HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Veda Haccı ve Vefatı


Veda Haccı ve Vefatı


Peygamber efendimiz, Medine'ye hicret ettikten sonra bir defa Hac etmiştir.

Peygamberimizin bu hacına, " Hacetülveda", Hacetül'İslâm","Hacetülbelağ", "Hacetüttemam" gibi isimlerle anılmıştır.

Hz. İbn-i Ömer'e göre: Peygamberimiz, bu hacında, Müslümanlarla vedalaşınca "Bu, Veda hacıdır!" demiştir. Peygamberimiz, bundan sonra hac yapmamış, bu hac, kendisinin Veda hacı olmuştur.

Hz. İbn-i Abbas ise, buna Hacetülveda demeyip Hacetül'İslâm demeyi daha uygun görmüş, "Peygamber aleyhisselam, Veda hacını, Hacetül'İslâm ismiyle anardı." demiştir.

Peygamberimiz, bu hacda, Müslümanlara hac amellerini bizzat gösterdiği, Vakfeları, Cemreleri, Tavafı öğrettiği, helal ve haram olan şeyleri bildirdiği için, bu hac, Hacetülbelağ olmuştur.

"Bu gün, sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size, din olarak Müslümanlığı verip ondan hoşnud oldum" ayeti, Veda hacı sırasında nazil olduğu için Veda hacına, Hacetüt'tamam isminin verildiği de, bildirdilmiştir..

İslâm'ın beş şartından biri olan Hac, hicretin dokuzuncu yılında farz kılındı. Nazil olan ayet-i kerimede buyuruldu ki: "Orada (Kabe'de) apaçık alametler, İbrahim'in makamı varır. Kim oraya girerse, taarruzdan emin olur. Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) o Beyt'i hac (ve ziyaret) etmesi, Allahü teâlânın insanlar üzerinde bir hakkıdır, farzıdır. Kim bu farzı inkar ederse, şüphesiz ki, Allahü teâlâ bütün alemlerden müstağnidir." (Al-i İmran suresi: 97)

Resulullah efendimiz, Allahü teâlânın bu emrini Eshabına bildirdi. O sene hazret-i Ebu Bekir'i üç yüz kişilik bir kafileye hac emiri tayin etti. Bu kafilede bulunan Eshab-ı kiram, hazret-i Ebu Bekir'in emirliğinde Mekke'ye gitti. Bu sırada "Berae" suresinin ilk ayet-i kerimeleri nazil oldu. Burada muahede hakkındaki bazı hükümler bildirildi. Sevgili Peygamberimiz bunu bildirmek üzere hazret-i Ali'yi de Mekke'ye gönderdi.

O zaman Arablar arasında yaygın olan bir geleneğe göre, bir antlaşma yapılır veya yapılmış olan bir antlaşma bozulursa, bunu bizzat yapan veya onun tayin ettiği bir akrabası ilan ederdi. Peygamber efendimiz, bu iş için hazret-i Ali'yi, hac kafilesinin arkasından Mekke'ye gönderdi. Hazret-i Ali kafileye yetişip, birlikte Mekke'ye girdiler.

Hazret-i Ebu Bekir bir hutbe okudu ve hac ibadetini anlattı. Eshab-ı kiram, öğretilen esaslara göre hac yaptılar. Hac ibadeti eda edilirken, hazret-i Ali de Mina'da "Cemre-i Akabe" denilen yerde bir hutbe okudu. Bu hutbesinde;

"Ey insanlar! Beni size Resulullah gönderdi" diyerek söze başladı ve Berae suresinin ilk ayet-i kerimesini okudu. Bundan sonra; "Ben, size dört şeyi bildirmeye memurum" dedi. Bu dört husus şunlar idi:

1- Müminlerden başka hiç kimse Cennet'e giremez.

2- Bu seneden sonra hiçbir müşrik, Kabe'ye yaklaşamayacak.

3- Hiçbir kimse Kabe'yi çıplak tavaf etmeyecek (o zaman müşrikler Kabe'yi çıplak oldukları halde tavaf ederlerdi.)

4- Her kimin Resulullah ile antlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar muteber olacak. Bunun dışındakilere dört ay mühlet tanınmıştır. Bundan sonra hiçbir müşrik için ahd ve himaye yoktur."

O günden sonra hiçbir müşrik, Kabe'ye gelmedi ve hiç kimse çıplak olarak Kabe'yi tavaf etmedi. Bu hususlar bildirildikten sonra, müşriklerden çoğu Müslüman oldu. Hac farizası yerine getirildikten sonra, hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Ali, Eshab-ı kiram ile beraber Medine'ye döndüler.

Hicretin onuncu yılında İslâmiyet bütün Arab yarımadasına yayıldı. Arabistan'ın her tarafından insanlar Medine'ye geliyor; Müslüman olmakla şereflenmek, ebedi saadete kavuşmak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Artık Arabistan'da Müslümanlara karşı duracak hiçbir kuvvet kalmamış, İslâmiyet her tarafa hakim olmuştu. Sadece bazı Yahudi ve Hıristiyan kabileleri Müslüman olmamıştı.

Sevgili Peygamberimiz hicretin onuncu yılında, Halid bin Velid'i dört yüz mücahid ile Yemen civarında bulunan Haris bin Ka'boğullarını İslâm'a davet etmek üzere gönderdi. Halid bin Velid hazretleri Resulullah efendimizin emri üzerine, bu kabileyi üç gün üst üste İslâm'a davet etti. Onlar da davete icabet ederek Müslüman oldular.

Yine bu yılda Resul-i ekrem efendimiz, Necranlı hıristiyanlar ile sulh antlaşması yaptı. Bunlardan bazıları daha sonra kendiliklerinden Müslüman oldu. Aynı yıl hazret-i Ali de, Eshab-ı kiramdan üç yüz kişi ile birlikte, Yemen'de bulunan Medlec kabilesini İslâm'a davet etmek için gönderildi. Önce karşı çıkmalarına rağmen, daha sonra Müslüman oldular. Peygamber efendimiz, bu sene, İslâmiyet'in yayıldığı bütün beldelere valiler ve zekat toplamak üzere görevliler (amil, sai) gönderdi.

Hicretin onuncu senesinde Peygamber efendimiz, hac için hazırlanıp, Medine'deki Müslümanlara da hac için hazırlanmalarını emir buyurdu. Medine dışında bulunanlara da haber gönderdi. Bunun üzerine, binlerce Müslüman Medine'de toplandı.

Hazırlıklar tamamlanınca, sevgili Peygamberimiz Zilka'da ayının 25. Günü 40 bin kişilik bir kafile ile öğle namazından sonra Medine'den hareket etti. Server-i kainat efendimiz; "Ey Allah'ım! Bunu bana, içinde riya, gösteriş ve şöhret bulunmayan mebrur ve makbul bir hac kıl" diyerek dua eyledi. İhrama girip, Cebrail aleyhisselamın aber vermesiyle yüksek sesle, telbiye getirmeye başladı. Buna, Eshab-ı kiram da katılınca, yer gök telbiye nidaları ile inlemeye başladı. "Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyk! La şerike leke lebbeyk! İnnelhamde venni'mete leke vel mülke la şerike lek!..."

Sevgili Peygamberimiz, kesilmek üzere 100 kurbanlık deve götürdü. 10 gün süren yolculuktan sonra, Zilhicce'nin 4. Günü Mekke'ye vardılar. Yemen'den ve diğer beldelerden hac yapmak üzere gelenlerin de katılmasıyla, Müslümanların sayısı 124 bini aştı.

Sevgili Peygamberimiz, Zilhicce'nin 8. Günü Mina'ya, 9. (Arefe) günü Arafat'a gittiler. Arafat vadisinin ortasında öğleden sonra, Kusva adındaki devesinin üstünde, Veda Hutbesi'ni okuyup Eshab-ı kiram ile vedalaştılar.

Efendimiz, Veda Hutbesi'ni okuduğu gün, Maide suresinin; "Bugün, dininizi sizin için ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyet'i vermekle razı oldum..." mealindeki 3. Ayet-i kerimesi nazil oldu.

Peygamber efendimiz, bu ayet-i kerimeyi, Eshab-ı kirama okuyunca, hazret-i Ebu Bekir ağlamaya başladı. Eshab-ı kiram, ağlamasının sebebini sorunca; "Bu ayet-i kerime, Resulullah'ın vefatının yakın olduğuna delalet ediyor. Onun için ağlıyorum" buyurdu.

Resulullah efendimiz, Mekke'de 10 gün kalıp, Veda hacını yaptı ve Veda tavafı yaparak, Medine'ye döndü. Veda hacından sonra Eshab-ı kiram geldikleri yerlere gidip, Resulullah'ın bildirdiği ve emrettiği şeyleri oralarda anlattılar.

Hicretin onuncu yılında vuku bulan bir hadise de, peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların ortaya çıkmasıdır. Bunlardan birisi Yemen'de ortaya çıkan Esved-i Ansi'dir. Peygamberimizin emri üzerine Esved-i Ansi, Yemen'deki Müslümanlar tarafından evinde öldürüldü. (Diğeri de Müseylemet-ül Kezzab'dır. Peygamber efendimizin vefatından sonra hazret-i Ebu Bekir, Müseyleme üzerine Halid bin Velid kumandasında bir ordu gönderdi. Müseyleme, Vahşi "radıyallahü anh" tarafından öldürüldü.)


Veda Hutbesi


Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemiyeceğim.

Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü tecavüzden korunmuştur.

Eshabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu günkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulanmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada ulunup işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

Eshabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, o ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allahü teâlânın emriyle, faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adetin her türlüsü, ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

Eshabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib'in torunu (amcamoğlu) Rebia'nın kan davasıdır.

Ey insanlar! Harbedebilmek için haram ayların yerlerini değiştirmek, şüphesiz ki, küfürde çok ileri gitmektir. Bu, kafirlerin kendisiyle dalalete düşürüldükleri bir şeydir. Bir sene, helal olarak kabul ettikleri (bir ayı), öbür sene haram olarak ilan ederler. Cenab-ı Hakk'ın helal ve haram kıldıklarının sayısına uydurmak için bunu yaparlar. Onlar, Allahü teâlânın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram ederler.

Hiç şüphe yok ki, zaman, Allahü teâlânın yarattığı gündeki şekil ve nizamına dönmüştür.

Ey insanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini kurma gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, bu onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları, Allahü teâlânın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve ifetlerini Allahü teâlâ adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile mahremiyetinizi, sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini te'min etmenizdir.

Ey müminler! Size bir emanet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet, Allahü teâlânın kitabı Kur'an-ı kerimdir. (Başka rivayetlerde; "Sünnetim" ve "Ehl-i beytim" diye de bildirilmiştir.)

Ey mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz! Müslüman, Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.

Eshabım! Nefsinize (kendinize) de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey insanlar! Allahü teâlâ her hak sahibine hakkını (Kur'an-ı kerimde) vermiştir. Varise, vasiyete lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahud efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allahü teâlânın gazabına, meleklerin ve bütün Müslümanların lanetine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ile şehadetlerini kabul eder.

Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvası çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.

Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?!..."

Eshab-ı kiram; "Allahü teâlânın dinini tebliğ ettin. Vazifeni yerine getirdin. Bize vasiyet ve nasihatte bulundun, diye şehadet ederiz" dediler.

Bunun üzerine Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, mübarek şehadet parmağını kaldırarak cemaat üzerine çevirip indirdiler ve; "Şahid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab! Şahid ol ya Rab!" buyurdular.


Hakkı olan gelsin alsın


Hicretin on birinci senesi idi. Cebrail aleyhisselam, bu sene geldiğinde, sevgili Peygamberimize, Kur'an-ı kerimi iki defa baştan sona okudu. Halbuki, daha önceki yıllarda, Kur'an-ı kerimi bir defa okumuştu.

Efendimiz, Cebrail aleyhisselamın, en son tebliğ ettiği; "Allahü teâlânın yardımı ve zafer günü gelip, insanların, Allahü teâlânın dinine (İslamiyet'e) akın akın girdiklerini görünce, Rabbini hamd ve tesbih et! O'ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri daima kabul eder" mealindeki Nasr suresini dinlerdikten sonra; "Ya Cebrail! İçimden, ölümümün yaklaştığını duyuyorum" buyurdu.

Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam, şu ayet-i kerimeleri okudu, mealen; "Ahiret, senin için dünyadan daha hayırlıdır. Rabbin sana razı oldum deyinceye kadar her istediğini verecek" (Duha suresi: 4,5)

Sevgili Peygamberimiz, o gün, Medine'de bulunan bütün Eshab-ı kriamının, öğle namazında mescidde toplanmaları için haber gönderdi. Server-i alem efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra, bir hutbe irad ettiler.

Bu öyle bir hutbe idi ki, dinleyen bütün kalbler ürpermiş, gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Daha sonra; "Ey insanlar! Sizin peygamberiniz olarak beni nasıl buldunuz" buyurunca, Eshab-ı kiram;

"Ya Resulallah! Allahü teâlâ, sana bizim tarafımızdan bol bol hayırlar ihsan buyursun. Sen, bizim için çok şefkatli bir baba, nasihatte bulunan şefkatli bir kardeş gibiydin. Allahü teâlânın sana lütfettii peygamberlik vazifesini yerine getirdin. Vahyedilenleri bize ulaştırdın. Rabbinin yoluna, İslam'a hikmet ile, güzel nasihat ile davet ettin, çağırdın. Allahü teâlâ sana, en güzel ve en yüksek karşılıkları versin" dediler.

Efendimiz; "Ey mü'minler! Allah aşkına, kimin bende hakkı varsa, kalksın gelsin, kıyametten önce burada alsın" buyurdular. Fakat kalkıp gelen olmadı. Resulullah efendimiz, ikinci ve üçüncü defalar da Allahü teâlânın adını anarak; "Hakkı olan gelsin alsın" buyurdu.

Bunun üzerine Eshab-ı kiramdan pir-i fani olan hazret-i Ukaşe kalktı. Resulullah'ın huzuruna vardı. Sonra; "Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah! Tebük gazasında, seninle beraberdim. Tebük'ten ayrıldığımız sırada benim devemle, sizinki yanyana gelmişlerdi. Ben devemden indim. Sana yaklaştım. Maksadım, seni mübarek vücudundan öpmekti, o zaman kamçı ile sırtıma vurmuştun. Niçin vurduğunu bilmiyorum" dedi.

Peygamber efendimiz; "Ya Ukaşe! Allahü teâlâ seni, Resulünün kasten vurmasından muhafaza eylesin. Ya Bilal! Kızım Fatıma'nın evine git. O kamçıyı bana getir" diye emretti.

Ne mutlu sana! Ey Ukaşe

Hazret-i Bilal, Resulullahın kamçısını getirmek üzere mescidden çıktı. Elini başına koymuş, "Resulullah kendisine kısas yaptıracak!" diye hayretler içerisinde kalmıştı. Eve varınca kapıyı çalıp; "Ey Resulullah'ın kerimesi! Bana Resulullah'ın kamçısını ver!" deyince, hazrte-i Fatıma validemiz; "Ya Bilal! Şimdi ne hac zamanı, ne de gaza! Babam kamçıyı ne yapacak?" diye sordu.

Bilal ; "Ey Fatıma! Haberin yok mu? Resulullah'a onunla kısas yapılacak!" dedi. Hz. Fatıma validemiz; "Ya Bilal! Resulullah'tan kısas ile hakkını almaya kimin gönlü razı olur? Madem ki, istedi vereyim. Fakat, Hasan ve Hüseyin'e söyle, hakkını kim alacaksa, kısası kendilerine yaptırsınlar. O zat, hakkını onlardan alsın. Sakın Resulullah'a kısas yaptırmasınlar" diye hazret-i Bilal'e sıkıca tenbih etti.

Bilal mescide geldi ve kamçıyı Resulullah efendimize, O da hazret-i Ukaşe'ye verdi. Hz. Ebu Bekir ve Ömer bu durumu görünce; "Ey Ukaşe! İşte biz yanında hazırız, hakkını bizden al. Ne olur, Resulullah'dan alma!" diye yalvardılar.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz hazret-i Ebu Bekir'e; "Ey Ebu Bekir! Sen bırak, çekil aradan. Ey Ömer! Haydi sen de çekil. Allahü teâlâ, sizin yüksek derecenizi bilmektedir" buyurdu.

Sonra hazret-i Ali kalktı; "Ey Ukaşe! Resulullah'a vurmana, gönlüm razı olmuyor. İşte sırtım ve karnım. Gel hakkını benden al, istersen yüz kerre vur. Fakat Resulullah'a dokunma!" deyince, Peygamber efendimiz; "Ey Ali! Sen de otur. Allahü teâlâ, senin de yüksek mertebeni, durumunu bilmektedir" buyurdu.

Bu defa hazret-i Hasan ile Hüseyin kalktılar, "Ey Ukaşe! Sen de biliyorsun ki, biz Resulullah'ın torunlayırız. Onun için bize kısas, Resulullah'a kısas demektir. Hakkını bizden al, ne olur Resulullah'a vurma!" deyince, Peygamber efendimiz, onlara; "Siz de oturunuz, ey iki gözümün neş'eleri" buyurdular.

Sonra; "Ey Ukaşe! Gel vur!" buyurdular. Ukaşe; "Ya Resulullah! Sen bana vurduğun zaman benim vücudum açıktı" deyince, sevgili Peygamberimiz mübarek sırtını açtı. Bu sırada Eshab-ı kiramdan hıçkırıklar duyuldu; "Ya Ukaşe! Resulullah'ın mübarek sırtına vuracak mısın?" dediler.

Herkes üzüntü içerisinde bekleşiyordu. Hazret-i Ukaşe, Resulullah efendimizin mübarek sırtındaki Peygamberlik mührünü görünce, birden bire; "Anam-babam sana feda olsun ya Resulullah! Hakkını almak için, senin o mübarek sırtına vurmaya, sana kısas yapmaya kimin gücü yeter, buna kim cesaret edebilir?" diyerek, Kainatın sultanının mübarek mühr-i nübüvvetini öpüverdi. "Maksadım bu idi", dedi. Eshab-ı kiramın hepsi; "Ne mutlu sana, ne mutlu sana! Ey Ukaşe" dediler...


İstigfar etmek üzere emir aldım


Safer ayının son günleriydi. Alemlerin efendisi, kuzeydeki Bizans imparatorluğunun, müslümanlar için büyük bir tehlike olmadan önce, onları tekrar İslam'a davet etmek, kabul etmezlerse harbetmek ve İslam Devleti'nin emrine sokmak istiyordu. Bu sebeple Rumlarla muharebe etmek üzere kahraman Eshabının hazırlanmasını emir buyurdular.

Eshab-ı kiram hazırlık yapmak için dağıldı. Resul-i ekrem efendimiz, hazret-i Üsame bin Zeyd'i çağırdılar; "Ey Üsame! Şam'a, Belka sınırına, Filistin'deki Darum'a, babasının şehid edildiği yere kadar, Allahü teâlânın ismiyle ve bereketiyle git. Onları atlara çiğnet. Seni, bu orduya başkumandan tayin ettim. Übnalıların üzerine ansızın varıp, üzerlerine şimşek gibi saldır. Varacağın yere haber ulaşmayacak şekilde hızlı git. Yanına kılavuzları alıp, casus ve göcüleri önünden ilerlet, Allahüt eala zafer ihsan ederse, onların arasında az kal" buyurdular.
Cürf'te karargah kurmalarını emir buyurup, mübarek elleriyle sancağı bağlayarak teslim ettiler. Mescidde minbere çıktılar; "Ey Eshamım! Üsame'nin babası Zeyd, kumandanlığına nasıl layık ve benim katımda nasıl en sevgiliyse, ondan sonra, oğlu Üsame de kumandanlığa öyle layıktır. Üsame, benim katımda insanların en sevgililerindendir" buyurdu.

Hazret-i Üsame'nin kumandası altında, savaşa gideceklerin arasında; hazret-i Ebu Bekir, hazret-i Ömer, hazret-i Ebu Ubeyde bin Cerrah, hazret-i Sa'd bin Ebi Vakkas gibi Eshabın ileri gelenleri de vardı.

Fakat ertesi gün, Kainatın sultanı ainden hastalandığı için, ordunun gitmesi Peygamber efendimizin ahırete irtihalinden sonraya kalmıştı. Sevgili Peygamberimiz, şiddetli humma yakalanmışlardı. Gittikçe ateşi artıyor, hastalık şiddetleniyordu. Ağırılarının azaldığı bir gece yarısı, yatağından kalktılar. Giyenerek gitmeye hazırlandılar.

Bunu gören hazret-i Aişe validemizi; "Anam-babam, canım sana feda olsun ya Resulallah! Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu; Efendimiz; "Baki kabristanlığında medfun bulunanlar için istigfar etmek üzere emir aldım. Oraya gidiyorum" buyurdu.

Yanına Ebu Müveyhib ile Ebu Raifi'yi alarak gittiler. Mezarlıkta uzun uzun dua edip, onların af ve magfireti için Allahü teâlâya yalvardılar. Peygamber efendimizin bu ısrarlı yalvarması karşısında, yanında bulunan sahabiler; "Biz de, şimdi burada medfun bulunsaydık da, Resulullah efendimizin bu duasına mazhar olmakla şereflenseydik!" dediler.


Buluşma yerimiz Kevser havuzudur


Sevgili Peygamberimiz, Baki kabristanlığını ziyaretinde Ebu Müveyhib'e dönerek; "Ey Ebu Müveyhib! Ben, dünya hazineleri ile ahıret nimetlerini seçmede serbest bırakıldım. İstersen dünyada baki ol, sonra Cennet'e git, istersen Likaullah (Allahü teâlâya kavuşmak) hasıl olup Cennet'e gir dediler. Ben, Likaullahı ve sonra Cennet'i seçtim" buyurdu.

Bir gün de, Uhud'da bulunan şehidler için magfiret dilemek üzere yola çıktılar. Onlar için, Allahüteâlâya uzun uzun yalvararak dua eylediler. Sonra mescide gelip Eshab-ı kirama;

"Ben, sizin Kevser havuzuna en önce kavuşanınız, karşılayanınız olacağım. Sizinle buluşma yerimiz orasıdır... Ben, sizin için, benden sonra müşrikliğe dönersiniz diye korkmam. Ancak dünyaya kapılır, onun içinbirbirinizi kıskanır, birbirinizi öldürürsünüz. Neticede sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de, yok olur gidersiniz diye korkarım!.." buyurdular. Sonra saadethanelerini teşrif ettiler.

Hastalıkları ağırlaşmıştı. Mübarek hanımefendileri, sevgili Peygamberimizin, hazret-i Aişe validemizin evinde kalmalarını, kendi haklarını ona tercih ettiklerini bildirdiler. Zevce-i mutahharalarının bu fedakarlıklarına memnun olup, hepsine dua ettiler ve ondan sonraki günlerini hazret-i Aişe validemizin evinde geçirmeye başladılar.

Resul-i ekrem efendimizin, ateşi çok artmıştı. Ateşin şiddetinden yatağında, bir taraftan diğer tarafa dönmek mecburiyetinde kalıyordu. O halde iken, Eshab-ı kiram, ziyarete gidiyor, Efendimizin çektiği şiddetli sıkıntıya ziyadesiyle üzülüyorlardı. Hz. Ebu Sa'id-i Hudri anlattı ki:

"Resulullah'ın mübarek huzuruna gitmiştim. Üzerinde kadife bir örtü bulunuyordu. Hastalğın verdiği sıcaklık örtüden dışarı çıkıyor, hararetten elimizi örtüye dokunduramıyorduk. Hayretimizi ve üzüntümüzü gören Resulullah efendimiz; "En şiddetli bela, peygamberlere olur. Buna rağmen peygamberin belalara sevinmesi, sizin, verilen ihsanlara sevinmenizden daha fazladır" buyurdu."

Hz. Ümmü Bişr bin Bera da şöyle anlattır: "Resulullah'ın ziyaretine gitmiştim. Mübarek vücudu ateş gibi yanıyordu. "Canım sana feda olsun ya Resulullah! Ben, hiçbir zaman böyle şiddetli bir hastalık görmedim!.." dedim. Buyurdular ki: "Ey Ümmü Bişr! Hastalığın şiddetli olması, sevabımın çok olması içindir. Bu hastalık, Hayber'de tatmış olduğum zehirli etin eseridir. O etin acısını her zaman duyardım. O gün yediğim, zehir, şimdi ebherimi yani avort damarımı koparmaktadır" buyurdu.


Biliniz ki ben Rabbime kavuşacağım


Hastalık günden güne şiddetleniyordu. Sevgili Peygamberimiz, Abdullah bin Mes'ud hazretlerine buyurdu ki: "Hastalığa tutulan hiçbir müslüman yoktur ki, Allahü teâlâ, onun hata ve günahlarını, ağacın yaprakları döküldüğü gibi dökmesin!"

Eshab-ı kiram bu duruma çok üzülüyor, evlerinde rahat edemiyorlardı. Mescide toplandılar. Peygamber efendimizin durumunu sormak üzere hazret-i Ali'yi huzura gönderdiler. Alemlerin efendisi, işaretle; "Eshabım ne diyorlar?" diye sordular.

O da; "Resulullah aramızdan giderse!.. diye çok üzülüp telaş ediyorlar" dedi. Eshabına olan merhametleri çok daha fazla olan sevgili Peygamberimiz, hastalığının şiddetine katlanarak kalktılar, hazret-i Ali ve hazret-i Fadl bin Abbas'a dayanarak mescide geldiler.

Minbere çıkarak Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra, Eshab-ı kirama; "Ey Eshabım! Benim ölümümü düşünüp telaş ediyormuşsunuz. Hiçbir peygamber, ümmeti arasında sonsuz kaldı mı ki, ben de sizin aranızda sonsuz kalayım? Biliniz ki, ben Rabbime kavuşacağım. Size nasihatım olsun ki, Muhacirlerin büyüklerine saygı gösteriniz! Ey Muhacirler! Size de vasiyetim şudur ki, Ensara iyilik ediniz! Onlar size iyilik etti. Evlerinde barındıdı. Geçinmeleri sıkıntılı olduğu halde, sizi kendilerinden üstün tuttular. Mallarına sizi ortak ettiler. Her kim Ensar üzerine hakim olur ise, onları gözetsin, kusur edenleri olursa affetsin" buyurdu.

Sonra nasihatlar edip; "Allahü teâlâ, bir kulunu dünyada kalmak ile, Rabbine kavuşmak arasında serbest bıraktı. O kul, Rabbine kavuşmak istedi" buyurdu.

Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizin sözleriyle vefatına işaret buyurduğunu anlayıp; "Canımız sana feda olsun ya Resulallah!" diyerek ağlamaya başladı. Merhamet deryası, sevgili Peygamberimiz; "Ağlama ya Eba Bekir!" buyurarak ona, sabır ve katlanmak lazım geldiğini emretti.
Mübarek gözlerinden yaş akıyordu. "Ey Eshabım! Din-i İslam yolunda sıdk ve ihlas ile malını feda eden Ebu Bekir'den çok razıyım. Ahıret yolunda arkadaş edinmek elde olsaydı, onu seçerdim" buyurdu ve; "Mescide açılan kapılardan Ebu Bekir'inki hariç hepsini kapatınız" diye emrettiler.

Sonra, minberden inerek hazret-i Aişe validemizin odasına döndüler.


Siz de bana kavuşacaksınız


Resulullah efendimizin hastalığı ağırlaşıp veda konuşmaları yapmasına çok üzülen Eshab-ı kiram ağlamaya başladılar.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz, hazret-i Ali'nin ve Fadl bin Abbas'ın kollarına girerek tekrar mescidi teşrif ettiler. Minberin alt basamağında durup, Eshab-ı kirama şöyle buyurdular;

"Ey Muhacirler ve ey Ensar! Vakti belli olan bir şeye kavuşmak için acele etmenin faydası yoktur. Allahü teâlâ, hiçbir kulu için acele etmez. Bir kimse Allahü teâlânın kaza ve kaderini değiştirmeye, iradesinden üstün olmaya kalkışırsa, onu kahr ve perişan eder. Allahü teâlâya hile etmek, O'nu aldatmak istiyenin işleri bozulup, kendi aldanır.

Biliniz ki, ben sizlere karşı rauf ve rahimim. Siz de bana kavuşacaksınız. Kavuşacağınız yer, Kevser havuzunun başıdır. Cennet'e girmek, bana kavuşmak isteyen, boş yere konuşmasın.

Ey müslümanlar! Kafir olmak, günah işlemek; nimetin değiştirmesine, rızkın azalmasına sebeb olur. İnsanlar, Allahü teâlânın emirlerine itaat ederse, hükumet başkanları, amirleri, valileri onalra merhamet ve şefkat eder. Fısk, fücur, taşkınlık yapar, günah işlerlerse, merhametli başkanlara kavuşamazlar.

Benim hayatım, sizin için hayırlı olduğu gibi, ölümüm de hayırdır ve rahmettir. Eğer bir kimseyi haksız yere döğmüş veya fena bir söz söylemiş isem, bana aynı şeyi yaparak hakkını almasına; birinizden harkız bir şey almış isem, geri istemesine razıyım ve helallaşmağa hazırım. Çünkü, dünya cezası, ahıret cezasından pek hafiftir. Buna katlanmak daha kolaydır."

Daha önce hazret-i Ebu Bekir'den mümnuniyetini ifade ettikleri gibi, bu hutbede de hazret-i Ömer'den memnuniyetlerini bildirip; "Ömer benimledir, ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömer'le beraberdir" buyurdular.

Resulullah efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi. Namazdan sonra tekrar minbere çıkıp, vasiyeyet ve nasihatten sonra; "Sizi Allahü teâlâya ısmarladım" buyurdular ve Eshabdan ayrılıp odasını teşrif ettiler.


Aranızdan ayrılmam yaklaştı


Alemlerin efendisi, şiddetli ağrılarının olduğu bir gün, Eshab-ı kiram ile helallaşmak, ahırete kul haklarıyla gitmemek için Bilal-i Habeşi hazretlerini çağırttı. Ona; "Halka seslen! Mescide toplansınlar. Onlara son vasiyetimi yapmak istiyorum!.." buyurdular.

Hazret-i Bilal; Eshabı mescide topladı. Sevgili Peygamberimiz, hazret-i Ali ve Hz. Fadl'a dayanarak mescidi teşrif ettiler Minbere oturup, Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra;

"Ey Eshabım! Bilmiş olunuz ki, aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende hakkı varsa, benden istesin. Benim yanımda sevgili olan, benden hakkını istesin veya helal etsin ki, Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım" buyurdular.

Sonra minberden inip, öğle namazını kıldırdılar. Namazdan sonra, tekrar minbere çıkıp, namazdan önce buyurduğunu tekrar ettiler.

Sevgili Peygamberimizin, vefatına üç gün kala, hastalığı ağırlaştı. Mescide çıkıp cemaate namaz kıldıramadılar. Cemaatla kılamadığı ilk namaz, yatsı namazı idi.

Hazret-i Bilal her zamanki gibi, vaiktte kapıya gelip; "Es-salat, ya Resulallah!" dedi. Sevgili Peygamberimizin dermansızlıktan mescide gitmeye mecali yoktu. "Ebu Bekir'e söyleyiniz! Eshabıma namazı kıldırsın" buyurdu.

Hazret-i Aişe validemiz; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Babam yumuşak kalbli ve çok üzüntülüdür. Zat-ı alinizin makamına durup, orada sizi göremezse ağlamaktan okuyamaz. İmamete Ömer'in geçmesini emreder misiniz?" diyerek sual eyledi.

Peygamber efendimiz tekrar; "Ebu Bekir'e söyleyiniz! Eshabıma imam olup namazı kıldırsın" buyurdular. Hazret-i Bilal, Hz.Ebu Bekir-i Sıddik'a durumu bildirdi. Hazret-i Ebu Bekir, mihrabda Resulullah efendimizi göremeyince, kalbinden vurulmuşa döndü, aklı gideyazdı. Ağladı!.. ağladı!.. Eshab-ı kiram da ağlamaya başladılar.

Habibullah efendimiz, mescidden gelen bu feryadın ne olduğunu sorunca, hazret-i Fatıma validemiz; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Eshabın, ayrılığımıza dayanamadığı için ağlıyorlar!.." diye durumu arzetti. Merhamet deryası sevgili Peygamberimiz çok müteessir olmuşlardı. Eshabını teselli eylemek için hastalığının bu kadar şiddetine rağmen, güçlükle kalktılar. Hazret-i Ali ve hazret-i Abbas'a dayanarak mescide geldiler. Namazdan sonra; "Ey Eshabım! Siz, Allahü teâlânın hıfzındasınız ve sizi Allahü teâlâya emanet ettim! Takva üzere olun. Allahü teâlâdan korkun, Allahü teâlânın emrini tutun ve itaat edin. Ben, artık bu dünyadan ayrılıyorum" buyurdular.


Dünya malı ile gitmek istemem


Resulullah efendimizin hastalığında, hazret-i Ebu Bekir, Eshab-ı kirama on yedi vakit namaz kıldırdı. Bir defasında öğle namazı kıldırıyordu. O sırada Kainatın sultanı, mübarek vücudlarında bir hafiflik hissetmişler, hazret-i Ali ve Hazret-i Abbas'a dayanarak mescide gelmişlerdi.

Hz. Ebu Bekir-i Sıddik, sevgili Peygamberimizin teşrif ettiğini anlayıp, geriye çekilmek istedi. Efendimiz ona; "Yerinde dur!" anlamında işaret buyurdu. Peygamber efendimiz, hazret-i Ebu Bekir'in solunda, Eshabına son defa namaz kıldırdılar.

Sevgili Peygamberimizin vefatından üç gün evveldi. Cebrail aleyhisselam, Resulullah efendimizi ziyarete gelip; "Ya Resulallah! Allahü teâlânın sana selamı var. Durumunuzu bildiği halde, nasıl olduğunuzu, kendinizi nasıl hissettiğinizi soruyor" dedi.

Alemlerin efendisi ise; "Mahzunum!" buyurdular. Cebrail aleyhisselam, Pazar günü de geldi ve aynı şeyleri söyledi. Peygamber efendimiz yine evvelki cevabı verdiler.

Cebrail aleyhisselam ayrıca; Yemen'de peygamber olduğunu söyleyen Esved-i Ansi'nin öldürüldüğünü haber verdi. Resul-i ekrem de, Eshabına bildirdi. Hastalıktan önce, kendilerine gelmiş olan birkaç altını fakirlere, bir kaçını da hazret-i Aişe'ye vermişlerdi.

Pazar günü, Resulullah'ın hastalığı ağırlaştı. Huzuruna gelen ordu kumandanı hazret-i Üsame'ye bir şey söylediler. Fakat mübarek kollarını kaldırıp onun üzerine sürdüler. Onu dua ettikleri anlaşıldı.

Sevgili Peygamberimizin dünyayı şereflendirdiği ve ahırete irtihal buyurduğu gün Pazartesi idi. Hastalıklarının on üçüncü ve son günü... Alemlerin efendisi, Eshab-ı kiram Mescid-i şerifte saf saf olup Ebu Bekir-i Sıddik hazretlerinin arkasında sabah namazını kılarken iken, Mescid-i şerife geldiler. Ümmetinin saf saf olup ibadet ettiklerini gördüler. Sevinerek tebessüm buyurdular. Kendileri de hazret-i Ebu Bekir'e uyup, arkasında namaz kıldılar

Eshab-ı kiram, Resulullah'ı mescidde görünce, hastalık geçti sanarak sevindiler. Resul-i ekrem ise hazret-i Aişe'nin odasını teşrif buyurup yattılar. "Allahü teâlânın huzuruna, dünya malı bırakmadan gitmek isterim. Yanında kalan altınları da, fakirlere dağıt" buyurdular. Sonra ateşi arttı. Bir müddet sonra, tekrar gözlerini açıp, hazret-i Aişe'ye altınları dağıtıp dağıtmadığını sordular. Dağıtacağını söyledi. Bunların hemen dağıtılmasını tekrar tekrar emir buyurdular. Hemen dağıtıldığı bildirilince; "Şimdi rahat ettim" buyurdular.


Ya Rabbi! Bana sabır ihsan eyle


Resulullah efendimiz hastalığı sırasında , huzur-i şeriflerine hazret-i Ali'yi çağırdılar. Mübarek başını onun kucağına koydular. Mübarek alnı terlemiş, mübarek rengi değişmişti.

Hazret-i Fatıma validemiz, mübarek babasının o halini görünce, bakmaya dayanamadı ve oğulları hazret-i Hasan ile hazret-i Hüseyin'in yanına gitti. Ellerinden tutup ağlamaya başladı.

"Ey benim babam! Kızını kim gözetir! Hasan ve Hüseyin'i kime emanet edersin? Vay babam! Canım sana feda olsun! Senden sonra benim halim nice olur! Gözüm, mübarek yüzünden sonra kime bakar!"

Resulullah efendimiz, kızının gönülleri yakan bu sözlerini işitince, mübarek gözlerini açtı ve onu yanına çağırdı. "Ya Rabbi! Bana sabır ihsan eyle" diye dua ettikten sonra; "Ey Fatıma! Ey gözümün nuru! Baban can çekişme halindedir!" buyurunca, işli iniltilerle ağlaması daha da arttı.

Hazret-i Ali; "Ey Fatıma! Ne olur sus, Resulullah'a daha fazla üzme!" deyince, sevgili Peygamberimiz; "İncitme ya Ali! Bırak babası için gözleri yaş döksün!.." buyurdu. Sonra, mübarek gözlerini yumarak kendinden geçer gibi oldu.

Sonra hazret-i Hasan, mübarek dedesinin huzur-i şerifine gelip; "Ey benim mübarek dedem! Senin ayrılığına kim dayanabilir! Gönül perişanlığımıza kime arz ederiz! Senden sonra anneme, babama ve kardeşime kim şefkat eder? Ezvacın ve Eshabın, o güzel ahlakınızı nerede bulurlar!.." diyerek ağlayınca, Peygamber efendimizin mübarek hanımefendilerinde dayanacak hal kalmadı. Hep birlikte ağlamaya başladılar.

Dışarda pek müteessir bir halde bekleyen Eshab-ı kiram, Peygamber efendimizin rahatsızıklarının çok arttığını işitince, gönülleri dağlandı. Ağlamaya başladılar. Son bir defacık olsun, sevgili Peygamberininin mübarek cemalini görmek için; "Ne olur, kapıyı açın! Resul aleyhisselamın mübarek yüzünü bir defa daha görelim!.." diyerek kapıda yalvarıyorlardı.

Alemlere rahmet olarak gönderilen Allahü teâlânın habibi, sevgilisi, Eshabının bu yakarışlarını işitince, merhamet eyleyip; "Kapıyı açınız!" buyurdular. Eshabın ileri gelenleri içeri girdiler. Sevgili Peygamberimiz, onlara sabır tavsiye etti.


Ya Rabbi! Tebliğ ettim mi


Son defa kendisini görmek için gelen Eshabına Efendimiz, "Ey Eshabım! Siz, insanların en üstünleri, en şereflilerisiniz. Sizden sonra kim gelirse gelsin, siz hepsinden önce Cennet'e girersiniz. Dini ayakta tutmakta metin olun ve Kur'an-ı azimi imam (rehber) edinin. Dinin hükümlerinden gafil olmayın" buyurdu. Sonra; "Ya Rabbi! Tebliğ ettim mi?" deyip mübarek gözlerini kapadı. Mübarek yüzü terledi. Hazret-i Ali, Eshaba işaretle çıkmalarını söyledi.

Onlar gittikten sonra, huzura hazret-i Aişe validemiz gelip, nasihat istedi. Peygamber efendimiz; "Ey Aişe! Evinin köşesine oturarak kendini muhafaza eyle!" buyurduktan sonra, mübarek gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Kainatın sultanı ağlıyordu...

Oradakilerin, gönülleri yaralandı, ciğerleri parçalandı. Hazret-i Ümmü Seleme validemiz; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Niçin ağlıyorsunuz?" diyerek sual eylediğinde; "Ümmetime merhamet olunması için ağlıyorum" buyurdu.

Güneş tepeye doğru yükseliyordu. Vakit yaklaşmıştı... Sevgili Peygamberimizin mübarek başı, hazret-i Aişe validemize yaslı bulunuyordu. Alemlerin efendisi, artık son anlarını yaşıyor, mübarek dudaklarından
"Aman! Aman! Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Onların üzerlerine elbise giydiriniz, karınlarını doyurunuz. Onlara yumuşak konuşunuz. Namaza, namaza devam ediniz. Kadınlarınız ve köleleriniz hakkında Allahü teâlâdan korkunuz!.. Ey Allah'ım! Beni yarlıga! Bana rahmetini ihsan eyle!.. Beni Refik-i ala zümresine kavuştur!.." cümleleri dökülüyordu.

Hazret-i Fatıma validemizin gözyaşları sel gibi akıyor, iniltisi ciğerleri dağılıyordu. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem onu yanına oturtup; "Kızım, bir miktar sabreyle, ağlama. Zira Hamele-i Arş (melekler) senin ağlaman üzerine ağlaşıyorlar" buyurdu.

Hazret-i Fatıma validemizin gözyaşını sildi. Teselli verip, Allahü teâlâdan sabır diledi ve; "Ey kızım, benim ruhum kabz olacak. "İnnalillahi ve inna ileyhi raci'un" diyesin. Ey Fatıma! Gelen her musibete bir karşılık verilir" buyurdu. İr müddet mübarek gözlerini kapayıp sonra; "Bundan sonra babana üzüntü ve gussa (keder, tasa) olmaz. Zira fani alemden ve mihnet yerinden kurtuluyor" buyurdu.


Kapıdaki ölüm meleği Azrail'dir


Resulullah efendimiz artık son vasiyetlerine yapıyorladı. Hazret-i Ali'ye; "Ya Ali! Zimmetimde filan yahudinin şu kadar malı vardır. Asker hazırlamak için almıştım. Sakın onu ödemeyi unutma. Elbette zimmetimi kurtarırsın ve Kevser havzı başında benimle görüşeceklerin birincisi sensin. Benden sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin. İnsanlar dünyayı istedikleri vakit sen ahıreti seçesin" buyurdu.

Hz. Üsame bu esnada. Resulullah efendimiz ona; "Allahü teâlâ yardımcın olsun! Haydi cenge git!" buyurdu. O da çıkıp ordusuna gitti.

Alemlerin efendisi, artık son nefeslerini veriyordu... Vakit iyice yaklaşmıştı... Allahü teâlâ, Azrail aleyhisselama; "Habibime en güzel surette git! Eğer izin verirse ruhunu çok yumuşak ve hafif olarak al. İzin vermese geri dön!" diye vahyetti.

Azrail aleyhiselam, en güzel surette, insan kıyafetinde, sevgili Peygamberimizin sadethanelerinin kapısına geldi ve; "Esselamü aleyküm ey nübüvvet evinin sahibi! İçeri girmeğe izin verir misiniz? Allahü teâlâ size rahmet eylesin?" dedi.

Hazret-i Aişe validemiz, sevgili Peygamberimizin yanıbaşında oturan hazret-i Fatıma'ya; "Bu gelene sen cevap ver" dedi. O da, kapıya varıp, çok üzüntülü bir ses ile; "Ey Allahü teâlânın kulu! Resulullah şu anda, kendi haliyle meşguldur" dedi.

Azrail aleyhisselam, tekrar izin istedi. Aynı cevap verildi. Üçüncü defa selamını tekrarlayıp, mutlaka girmesi gerektiğini yüksek sesle söyleyince, Peygamber efendimiz haberdar oldular ve"Ya Fatıma! Kapıda kim var!" buyurdular.

Hazret-i Fatıma; "Ya Resulallah! Kapıda birisi girmek için izin ister. Birkaç defa cevap verdim. Fakat üçüncü seslenişinde vücudum ürperdi" dedi.

Bunun üzerine Resulullah efendimiz; "Ey Fatıma! Kapıdaki kimdir, biliyor musun? O; lezzetleri yıkan, toplulukları darmadığınık eden, kadınları dul, çocukları yetim bırakan, evleri harab, kabirleri mamur eden, ölüm meleği Azrail'dir. Ey Azrail gir" buyurdu.

O zaman hazret-i Fatıma validemiz, tarif edilmez bir ızdıraba düştü ve mübarek ağızlarından şu cümleler döküldü; "Vah Medine harab oldun?" Peygamberimiz, hazret-i Fatıma'nın elini tutup mübarek göğsüne koydular ve mübarek gözlerini kapadılar.


İlk yanıma gelecek olan sensin


Resulullah efendimizin durumu ağırlaşıp gözlerini kapatınca, hazır olanlar, mübarek ruhunun kabzolduğunu sandılar. Hazret-i Fatıma validemiz dayanamayıp, babasının mübarek kulağına doğru eğildi ve gönülleri yaralayan bir sesle; "Ey benim babacığım!.." diye seslendi.
Hiç cevap gelmeyince bu sefer; "Canım sana feda olsun ya Resulallah! Ne olur mübarek gözlerini bir aç da bana bir şey söyle.." dedi.

Alemlerin efendisi, mübarek gözlerini açıp, kızının gözyaşlarını sildi ve onun kulağına vefat edeceğini bildirdi. Bunun üzerine hazret-i Fatıma ağlamaya başladı. Bu defa kulağına; "Ehl-i beytimden, ilk önce, benim yanıma gelecek sensin!" buyurdular. O da bu müjdeye sevinip teselli buldular.

Hazret-i Fatıma validemiz; "Ey babacığım! Bugün ayrılık günü! Bir daha sana ne zaman kavuşurum?" diye sordu. Resulullah efendimiz; "Ey kızım! Beni kıyamet günü havzın kenarında bulursun. Ümmetimden, havza gelenlere su veririm" buyurdu.

Hazret-i Fatıma; "Eğer seni orada bulamazsam, ne yaparım?" diye sorunca, Peygamber efendimiz; "Mizanın yanında bulursun. Orada, ben ümmetime şefaat ederim" buyurdu.

Hazret-i Fatıma validemiz; "Orada da bulamazsam ya Resulallah!" deyince, Peygamber efendimiz; "Sıratın yanında bulursun. Ben orada Rabbime; "Ya Rabbi! Benim ümmetimi ateşten muhafaza eyle" diye yalvarırım" buyurdu.

Bundan sonra hazret-i Ali hüzünlü bir sesle; "Ya Resulallah! Siz ruhunuzu teslim ettikten sonra, sizin gaslinizi kim yapacak, neye kefenleyeceğiz. Namazınızı kim kıldıracak, kabre kim koyacak?" diye sordu.

Peygamber efendimiz; "Ey Ali, beni sen yıka, Fadl bin Abbas sana su döksün. Cebrail sizin üçüncünüz olur. Gasl (yıkama) işimi bitirince, kefenimi yaparsınız. Cebrail, Cennet'ten güzel koku getirir. Sonra beni mescide götürünüz ve çıkınız. Çünkü ilk önce Cebrail, sonra Mikail, sonra İsrafil, sonra melekler grup grup namazımı kılacaklar. Daha sonra siz giriniz, saf saf olunuz. Hiç kimse benden öne geçmesin" buyurdu.

Sonra, beklemekte olan Azrail aleyhisselama; "Ey Azrail! Ziyaret için mi geldin, yoksa ruhumu kabzetmek için mi?" diye sorunca, Azrail aleyhisselam; "Hem misafir, hem de vazifeli olarak geldim. Allahü teâlâ bana, senin huzuruna izinle girmemi emretti. Mübarek ruhunu ancak izninle alırım. Ya Resulallah! İzin buyurursan, emrinize uyar, ruhunuzu kabz ederim. Yoksa döner, Rabbime giderim" dedi.


Benim endişem ümmetimdir


Peygamber efendimiz ruhu almak için gelen ölüm meleğine; "Ey Azaril! Cebrail'i nerede bıraktın?" buyurdu. Cebrail'i dünya semasında bıraktım. Melekler, onu senin vefatın sebebiyle taziye ediyorlar" dedi.

Böyle konuşurlarken Cebrail aleyhisselam geldi. Resulullah efendimiz; "Ey kardeşim Cebrail! Artık dünyadan göç vakti geldi. Allahü teâlânın katında benim için ne var? Bana onu müjdele de gönül rahatlığı ile emaneti sahibine teslim edeyim" buyurdu.

Cebrail aleyhisselam; "Ey Allahü teâlânın sevgilisi! Ben semanın kapısını açık bıraktım. Melekler saf saf olmuşlar, senin ruhunu sevgiyle beklerler" dedi.

Peygamber efendimiz; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Sen bana müjde ver! Rabbimin nezdinde benim için ne var?" buyurdu.

Cebrail aleyhisselam; "Ya Resulallah! Senin teşrifinden dolayı, Cennet kapıları açılmış, Cennet'in nehirleri akmış, Cennet'in ağaçları sarkmış, huriler süslenmiştir" dedi.

Peygamber efendimiz yine; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Sen bana başka müjde ver ya Cebrail!" buyurdu. Cebrail aleyhisselam; "Ya Resulallah! Sen kıyamet günü ilk şefaat eden ve ilk şefaatı kabul olunansın" dedi.

Sevgili Peygamberimiz tekrar; "Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Ya Cebrail! Bana başka müjde ver" buyurunca, Cebrail aleyhisselam; "Ya Resulullah! Neyi soruyorsunuz!" dedi.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Benim bütün endişem, üzüntüm ve kederim, benden sonra geride bıraktığım ümmetimdir" buyurdu.

Hazret-i Cebrail; "Ey Allahü teâlânın Habibi! Allahü teâlâ kıyamet günü, sen razı oluncaya kadar ümmetini bağışlar. Bütün peygambelerden önce seni, bütün ümmetlerden önce senin ümmetini Cennet'e koyacaktır" dedi.
Sevgili Peygamberimiz, Cebrail aleyhisselama; "Allahü teâlâ katında üç muradım vardır: Biri; ümmetimin günahkarlarına beni şefaatçı etmesi, ikincisi; dünyada yaptıkları günahlardan dolayı onlara azab etmemesi, üçüncüsü; Perşembe ve Pazartesi günleri ümmetimin amellerinin bana arzedilmesidir. (Eğer amelleri iyi ise dua ederim, Allahü teâlâ kabul eder. Kötü ise şefaat edip, amel defterinden silinmesini isterim)" buyurdu.

Cebrail aleyhisselam, Allahü teâlâdan, bu üç arzusunun da kabul edildiği haberini verdi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz rahatladılar.


Şimdi rahatladım vazifeyi yerine getir


Peygamber efendimiz, Azrail aleyhisselam ruhu almaya geldiği vakit hem ümmetinin halini merak ediyordu. Bunun üzerine Allahü teâlâ vahy etti ki: "Ey Habibim! Ümmetine bu kadar muhabbet ve şefkat göstermeni, mübarek kalbine kim getirdi?"

Peygamber efendimiz; "Beni yaratıp, terbiye eden Rabbim teâlâ" diye cevap verdi. Cenab-ı Hak da; "Senin ümmetine, benim rahmetim, merhametim seninkinden bin kat fazladır. Onları bana bırak" buyurdu.

Sonra sevgili Peygamberimiz; "Şimdi rahatladım. Ey Azrail! Emrolunduğun vazifeyi yerine getir!" buyurdu.

Azrail aleyhisselam, vazifesini yapmak üzere hürmetine yaratıldığı Kainatın sultanının huzuruna yaklaştı. Sevgili Peygamberimiz, yanındaki su kabına mübarek iki elini batırıp, ıslak ellerini mübarek yüzüne sürdü ve; "La ilahe illallah! Ey Allah'ım! Refik-i ala!.." buyurdu.

Azrail aleyhisselam, Alemlerin efendisinin mübarek ruhunu almaya başladı. Resulullah efendimizin mübarek benzi bazan kırmızı oluyor, bazan sararıyordu. Azrail aleyhisselam; "Ümmetimin canını da böyle şiddet ve zorla mı alırsın!" buyurunca, o; "Ya Resulallah! Hiç kimsenin canını böyle kolay almadım" cevabını verdi.

Son anında bile ümmetini unutmayan sevgili Peygamberimiz; "Ey Azrail! Ümmetime edeceğin şiddeti bana eyle! Zira onlar zayıftır, dayanamazlar..." buyurdu. Sonra; "La ilahe illallah! Refik-i ala!" buyurdular ve mübarek ruhları alındı ve ala-yı illiyyine uluştırıldı...

Essalatü vesselamü aleyke ya Resulallah!

Essalatü vesselamü aleyke ya Habiballah!

Essalatü vesselamü aleyke ya Seyyidel evveline vel-ahırin!

Şefaat ya Resulallah! Dahıylek ya Resulallah!

Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimize; "Essalamü aleyküm ey Allahü teâlânın Resulü! Benim maksudum, matlubum sen idin. Artık, bir daha yeryüzüne gelmem!" diyerek veda eyledi.

Resul-i ekrem efendimizin mübarek ruhu, yüksek aleme gidince, hazret-i Fatıma validemiz ve ezvac-ı tahirat ağlamaya başladılar.


Her canlı ölümü tadacaktır


Resulullah efendimizin mubarek ruhu kabzedildiği sırada sahibi görünmeyen bir ses; "Esselamü aleyküm ya Ehli beyt! Ve Rahmetullahı ve berekatühü" diye selam verdi ve; "Biliniz ki, her canlı ölümü tadacaktır. Ve kıyamet günü, size ecirleriniz tamamıyle verilecektir" mealindeki Al-i İmran suresinin 185. ayet-i kerimesini okudu.

Sonra, onlara teselli verip; "Allahü teâlânın ihsanlarına, ikramlarına güveniniz. O'na sarılıp, O'ndan umunuz. Feryad etmeyiniz! Asıl musibete uğrayan, sevabdan mahrum kalandır!" diyerek taziyede bulundu.

Bu sözleri oradakilerin hepsi işitip selamına cevap verdier. Bunları söyleyen Hızır aleyhisselam idi.

Resul-i ekremde mevt (ölüm) alametleri görülünce, Ümm-i Eymen, oğlu Üsame'ye haber gönderdi. Üsame, hazret-i Ömer ve Ebu Ubeyde bu acı haberi alınca, ordudan ayrılıp, Mescid-i Nebevi'ye geldiler.

Hz. Aişe-i Sıddika ve diğer kadınlar ağlayınca, Mescid-i şerifdeki Eshab-ı kiram şaşırdı. Ne olduklarını anlayamadılar. Beyinlerinden vurulmuşa döndüler.

Hazret-i Ali ölü gibi, hareketsiz kaldı. Hazret-i Osman'ın dili tutuldu. Hazret-i Ebu Bekir, o anda evinde idi. Koşarak geldi. Hemen hücre-i seadete girdi. Fahr-i alemin yüzünü açtı. Vefat etmiş olduğunu gördü. Mübarek yüzü ve her yeri latif, nazif olarak, nur gibi parlıyordu."Mematın da, hayatın gibi ne güzel ya Resulallah!" diyerek, öptü.

Çok ağladı. Mübarek yüzünü örttü. Evdekilere teselli verdi. Mescid-i şerife geldi. Minbere çıkarak Eshab-ı kirama bir hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve sena etti ve Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize salat okuduktan sonra; "Her kim Muhammed aleyhisselama iman etmişse bilsin ki, Muhammed aleyhisselam vefat etti. Her kim Allahü teâlâya tapıyorsa, O, hayy (diri) ve bakidir (ölmez, ebedidir)" buyurdu ve sonra; "Muhammed (aleyhisselam) resuldür. O'ndan önce de resuller gelmiştir. O da ölecektir. Vefat ederse veya öldürülürse, dininizden, döner misiniz? Dininden çıkan olursa, Allahü teâlâya zarar vermez. Kendine zarar verir. Dininden dönmeyenlere, Allahü teâlâ sevablar verir" mealindeki Al-i İmran suresinin 144. ayet-i kerimesini okudu.

Eshab-ı kirama nasihat edip, ortalığı düzene koydu. Böylece hepsi Resulullah'ın vefat etmiş olduğuna inandı. Hüzün ve keder, Eshab-ı kiramın yüreğine bir zehirli hançer gibi saplandı. Gözler ağlar, gözyaşları çağlar, hasret ateşi herkesin ciğerini dağlar idi.


Ya Rabbi! Ümmetim!.. Ümmetim


Peygamberimizin vefatından hemen sonra, Eshab-ı kiram ilk olarak, bütün işleri idare etmesi için hazret-i Ebu Bekir'i, halif seçtiler. Ona bi'at edip, tabi oldular ve emrine göre işleri görmeye başladılar.

Resul-i ekrem efendimiz, hicretin on birinci yılında (miladi 632) Rebi'ül-evvel-ayının 12'sinde Pazartesi günü öğleden evvel ahırete irtihal eyledi. O anda Kameri seneye göre 63, Şemsi seneye göre de 61 yaşında bulunuyordu.

Peygamber efendimizi, hazret-i Ali, hazret-i Abbas, hazret-i Fadl bin Abbas, hazret-i Kusem bin Abbas, hazret-i Üsame bin Zeyd, hazret-i Salih yıkadılar.

Yıkama esnasında mübarek vücudundan öyle bir misk kokusu yayıldı ki, şimdiye kadar hiç kimse öyle bir koku koklamamıştı. Sonra kefenlediler.
Bir sedir üzerinde taşınıp, mescide getirildi. Daha önce sevgili Peygamberimizin haber verdiği şekilde, herkes mescidden dışarı çıktı. Melekler, bölük bölük gelip namazını kıldalar.

Meleklerin kılması bitince, sahibi görünmeye bir ses; "Giriniz! Peygamberinizin namazını kılınız!" diyordu. Bunun üzerine Eshab-ı kiram içeri girdi. İmamsız olarak sevgili Peygamberimizin namazını kıldılar. Çarşamba günü akşamına kadar ancak bitirebildiler.

Dedi ki: "Resulullah'ın mübarek yüzünü en son gören benim. Mübarek dudakları kıpırdıyordu. Üzerine eğilip kulak verdim; "Ya Rabbi! Ümmetim!.. Ya Rabbi! Ümmetim!..." diye yalvarıyordu.Sevgili Peygamberimiz, ahırete irtihal ettiği gün, Abdullah bin Zeyd hazretleri; "Ya Rabbi! Ben bu gözü, habibinin mübarek nurlu yüzüne bakmak için isterdim. O görünmez olunca, artık ne yapayım! Ya Rabbi! Gözümü al!" diye dua etti ve göremez oldu.
Ya Resulallah! Senin kapındaki kölenin,

Ayaklarına değen toprağı öpmeyenin,

Ve bu seadet için can feda etmeyenin,

Sana sevgisi yoktur; inanmam, sözü yalan.

Senin kölen mührünü vurmayanlar alnına,

Sevgi gerdanlığını takmayanlar boynuna;

Hedef olmayan eşsiz nazarının okuna,

Seviyorum demesin; eğer severse insan.


Ebu Bekir'den başkasına razı olmaz


Hazret-i Ali anlatır: Resul aleyhisselam, ağırlaştığı zaman "Ey Ali! Bana, bir kürek kemiği getir de, benden sonra, ümmetimi doğru yoldan şaşırtmayacak şeyi, ona yazdırayım." buyurdu.

Resul aleyhisselamın başı, kollarımın arasında bulunuyordu. Gidip gelinceye kadar kendisini gayb etmekten korktuğum için "Ben, buyuracaklarını, ezberimde tutarım!" dedim.

"Namaz kılmağa, zekat vermeğe devam etmenizi, ellerinizdeki kölelerin haklarını gözetmenizi tavsiye ederim!" buyurdu.

"Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resulüh" diyerek şehadette bulunmayı da, emretti.

"Bu iki gerçeğe şehadette bulunana, Cehennem ateşi haram olur." buyurdu.

Peygamberimiz, ziyaretine gelen Hz. Osman'ı görünce, ona "Yakınıma gel!" buyurdu. Hz. Osman, yaklaşıp Peygamberimizin üzerine eğildi.

Peygamberimiz, ona, gizilice bir şey söyledi. Hz. Osman, başını kaldırınca, Peygamberimiz "Sana söylediğim şeyi anladın mı?" diye sordu.

Hz. Osman "Evet!" dedi. Peygamberimiz "Yakınıma gel!" buyurdu. Hz. Osman, Peygamberimizin üzerine tekrar eğildi.

Peygamberimiz, yine, ona gizlice bir şey söyledi. Hz. Osman, başını kaldırınca, Peygamberimiz "Sana söylediğim şeyi anladın mı?" diye sordu.

Hz. Osman "Evet! Onu, kulağım işitti, kalbim de, ezberledi." dedi. Bunun üzerine, Peygamberimiz, ona "Haydi git!" buyurdu. Peygamberimizin, halifeliği sırasında başına gelecekleri ve bunlara sabretmesini bildirdiği rivayet edilmiştir.

Peygamberimiz, rahatsızlığı ağırlaştığı sırada, Abdurrahman bin Ebu Bekir'e "Bana, kalem kağıt getir de, Ebu Bekir için bir yazı yazayım ki, onun üzerinde anlaşmazlığa düşülmesin!" buyurdu.

Abdurrahman, kalem kağıt getirmeğe gitmek için kalkınca, "Otur! Ebu Bekir üzerinde anlaşmazlığa düşülmesine, Allah da, Mü'minler de, razı olmaz!" buyurdu.

Sonra, Hz. Aişe'ye "Bana, baban Ebu Bekir'i ve senin kardeşini çağır, bir yazı yazayım. Çünkü, ben, bir heveslinin, hevselenip "Ben, bu işe, herkesten önce gelirim!" demesinden korkuyorum. Oysa ki, Allah da, Mü'minler de, Ebu Bekir'den başkasına razı olmaz!" buyurdu.


Peygamberimizin son tavsiyeleri


Peygamber efendimiz baygınlık derecesine gelen hastalığında ayıldıkça şu nasihatları tekrarlıyorlardı:

"Aman! Aman! Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız!Onların sırtlarına, elbise giydiriniz! Karınlarını, doyurunuz! Onlara, yumuşak söz söyleyiniz! Namaza! Namaza devam ediniz! Ellerinizdeki köleleriniz hakkında da, Allah'dan korkunuz!" buyurmaktan son nefesinde bile "Namaza! Namaza! Ellerinizdeki kölelerinize..." diye tavsiyede bulunmaktan geri durmamakta idi.

Peygamberimizin en son sözü "Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allah'dan korkunuz!" buyruğu idi.

Rebiül'evvel ayının on ikinci veya on üçüncü Pazartesi günü kaba kuşluk vakti idi. Güneş, zevale doğru yaklaşıyor Peygamberimiz, son dakikalarını yaşıyordu.

Peygamberimizin başı, Hz. Aişe'nin göksüne yaslı bulunuyor. Hz. Aişe "Ey insanların Rabbı! Hastalığı, gider, kaldır! Gerçek Tabib Sensin! Gerçek şifa verici Sensin!" diyerek şifa diliyor.

Peygamberimiz ise "Hayır! Ben, Allah'dan, Refik-ı ala zümresine katılmayı Cebrail, Mikail ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim!

Ey Allahım! Beni, Refik-ı ala zümresine kavuştur!

Ey Allahım! Bana, rahmetini ihsan et! Beni, Refik-ı ala zümresine kavuştur!" diyerek duaya devam ediyordu.

Resul aleyhisselamın özlediği Refik-ı ala, en yüksek makamlarda bulunan Peygamberler Allahın, kendilerine nimetler verdiği Peygamberler, Sıddiklar, Şehidler ve Salihler zümresi idi ki, bunlar, ne güzel arkadaştırlar.

Hz. Aişe buyurdu: Resul aleyhisselamdan, sıhhatta iken bir çok defalar "Hiçbir Peygamberin ruhu, Cennetteki durağını görmedikçe, alınmaz! Sonra, durağına gitmesi, arzusuna bırakılır." buyurmuştu.

Kendisi, hastalanıp ruhu alınmak zamanı gelince, başı, benim dizimde bulunduğu halde, üzerine, bir baygınlık geldi.

Sonra, ayılınca, gözü, açılıp evinin tavanına doğru dikildi ve "Allahım! Beni, Refik-ı ala zümresine kat!" diye dua etti.

Ben, o zaman "Resulullah, bizi tercih etmiyor! dedim.

Anladım ki: Resulullahın bu temennisi, vaktiyle, sıhhatlı zamanında, bize söyleyip durduğu bir haberin kendisinde gerçekleşmesidir.


Ehl-i beyt'i taziye eden ses


Ehl-i Beyt, hiçbir şahsı görmedikleri ve sezmedikleri halde, "Selam ve Allahın rahmet ve bereketleri, üzerinize olsun!" diyerek kendilerine selam verildiğini ve taziyede bulunulduğunu işittiler.

Ehl-i Beyt' te, selama aynı şekilde karşılık verdiler. Nereden geldiği bilinemeyen ses, şöyle konuştu: "Her can, ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, size ecirleriniz tamamile verilecektir.Kim, ateşten uzaklaştırılıp Cennete sokuldu ise, artık, o, muhakkak muradına ermiştir. Dünya hayatı, aldatma metaından başka bir şey değildir.

İyi biliniz ki: Her musibetin, Allah katında bir tesellisi, her ölenin, bir halefi, yerine geçeni, her vefat edenin de, bir bedeli vardır. Allaha sarılınız ve umacağınızı, Ondan umunuz! Asıl musibete uğrayan, sevaptan mahrum kalandır. Selam ve Allahın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun!"

Hazret-i Ömer "Bu sözleri, Ehl-i Beyt'in hepsi, Mescidde bulunanlar ve yoldakiler işittiler!" demiştir. Hz. Ali "Bu seslenenin kim olduğunu biliyormusunuz?" diye sordu. "Hayır!" dediler. Hz. Ali "Bu, Hızırdır! Peygamberinizden dolayı size taziye ediyordur!" dedi.

Hz. Enes bin Malik "Ben, hiçbir zaman, Resul aleyhisselamla Ebu Bekir'in, Medine'ye gelip girdikleri günden daha ziyalı ve daha güzel olan bir gün görmedim! Ben, Resul aleyhisselamın vefatı gününe de, şahid oldum. Kendisinin, içinde vefat etmiş olduğu günden daha karanlık, daha sevimsiz bir gün de, görmedim!"

"Resulullahın, Medine'ye gelip girdiği gün, Medine'nin her şeyi aydınlanmış, vefat ettiği gün de, her şeyi kapkaranlık olmuştur!" diyerek, Peygaberimizin vefatında duyulan derin acıyı dile getirmiştir.

Eshabı kiram Hz. Ebu Bekir'e biat ettikten sonra ertesi Salı günü, Hz. Ebu Bekir, Mescidin Minberine çıkıp oturdu. Konuşmağa başlamadan önce, Hz. Ömer, ayağa kalktı. Allaha hamd-ü senada bulunduktan sonra "Ey insanlar! Ben, dün size kendinde olmadan bazı sözler söylemiştim. Onları, Allahın kitabında bulamadığım gibi, Resul aleyhiselamın da, bana o hususta bir sözü yoktu. Fakat, ben, Resul aleyhisselamın, bizden sonraya kalacağını ve işlerimizi, kendisi çekip çevireceğini sanıyordum.

Oysa ki, yüce Allah, Resulü vasitası ile doğru yolu gösteren bir Kitabı sizin içinizde bırakmış bulunmaktadır ki, ona sımsıkı sarılırsanız, Allah, onunla, doğru yolu Resulüne gösterdiği gibi, size de, doğru yolu gösterirdir.

Allah, Hilafet işinizi, sizin hayırlınız ve Resulullahın arkadaşı, Mağarada İki'nin İkincisi olan zat üzerinde topladı yoluna koydu. Kalkınız, ona biat ediniz!" deyince, daha önceki bi'atta bulunan bulunmayan herkes topluca Hz. Ebu Bekir'e umumi biat yaptılar.


Hz. Ebu Bekir'in konuşması


Mescidde bulunan Eshabı kirama Hz. Ömer'den sonra, Hz. Ebu Bekir şöyle konuştu:

"Size, doğruluğu tavsiye ederim, doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü, doğruluk, iyilikle bir aradadır. İkisi de, Cennettedir. Yalandan sakınınız! Çünkü, yalan, kötülükle bir aradadır. İkisi de, Cehennemdedir. Allah'dan af ve afiyet dileyiniz. Çünkü, hiç kimseye, Yakin'den sonra, af ve afiyetten daha hayırlısı verilmemiştir. Birbirinizi kıskanmayınız. Birbirinize düşmanlık etmeyiniz. Birbirinizle ilişiğinizi kesmeyiniz.
Ey insanlar! Ben, sizin en hayırlınız olmadığım halde, size Emir oldum. İyi biliniz ki: Bana yapılan biatı, düşünmeden kabul etmiştim, bu ümmet arasında bir fitne ve fesad çıkmasından korktuğum içindi.

Allah'a yemin ederim ki: Ben, hiçbir gün veya gece, bunun, ne üzerine düşmüş, ne isteklisi olmuş, ne de, bu hususta Allah'dan gizlice veya açıkça bir dilikte bulunmuşumdur.

Emirlik hizmetinde, benim için bir rahatlık yoktur. Gücüm yetmeyen büyük bir işi, elimde olmayarak boynuma takmış bulunuyorum! Benim yerime, daha güçlü bir insanın seçilmiş olmasını ne kadar arzu ederdim!

Ey insanlar! Ben, ancak, Resulullahın izinde giden biriyim. Dinde, kendiliğimden bir şeyler ortaya çıkaracak değilim. Eğer, ben, vazifemi iyi yaparsam, bana yardım ediniz! Eğer, kötülüğe saparsam, beni doğrultunuz! Doğruluk, emanettir. Yalancılık ta, hıyanettir.

İnşaallah içinizdeki en zayıfınız, kendisinin hakkını alıncaya kadar benim yanımda en güçlünüz olacaktır! İnşaallah, içinizdeki en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hakkı, kendisinden alıncaya kadar benim yanımda en zayıfınız olacaktır!

Ey insanlar! İyi biliniz ki: Allah'dan zillete müstahak kıldığı kavimden başka hiçbir kavim, Allah yolunda cihadı bırakmaz! Hiçbir kavmin kötülükleri yaygın hale gelmedikçe de, Allah, o kavmin bela ve musibetini yaygın hale getirmez.

Zalimler için ne yakın bir dost vardır, ne de, dinlenebilecek bir kayırıcı vardır! (Mü'min: 18)

Bu gün, her amel sahibi, gücünün yettiği ve kendisini yüce Allah'a yaklaştıracak ameli, onu işlemeğe güç yetiremeyeceği gün gelmezden önce, işlemeye baksın!

Ben, Allaha ve Resulüne itaat ettikçe, siz de, bana itaat ediniz. Allah'a ve Resulüne asi olduğum zaman, sizin bana itaat etmeniz gerekmez! Kendim ve sizin için Allah'dan mağfiret, yarlığanmak dilerim. Haydi, namazınızı kılmağa kalkınız! Allah, sizlere rahmet etsin."


Peygamberimiz kabre konulması


Eshab-ı kiram, sevgili Peygamberimizin mübarek kabrinin kazılması hususunda hazret-i Ebu Bekir'in hatırlattığı şu hadis-i şerife uydular: "Peygamberler, ruhlarını teslim ettikleri yerde defin olunurlar."

Ebu Talha hazretlerinin, Lahd şeklinde kazdığı kabr-i şerife, Çarşamba günü gece yarısına doğru defin edildi. Hazret-i Abbas'ın oğlu Kusem, kabirdeki hizmeti bitirip en son çıkan idi.

Peygamberimiz; Çarşamba gecesi yarılandığı sırada, kabre konulmuştur.

Hz. Aişe "Resulul aleyhisselamın nereye gömüldüğünü, Çarşamba gecesi gece yarısı gecenin de, sonuna doğru kürek seslerini işitinceye kadar öğrenemedik." demiştir.

Peygamberimizin kabrine, Hz. Ali, Fadl bin Abbas, Kusem bin Abbas ve Peygamberimizin azadlısı Şukran indiler.

Evs bin Havli, Hz. Ali'ye "Ey Ali! Allah aşkına, Resulullahın hizmetinden bizi de, nasiblendir!" diye and verdi. Hz. Ali "İn öyle ise!" dedi. O da, kabrin içine indi.

Bilal-i Habeşi, Peygamberimizin vefatından sonra ve gömülmesinden önce ezan okurken "Eşhedü enne Muhammedenresulullah" dediği zaman, Mescid, ağlayanların sesinden çınladı.

Peygamberimiz, kabre gömüldükten sonra, Bilal-i Habeşi, ezan okumayı bıraktı.

Hz. Aişe validemiz, rü'yasında, gökten üç ay'ın evine düştüğünü görmüş, bunu, babası Hz. Ebu Bekir'e anlatmıştı. Hz. Ebu Bekir "Sen, bunu, neye yordun?" diye sormuştu.

Hz. Aişe "Resulu aleyhisselamın bir oğlu olacağına yordum!" deyince, Hz. Ebu Bekir, susmuş sonra da "Eğer, rü'yan sadıksa, yer yüzü halkının en hayırlısı olan üçü, senin evine gömülecektir!" demişti.

Peygamberimizin vefat ettiği zaman, Hz. Ebu Bekir, Hz. Aişe'ye "Bu, senin rü'yada gördüğün üç ay'dan birisi olup onların en hayırlısı idi. ay'larının en hayırlı olanı, vefat etti!" dedi.

Sonradan, Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer'in de, Hz. Aişe'nin evinde Peygamberimizin yanına gömülmeleri, Hz. Aişe'nin rü'yasını tamamiyle gerçekleştirmiştir.

Peygamberimizle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in kabirleri Peygamberimizinki Kıbleye doğru biraz ileride olup Hz. Ebu Bekir'in başı, Peygamberimizin omuzları hizasında, Hz. Ömer'in başı da, Hz. Ebu Bekir'in omuzları hizasında bulunmaktadır..


Dinden dönme hareketleri


Peygamber efendimizin vefatından sonra, irtitad, dinden dönme hareketleri başladı. Bu hareketler büyük boyutlara ulaştı. Bunlarla mücadelede, Hz. Ebu Bekir'in büyük katkısı oldu. Eğer böyle dirayetli bir kimse olmasaydı tehlike bütün Arabistana yayılacaktı. Bunu için Hz. Aişe "Resulullahın ruhu kabz olununca, Araplar irtidad etti. Nifak, kabardı. Babamın üzerine çöken, dağların üzerine çökseydi, muhakkak, onları, ufatırdı!" demiştir.

Hz. Ebu Hüreyre de "Eğer, Ebu Bekir olmasaydı, Muhammed aleyhisselamın vefatından sonra Ümmet-i Muhammed, helak olurdu!" demiştir.

"Kendisinden başka ilah bulunmayan O Allaha nd olsun ki, Ebu Bekir, Halifeliği üzerine almasaydı, yüce Allaha ibadet eden olmazdı!" demiş ve bu sözünü, üç kerre tekrarlamıştır.

Ebu Reca'ül'Utaridi der ki "Medine'ye girince, insanların toplandıklarını ve bir adamın "Ben, Sana kurban olayım! Vallahi, sen, olmasaydın, muhakkak, biz helak olurduk!" diyerek bir adamın başını öptüğünü gördüm.

"Bu öpen ve öpülen kimdir?" diye sordum. "Mürtedlerle savaşından dolayı, Ebu Bekir'in başını, Ömer, öpüyor!" dediler."

Hz. Aişe de buyurdu ki: Babam, Arapların irtidad ettikleri günlerde kılıcını sıyırıp devesine binince, Hz. Ali, yanına vardı, devesinin yularından tuttu ve "Sana, Resulul aleyhisselamın Uhud savaşı gününde söylediğini söylüyorum: Sok kınına kılıcını da, kendini tehlikeye atıp bizi acı içinde bırakma! Vallahi, Senin başına bir felaket gelecek olursa, senden sonra, artık, İslamiyet, temelli düzelmez!" dedi." (Eğer halifeliğine karşı olsaydı, gidip ölmesini isterdi. Böylece halifelik için önü açılırdı.)

Yine Hz. Aişe o günleri şöyle anlatır: Resulullahın vefatı üzerine Arap kabilelerinden bir çokları irtidad ettiler, dinden döndüler.Yahudilik, Hıristiyanlık ve munafıklık ortaya çıkmağa başladı.

Müslümanlar, kış gecesinde yağmura tutulup dağılan koyunlara döndüler. Hatta o sırada, Mekkelilerin çoğu, İslamiyetten dönmeğe hazırlandılar. Süheyl bin Amr, Kabe'nin kapısına dikilerek Mekkelilere seslendi. Onlara etkili bir konuşma yaparak şüphelerini, dinden dönmelerini önledi.

İslam tarihinde, dini red etme, dinden dönme manalarında "irtica" geriye dönme, "mürteci" geriye dönen tabirleri bu hadiselerden sonra kullanılmaya başlandı.


Dönenlerin ilki olmayın


Peygamberimizin vefatından sonra, münafıkların, Yehudilerin ve Hıristiyanların kışkırtmaları ile topluluklar halinde dinden dönmeler başladı.

Hz. Süheyl bin Amr, Kabe'nin kapısına dikilerek Mekkelilere seslendi.Onlara şunları söyledi:

"Ey Mekkeliler! Siz, Müslüman olanların sonuncusu oldunuz. Sakın irtidad edenlerin, Müslümanlıktan dönenlerin ilki olmayınız! Vallahi, yüce Allah, Resul aleyhisselamın buyurduğu gibi, bu işi, muhakkak tamamlayacaktır! Ben, Onu, şu bulunduğum yerde tek başına dikilerek, "Benimle birlikte La ilahe illallah deyiniz de, size bakarak Araplar dine girip Arap olmayanlar, size cizye ödesin! Vallahi, Kisra'nın ve Kayser'in hazineleri Allah yolunda harcanacaktır!" buyurduğunu işitmişimdir.

Alay edenlerin, zekat ve sadaka tahsildarı olduklarını gördünüz. Vallahi, geri kalanı da, vuku' bulacaktır! Vallahi, ben, iyi biliyorum ki: Güneşin doğması ve batması devam ettiği müddetce, bu din, devam edecektir. Aranızdaki o kişiler, sizi aldatmasın! Benim bildiğim bu işi, o kişiler de, bilir.

Fakat, Haşim oğularına olan kıskançlığı, onların kalblerini mühürlemiştir.

Ey insanlar! Ben, Kureyş'in, karada ve denizde en çok taşıtları bulunanıyım. Siz, Emir'inize itaat ediniz ve zekatlarınızı ona ödeyiniz.

Eğer, İslamiyet işi, sonuna kadar devam etmezse, ben, sizin zekatlarınızı size geri vermeğe kefilim! "dedi ve ağladı.

Bunun üzerine, halk, yatıştı.

Süheyl bin Amr, yaptığı tesirli konuşma ile Mekkelileri irtidaddan vazgeçirince, Mekke Valisi Attab bin Esid, ortaya çıkabildi.

Süheyl bin Amr, Bedir Savaşına, müşriklerle birlikte katılıp esir edildiği zaman, Peygamberimizin, Hz. Ömer'e, onun hakkında "Yermeyeceğin bir Makamda dikilip halka hitapta bulunması da, memuldür!" Hadisi ile haber verdiği hoşa gidecek Makamdaki konuşmasından maksadının bu konuşması ve hizmeti olduğu anlaşıldı.

Hz. Ömer de, Süheyl'in konuşmasını işittiği zaman, Peygamberimizin, onun hakkında söylemiş olduğu sözü hatırlamış ve "Ben şehadet ederim ki: Sen, muhakkak Resulullahsın!" demekten kendini alamamıştır.


Kabrinde diri olması


Peygamberler bilmediğimiz bir hayat ile kabirlerinde diridirler. Evliya ve şehidler de diridiler. Diri olmaları sözde değildir. Tam olarak diridirler. İmran suresi 169. Ayet-i kerimesinde mealen; "Allahü teâlâ yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız! Onlar, Rablerininin yanında diridirler. Rızıklandırılmaktadırlar" buyurdu.

Bu ayet-i kerime, şehidlerin diri olduklarını bildirmektedir. Şehidler, başka Müslümanlar gibidirler. Onlardan bir üstünleri yoktur. Peygamberler, şehidlerden elbet daha ileride ve daha üstündür. İslam alimlerine göre her peygamber, şehid olarak ölmüştür. Resulullah efendimiz son hastalağında; "Hayber'de yemiş olduğum yemeğin acısını her zaman duyardım" buyurdu. Bu hadis-i şerif, Resulullah efendimizin şehid olarak vefat ettiğini bildiriyor.

Bu sebeple, Efendimizin bütün şehidler gibi kabrinde diri olduğu buradan da anlaşılıyor. "Buhari" ve "Müslim" de bildirilen hadis-i şerifde; "Mirac gecesinde, Musa'nın (aleyhisselam) kabri yanından geçirildim. Mezarında, ayakta namaz kılıyordu" buyuruldu.

Başka bir hadis-i şerifde; "Allahü teâlâ, toprağın peygamberleri çürütmesini haram etmiştir" buyruldu. Bunun doğru olduğunu, alimler sözbirliği ile bildirmektedir. "Buhari" ve "Müslim"de; "Allahü teâlâ, Mirac gecesinde, bütün peygamberleri, Peygamberimize gönderdi. Onlara imam olup, iki rek'at namaz kıldılar" yazılıdır.

Namaz kılmak, rüku ve secde yapmakla olur. Bu haber, diri olarak, cesed ile, beden ile kıldıklarını gösteriyor. Musa aleyhisselamın kabrinde namaz kılması da, bunu göstermektedir. "Mişkat" kitabının son cildinde Mirac babının birinci faslı sonunda; Müslim'den alarak Ebu Hüreyre'nin bildirdiği hadis-i şerifde; Allahü teâlâ bana gösterdi. Musa (aleyhisselam) ayakta namaz kılıyordu, zayıf idi. Saçları dağınık ve sarkık değildi. Şen'e kabilesinden bir yiğit gibi idi. İsa (aleyhisselam), Urve bin Mes'ud Sekafi'ye benziyordu" buyruldu.

Şen'e Yemen'de bulunan iki kabilenin ismidir. Bu hadis-i şerifler, Peygamberlerin, Rableri yanında diri olduklarını göstermektedir. Onların cesedleri (bedenleri), ruhları gibi latif olmuştur. Kesif, katı değildir. Madde ve ruh aleminde görünebilirler.

Bunun için, peygamberler, ruhları ve bedenleri ile görünebilirler. Hadis-i şerifde, Musa ve İsa aleyhisselamın, namaz kıldıkları bildiriliyor. Namaz kılmak, çeşitli hareketler yapmaktır. Bu hareketler beden ile olur. Ruh ile olmaz. Musa aleyhisselamı, "Orta boylu, eti az, zayıf, saçları toplu gördü" buyurması; ruhunu değil, bedenini gördüğünü gösteriyor.


Selama cevap veririm


İmam-ı Beyheki buyurdu ki: "Peygamber mezara konduktan sonra, ruhları bedenlerine geri verilir. Biz onları göremeyiz. Melekler gibi, görünmez olurlar. Yalnız Allahü teâlânın keramet olarak ihsan ettiği seçilmiş kimseler görebilir." İmam-ı Süyuti'de böyle bildirmiştir.

Çok kimse, selamlara, kabr-i seadetten cevap verildiğini, çok zaman işitmişlerdir. Başka kibirlerden de, selamlara cevap verildiği çok işitilmiştir.

Hadis-i şerifte de; "Bana selam verilince, Allahü teâlâ ruhumu geri gönderir, ona cevap veririm" buyruldu.

İmam-ı Süyuti hazretleri buyurdu ki: "Resuullah, Cemal-i ilahiyi görmeğe dalmıştır. Bedendeki duyguları unutmuştur. Bir müslüman selam verince, mübarek ruhu, bu halden ayrılıp, beden duygularını alır. Dünyada, böyle olanlar da az değildir. Bir dünya işi veya ahıret işi aşırı düşünülürken, insan, yanında konuşulanı duymaz. Cemal-i ilahiye dalan kimse bir sesi işitebilir mi?"

Kadı İyad hazretleri "Şifa" da Süleyman bin Sühaym'dan rivayetinde; "Bir gece rüyada Fahr-i Kainat efendimizi gördüm; "Ya Resulallah! Gelip sana selam veren kimselerin selamını bilir misiniz?" dedim. "Evet bilirim ve onların selamını alıp cevap veririm" buyurdu.

Peygamberlerin, mezarlarında diri olduğunu bildiren hadis-i şerifler o kadar çoktur ki, birbirlerini kuvvetlendirmektedirler. Mesela, "Kabrimin yanında, benim için okunan salevatı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir" buyrulmuştur.

Bu hadis-i şerifi, Ebu Bekr bin Ebi Şeybe bildirmiştir. Bu ve bunun gibi hadis-i şerifler, altı büyük hadis imamının kitaplarında vardır.

Abdullah bin Abbas hazretlerinden İbn-i Ebi'd-dünya'nın haber verdiği hadis-i şerifde; "Bir kimse, bir tanıdığıının kabrine uğrayıp selam verse, meyyit onu tanır ve cevap verir. Tanımadığı meyyite selam verirse, meyyit sevinir ve cevap verir" buyuruldu.

Resulullah, dünyanın her yerinde, aynı zamanda salat ve selam edenlerin her birine ayrı ayrı nasıl cevap verir diye sorulursa, öğle vakti güneşin, bir anda binlerce şehre ışık salması gibidir, diye cevap verilir.


Sizin için af ve magfiret dilerim


Resulullah efendimiz; "Ben öldükten sonra, diri iken olduğu gibi anlarım" buyruldu. Başka bir hadis-i şerifde; "Peygambeler, kabirlerinde diri olup namaz kılarlar" buyruldu.

İbrahim bin Bişar hazretleri; "Hac ettikten sonra, kabr-i saadeti ziyaret için Medine'ye gittim. Hücre-i seadet önünde selam verdim. Vealeykesselam cevabını işittim" buyurmuştur.

Evliyanın büyüklerinden Seyyid Ahmed Rifai hazretlerinin ve bir çok velilerin Resulullah'a verdikleri, selamın cevabını işittikleri ve Ahmed Rıfai'nin, Resulullah'ın mübarek elini öpmekle şereflenmiş olduğu, çok sağlam kitpalarda yazılıdır.

İmam-ı Süyuti, kitabında; "Yüksek derecedeki veliler, peygamberleri ölmemiş gibi görürler. Peygamber efendimizin Musa aleyhisselamı mezarında diri olarak görmesi, bir mucize idi. Evliyanın da böyle görmeleri keramettir. Keramete inanmamak, cahillikten ileri gelir" buyurmaktadır.

İbn-i Hibban, İbn-i Mace ve Ebu Davud'un bildirdikleri hadis-i şerifde; "Cuma günleri bana çok salevat okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir" buyruldu. "Öldükten sonra da bildirilir mi?" denildikde;

"Toprak, peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mü'min bana salevat okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filan, sana selam söyledi ve dua etti der" buyurdu.

Resulullah efendimiz diri iken, Eshabına, Allahü teâlânın bir rahmeti, büyük nimeti olduğu gibi, vefatından sonra da bütün ümmeti için büyük nimettir. İyiliklere sebeptir.

Bekir bin Abdullah Müzeni'nin rivayet ettiği hadis-i şerifde; Resul-i ekrem; "Hayatım sizin için hayırlıdır. Bana anlatırsınız. Ben de size anlatırım. Öldükten sonra vefatım da sizin için hayırlı olur. Amelleriniz bana gösterilir. İyi işlerinizi gördüğüm zaman, Allahü teâlâya hamd ederim. Kötü işlerinizi gördüğüm zaman, sizin için af ve magfiret dilerim" buyurdu.

Kasım bin Abbas hazretleri, Resulullah efendimizin defin hizmetiyle şerefleniyordu. Kabirdeki hizmet bitince en son o çıktı. Dedi ki:

"Resulullah'ın mübarek yüzünü en on gören benim. Kabrinde mübarek dudakları kıpırdıyordu. Üzerine eğilip kulak verdim. "Ya Rabbi! Ümmetim!.. Ya Rabbi! Ümmetim!.." diyordu.