâdan dile. Allahü teâlâ, sana ve senin gibi zayıf ve kimsesiz Müslümanlara muhakkak bir genişlik, bir çıkar yol ihsan edecektir" buyurarak teselli eyledi ve; "Verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz" buyurdu.

Bu içler acısı hadiseye, heyetteki müşrikler bile dayanamamış ve; "Ey Muhammed! Ebu Cendel'i senin hatırın için biz himayemize alıyoruz. Ona, Süheyl'in işkence yapmasına meydan vermeyeceğiz!" demişlerdi.

Bundan sonra Resulullah efendimiz ve Eshab-ı kiram biraz rahatladılar. Baba Süheyl bin Amr, Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olup Eshab-ı kiramdan oldu.

Sulh-name iki suret yazılıp, taraflarca imzalandı. Müşrikler karargahlarına döndüler.

Müslümanların aleyhlerinde gibi görünen bu maddeler için, Kureyş hey'eti çok sevinçli idi. Aksine bu sulh-name büyük bir zaferdi ve bu maddeler
Müslümanların lehine idi.

Her şeyden önce, Müslümanların bir devlet olduğunu kabul ediyorlardı. Mekke'den bir müşrik, ticaret veya başka bir şey için Şam'a, Mısır'a giderken

Medine'ye uğrasa, canı malı emniyette olacaktı.

Böylece müşrikler, Müslümanların yaşayışlarını yakından görecek, İslâm'ın adaleti, Eshabın birbirlerine olan güzel davranışları karşısında hayran kalacak ve

İslâmiyet'i seveceklerdi. Neticede Müslüman olup sahabilerin safları arasına katılacaklardı.

On sene devam etmesi gereken bu antlaşma ile, Müslümanlar çoğalacaklar, güçleneceklerdi. İslâmiyet her tarafa yayılacaktı.

Ancak; "Kureyşlilerden biri, Müslüman olup Medine'ye sığınmak isterse, iade olunacak" maddesi için, Peygamber efendimiz müteessir olmuşlar ve; "Allahü teâlâ, onlar için, elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır" buyurmuşlardı...


Cenab-ı Hakkın yardım müjdesi


Hudaybiye antlaşması yapılınca, artık müşriklerle yapılacak bir iş kalmamıştı. Resul-i ekrem efendimiz, Eshab-ı kirama; "Kalkınız! Kurbanlarınızı kesiniz.

Başlarınızı tıraş ettikten sonra ihramdan çıkınız" buyurdular.

Peygamber efendimiz, herkesten önce kurbanını kesti. Sonra kendisini, berberi Hıraş bin Ümeyye hazretleri tıraş etti. Eshab-ı kiram, o mübarek saçları daha yere düşmeden havada kapıştılar ve bereketlenmek için sakladılar. Sahabiler de kurbanlarını kesip, bir kısmı saçlarını kazıttı, bir kısmı kısalttırdı.

Hudaybiye'de yirmi gün kadar kalınmıştı. Peygamber efendimiz arkadaşları ile birlikte Medine'ye dönmek üzere hareket ettiler. Yolda Allahü teâlâ,
Peygamber efendimize fetih suresini vahyederek, nimetini ve yardımlarını tamamlayacağını müjdeledi.

Kainatın sultanı, muzaffer olarak nurlu Medine'yi teşrif ettiği günlerde, Kureyş'in Sakif kabilesinden Ebu Basir, Müslüman olmakla şereflenmişti. Müşriklerin arasında yaşamayacağını anlayan Ebu Basir , yaya olarak Medine'ye geldi.

Hudeybiye antlaşmasının gereği olarak da Medine'den ayrılıp, Kızıldeniz sahilindeki "İs" denilen yere yerleşti. Burası, Kureyş müşriklerinin Şam'a gittikleri ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Bundan sonra, Kureyş'ten Müslüman olanlar Mekke'yi terkedip, Medine'ye değil, Ebu Basir'in yanına gittiler.

Bunlardan ilki Ebu Cendel hazretleriydi. Artık bunun arkası devam etti. Elli kişi, yüz kişi, iki yüz, üç yüz kişi oldular. Kureyş kervanı Şam'a giderken buradan geçmek mecburiyetinde kalıyorlardı.

Ebu Basir hazretleri yanındaki Müslümanlarla, buradan geçen müşrikleri yakalıyor ve Müslüman olmalarını istiyorlardı. Müslüman olmayanlarla çarpışıp, onları güç durumda bırakıyorlardı.

Mekkeli müşrikler, artık Şam ticaret yollarının kesildiğini görüp, Medine'ye bir heyet gönderdiler. Hudeybiye sulh-namesinin "Kureyşlilerden Müslüman olan bir kimse velisinden izinsiz Medine'ye giderse iade edilecek!.." maddesinin kaldırılması için yalvardılar.

Peygamber efendimiz merhamet buyurup, onların bu isteklerini kabul ettiler. Böylece Kureyşlilerin Şam ticaret yolları açılmış oldu. Müslümanlar da sabretmelerinin karşılığında Medine'ye Peygamber efendimizin yanına geldiler.