HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Mekke'nin Fethi


Mekke'nin Fethi


Hicretin sekizinci senesi idi... Hudeybiye antlaşmasının bir maddesi de; "Her iki tarafın dışında kalan Arab kabileleri, istedikleri tarafın himayesine girebilecekler, Müslümanlar veya müşriklerle birleşmekte serbest olacaklar" idi.

Buna göre; Peygamber efendimizin müttefiki olan Huzaa kabilesi, Müslümanlar; Beni Bekir kabilesi de müşrikler tarafında yer almışlardı. Huzaa kabilesi ile Beni Bekirler eskiden beri düşman olup, fırsat buldukça birbirlerine saldırırlardı. Hudeybiye barışına göre, onlar da bir müddet için saldırılarını durdurmuşlardı. Fakat, buna Beni Bekir kabilesi iki sene uyabilmişti.

Bekiroğullarından biri, sevgili Peygamberimize hakaret eden bir şiir söylemiş, bunu işiten Huzaa kabilesinden bir genç, dayanamamış ve başını yarmıştı.

Bekiroğulları, bunu fırsat bilip antlaşma gereği tehlikeden emin olan Huzaa kabilesine saldırmışlardı. Bu saldırıya, Kureyşli müşrikler, silah vererek ve gizli adam göndererek yardım etmişler, Harem-i şerifde Huzaa kabilesinden yirmiden fazla kimseyi öldürmüşlerdi.

Çarpışma esnasında Huzaa kabilesinden bazı Müslümanlar, Peygamber efendimizden yardım istemişlerdi. Huzaa kabilesinden gece yapılan bu baskınlarda, Bekiroğulları arasında, Kureyşli müşriklerin de bulunduğunu görenler olmuştu.

O gece, Medine'de, hazret-i Meymune validemizin evinde bulunan sevgili peygamberimiz, namaz kılmak için kalkıp abdest alırken; Allahü teâlânın izni ile bir mucize olarak, Mekke'deki Müslümanların kendisinden yardım taleb ettiklerini işitmişti. Onlara cevab olarak; "Lebbeyk! = Davetiniz icabet ediyorum!" buyurdu.

Maymune validemiz, Peygamber efendimizin yanında kimse olmadığı halde böyle konuştuğunu görünce; "Ya Resulallah! Yanınızda bir kimse var mı?" diye sordu. Sevgili Peygamberimiz ona, Mekke'de meydana gelen hadiseyi ve Kureyşlilerin bu işe ortak olduklarını haber verdi.

Kureyş müşrikleri Beni Bekirlere yardım ederek, Huzaa kabilesine baskın yapıp onları öldürmekle, Hudeybiye antlaşmasının maddelerine aykırı hareket etmiş, böylece antlaşmayı bozmuş oluyorlardı.

Fakat, bu hadiseden, o sırada Şam'a ticaret için giden Kureyş lideri Ebu Süfyan'ın haberi olmamıştı. Şam'dan dönünce hadiseyi ona anlattılar ve; "Bu, mutlaka düzeltilmesi lazım olan bir iştir. Gizlenmesi mümkün değildir. Eğer düzeltilmezse, Muhammed bizi Mekke'den sürer!" dediler.
Ebu Süfyan ise; "Her ne kadar bu hadiseden benim haberim olmadıysa da, yapılan kıtal haberi Medine'ye ulaşmadan, barışı yenileyip uzatmak üzere acele gitmem lazım" dedi.

Halbuki, sevgili Peygamberimiz, haberi anında öğrenmişti. Ayrıca hadiseden üç gün sonra, Huzaa kabilesinden Amr bin Salim, yanında kırk süvari ile gelip, durumu Resul-i ekrem efendimize anlattı.

Habibullah efendimiz de; "Huzaa oğullarına yardım etmezsem, bana da yardım olunmasın!" buyurarak bir mektup yazdırdı.

Kureyş müşriklerine gönderilen bu mektupda, sevgili peygamberimiz; "... Siz, ya Bekir oğulları ile olan ittifakınızdan vaz geçip geri durursunuz, yahut da Huzaa oğullarından öldürülenlerin diyetlerini ödersiniz! Şayet bu söylediklerimden birini yerine getirmeyecek olursanız, sizinle harb edeceğimi bildiririm!.." buyuruyorlardı.


Geldiği gibi geri döner


Kureyşliler, Efendimizin mektuptaki tekliflerini ve gösterdikleri merhameti anlayamadılar. "Hem ittifakımızı kesmeyiz, hem de diyeti ödemeyiz! Ancak harbedebiliriz" diye haber gönderdiler.

Fakat, böyle yaptıklarına bin defa pişman olup, korkularından antlaşmayı yenilemek üzere Ebu Süfyan'ı Medine'ye doğru hemen yola çıkardılar.

Daha Ebu Süfyan Medine'ye gelmeden, sevgili Peygamberimiz, onun geleceğini Eshab-ı kiramına bildirdi ve; "Şöyle anlarım ki, Ebu Süfyan, barışı yenileyip, müddetini de uzatmak üzere geliyor. Lakin, muradı hasıl olmayıp geldiği gibi geri döner!.." buyurdu.

Henüz Müslüman olmayan Ebu Süfyan, Medine-i münevvereye geldi. Kızı ve Peygamber efendimizin mübarek hanımı, müminlerin annesi olan Ümmü Habibe'nin evine gitti.

Sevgili Peygamberimizin döşeği üzerine oturmak istedi. Hazret-i Ümmü Habibe validemiz, oturmadan yetişip döşeği kaldırdı. Babası buna çok üzülüp; "Ey kızım! Bu döşeği benden mi esirgiyorsun?" diyerek hayretini belirtince, Resulullah'ın muhabbetini her şeyin üzerinde tutan mü'minlerin annesi hazret-i Ümmü Habibe, babasına; "Bu döşek, Allahü teâlânın Resulünün döşeğidir. Ona müşrikler oturamaz! Sen, müşriksin! Bu döşek üzerine oturman, asla layık değildir!" diye cevap verdi.

Babası; "Ey kızım! Evimden ayrılalı sana birşeyler olmuş!" deyince, o da; "Elhamdülillah ki, Allahü teâlâ bana İslâmiyet'i nasib etti. Sen ise hala, işitmeyen, görmeyen taştan yapılmış putlara tapıyorsun! Ey baba! Senin gibi Kureyş'in büyüğü ve yaşlısı olan bir kimse, nasıl olur da İslâm'a uzak kalır?.." dedi.

Babası, çok hiddetlenip; "Bana bu kadar hürmetsizlik edip cahillikle suçluyorsun! Demek ben, atalarımın senelerdir taptıklarını bırakıp, Muhammed'in dinine mi gireceğim?!" diyerek oradan ayrıldı.

Sevgili peygamberimizin huzuruna gelen Kureyş lideri; "Ben, Hudeybiye antlaşmasını yenilemek ve müddetini de uzatmak için geldim. Haydi, aramızdaki bu muahedeyi bir yazı ile yenileyelim!" dedi.

Habib-i ekrem efendimiz; "Biz, Hudaybiye antlaşmasına aykırı bir davranışta bulunmayız ve onu değiştirmeyiz!" buyurdu.

Kureyş lideri, tekrar tekrar; "Antlaşmayı değiştirelim! Yenileyelim!.." dediyse de, sevgili Peygamberimiz, ona hiçbir cevabda bulunmadı.

Kureyş lideri gösterdiği bütün gayretlerin hiç bir fayda vermediğini görünce, Mekke'ye dönüp, müşriklere durum anlattı. Müşrikler; "Demek hiç bir şey yapamadan geri döndün öyle mi?!.." diyerek onu kınadılar. Artık onlar için, beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.

Ebu Süfyan Medine'den ayrılınca, sevgili Peygamberimiz Mekke'yi fethetmeye karar verdi. Çünkü Kureyşliler, ahdlerinde durmamışlar ve barışı bozmuşlardı.

Fakat bu sırrı gayet gizli tutuyor, müşriklere hazırlanma fırsatı vermeden ve Harem-i şerifde kan dökülmeden Mekke'yi teslim almak istiyordu. Bu bir harp tedbiri idi. Zira, Mekke fethedilince, kim bilir niceleri Müslüman olmakla şereflenecekti.

Bu durumu hazret-i Ebu Bekir'e ve Eshabının ileri gelenlerinden birkaçına bildirdi. Eshabına, sefer için hazırlık yapmalarını emredip, nereye gidileceğini bildirmedi.


Onları, görmez ve işitmez eyle


Eshab-ı kiram, Efendimizin emri üzerine cihad için hazırlığa başladılar. Fakat nereye sefer yapılacağını bilmiyorlardı. Peygamber efendimiz, ayrıca çevredeki Müslüman kabilelerden Eslem, Eşca, Cüheyne, Husayn, Gıfar, Müzeyne, Süleyman, Damra ve Huzaaoğullarına haber gönderdi; "Allahü teâlâya ve ahıret gününe iman edenler, Ramazan-ı şerifin başında Medine'de bulunsunlar" buyurarak onları harbe katılmaya davet etti.

Habibullah efendimiz, bir tedbir olarak, Mekke'ye giden yolları tutup, irtibatı kesmek üzere, hazret-i Ömer'e vazife verdi. Hazret-i Ömer, derhal dağ yollarına, geçitlere ve diğeryol başlarına nöbetçiler dikip; "Mekke'ye gitmek isteyen herkesi geri çevireceksiniz!" emrini verdi.

Sevgili Peygamberimiz, bu işin gizlice yürütülmesi için; "Ya Rabbi! Yurtlarına ansızın varıp, kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin casus ve habercilerini tut, görmez ve işitmez eyle. Bizi ansızın görüp işitsinler" diyerek Allahü teâlâya dua etdi.

Peygamber efendimiz, kuzeydeki müşrikler veya Bizanslılar üzerine yürünecek intibaını vermek için de, Ebu Katade hazretlerini askeri bir birlik ile kuzeye, İzam vadisine doğru gönderdi.

Bu arada Medine'deki hazırlıkları, Mekkeli müşriklere bildirmek üzere gönderilen bir mektubu, sevgili Peygamberimiz bir mucize olarak haber verdi. Hazret-i Ali'yi göndererek yakalattı.

Ramazan ayının ikinci gününe kadar, çevre kabilelerden yardım gelmiş, Ebu İnebe kuyusu başındaki karargahda toplanılmıştı. Eshab-ı kiramın sayısı on iki bine ulaşmıştı. Bunlardan dört bini Ensar, yedi yüzü Muhacir, geri kalanı da çevredeki Müslüman kabilelerdendi.

Sevgili Peygamberimiz, Medine'ye vekil olarak, Abdullah bin Ümmi Mektum hazretlerini bıraktı. Zübeyr bin Avvam hazretlerini de iki yüz kişilik bir süvari birliğinin başında keşif kolu olarak ileri gönderdi.

Nihayet Alemlerin efendisi, gönülleri Allahü teâlâ ve Resulünün muhabbetiyle dolu olan on iki bin kişilik muazzam ordusunun başında olduğu halde, Allahü teâlânın ismi ile yola çıktılar.

Bundan sekiz sene önce, ayrıldıkları yurtlarına, Mekke'ye gidiyorlardı. Puthane haline çevrilen muazzam Kabe'yi putlardan temizlemeye gidiyorlardı...

İnatlarından bir türlü vaz geçmek istemeyen müşriklere, hak, adalet ve merhamet göstermeye gidiyorlardı... Allahü teâlânın dinini yaymaya, oradakilerin ebedi Cehennem azabından kurulmalarına vesile olmaya gidiyorlardı...

Aman ya Rabbi! Bu ne büyük merhametti!..

İslâm ordusu Zü'l-huleyfe'ye geldiği sırada, Mekke'den ailesi ile birlikte hicret eden Peygamber efendimizin amcası hazret-i Abbas ile karşılaştı.

Sevgili Peygamberimiz, amcasının geldiğine çok sevindi ve; "Ey Abbas! Ben Peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de, Muhacirlerin sonuncusun" buyurarak gönülünü aldı.

Hazret-i Abbas'ın ağırlıklarını Medine'ye gönderdi. Hz. Abbas , Peygamber efendimizin yanında kalıp, Mekke'nin fethine katıldı.

Resul-i ekrem efendimiz, Mekke'nin yakınında bulunan Kudeyd'e geldiğinde, şanlı Eshabına harp düzeni aldırdı.

Her bir kabileye ayrı ayrı sancaklar ve bayraklar verdi. Onları, her kabilenin bayrakdar ve sancakdarına teslim etti.


Müslüman olma zamanı gelmedi mi


Medine'den ayrılalı on gün olmuştu. Akşam üzeri Mekke'ye iyice yaklaşılmış, yatsı vaktinde Merr-uz-zahran'a gelinmişti. Peygamber efendimiz, Eshabına burada durmalarını emir buyurdu.

Ayrıca hazret-i Ömer'e vazife verip, her mücahidin ateş yakmasını da emretti. Bir anda on binden fazla ateş yanınca, Mekke aydınlığa boğuldu

Hiçbir şeyden haberi olmayan Mekkeli müşrikler, şaşkına döndüler. Ne olduğunu anlamak için Ebu Süfyan'ı görevlendirdiler.

O da yanına iki kişi alarak İslâm ordusuna doğru gizlene gizlene yaklaştılar. Bu sırada sevgili Peygamberimiz, Eshabından bazılarına; "Ebu Süfyan'a gözkulak olunuz. Mutlaka onu bulursunuz!" buyurdu.

Ebu Süfyan ve yanındakiler, İslâm ordusuna doğru ilerledikçe hayretleri artıyor, dehşete düşüyorlardı.

Mekke'nin çevresine ne kadar çok asker birikmişti ve ne kadar çok da ateş yakmışlardı!.. Onlar, bunları konuşa konuşa, Erak isimli yere geldiler.

Bu sırada Peygamber efendimiz, yine; "Ebu Süfyan, şu anda Erak'tadır" buyurdu. Eshab-ı kiram, onları araştırmaya koyuldular. İçlerinden hazret-i Abbas, onları tanıdı ve Peygamber efendimizin huzuruna götürdü.

Yolda Ebu Süfyan, hazret-i Abbas'a; "Haberler nasıldır?" diye sordu. O da; "Ey Ebu Süfyan! Sana yazıklar olsun! Resul aleyhisselam, karşı koyamayacağınız bir ordu ile üzerinize geliyor. Yemin ederim ki, Kureyşlilerin hali yaman olacak. Vay onların başına geleceklere!" dedi.
Ebu Süfyan ve yanındakiler, korku ile mücahidlerin arasından geçerek sevgili Peygamberimizin huzur-i şeriflerine geldiler.

Kainatın sultanı, onları güzel karşıladı. Mekkeliler hakkında bilgi aldı. Geç vakitlere kadar konuştuktan sonra, onları İslâm'a davet eyledi. Hakim bin Hizam ile Büdeyl, derhal Kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.

Fakat Ebu Süfyan'ın tereddütü devam ediyordu. Sabah olunca, merhamet deryası sevgili Peygamberimiz; "Ey Ebu Süfyan! Yazıklar olsun sana! Allahü teâlâdan başka ilah bulunmadığını öğrenme zamanı hala gelmedi mi?" buyurdu.

O da; "Anam-babam sana feda olsun! Yumuşak huylulukta ve şereflilikte ve akraba hakkını gözetmekte üstüne yoktur. Sana ettiğimiz bu kadar cefadan sonra sen, hala bizi hidayet yoluna davet ediyorsun. Ne güzel kerem sahibisin. Allah'dan başka ilah olmadığına inandım... Eğer olsaydı bana bir faydası olurdu. Sen de Allah'ın Resulüsün" diyerek Eshab-ı kiramdan olmakla şereflendi.

Hazret-i Abbas; "Ya Resulallah! Ebu Süfyan'a Mekkelilerce itibar kazandıracak bir şey ihsan eder misiniz?" dedi.

Peygamber efendimiz, bunu kabul edip; "Kim Ebu Süfyan'ın evine girer, sığınırsa, ona eman verilmiştir, öldürülmekten kurtulur" buyurdu.

Ebu Süfyan hazretleri; "Ya Resulallah! Biraz daha genişletir misiniz?" diye istirhamda bulununca, sevgili Peygamberimiz; "Kim Mescid-i Haram'a girer, sığınırsa, ona eman verilmiştir! Kim kapısını kapayıp evinde oturursa, ona eman verilmiştir" buyurdu.

Resul-i ekrem efendimiz, Ebu Süfyan'ın, İslâm ordusunun heybetini ve çokluğunu görüp, Mekkeli müşriklere bunu anlatması için hazret-i Abbas'a; "Onu, vadinin daraldığı, atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazına ilet. Müslümanların, Allahü teâlânın ordusunun ihtişamını görsün" buyurdu.


Bugün, merhamet günüdür


Görmeliydi ki, şahid olduğu manzarayı müşriklere anlatsın ve karşı çıkan olmasın... Böylece, Harem-i şerifte kan dökülmesin...

Hazret-i Abbas, Ebu Süfyan ile dağ geçidine giderken, mücahidler harp düzenine girdi.

Her kabile, sancaklarını açmış olduğu halde geçitten geçmeye başladılar. Her birinin üzeri zırhlı ve silahlı idi. Her grup geçerken tekbir getiriyorlardı.

Ebu Süfyan; "Bunlar kim?" diye soruyor, hazret-i Abbas'da; "Bunlar, Süleymoğulları! Kumandanları Halid bin Velid'dir!" Bunlar Gıfaroğulları!" "Bunlar Ka'boğulları!.." diyerek cevap veriyordu.

Yeri göğü; "Allahü ekber! Allahü ekber!" nidaları dolduruyor, mücahidlerin çokluğu ve silahların parıltıları göz kamaştırıyordu.

Ebu Süfyan'ın en çok merak ettiği, Fahr-i Alem efendimizdi. O'nun çevresindeki askerlerin geçişini çok merak ediyor, diğerlerinden farklı olacağını tahmin ediyordu.

Bu sebeple sık sık; "Bunlar Resuullah'ın birliği midir?" diye sormaktan kendini alamıyordu... Nihayet peygamberlerin sultanı, Alemlerin efendisi güneş gibi, nur saçarak devesi Kusva'nın üzerinde göründü.

Etrafında Muhacirler ve Ensar bulunuyordu. Her biri tepeden tırnağa Davudi zırhlara bürünmüş, Hindi kılıçlar kuşanmış, cins atlara ve develere binmiş olarak geliyorlardı.

Ebu Süfyan onları görünce; "Kim bunlar, ya Abbas?" diyerek merakla sordu. O da; "ortadaki Resul aleyhisselam, Etrafındakiler de şehid olmak aşkı ile yanan Ensar ve Muhacirlerdir!.." dedi.

Sevgili Peygamberimiz onların yanından geçerken Ebu Süfyan'a; "... Bugün, Allahü teâlânın, Kabe'nin şanını yücelteceği bir gündür. Bugün, Beytullah'a örtü örtüleceği gündür! Bugün, merhamet günüdür... Bugün, Allahü teâlânın Kureyşlileri (İslâm ile) aziz edeceği bir gündür!" buyurdu.

Ebu Süfyan, göreceğini görmüş, işiteceğini de işitmişti; "Ben, Kayser'in de, Kisra'nın da saltanatını gördüm. Fakat böyle ihtişamlısını görmedim! Ben, hiçbir zaman bugünkü gibi bir ordu ve cemaat ile karşılaşmadım! Böyle bir orduya hiç kimse karşı koyamaz, onlara güç yetiremez!" diyerek Mekke'nin yolunu tuttu...

Hz. Ebu Süfyan, Mekke'ye gelip, kendisini merakla bekleyen müşriklere Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra;

"Ey Kureyş cemaatı! Muhammed aleyhisselam, karşısında dayanamayacağınız kadar büyük bir ordu ile yanıbaşınıza gelmiş buyunuyor. Boş yere kendi kendinizi aldatmayınız? Müslüman olunuz ki, kurtulasınız! Ben sizin görmediklerinizi gördüm! Sayısız bahadırlar, atlar ve silahlar gördüm. Hiç kimsenin onlara gücü yetmez! Kim, Ebu Süfyan'ın evine girerse, ona eman verilmiş, öldürülmekten kurtulmuştur! Kim, Beytullah'a sığınırsa, ona eman verilmiştir. Kim, evine girip kapısını kapatırsa, ona da eman verilmiştir!" dedi.

Bunun üzerine müşriklerin azılılarından bazıları, Ebu Süfyan hazretlerine karşı çıkarak, hakaret ettiler. Hatta, İslâm ordusuna karşı çıkmak için, acele hazırlığa başladılar. Fakat bunların sayıları çok azdı. Diğerleri, bunlara iltifat etmeyip evlerine koştular. Bir kısmı da Mescid-i Haram'a sığındılar.



Hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz


Servet-i alem efendimiz ve şanlı sahabiler, Zituva vadisine gelip toplandılar. Alemlerin efendisi, mübarek gözleriyle Eshab-ı kiramını şöyle bir süzdükten sonra, hatırına, sekiz sene önce Mekke'den ayrılışı, hicreti geldi.

O zaman saadethanelerinin etrafını müşriklerin sardığını, Yasin-i şerifden ayet-i kerimeler okuyarak çıktığını, hazret-i Ebu Bekir ile kimselere görünmeden Sevr mağarasına girdiklerini; Mekke hudutlarından ayrılmadan son bir defa dönüp;

"Ey Mekke! Vallahi, biliyorum ki sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin içinde en hayırlısısın. Rabbim katında da benim yanımda da en sevgili olanısın. Senden zorla çıkarılmamış olsaydım; senden çıkmaz, ayrılmazdım" buyurduğunu; bu mahzunluğu karşısında, Cebrail aleyhisselamın Kassas suresi 85. Ayet-i kerimesini okuyup, mübarek hatırını teselli ettiğini ve Mekke-i mükerremeye döneceğini müjdelediğini; bir avuç Eshabı ile Bedir'de, Uhud'da, Hendek'de, Hayber'de, Mute'de düşmanlara nasıl galip geldiğini hatırladı.

Şimdi, on iki bin Eshabı etrafında pervane olmuş, Mekke'ye girmek için bir emirini bekliyorlardı... Server-i alem efendimiz, bütün bunları ihsan eden Allahü teâlâya, en derin minnet ve şükran duygularıyla dolu olarak hamd etti. Tevazu ile mübarek başını önüne eğdi.

Fahr-i kainat efendimiz, kahraman Eshabını dört gruba ayırdı. Sağ kol kumandanlığına Halid bin Velid hazretlerini, sol kol kumandanlığına Zübeyr bin Avvam hazretlerini, piyadelerin başına Ebu Übeyde bin Cerrah hazretlerini, diğer gruba da Sa'd bin Ubade hazretlerini tayin eyledi.
Hazret-i Halid, Mekke'nin güneyinden girecek, müşriklerden kim karşı çıkarsa cezalarını verecek, Safa tepesinde, Fahr-i kainat efendimizle birleşecekti. Hazret-i Zübeyr, Mekke'nin kuzeyinden girecek, Hacun mevkiine bayrağını dikip Server-i alem efendimizi bekleyecekti. Batıdan, hazret-i Sa'd bin Ubade hazretleri ilerleyecekti.

Resul-i ekrem efendimiz, kumandanlarına; "Size saldırılmadıkça, asla, hiç kimseyle çarpışmaya girmeyeceksiniz. Hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz" buyurdu.

Ancak isimleri belirtilen on beş kişiden kim yakalanırsa, Kabe'nin örtüsü altına bile gizlenseler, cezaları verilecekti.

Ramazan-ı şerifin on üçü, Cuma günü idi. Mücahidlerden en önce harekete geçen, Halid bin Velid hazretleri oldu. Mekke'nin güneyinden Handeme dağının eteklerine geldiklerinde, azılı Kureyş müşriklerinin kendilerine ok yağdırdıklarını gördü. İki mücahid, şehid olmuştu.

Hazret-i Halid, savaş düzenindeki askerlerine; "Ancak, bozguna uğrayıp kaçanlar öldürülmeyecektir?" emrini verdikten sonra, ileri atıldılar. Bir anda müşrikleri geriye püskürttüler. Çarpışma esnasında yetmiş müşrik öldürüldü. Diğerleri, dağ başlarına, evlerine kaçtılar.

Mukaddes Mekke'ye diğer yönlerden giren şanlı sahabiler, her hangi bir derenişle karşılaşmadılar. Öldürülmesi emredilenler, içinde beş tanesi yakalanıp cezaları verildi. Diğerleri ekke'den kaçtılar.

Mücahidler, büyük bir heyecanla, dalga dalga; "Allahü ekber!Allahü ekber!" tekbirleri arasında Mekke'ye giriyorlardı.


Hak gelince batıl gider


Server-i alem efendimiz, devesi Kusva'nın üzerinde terkisinde Üsame bin Zeyd olduğu halde büyük bir tevazu içinde, doğduğu belde mukaddes Mekke'ye giriyordu. Kendisine bu günleri gösteren Allahü teâlâya hamdediyor, Mekke'nin fethini müjdeleyen, Fetih suresini tilavet buyuruyordu.

Fahr-i kainat efendimiz, büyük bir sürur içinde, muzaffer Eshabının arasında Kabe-i muazzamaya doğru yöneldiler. Sağında hazret-i Ebu Bekir, solunda Üseyd bin Hudayr hazretleri olduğu halde Kabe-i muazzamaya yaklaştılar.

Hacer-ül-esved'i ziyaret ettikten sonra, telbiye ve tekbir getirdiler. Bunu sahabiler takib etti ve; "Allahü ekber! Allahü ekber!" sesleri ile Mekke-i mükerreme semaları inlemeye başladı.

Sonra Alemlerin efendisi ve şanlı Eshabı tavafa başladılar. Tavafın yedinci devresini bitirdikten sonra, devesinden inen sevgili Peygamberimiz, Makam-ı İbrahim'de iki rekat namaz kıldı.

Sonra hazret-i Abbas'ın kuyudan çıkardığı zamzemden içti. Zemzem ile abdest almayı arzu buyurdular. Fahr-i kainat efendimiz abdest alırken, Eshab-ı kiram, sevgili Peygamberimizin mübarek vücuduna değen abdest suyunu yere düşürmeden havada kapışmaya başladılar.

Bu durumu gören müşrikler; "Biz, hayatımzda böyle bir hükümdar ne gördük, ne de işittik!.." diyerek hayrete düştüler.

Server-i alem efendimiz, Kabe'nin çevresine taştan ve tahtadan yapılmış bütün putların yıkılmasını murad ettiler.

İsra suresinin mealen; "Hak gelince batıl gider, batıl her zaman gidicidir" 81. Ayet-i kerimesini okuyarak, mübarek elindeki asayı putlara doğru uzattılar. Asanın değdiği her put, birer birer yüzü üzere yıkılıverdi. Üç yüz altmış put yerle bir edildi.

Öğle vakti girdiğinde, Resul-i ekrem efendimiz hazret-i Bilal'e, Kabe'de ezan-ı şerifi okumasını emir buyurdu.

O da, derhal bu mukaddes vazifeyi ifa eyledi. Ezan okunurken, mü'minlerin kalbinde engin bir sürur meydana geliyor, müşrikler ise ziyadesiyle elem ve üzüntü içinde kahroluyorlardı.

Sevgili Peygamberimiz, içerdeki resimleri ve yıkılan bütün putları temizlettikten sonra, yanında hazret-i Üsame bin Zeyd, hazret-i Bilal, hazret-i Osman bin Talha olduğu halde, Kabe'ye girdiler.

Peygamber efendimiz, içerde kapıyı arkasına alarak iki rekat namaz kıldı. Her köşede tekbir getirip dua eyledi. Halid bin Velid hazretleri kapının önünde duruyor, halkın oraya yığılmasına mani olmaya çalışıyordu.

Bütün Kureyşliler Mescid-i Haram'a dolmuşlar, korku ile karışık ümitle, sevgili Peygamberimize bakıyorlardı.

Zira onlar, Peygamber efendimize ve Eshabına her türlü işkenceyi yapmışlardı. Boyunlarına ip bağlayıp, sürümüşlerdi!.. Ateşe atıp, yakmaya çalışmışlardı!.. Kızgın kayaları göğüslerine koyup, bayılıncaya kadar işkence yapmışlardı!.. Ateşte kızartılmış şişleri vücutlarına sokmuşlardı!.. Üç sene aç susuz bir mahalleye hapsedip, her şeyden mahrum bırakmışlardı! Ayaklarından develere bağlayıp, ayrı yönlere çekmek suretiyle parçalamışlardı. Hepsinden öte yurtlarından çıkarmışlardı... Bu yetmiyormuş gibi, tamamen ortadan kaldırmak için kaç defa harbetmişlerdi... Fakat bütün bunlara rağmen ümitli idiler. Çünkü karşılarında, alemlere rahmet olarak gönderilen merhamet deryası vardı.



Senden sadece iyilik bekleriz



Sevgili Peygamberimiz, korku içinde ne yapacaklarını şaşırmış haldeki müşriklere bir müddet baktı. Onlara, "Ey Kureyş cemaati! Şimdi, hakkınızda benim ne yapacağımı zan ediyorsunuz!" buyurdular.

Onlar da; "Biz, senden hayır bekliyor, hayır ümid ediyoruz. Çünkü sen, kerim kardeşsin. Kerem ve iyilik sahibi bir kardeşimizin oğlusun. Bize galip geldin! Senden iyilik umuyoruz" dediler.

Resul-i ekrem, onlara tebessüm buyurdular ve; "Benim halimle sizin haliniz, Yusuf'un (aleyhisselam) kardeşlerine söylediği gibi olacaktır. Onun gibi ben de; "Bu günden sonra günahınızı yüzlerinize vurmak suretiyle benim tarafımdan size, bir kınama ve ayıplama yoktur! Allahü teâlâ, sizi magfiret buyursun"" (Yusuf suresi: 92) diyorum. Gidiniz. Hürsünüz, serbestsiniz!" buyurdu.

Bu muazzam merhamet, katı kalbleri yumuşatmış, nefret halini muhabbete çevirmişti. Alemlerin efendisi, onları İslâm'a davet edince, Müslüman olmak için toplandılar.

Sevgili Peygamberimiz, peygamberliğini, Kureyşlilere bildirip ilk İslâm'a davet ettiği Safa tepesine çıktı. Yine orada, büyük-küçük, kadın-erkek bütün Mekkelilerin bi'atını kabul etti.

Böylece Kureyşliler Müslüman olarak, Eshab-ı kiram arasına katılmakla şereflendiler.

Efendimiz, erkeklerle sözleştikten sonra, kadınlardan da bazı konularda söz aldı. Peygamberimiz efendimizin huzurunda bulunan kadınlar, bunların hepsini kabul etti ve yalnız söz ile ahd ettiler.

Resulullah bunlara hayır dua etti ve afflarını diledi. Hz. Ebu Süfyanın hanımı ve Hz. Muaviyenin annesi olan Hz. Hind bunların arasında ve hatta başları idi. Kadınlar namına o konuşmuştu.

Kadınların, Resulullaha söz verdiklerini bildiren Mümtehine suresindeki ayet-i kerime, Mekke şehrinin alındığı gün inmiştir. Kadınlarla yalnız söz ile olup, mübarek eli, kadınların ellerine dokunmadı.

Kötü huylar, kadınlarda, erkeklerden daha çok olduğundan, kadınlarla sözleşirken, erkeklerden daha fazla şart, araya kondu. Allahü teâlânın emirlerini yapmış olmak için, bunlardan kaçınmak lazım geldiği bildirildi.

Allahü teâlâya şirk koşmamak, Peygamber efendimize isyan etmemek, hırsızlık yapmamak, iffet ve namusunu korumak, kız çocuklarını öldürmemek... bunlardandı.

Müslüman olan kadınların içinde öldürülecek kimselerin listesinde ismi bulunan hazret-i Ebu Süfyan'ın hanımı Hind de vardı. Fakat alemlere rahmet olan sevgili Peygamberimiz onu da bağışlamıştı.

Müslüman olan herkes evlerindeki bütün putları kırdılar. Çevre kabilelere askeri birlikler gönderilerek, oralardaki putlar da yerle bir edildi.

Böylece hakkın gelmesi ile batılın kökü kazındı. Merhamete kavuşanlar arasında, Ebu Cehl'in oğlu İkrime, hazret-i Hamza'yı şehid eden Hz. Vahşi gibi kimseler de vardı.

(Bunlardan Hz. İkrime, Yermük muharebesinde şehid düşmüş; Hz. Vahşi de, Yemame savaşında Müseylemet-ül-Kezzab'ı öldürmüştü.)



Huneyn savaşı


Resulullah efendimiz, Mekke'yi fethetmek niyetiyle Medine'den çıktıkları zaman, Mekke çevresinde oturan Hevazin ve Sakif ismindeki iki büyük kabile, Müslümanlar bizim üzerimize yürüyecek zannı ile savaşmak için hazırlık yapmaya başladılar.

Alemlerin efendisinin, Mekke'yi fethetmek için geldiğini öğrendiklerinde biraz rahatlamışlarsa da; "Kureyşlilerden sonra sıra muhakkak bize gelecektir" düşüncesiyle hazırlıklarına hız verdiler.

Ayrıca; "Yemin ederiz ki, Müslümanlar iyi çarpışan bir kavimle karşılaşmadılar. O, bizim üzerimize yürümeden, biz O'nun üzerine yürüyelim de harbetmek nasıl olurmuş gösterelim!" dediler.

Hevazin reisi Malik bin Avf kumandasında, yirmi bin kişilik çok güçlü bir ordu ile harekete geçtiler. Askerlerinin cesaretini artırmak ve zoru görünce kaçmamaları için bütün kıymetli mallarını, kadın ve çocuklarını da beraber götürüyorlardı.

Bu haber kısa zamanda Mekke'de duyuldu. Fahr-i kainat efendimiz, haberin doğruluğunu anlamak için Abdullah bin Ebi Hadred'i Hevazin kabilesine gönderdi. Hazret-i Abdullah, kılık kıyafetini değiştirerek düşmanın içine girdi. Fikirlerini ve hareket tarzlarını öğrenip durumu hemen sevgili Peygamberimize bildirdi.

Resul-i ekrem efendimiz, derhal şanlı Eshabını topladı. Mekke'ye yirmi yaşındaki Attab bin Esid hazretlerini vali yaparak sür'atle yola çıktı.
On iki bin kişilik ordusu ile müşrik Hevazin ve Sakif kabilelerini karargahlarında bastırmak istiyorlardı. Mücahidlerin sancağını hazret-i Ali taşıyor, önce kuvvetlerin kumandanlığını da Halid bin Velid hazretleri yapıyordu.

Alemlerin efendisi, miğferini ve üst üste zırhını giymiş, Düldül ismindeki katırına binmişti. Şevval ayının onbirinci günü Huneyn vadisine varıldı. O gece, Server-i alem efendimiz ordusunu teftiş edip, harp düzenine soktu. Sabah namazını kıldırdıktan sonra, harekete geçti.

Müşriklerin kumandanı, geceden istifade ederek Huneyn vadisinin iki yamacına ordusunu yerleştirmiş, pusu kurmuştu. Önde, birlikleri ile giden Halid bin Velid hazretleri, pusudan habersiz, geçide doğru atını sürmüştü.

Sabahın alaca karanlığı, düşmanı görmeyi engelliyordu. Bir anda binlerce ok, müchahidlerin üzerine yağmaya başladı. Bu beklenmedik ok yağmurundan kurtulmak için, mücahidler geri çekilmek mecburiyetinde kaldı.

Bu hızlı geri dönüş, arkadan gelen askerlerin düzenini karıştırdı. Onlar da geri çekilmek için dönüş yaptığında, yirmi bin kişilik düşman birliklerinin, sel gibi vadiye akmaya başladığı görüldü.

Sevgili Peygamberimiz tek başına, hücuma kalkan müşriklere doğru ileri atıldı. Yalnız hazret-i Abbas, hazret-i Ebu Bekir ve yüz kadar kahraman sahabi ölmeği göze alıp Resul-i ekrem efendimize yetiştiler.

Vücudlarını, sevgili Peygamberimize kalkan yaptılar. Hazret-i Abbas, katırın dizginini, Süfyan bin Haris hazretleri de üzengisini tutarak hızını kesmeye, Resulullah efendimizin düşman birliklerinin arasına dalmasına mani olmaya çalışıyorlardı.



Allah'ım! Bize yardımını indir


Huneyn savaşında ani baskın sebebiyle neye uğradığını anlayamayan İslâm ordusunda kargaşa baş göstermişti...

Alemlerin efendisi, Allahü teâlânın dininin yok olacağını üzüldüğünden; "Ya Abbas! Sen onlara; "Ey Medineliler! Ey Semüre ağıcının altında bi'at eden sahabiler!" diyerek seslen!" buyurdu.

Hazret-i Abbas, iri yapılı ve heybetli idi. Bağırdığı zaman sesi çok uzaklardan duyulurdu. Bütün gücü ile; "Ey Medineliler! Ey Semüre ağacının altında, Peygamberimize söz veren eshab! Dağılmayınız! Buraya toplanınız!" diyerek bağırdı.

Bunu işiten Eshab-ı kiram, geri dönmek istediler. Fakat hayvanlarının pek ziyade ürkmesi geri dönmelerine mani oluyordu. Nihayet zırhını, kılıcını mızrağını alıp hayvanlarından kendilerini atmak mecburiyetinde kaldılar. Sür'atle Resulullah efendimizin yanına yetişip, düşmanla müthiş bir çarpışmaya girdiler.

"Allahü ekber! Allahü ekber!" sadaları yeri göğü inletiyor, düşmanı korkutup dehşete düşürüyordu. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'de ve Hayber'de pek büyük kahramanlıklar gösteren Eshab, bilhassa hazret-i Ali, Ebu Dücane, Zübeyr bin Avvam , döne döne çarpışıyor, düşmanı saf dışı edip geri püskürtüyorlardı.

Alemlerin efendisi, Eshabının canla başla yaptığı bu çarpışmayı takib ediyor, mübarek dudaklarından; "Allah'ım! Bize yardımını indir! Şüphesiz sen, onların bize galip gelmesini istemezsin!" duaları işitiliyordu.

Sevgili Peygamberimiz, Allahü teâlâya olan yalvarmaları arasında, yerden bir avuç kum aldı. "Yüzleri kara olsun!" buyurarak müşriklerin üzerine savurdu.

Sevgili Peygamberimizin bir mucizesi olarak, düşman askerlerinden gözlerine kum dolmadık kimse kalmadı. Melekler de yardıma gelmişti.

Peygamber efendimiz; "Allahü teâlâya and olsun ki, onlar, bozguna uğradılar" buyurdular. Müşrikler, bozulmaya, geri dönüp kaçmaya başlamışlardı. Geri döndükçe peşlerinde şanlı sahabileri görüyorlar, harp meydanına getirdikleri hanımlarını, çocuklarını ve mallarını bırakarak son sür'atle kaçıyorlardı.

Harp meydanında yetmiş ölü, altı bin esir ve hadsiz hesapsız mal bırakmışlardı. Kaçanların bir kısmı Taif kalesine sığındı, bir kısmı da Nahle'ye, Evtas'a gittiler. Kumandanları Malik bin Avf, Taif'e sığınanlar arasında idi. Eshab-ı kiram onları bir müddet takib etti. Evtas'da yine şiddetli çarpışmalar oldu. Düşman yine bozguna uğradı.

Bu gazada Allahü teâlânın izni, Resulullah efendimizin himmeti bereketi ile zafer yine Müslümanların olmuştu. Dört şehid verilmiş, bazı sahabiler de yaralanmıştı. Halid bin Velid hazretlerinein de yaralı olduğunu işiten sevgili Peygamberimiz, onun yanına varmış, yarasını mübarek elleri ile sıvazlayınca yara anında iyi olmuştu.

Kainatın sultanı Taif'e kaçan düşmanın da üzerine yürüyerek kesin neticeyi almak istiyordu. Mekke'ye yakın olan bu kale, küfrün son, fakat en muhkem kalelerinden biri idi.

Peygamber efendimiz, hicretten önce Taif'e gelip, bir ay onlara nasihat etmişti. Fakat Taifliler, Alemlerin efendisine görülmedik işkence ve zulümde bulunmuşlardı.

Hatta mübarek ayakalarını kan içinde bırakmışlardı. Efendimiz, burada Zeyd bin Harise hazretleri ile hayatının en acıklı ve en ızdıraplı günlerini yaşamıştı.



Ya Rabbi, onlara doğru yolu göster


Sevgili peygamberimiz, Halid bin Velid hazretlerini Taif'e önden gönderdi. Şanlı Eshabıyla, kendileri arkadan Taif önlerine geldiler. Sakif kabilesi, muhkem olan kalelerine, önceden bol mikdarda yiyecek depo etmişlerdi.

Eshab-ı kiramın geldiğini görünce, kapılarını kapatıp savunmaya geçtiler. Kalenin yakınlarına kadar sokulan mücahidlere ok atışları ile karşılık veriyorlar ve savaş bu şekilde devam ediyordu. Taifliler bir türlü kaleden çıkıp, meydanda göğüs göğüse çarpışmaya cesaret edemiyorlardı.

Eshab-ı kiramdan bazıları, kalenin içine mancınıkla taş atılmasını teklif ettiler. Peygamber efendimiz, uygun görüp, mancınıklar yaptırdı. Onlarla müşriklere taş attırarak muhasaraya devam etti. Eshab-ı kiram, canla başla uğraşıyor, bir an önce kaleyi fethetmeye çalışıyorlardı. Bu arada on dört sahabi şehadet mertebesine kavuşmuştu. Fakat kalenin çok muhkem olması fethi engelliyordu.

Muhasarının yirminci gününe doğru bir gece, Resul-i ekrem efendimiz, rüyasında, kendisine hediye edilen bir kab dolusu tereyağının bir horoz tarafından gagalanarak yere döküldüğünü gördü. Bunu, Taif'in bu sene fethedilemeyeceğine yorarak muhasarayı kaldırdı.

Merhamet deryası olan Sevgili Peygamberimiz, bundan sekiz sene önce kendisine eziyet eden Taifliler için; "İzin verirsen, şu dağları başlarına çevireyim" diyen meleğe; "Ben alemlere rahmet olarak gönderildim. İstediğim tek şey, Allahü teâlânın, bu müşriklerin sulbünden, Hak teâlâya hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edecek bir nesil ortaya çıkarmasıdır" buyurmuştu.

Şimdi de merhamet buyurup; "Ya Rabbi! Sakiflilere doğru yolu göster! Onları bize getir!" diye dua ediyordu.

Habib-i ekrem efendimiz, Eshabı ile Taif'ten ayrılıp Huneyn'de ele geçirilen esirler ve ganimetlerin toplandığı Cirane'ye geldi.

Altı bin esirin yanı sıra yirmi binden ziyade büyük ve kırk binden ziyade küçük baş hayvan ile hesapsız zinet eşyası, ganimet alınmıştı.
Onları, hak sahibi mücahidlere paylaştırmıştı. O sırada Hevazin kabilesinden bir hey'etin, huzura kabul edilmek içinistirhamda bulundukları öğrenildi.

Sevgili Peygamberimiz, onları kabul etti. Hey'et, Hevazin kabilesinin toptan Müslüman olduğunu bildirince, Alemlerin efendisi, çok memnun olmuşlardı. Bunun üzerine kendisine düşen esirleri, derhal azad edip, geri verdi.

Eshab-ı kiram da aynı şekilde sevgili Peygamberimizi takib etti. Resulullah efendimizin bir merhameti, bir anda altı bin esirin hürriyetine kavuşmasına sebeb olmuştu.

Bu haber, Taif'e sığınan Hevazin kabilesinin reisi, Malik bin Avf'a ulaştırıldığında, o da gelip Müslüman olmuş, Peygamber efendimiz, onu ihsanlara boğmuştu.

Artık, burada yapılacak iş kalmamşıtı. Kainatın sultanı her zaman olduğu gibi muzaffer olarak, Eshabı ile Mekke'ye döndü. Attab bin Esid'i , Mekke'ye vali yaptı.

Mu'az bin Cebel hazretlerini de din işlerini öğretmek için bıraktı. Kabe-i muazzamayı tavaf edip, umresini yaptıktan sonra şanlı Eshabı ile tekrar Medine'nin yolunu tuttular...

Bir sene sonra, Taifliler, Müslümanlığı kabul ettiklerini bildiren heyet gönderdiler. Resul-i ekrem efendimiz, onların Müslüman olmalarına çok sevindi. Başlarına Osman bin Ebi'l-As hazretlerini vali tayin eyledi.



Tebük seferi


Resulullah efendimiz, Medine-i münevvereyi teşrif ettikten sonra, çeşitli devletlere elçiler gönderip onları İslâm'a davet eyledi.

Umman, Bahreyn hükümdarları tebeasıyla Müslüman olmakla şereflendiler. Ayrıca bir çok kabilelerden hey'etler gelerek, Alemlerin efendisine tabi olduklarını bildirdiler ve saadete kavuştular.

Artık İslâmiyet büyük bir hızla yayılıyordu. Çevre kabilelere, devletlere dinin esaslarını öğretmek üzere muallimler, onları idare etmek için valiler gönderiliyordu. Hicretin dokuzuncu senesinde Medine, Müslüman olan hey'etlerin akınına uğradı.

İslâmiyet'in Arab yarımadasında hızla yayıldığı bu dokuzuncu senede "İslâm Devleti"ni kıskanan ve büyümesini engellemek isteyen hıristiyan Arablar Bizans imparatoru Herakliüs'a,; " Müslümanlar şimdi kıtlık ve yokluk içindeler. Eğer, onları dinine çevirmek istiyorsan, şimdi tam sırasıdır!" diye mektup yazdılar.

Bu mektup üzerine Herakliüs, kırk bin kişilik bir orduyu, Kubad'ın kumandasında Müslümanlarla savaşmak için yola çıkardı.

Bu durumu haber alan Fahr-i kainat efendimiz, Eshabını toplayarak habre hazırlanmalarını emir buyurdu.

O sene kuraklık olduğundan sahabiler maddi yönden büyük bir darlık içinde bulunuyorlardı. Sadece, ticaret yapanların durumu, biraz iyi idi. Peygamber efendimiz, Eshabının, harbe katılacak olan askerin techizatı için mali yardımda bulunmalarını da arzu buyurmuşlardı.

Efendimizin bu arzuları, sahabileri harekete geçirdi. Herkes elinde avucunda ne varsa getiriyor, malı ve canı ile cihada hazırlanmağa çalışıyordu.

Peygamber efendimizin mağara arkadaşı hazret-i Ebu Bekir, malının tamamını getirmişti. Resul-i ekrem efendimiz; "Aile efradına ne bıraktın, ya Eba Bekir?" buyurunca, o; "Allahü teâlâyı ve Resulünü bıraktım" diye cevap vermeşti.

Hazret-i Ömer malının yarısını yardım olarak getirmiş, Peygamber efendimzi ona da; "Ailene ne bıraktın, ya Ömer?" diye sual edince; "Getirdiklerim kadar bıraktım" diye cevap vermiş, Peygamber efendimiz de; "İkinizin arasındaki fark, sözleriniz arasındaki fark gibidir" buyurmuştu.

Bunun üzerine hazret-i Ömer; "Anam-babam sana feda olsun ya Eba Bekir! Hayır yolundaki bütün yarışlarda beni geçiyorsun. Artık hiçbir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anladım" diye onu takdir etmişti.

Eshab-ı kiram, gücü yettiği kadar yardım etmeğe çalışıyordu. Fakat münafıklar; "Siz gösteriş için veriyorsunuz" diye Eshab-ı kiram ile alay ediyorlardı. Peygamber efendimiz; "Kim bugün, bir sadaka verirse, sadakası kıyamet günü Allahü teâlâ katında, onun lehinde şahidlik yapacaktır" buyurdu.

Peygamber efendimizin bu mübarek sözleri üzerine, mü'minler daha fazla yardım etmeye başladılar. Hazret-i Osman bin Affan, ordunun üçtebirini techiz etti.

Böylece, Müslümanların en fazla yardım edeni oldu. Hazret-i Osman ordunun ihtiyaçlarını o şekilde karşılamıştı ki, su tulumlarını tamir ederken kullanacakları çuvaldızı bile koymayı ihmal etmemişti. O'nun bu yardımı üzerine, Resul-i ekrem efendimiz; "Bugünden sonra, Osman'a günah yazılmaz" buyurdu.


Herkes varını yoğunu verdi


Peygamber efendimizin isteği üzerine, herkes orduya yardım için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Maddi durumu çok zayıf olan sahabilerden biri de, cihada yardım sevabına kavuşmak için, o gece sabaha kadar bir hurma bahçesinde su çekmiş, kazandığı hurmayı Peygamber efendimize getirmiş ve; "Ya Resulallah! Rabbimin rızasını kazanmak için elimde olanı getirdim. Kabul buyrunuz" demişti.

Müslüman erkekler, ellerinden geldiği kadar yardıma çalışırken, kadınlar da bu yolda kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla yapıyorlardı.

Tebük seferine hazırlandıkları zaman, Müslümanlar, çok sıkıntılı bir zamanda idiler. Kıtlık öyle şiddetli idi ki, elinde avucunda bir şeyi kalmayan Eshab-ı kiramdan pek çok kimseler, Resulullah efendimizin huzuruna gelip; "Ya Resulallah! Yaya kaldık! Yiyecek bir şeyimiz de yok! Bu gazada sizden ayrılmayıp cihad sevabına kavuşmak isteriz" diyorlardı.

Sevgili Peygamberimiz, onlara, kendilerini bindirecek bir şeyin kalmadığını üzülerek bildiriyorlardı. Bir defasında Salim bin Umeyr, Abdullah bin Mugaffel, Ebu Leyla Mazini, Ulbe bin Zeyd, Amr bin Hümam, Heremi bin Abdullah, İrbad bin Sariye , Sevgili Peygamberimizin huzuruna gelerek aynı dilekte bulunmuşlardı.

Efendimiz de onlara büyük bir üzüntü içinde; "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" buyurunca, onlar, Peygamber efendimizinden ayrı kalma ve cihada katılamamanın verdiği üzüntü ile ağlamaya başladılar.

Bunun üzerine Allahü teâlâ, şu ayet-i kerimeyi gönderdi. Mealen; "Bir de o kimselere günah yoktur ki, kendilerini, bindirip savaşa sevkedesin diye sana geldikleri zaman onlara; "Sizi bindirecek bir hayvan bulamıyorum" demiştin. Bu uğurda sarfedecekleri şeyi bulamadıklarından dolayı kederlerinden, gözleri yaş döke döke döndüler" (Tevbe suresi: 92) buyruluyordu.

Sonunda onları da hazret-i Abbas ile hazret-i Osman, gazaya hazırladılar.

Hazırlıklar tamamlanınca, Peygamber efendimiz, orduyu Seniyyet-ül-Veda'da topladı. Gazaya katılmayan yok denecek kadar azdı.
Resul-i ekrem efendimiz, orduyu toplayıp harekete karar verince, Muhammed bin Mesleme'yi Medine'de kendi yerine bıraktı. Sefere başlıyacağı sırada, Peygamber eferdimiz; "Yanınıza fazla ayakkabı alınız. Yedek ayakkabınız bulunduğu müddetçe sıkıntı çekmezsiniz" buyurdu.

Ordu hareket ettiği zaman, münafıkların başı Abdullah bin Übeyy, Müslümanları korkutmak için, olmayacak sözler söyledi. Hatta; "Yemin ederim ki, sanki Eshabı ikişer ikişer iplere bağlanmış halde görür gibi oluyorum..." diyordu.

Fakat bu sözlere, Eshab-ı kiram hiç aldırış etmiyor, cihada katılma aşkı gittikçe artıyordu. Bunu gören münafıklar kahroluyorlardı.

Resulullah efendimiz, Seniyyet-ül-Veda'dan Tebük'e hareket edeceği zaman, ordunun bayraklarını ve sancaklarını açtırdı. En büyük sancağı hazret-i Ebu Bekir'e, en büyük bayrağı da Zübeyr bin Avvam hazretlerine verdi.

Evs kabilesinin bayrağını Üseyd bin Hudayr'a, Hazrec kabilesinin sancağını Ebu Dücane'ye verdi. Peygamber efendimizin kumandasındaki Eshab-ı kiramın sayısı, on bini süvari olmak üzere, otuz bin kişi idi. Sağ kol kumandanlığına hazret-i Talha bin Ubeydullah, sol kola da Abdurrahman bin Avf hazretleri tayin edildi.


Rumlar karşılarına çıkamadı


Şanlı sahabiler, pek sıcak bir havada ve Peygamberlerinin kumandası altında sefer için harekete geçtiler... Başlarında Allahü teâlânın Habibi olduktan sonra, yiyecek ve içeceklerinin olmaması onları yollarından döndüremez; gidecekleri yolun uzaklığı, düşman askerlerinin çokluğu da gözlerini korkutamazdı. Bu halde her yere gidilirdi.

Sevgili Peygamberimiz ve kahraman sahabiler, her konak yerinde bir müddet istirahattan sonra tekrar yollarına devam ediyorlardı. Sekizinci konak yerleri, Salih aleyhisselamın kavminin helak edildiği Hicr'di.

Peygamberlerinin emrini dinlemedikleri için Allahü teâlâ, şiddetli bir sayha yani ses ile onları helak etmişti. Kainatın sultanı, Eshabına; "Bu gece kuvvetli ve ters istikametten bir fırtına esecektir. Kimse, yanında arkadaşı olmadıkça ayağa kalmasın. Herkes devesinin dizini bağlasın. Burası azab inen yerdir. Kimse bu sudan içmesin ve abdest almasın!.." buyurdular.

Herkes bu emre uydu. Gece çıkan kuvvetli bir fırtına her tarafı alt-üst etmeğe başladı. Bu sırada devesini bağlamayı ihmal eden biri, aramak için tek başına ayağa kalktığında fırtınaya kapılarak sürüklenip Tayy dağının eteklerine atıldı.

Birisi de çok sıkışmıştı. Abdest bozmak için gittği yerde, Hunak denilen bir hastalığa yakalandı. Peygamber efendimizin dua buyurması ile yeniden sıhhate kavuştu.

O sabah su kaplarında hiç su kalmamıştı. Susuzluktan herkes ölecek hale gelmişti. Durum Alemlerin efendisine arzedildiğinde, mübarek ellerini kaldırdılar ve Allahü teâlâya yağmur ihsan etmesi için yalvardılar. Sıcak ve bulutsuz bir havada derhal yağmur bulutları peyda oldu. Şiddetli bir yağmur başladı.

Herkes kaplarını doldurarak abdest alıp, hayvanlarını suladı. Yağmur durup bulutlar dağılınca, yağmurun yalnız ordunun üzerine yağdığı görülmüştü.

Sevgili Peygamberimiz ve sahabiler tekbir getirdiler. Allahü teâlâya hamd ettiler.

Açlık da son haddine gelmişti. Öyle ki, bir hurmayı iki kişi bölüşür vaziyete düşmüşlerdi. Şiddetli sıcağa, çekilen açlık ve susuzluğa rağmen, Tebük'e yaklaşılmıştı.

Habib-i ekrem efendimiz; "Yarın inşaallah kuşluk vaktinde Tebük kaynağına varacaksınız. Ben gelinceye kadar o suya el uzatmayınız" buyurdular.

Ertesi gün oraya vardılar. Kaynağın suyu oldukça azdı. Sevgili Peygamberimiz, o sudan, bir kaba koydurdular ve içine mübarek elini sokup dua ettiler. Sonra kaynağa döktüler.

Sular bir anda kabarıp çoğaldı. Otuz bin kişilik İslâm ordusu içtiği halde hiç eksilmedi. Sonradan Fahr-i kainat efendimizin bir mucizesi olan bu su ile, her taraf sulandı. O bölge yemşeyil bir sahra olup, bereketlerle dolup taştı.

Resul-i ekrem efendimiz, şanlı Eshabı ile Tebük'e geldiklerinde, Bizansılarla, Amile, Lahm ve Cüzam gibi hıristiyanlaştırılmış Arab kabilelerinden müteşekkil Rum ordularını karşılarında bulamadılar.

Mute'de üç bin mücahide karşı yüz bin kişilik Rum ordusu mağlub olmuştu. Şimdi ise, karşılarında otuz bin mücahid vardı ve komutanları Kainatın efendisi idi. Rumlar, sevgili Peygamberimizin kahraman Eshabını toplayıp geldiğini duyunca, her biri kaçacak yer aramışlardı.


İnsanların hayırlısı



Resulullah efendimiz, karşılarında savaşacak düşman ordusu çıkmayınca, eshabıyla istişare ederek Tebük'ten öte gitmediler. Bu sırada o bölgelede oturan bazı kabileler ve devletler, İslâm ordusunun geldiğini işitmişlerdi.

Korkularından Peygamber efendimize birer hey'et gönderip, cizye vermek üzere eman dilediler. Peygamber efendimiz, merhamet buyurup tekliflerini kabul eyledi ve her biriyle ayrı ayrı antlaşma maddeleri yazılarak, emniyette oldukları söylendi.

Server-i kainat efendimiz, yirmi güne yakın düşmanı bekledi. Tebük'te Eshab-ı kiramıyla nice sohbetler edip, gönüllerini nur deryası ile yıkadı. Mübarek kalbinden fışkıran feyz ve bereketleri onların kalblerine akıttı.

Yaptığı benzeri bulunmaz sohbetlerinden birinde buyurdu ki: "İnsanların en iyisi ve şereflisini size haber vereyim mi?" Eshab-ı kiram; "Veriniz, ya Resulallah!" dediler.

Bunun üzerine; "insanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında, yahud iki ayağı üzerinde, son nefesine kadar Allahü teâlânın yolunda çalışan kimsedir. İnsanların kötüsü de, Allahü teâlânın Kitabını okuyup ondan hiç faydalanamayan azgın kimsedir" buyurdu.

Şehidlik hakkında soran bir kimseye de; "Varlığım yed-i kudretinde bulunduran Allahü teâlâya yemin ederim ki, şehidler, kıyamet günü, kılıçları boyunlarında asılı olarak gelecekler. Nurdan minberlerin üzerine oturacaklardır" buyurdular.

Tebük'te bir müddet kalındı. Sonra Medineye dönmek için hazırlıklar yapıldığı bir sıra, açlıktan dayanılamayacak hale gelen sahabiler, durumlarını Peygamber efendimize arzettiler.

Resulullah efendimiz onların arta kalan yemeklerini bir deri yaygı üzerine toplattı. Bunlar küçük bir tencereyi zor doldururdu. Server-i alem efendimiz, abdestini tazeleyip iki rekat namaz kıldı.

Mübarek ellerini açıp, yiyeceklerin bereketli olması için dua eylediler. Sonra Eshabına, kablarını getirmelerini emrettiler. Koca orduda hiç bir kab boş bırakılmayacak şekilde dolduruldu. Ayrıca, bütün mücahidler doyuncaya kadar yedikleri halde, sofradaki yiyeceklerin hiç eksilmediği görüldü.

Mücahidler, Tebük'ten ayrılıp Medine'nin yolunu tutmuşlardı. Bir gece ordunun içinde bulunan münafıklar, ilerdeki dar geçitte sevgili peygamberimize tuzak kurup öldürmek üzere aralarında anlaştılar ve pusuda beklemeğe başladılar.

Peygamber efendimizin devesinin yularını Ammar bin Yaser hazretleri çekiyor, arkasında da hazret-i Huzeyfe bin Yeman geliyordu. Münafıkların anlaşıp, su-i kast tertib ettiklerini Cebrail aleyhisselam haber verdi.
Resul-i ekrem efendimiz oraya yaklaşınca, bu münafık grubu yüzlerini maskeleyerek hücuma geçtiler.

Hazret-i Huzeyfe; "Ey Allahü teâlânın düşmanları!" diyerek elindeki sopa ile münafıklara ve hayvanlarına vurmağa başladı. Bu bağırıp çağırmadan korkan on iki münafık, derhal askerin arasına karıştılar.

Resulullah efendimiz, onların isimlerini hazret-i Huzeyfe'ye bildirdi ve başkalarına söylememesini tenbih etti. Hadiseyi işiterek huzura gelen Üseyd bin Hudayr hazretleri, Peygamber efendimize; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Onları bana bildir de başlarını size getireyim!" diyerek çok yalvardı. Fakat Resulullah müsade etmedi.


Mescid-i Dırar'ın yıkılışı



Tebük seferi ile, sevgili Peygamberimiz ve kahraman Eshabı, Bizanslıların gözünü korkutmuş ve mukavemetlerini kırmış olarak nurlu Medine'ye yaklaşmışlardı.

Kainatın sultanı, Medine'ye çok yakın olan Zi-Evan denilen yerde, Eshabına konaklamalarını emretti. Sahabiler dinlenirken birkaç münafık, sevgili Peygamberimize gelip, Mescid-i dırar'a teşrif etmesini istedi.

Mescid-i Dırar, Kuba'da bulunuyordu. Resulullah efendimizin, Medine'ye hicreti esnasında Kuba'da yaptırdığı ilk mecsidin karşısına münafıklar tarafından yapılmıştı.

Sevgili Peygamberimiz, Eshabıyla Tebük'e giderken, münafıklar huzura gelip; "Ya Resulallah! Yeni bir mescid yaptık, teşrif edip bize bir namaz kıldırır mısınız?" diyerek davet etmişler, fakat sefer halinde olan Alemlerin efendisi, nasib olursa Tebük'ten dönüşte uğrayabileceklerini buyurmuşlardı.

Münafıkların maksadı; Müslüman cemaati bölmek, kendi emellerine alet etmek, fitne çıkararak onları birbirlerine düşürmekti. Hatta, Bizans askerlerini Medine'ye davet edip, bu mescide depo ettikleri silahlarla onlara yardım edeceklerdi.

Peygamber efendimizin orada namaz kılmasını sağlamakla, Mescid-i Dırar'ın mukaddes bir yer olduğu intibaı hasıl olacaktı. Böylece Müslümanlar, orada namaz kılmak için birbirleriyle yarış edecek ve güya münafıkların ağına düşeceklerdi!..

Server-i alem efendimiz, münafıkların bu davetini kabul buyurmuş, gitmeğe karar vermişti. Allahü teâlâ Tevbe suresi 107-110. Ayet-i kerimelerini göndererek işin iç yüzünü bildirdi:

" Münafıklar arasında bir de müminlere zarar vermek, hakkı inkar etmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resulüne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescid kuranlar ve: Bununla iyilikten başka birşey istemedik, diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

Onun içinde asla orada namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.

Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Yaptıkları bina, kalblerinde şüphe ve ızdırap kaynağı olmakta kalbleri paralanana kadar devam edecektir. Allah bilendir, hakimdir."

Bunun üzerine Alemlerin efendisi, Malik bin Duhşüm ile Asım bin Adiy'e ; "Şu, halkı zalim olan mescide gidiniz. Onu yıkınız, yakınız" buyurdular.
Onlar akşam ile yatsı arasında gidip, binayı ateşe verdiler. Sonra da yıkıp yerle bir ettiler. Münafıklardan hiç ses çıkmadı.

Sevgili Peygamberimizin Tebük seferi dönüşünde iki ay sonra, münafıkların başı Abdullah bin Übeyy öldü. Bundan sonra münafıkların birlikleri bozulup dağıldılar.

Böylece, sadece münafıkların değil, Arabistan'da müşriklerin ve Yahudilerin de başları ezilmiş, İslâm'a karşı durma, engelleme faaliyetleri söndürülmüş oldu.