HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Güzel Ahlak


Güzel huyu


Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsanları sayarak, O'nun mübarek kalbini okşarken, kendisine güzel huylar verdiğini de saymakta, mealen; "Sen, güzel huylu olarak yaratıldın" buyurmaktadır.
Hz. İkrime buyuruyor ki: "Abdullah ibni Abbas'dan işittim: Bu ayet-i kerimede, "Huluk-ı azim" yani güzel huylar, Kur'an-ı kerimin bildirdiği ahlaktır. Ayet-i kerimede mealen, "Sen Huluk-i azim üzersin" (Kalem suresi: 4) buyruldu. Huluk-ı azim; Allahü teâlâ ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile de güzel huylu olmak demektir. Çok kimselerin İslâm dinine girmesine, Resulullah'ın güzel ahlakı sebebi oldu.

Sözleri gayet tatlı olup gönülleri alır, ruhları cezb ederdi. Aklı o kadar çoktu ki, Arabistan yarımadasında, sert, inatçı insanlar arasında gelip, çok güzel idare ederek ve cefalarına sabrederek, onları yumuşaklığa ve itaate getirdi.

Çoğu, dinlerini bırakıp Müslüman oldu ve din-i İslâm yolunda, her şeylerini feda ettiler. O'nun uğrunda mallarını, yurtlarını feda edip, kanlarını akıttı.

Halbuki böyle şeylere alışık değildiler. Güzel huyu, yumuşaklığı, affı, sabrı, ihsanı, ikramı o kadar çoktu ki, herkesi hayran bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve Müslüman olurdu.

Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir. Kendisi için kimseye gücenmediği halde, din düşmanlarına, dine dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi.

Muhammed aleyhisselamın binlerce mucizesi göründü, bunu; dost-düşman herkes söylerdi. Bu mucizelerin en kıymetlisi, edebli ve güzel huylu olması idi.

Ebu Sa'id-i Hudri hazretleri buyurdu ki: "Resulullah , hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini süpürürdü. Koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öte-beri alıp, torba içinde eve getirirdi.

Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam verirdi. Bunlarla müsafeha etmek için, mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı.

Her kim olursa olsun, çağrılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı.

Güzel huylu idi. İyilik etmesini sever, herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü olup, söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi. Fakat, kaba değildi.

Nazik ve cömert idi. Fakat, israf etmez, faydasız yere bir şey vermez, herkese acırdı. Mübarek başı hep önüne eğik idi. Kimseden bir şey beklemezdi. Saadet, huzur isteyen, O'nun gibi olmalıdır."

Hz. Enes bin Malik buyuruyor ki: "Resulullah'a on sene hizmet ettim, birkere üf demedi. Şunu niçin böyle yaptın, bunu niçin yapmadın buyurmadı."

Hz. Ebu Hüreyre buyuruyor ki: "Resulullah'a bir gazada, kafirlerin yok olması için dua buyurmasını söyledik; "Ben, lanet etmek için, insanların azab çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek ve insanların huzura kavuşması için gönderildim" buyurdu."

Allahü teâlâ Enbiya sursinin 107. ayet-i kerimesinde mealen; "Seni, alemlere rahmet, iyilik için gönderdik" buyuruyor.


Faydasız şeyle meşgul olmazdı


Hz. Enes bin Malik diyor ki: "Resulullah, bir kimse ile müsafeha edince, o kimse elini çekmedikçe, mübarek elini ondan ayırmazdı. O kimse, yüzünü çevirmedikçe, mübarek yüzünü ondan çevirmezdi. Biri kimsenin yanında otururken, iki diz üzerine oturur, edebinden ve ona değer verdiğinden, mübarek bacağını dikip oturmazdı."

Hz. Cabir bin Sümre diyor ki: "Resulullah az konuşurdu. Lüzumlu olduğu zaman veya bir şey sorulunca söylerdi."

Bundan anlaşılıyor ki, her Müslümanın malayani, faydasız şey söylemeyip, susması lazımdır. Mübarek sözlerinde tertil ve tersil vardı. Yani, gayet açık ve düzenli konuşur ve kolay anşlaşılırdı.

Hz.Enes bin Malik buyuruyor ki: "Resul aleyhisselam hasta ziyaretinde bulunur, cenaze arkasında yürür, çağrılan yere giderdi. Merkebe de binerdi. Resul aleyhisselamı Hayvber gazasında gördüm. Yuları bir ip olan merkeb üzerinde idi. Resul aleyhisselam, sabah namazından çıkınca, Medine çocukları ve işçileri su dolu kablarını önüne getirirler, mübarek parmağını içine sokmasını isterler, kış ve soğuk su olsa da, isteklerini geri çevirmez, gönüllerini hoş ederdi. Bir küçük kız, Resul aleyhisselamın elini tutup, bir iş için götürseydi, birlikte gider, müşkülünü hallederdi."

Hz. Cabir diyor ki: "Resul aleyhisselamdan bir şey istenip de yok dediği işitilmedi."

Peygamber efendimiz, haya sahibi olmak yönüyle de bütün yaratılmışlardan üstün idi. Uygun olmayan şeylere karşı gözleri adeta kapalı idi. Hiç kimseye hoşlanmadığı şeyle hitab etmezdi.

Hazret-i Aişe validemiz anlattılar ki: "Resulullah efendimize, bir kmisenin, hoşlanılmayan bir şeyi yaptığı haber verildiğinde, adını söylemeden umumi manada "Niçin böyle yapıyorlar?" buyururlardı.

Bu şekilde o kimseyi, yaptı veya söylediği kötü işten alıkordu ve adını vermezdi.

Hz. Enes bin Malik anlattı: "Bir gün Peygamber efendimizin huzuruna, yüzüne sarı renkte bir şey bulaşmış bir kimse girdi. Ona hiçbir şey demedi. Üzülecek bir şey söylemedi. O dışarı çıkınca; "Söyleseydiniz de, yüzündekini yıkasaydı ya!" buyurdu.

Resulullah efendimiz, kavimleri birleştiriciydi. Onları birbirlerinden nefret ettirmezdi. Her kavmin büyüğüne ikramlarda bulunur ve onu baş köşeye oturturdu.

Kimseyi kendi mübarek cemalinden mahrum etmezdi. Eshab-ı kriamını arar, gelmiyenleri sorardı. Yanına oturanlara nasihat eder, onların nasibini verirdi.

Davranışı ile birini diğerinden çok seviyor düşüncesi, kimsenin kalbine gelmezdi. Yanına şikayet için gelen birine karşı tahammül gösterir ve dinlerdi.

Gelen şahıs yanından ayrılmadıkça, onu yüz üstü terkedip gitmezdi. Bütün insanlara güzel huy ve ahlakını en iyi şekilde sunardı. Nezdinde hak ve adalet bakımından herkes bir idi. Kimsenin kimseden bir üstünülğü, ayrılığı yloktu.

Hazret-i Aişe validemiz buyurdu ki: "Resulullah efendimiz kadar güzel ahlaka sahip hiç kimse görmedim. Ne zaman Eshabından veya Ehl-i beytinden biri O'nu çağırmışsa mutlaka; "Buyur" diye karşılık vermişlerdir.


Alemlere rahmet olarak gönderilmiştir


Resululllah efendimiz, eshabını en güzel isimlerle çağırırlar, kimsenin sözünü yarıda kesmezlerdi. Konuştuğu kimse, sözünü bırakmadan veya gitmek için ayağa kalkmadan sözünü kesmezlerdi.

O'nun bir hüsn-i muamelesi, şefkati, merhameti hakkında Allahü teâlâ mealen; "Zahmet çekmeniz O'nu incitir ve üzer. Size çok düşkündür; mü'minlere çok merhametlidir, onlara çok hayır diler" buyurdu.

Ve Enbiya suresinin 107. ayet-i kerimesinde mealen; "(Ey Habibim!) Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" buyurdu. Peygamber efendimiz ümmetine karşı bazı şeyleri zor gelir endişesiyle kolaylaştırırdı. "Ümmetime zorluk vermemiş olsaydım, her abdestte misvak kullanmalarını emrederdim" buyurdu.

Sözünde durmak yönüyle de insanlar arasında Peygamber efendimizden daha üstün bir kimse gelmedi.

Abdullah bin Ebi'l-Hamsa anlattı ki: "Peygamberimiz ile, henüz kendilerine peygamberliği bildirilmeden önce alış-veriş yapmıştım. Kendi hesabına bir bakiye kalmıştı. O'na, falan zamanda filan yerde buluşmak üzere söz verdim ve unuttum. Üç gün sonra verdiğim sözü hatırlayınca hemen o yere koştum. O'nun üç gündür orada beklemekte olduğunu görünce, hayretimden dona kaldım. Bana; "Delikanlı beni yordun! Ben seni burada tam üç gündür bekliyorum" buyurdular.

Peygamber efendimizin tevazu hasleti, hiçbir kimsede, hatta hiçbir peygamberde (aleyhimüsselam) bulunmayacak kadar büyük ve emsalsizdi.

Kibir duygusu, O'nda asla meydana gelmemiştir. Peygamberimiz, melik bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında serbest bırakıldığında, O, kul bir peygamber olmayı tercih etti.

Bunun üzerine İsrafil aleyhisselam, Peygamber efendimize; "şüphesiz, Allahüt eala tevazu gösterdiin o hasleti de sana vermiştir. Çünkü kıyamette sen, Âdemoğullarının en büyüğüsün. Kabrinden kalkacak ilk insan sensin. İlk şefaat edecek olan da sensin" dedi.

Peygamber efendimiz hazret-i Aişe validemize buyurdular ki: "Bana Mekke'nin taşı, toprağı altın olması sunuldu. Hayır ya Rabbi, dedim. Bir gün aç kalayım, bir gün tok. Aç kaldığım gün sana yalvarıp dua ederim. Tok kaldığım gün, sana hamdü senada bulunurum."

Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimize gelip; "Allahü teâlânın sana selamı var. İsterse şu dağları O'na altın yapayım. Nereye giderse gitsin, o altın dağları O''nunla beraber olur" buyurdu.

Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki: "Ey Cebrail! Dünya, evi olmayanın evidir. Ve yine (o) malı olmayan kimsenin malıdır. Bunları aklı olmayan kimse yığar."

Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam; "Ya Muhammed! Allahü teâlâ seni kavl-i sabit ile dimdik kılmıştır" dedi.

Hazret-i Aişe validemiz; "Zaman olurdu tam bir ay beklerdik, evimizde (yemek yapmak için) ateş yakmazdık. Sadece hurma ile su bulunurdu" buyurmuştur.
Hz. İbn-i Abbas; "Resulullah efendimiz ve Ehl-i beyti, bir çok geceler akşam yemeği yemeden yatarlardı. Akşam yiyecek bir şey bulamazlardı" buyurdu.


En çok sevdiğim dostlarımdır


Hz.Aişe validemiz buyurdu ki: "Resulullah efendimizin mübarek karnı, hiçbir zaman yemekten doymamıştır. Bu hususta, bir kimseye de yakınmamıştır. İhtiyaç, O'nun için zenginlikten daha iyi idi. Bütün gece açlıktan kıvaransa bile bu durum O'nu gündüz orucundan alıkoymazdı.

İsteseydi, Rabbinden yeryüzünün bütün hazinelerini, yiyeceklerini ve refah hayatını isterdi. Yemin ederim ki, O'nun bu halini isterdi. Yemin ederim ki, O'nun bu halini gördüğüm zaman, acırdım ve ağlardım. Elimle mübarek karnını sıvazlar;

"Canım sana feda olsun! Sana güç verecek şu dünyadan, bazı menfaatler te'min etsen olmaz mı?" derdim.

O da, "Ey Aişe! Ben dünyayı ne yapayım? Ülü'l-azmden olan Peygamber kardeşlerim, bundan daha çetin olanına karşı tahammül gösterdiler. Fakat o halleri ile yaşayışlarına devam ettiler. Rablerine kavuştular.

Bu sebeple Rableri, onların kendisine dönüşlerini çok güzel bir biçimde yaptı, sevablarını artırdı. Ben refah bir hayat yaşamaktan haya ediyorum. Çünkü böyle bir hayat, beni onlardan geri bırakır.

Benim için en güzel ve sevimli şey, kardeşlerime, dostlarıma kavuşmak ve onlara katılmaktır" buyururlardı.

Hazret-i Aişe validemiz buyurdular ki: "Resulullah, bu sözlerinden bir ay kadar sonra vefat ettiler."

Peygamber efendimiz cömertliği de dillere destan idi. Bu güzel huyda da Peygamberimize kimse yetişemez.

Hz. İbn-i Abbas "Resulullah efendimiz iyilik yapmak bakımından insanların en cömerdi idi. Ramazan-ı şerifde ve Cebrail aleyhisselam ile buluştukları zaman, sabah rüzgarından daha cömert olurdu" demiştir.

Hz. Enes bin Malik buyuruyor ki:

"Resul aleyhisselam ile birlikte gidiyordum. Üzerinde bürd-i Necrani vardı. Yani Yemen kumaşından bir palto vardı. Arkadan bir köylü gelip, yakasından öyle çekti ki, paltonun yakası mübarek boyunun çizdi ve izi kaldı. Resul aleyhisselam, adamın bu haline tebessüm etti ve ona bir şey verilmesi için emir buyurdu."

Resul aleyhisselamın komşusu, bir ihtiyar kadın vardı. Kızını, Resul aleyhisselama gönderdi.

"Namaz kılmak için örtünecek bir elbisem yok. Bana, namazda örtünecekbir elbise gönder" diye yalvardı.

Resul aleyhisselamın o anda başka elbisesi yoktu. Mübarek arkasındaki antariyi çıkarıp, o kadına gönderdi. Namaz vakti gelince, elbisesiz mescide gidemedi.

Eshab-ı kiram, bu hali işitince, Resul ale,yhisselam o kadar cömertlik yapıyor ki, gömleksiz kalıp, mescide cemaate gelemiyor. Biz de her şeyimizi fakirlere dağıtalım dediler.

Allahü teâlâ, hemen İsra suresinin 29. ayet-i kerimesini gönderdi. Önce Habibine mealen;

"Hasislik etme, bir şey vermemezlik yapma" buyurdu, sonra da; "Sıkıntıya düşecek ve namazı kaçırarak, üzülecek kadar da dağıtma! Sadakada vasat davran" buyurdu.


Kızım, niçin böyle ağlıyorsun


Peygamber efendimiz tek gömleğini verip bundan dolayı namaza gidemediği gün, namazdan sonra, hazret-i Ali, Resulullah'ın yanına gelip;

"Ya Resulallah! Bugün, çoluk-çocuğuma nafaka yapmak için sekiz dirhem gümüş ödünç almıştım. Bunun yarısını size vereyim. Kendinize antari (elbise) alınız" dedi.

Resul aleyhisselam çarşıya çıkıp iki dirhem ile bir antari satın aldı. Geri kalan iki dirhem ile yiyecek almaya giderken bir amanın oturduğuu gördü; "Allah rızası için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için, bana kim bir gömlek verir?" diyordu.

Almış olduğu antariyi, ona verdi. Ama, entariyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resul aleyhisselamın mübarek elinden geldiğini anladı. Çünkü Resul aleyhisselamın birkere giydiği herşey, eskiyip dağılsa bile, her parçası misk gibi güzel kokardı.

Dua ederek; "Ya Rabbi! Bu gömlek hürmetine, benim gözlerimi aç" dedi. İki gözü hemen açıldı ve Resul aleyhisselamın ayaklarına kapandı.

Resul aleyhisselam oradan ayrıldı. Bir dirhem ile bir antari satın aldı. Bir dirhem ile yiyecek almaya giderken, bir hizmetçi kızın ağladığını görüp; "Kızım, niçin böyle ağlıyorsun?" buyurdu.

"Bir Yahudinin hizmetçisiyim. Bana bir dirhem verdi. Yarım dirhem ile bir şişe ve yarım dirhem ile de yağ satın aldım. Bunları alıp gidiyordum. Elimden düştü. Hem şişe, hem de yağ gitti. Şimdi ne yapacağımı şaşırdım" dedi.

Resul aleyhisselam, son dirhemini kıza verdi. "Bununla şişe ve yağ al, evine götür" buyurdu.

Kızcağız; "Eve geç kaldığım için Yahudinin beni döğeceğinden korkuyorum" deyince; "Korkma! Seninle birlikte gelir, sana bir şey yapmamasını söylerim" buyurdu.

Eve gelip kapıyı çaldılar. Yahudi kapıyı açıp, Resulullah efendimizi görünce, şaşırıp kaldı. Yahudiye, olanı biteni anmatıp, kıza bir şey yapmaması için şefaat buyurdu.

Yahudi, Resulullah'ın ayaklarına kapanıp; "Binlerce insanın baş taci olan, birlerce aslanın, emrini yapmak için beklediği en büyük Peygamber! Bir hizmetçi kız için, benim gibi bir miskinin kapısını şereflendirdin.
Ya Resulallah! Bu kızı senin şerefine azad ettim. Bana imanı, İslâm'ı öğret. Huzurunda Müslüman olayım" dedi.

Resul aleyhisselam, ona Müslümanlığı öğretti. Müslüman oldu. Evine girdi. Çoluğuna-çocuğuna anlattı. Hepsi Müslüman oldu. Bunlar, hep Resulullah'ın güzel huylarının bereketi ile oldu.

Resul aleyhisselamın güzel huyları pek çoktur. Her Müslümanın bunları öğrenmesi ve bunlar gibi ahlaklanması lazımdır.

Böylece, dünyada ve ahırette felaketlerden, sıkıntılardan kurtulmak ve o iki cihan efendisinin şefaatine kavuşmak nasib olur.


Bütün güzellikler O'na verilmişti


Resulullah'ın ilmi, irfanı, fehmi, ikanı, aklı, zekası, cömertliği, tevazuu, şefkati, sabrı, gayreti, hamiyyeti, sadakati, emaneti, şecaati, mehabeti, belagati, fesahati, fetaneti, melahati, veraı, iffeti, keremi, insafı, hayası, zühdü, takvası bütün peygamberlerden daha çoktu.

Dostundan ve düşmanından gördüğü zararları, eziyetleri affederdi. Hiç birine karşılık vermezdi. Uhud gazasında kafirler, yanağını kanatıp, mübarek dişlerini şehid ettikleri zaman, bunu yapanlar için; "Ya Rabbi, bunları affet! Cahilliklerine bağışla" buyurmuştur.

Kendisini kimseden üstün tutmazdı. Bir yolculukta, bir koyun kebabı yapılacağı zaman, biri; "Ben keserim" dedi. Bir başkası, "Ben derisini yüzerim" dedi. Diğeri, "Ben pişiririm" dedi.

Resulullah da; "Ben odun toplarım" deyince; "Ya Resulallah! Sen istirahat buyur! Biz toplarız" dediler. "Evet! Sizin her şeyi yapacağınızı biliyorum. Fakat, iş görenlerden ayrılarak oturmak istemem. Allahü teâlâ, arkadaşlarından ayrılıp oturanı sevmez" buyurdu ve odun toplamaya gitti.

Eshabının oturdukları yere gelince, baş tarafa geçmezdi. Gördüğü aralığa otururdu. Elinde bastonu olduğu halde, bir gün sokağa çıktıkta, görenler ayağa kalktılar. "Başkalarının birbirlerine saygı duruşu yaptıkları gibi, benim için ayağa kalkmayınız! Ben de, sizin gibi bir insanım. Herkes gibi yerim. Yorulunca otururum" buyurdu.

Çok zaman diz çökerek otururdu. Dizlerini dikip, etrafına kollarını sararak oturduğu da görülmüştür. Yemekte, giymekte ve her şeyde hizmetçilerini kendinden ayırmazdı. Onların işlerine yardım ederdi. Kimseyi dövdüğü, kötü söz söylediği hiç görülmedi.

Her zaman hizmetinde bulunan Enes bin Malik; "Resulullah'a on sene hizmet ettim. O'nun bana yaptığı hizmet, benim O'na yaptığımdan çok idi. Bana incindiğini, sert söylediğini hiç görmedim" demiştir.

Sabah namazlarını kıldırdıktan sonra, cemaate karşı oturup; "Hasta olan kardeşimiz var mı? Ziyaretine gidelim" buyururdu. Hasta yoksa; "Cenazesi olan var mı? Yardıma gidelim!" buyururdu. Cenaze olursa, yıkanmasında, kefenlenmesinde yardım eder, namazını kıldırır, kabrine kadar giderdi. Cenaze yoksa; "Rüya gören varsa anlatsın! Dinleyelim, tabir edelim!" buyururdu.

Misafirlerine, Eshabına hizmet eder; "Bir topluluğun en üstünü, hizmet edenidir" buyururdu.

Kahkaha ile güldüğü hiç görülmedi. Sessizce tebessüm ederdi. Bazan gülerken mübarek ön dişleri görünürdü.

Lüzumsuz ve faydasız bir şey söylemezdi. Lazım olunca, kısa, faydalı ve manası açık olarak söylerdi. İyi anlaşılması için bazan üçkere tekrar ederdi.

Heybetinden kimse yüzüne bakamazdı. Biri gelip mübarek yüzüne bakınca, terlerdi; "Sıkılma! En melik değilim, zalim değilim, Et suyu yiyen bir kadıncağızın oğluyum" derdi. Bunun üzerine adamını korkusu gidip derdini söylemeye başlardı.

"İçinizde Allahü teâlâyı en iyi anlayan ve O'ndan en çok korkan benim", "Benim gördüğümü görseydiniz, az güler, çok ağlardınız" buyururdu.


Azabını gönderme, afiyet ihsan eyle


Resulullah efendimiz Cenab-ı Hak'tan çok korkardı. Havada bulut görünce; "Ya Rabbi! Bu bulutla bize azab gönderme!" , rüzgar esince; "Ya Rabbi! Bize hayırlı rüzgar gönder", gök gürleyince; "Ya Rabbi! Bize incinib de, öldürme. Azabını gönderme. Afiyet ihsan eyle!" diye dua ederdi.

Namaza dururken, ağlayan kimsenin içini çektiği gibi, göğsünden ses işitilirdi. Kur'an-ı kerim okurken de böyle olurdu.

Kalbinin kuvveti, şecaati şaşılacak kadar çoktu. Huneyn gazasında, Müslümanlar dağılıp, üç dört kimse ile kalmıştı. Birkaç defa, kafirlerin hücumuna, tek başına karşı koydu ve asla gerilemedi.

Çok cömert idi. Yüzlerce deve ve koyun bağışlar, kendisine bir şey bırakmazdı. Nice katı kalbli kafirler, bu ihsanlarını görerek imana gelmişlerdir.

Yiyeceklerden; koyun etini, et suyunu, kabağı, tatlıları, balı, hurmayı, sütü, kaymağı, karpuzu, kavunu, üzümü ve hıyarı severdi.

Suyu yavaş yavaş, Besmele ile başlayarak üç yudumda içer, sonunda; "Elhamdülillah" der ve dua ederdi.

Giyilmesi caiz olanlardan her bulduğunu giyerdi. Kalın kumaştan ihram şeklinde dikilmemiş şeylerle örtünür, peştamal sarınır, gömlek ve cübbe de giyerdi.

Bunlar pamuktan, yünden veya kıldan dokunmuştu. Ekseriya beyaz, bazan yeşil giyerdi. Dikilmiş elbise giydiği de olurdu. Cuma ve bayramlarda ve yabancı elçiler geldikte ve cenk zamanlarında kıymetli gömlekler, cübbeler, yeşil, kırmızı, siyah da giyerdi.

Arabistan'daki adete uyarak saçlarını kulaklarının yarısına kadar uzatır, fazlasını kestirirdi. Saçlarına özel olarak hazırlanmış güzel kokulu yağ sürerdi.

Ellerine, başına, yüzüne misk veya başka kokular sürer, ud ağacı, kafuri ile buhurlanırdı.

Yatağı, içi hurma lifleri ile dolu, dabağlanmış deriden idi. İçi yünle dolmuş bir yatak getirdiklerinde, kabul etmedi ve; "Ya Aişe! Allahü teâlâya yemin ederim ki, eğer istesem, Allahü teâlâ her yerde altın ve gümüş yığınlarını yanımda bulundurur" buyurdu. Bazan hasır, tahta, döşek, yünden dokunmuş keçe veya kuru toplar, üzerinde yatardı.

Her gece gözlerine üçkere sürme çekerdi.

Evinde; ayna, tarak, sürme kabı, misvak, makas, iğne, iplik eksik olmazdı. Yolculukta bunları beraberinde götürürdü.

Yatsıdan sonra gece yarısına kadar uyuyup, sonra sabah namazına kadar ibadet yapardı. Sağ yanına yatar, sağ elini yanağı altına kor, bazı sureler okuyup uyurdu.

Tefe'ül-ederdi. Yani ilk gördüğü, birden bire gördüğü şeyleri hayra yorardı. Hiçbir şeyi uğursuz saymazdı.

Üzüntülü zamanlarında sakalını tutar, düşünürdü.

Üzüldüğü zaman, hemen namaza başlardı. Namazın lezzet ve safası ile gammı giderdi.

Peygamber efendimizin, Allahü teâlâdan korkması, O'na itaat ve ibadet etmesi o kadar çoktu ki, O'nun bu haline hiç kimse takat getiremezdi.

Mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. "Ya Resulallah! Sizin gelmiş geçmiş bütün günahlarınız affedildiği halde, neden bu kadar kendinize zahmet veriyorsunuz?" denildiğinde; "Ben, Allahü teâlânın en çok şükreden kulu olmayayım mı?" diye cevap buyurdular.


Resulullahın üstünlükleri


Muhammed aleyhisselamın faziletlerini bildiren yüzlerce kitap vardır. Fazilet, üstünlük demektir. Üstünlüklerinden bazıları şunlardır:

Mahluklar içinde, ilk olarak Muhammed aleyhisselamın nuru ve ruhu yaratılmıştır.

Allahü teâlâ, O'nun ismini arşa, Cennetlere ve yedi kat göklere yazmıştır.

Muhammed aleyhisselamın ismini söylemekten başka vazifesi olmayan melekler vardır.

Meleklerin hazret-i Âdem'e karşı secde etmeleri için emir olunması, alnında Muhammed aleyhisselamın nuru bulunduğu için idi.

Allahü teâlâ, bütün peygambere, Muhammed aleyhisselamın geleceğini; ayrıca ümmetinlerine, zamanına yetişdikleri takdirde, O'na inanmalarını emretmeyi bildirdi.

Dünyaya geleceği zaman, çok büyük alametler görülmüştür. Tarih ve mevlid kitaplarında yazılıdır.

Dünyaya geldiği zaman, göbeği kesilmiş ve sünnet olmuş görüldü.

Dünyaya gelince, şeytanlar göğe çıkamaz, meleklerden haber çalamaz oldular.

Dünyaya geldiği zaman, yeryüzündeki bütün putlar, tapınılan heykeller yüzüstü devrildiler.

Beşiğini melekler sallardı.

Beşikte iken gökdeki ay ile konuşurdu. Mübarek parmağı ile işaret ettiği tarafa meyl ederdi.

Beşikte iken konuşmaya başladı.

Çocuk iken, açıklarda gezerken, başı hizasında bir bulut da birlikde hareket ederek gölge yapardı. Bu hal, peygamberliği bildirilinceye kadar devam etti.

Her peygamberin sağ eli üstünde nübüvvet mührü vardı. Muhammed aleyhisselamın ise, mübarek sırtı ortasında sol küreğe yakın, kalbi üzerinde idi.

Önünde olanları gördüğü gibi, arkasında olanları dahi görürdü.

Aydınlıkta gördüğü gibi, karanlıkta da görürdü.

Tükürüğü, acı suları tatlı yaptı. Hastalara şifa verdi.

Gözleri uyurken, kalbi uyanak olurdu. Bütün peygamberler de böyle idi.

Ömründe hiç esnemedi. Bütün peygamberlere de böyle idi.

Mübarek teri, gül gibi güzel kokardı. Bir fakir kimse, kızını evlendirirken, kendisinden yardım iştemişti. O anda verecek şeyi yoktu. Küçükbir şişeye terinden koyup verdi. O kız, yüzüne, başına sürünce, evi misk gibi kokardı. Evi, "güzel kokulu ev" adı ile meşhur oldu.

Orta boylu olduğu halde, uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.

Güneş ve ay ışığında yürüyünce, gölgesi yere düşmezdi.

Bedenine ve elbisesine sinek, sivri sinek ve başka böcekler konmazdı.

Çamaşırları, ne kadar giyerse giysin, hiç kirlenmezdi.

Her yürüdüğü zaman, arkasından melekler gelirdi. Bunun için, Eshabını önden yürütür; "Arkamı meleklere bırakın" buyururlardı.

Taş üstüne basınca, taşta ayağının izi kalırdı. Kum üstünde giderken hiç iz bırakmazdı. Abdest bozduğu zaman, yer yarılıp bevl ve benzerleri toprak içinde kalırdı. Oradan etrafa güzel kokular yayılırdı. Bütün peygamberler de böyle idi.


En çok ilim O'na verildi


İnsanlar, melekler ve diğer peygamberler içinde en çok ilim O'na verildi. Ümmi olduğu halde, yani kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ O'na her şeyi bildirmiştir. Âdem aleyhisselama her şeyin ismi bildirildiği gibi, O'na, her şeyin ismi ve ilmi bildirilmiştir.

Ümmetinin isimleri, cisimleri ve aralarında olacak şeylerin hepsi kendisine bildirildi.

Aklı, bütün insanların aklından daha çoktur.

İnsanlarda bulunabilecek bütün iyi huyların hepsi O'na ihsan olundu. Büyük şair Ömer ibn-il-Farıd'a; "Resulullah'ı niçin medhetmedin?" dediklerinde; "O'nu medhetmeye gücüm yetmeyeceğini anladım. O'nu medhedecek kelime bulamadım" demiştir.

Kelime-i şehadette, ezanda, ikametde, namazdaki teşehhüdde, bir çok dualarda, bazı ibadetlerde ve hutbelerde, nasihat yapmakta, sıkıntılı zamanlarda, kabirde, mahşerde, Cennet'te ve her mahlukun lisanında Allahü teâlâ O'nun ismini kendi isminin yanına koymuştur.

Üstünlüklerinin en üstünü, Habibullah olmasıdır. Allahü teâlâ O'nu kendisine sevgili, dost yapmıştır. O'nu herkesden, her melekten daha çok sevmiştir. "İbrahim'ı Halil yaptım ise, seni kendime Habib yaptım" buyurmuştur.

"Sana razı oluncaya kadar, (yeter deyinceye kadar) her dilediğini vereceğim" (Duha suresi: 5), mealindeki ayet-i kerime, Allahü teâlânın Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, ahkam-ı İslâmiyyeyi, düşmanlarına karşı yardım ve galebe ve ümmetine fetihler, zaferler ve kıyamette her türlü şefaat ve tecelliler ihsan edeceğini vad etmektedir. Bu ayet-i kerime geldiği zaman, Cebrail aleyhisselama bakarak; "Ümmetimden birinin Cehennem'de kalmasına razı olmam" buyurdu.

Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, her peygambere kendi ismi ile; Muhammed aleyhisselama ise; "Ey Resulüm! Ey Peygamberim!" diye hitab etmiştir.

Gayet açık, kolay anlaşılır bir şekilde Arabi lisanının her lehçesi ile konuşurdu. Çeşitli yerlerden gelip soranlara onların lügati ile cevap verirdi. İşitenler hayran olurlardı; "Allahü teâlâ beni çok güzel yetiştirirdi" buyururdu.

Az kelimelerle çok şey anlatırdı. Yüz binden ziyade hadis-i şerifi, O'nun "Cevami-ül kelim" olduğunu göstermekterdir. Bazı alimler dediler ki: "Muhammed aleyhisselam, İslâm dininin dört temelini, dört hadisle bildirmiştir. "Ameller niyyete göre değerlendirilir" ve "Helal meydandadır, haram meydandadır" ve "Davacının şahid göstermesi ve davalının yemin etmesi lazımdır" ve "Bir kimse, kendine istediğini, din kardeşi için de istemedikçe, imanı kamil olmaz."

Bu dört hadisten birincisi, ibadet; ikincisi, alış-veriş; üçüncüsü, adalet işleri ve siyaset; dördüncüsü de adab ve ahlak bilgilerinin temelidir."

Muhammed aleyhisselam, masun ve masum idi. Bilerek ve bilmeyerek, büyük ve küçük, kırk yaşından evvel ve sonra hiçbir günah işlememiştir. Çirkin hiçbir hareketi görülmemiştir. Bütün peygamberler de masum idi.

Müslümanların namazda otururken "Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi" okuyarak, Muhammed aleyhisselama selam vermelere emrolundu. Namazda başka bir peygambere ve meleklere karşı selam vermek caiz olmadı.


Sen olamasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım


Kaninat O'nun hürmetine yaratılmıştır. Cenab-ı Hak, "Sen olamasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım" buyruldu.

Muhammed aleyhisselamın ümmetinin sayısı, başka peygamberlerin ümmetlerinin sayıları toplamından daha çoktur. Onlardan daha üstün ve daha şereflidirler. Cennet'e gideceklerin üçte ikisinin bu ümmetten olacağı, hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.

Resulubllah'a verilecek sevablar, diğer peygamberlere verilecek sevablardan kat kat ziyadedir.

Kendisini; ismi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak, uzaktan kendisine seslenmek, yolda önüne geçmek haram edilmiştir. Başka peygamberlerin ümmetleri, kendilerini isimleri ile çağırırlardı.

Cebrail aleyhisselamı melek şeklinde iki kere görmüştür. Başka hiçbir peygamber onu asıl şeklinde görmemiştir.

Kendisine, Cebrail aleyhisselam yirmi dört bin kere gelmiştir. Başka peygamberlerden en çok Musa aleyhisselama gelmiştir. Bu geliş dört yüz defa vaki olmuştur.

Allahü teâlâya, Muhammed aleyhisselam ile and vermek caiz olup, başka peygamberlerle ve meleklerle caiz değildir.

Muhammed aleyhisselamdan sonra, zevcelerini başkalarının nikahla almaları haram edilmiş, bu bakımdan mü'minlerin anneleri oldukları bildirilmiştir.

Nesep ve sebep bakımından, yani kan ve nikah bakımından olan akrabalığın, kıyametde faydası yoktur. Resulullah'ın akrabası bundan müstesnadır.

Resulullah'ın ismini almak, dünyada ve ahırette faydalıdır. O'nun ismini taşıyan hakiki mü'minler Cehennem'e girmeyecektir.

O'nun her sözü, her işi doğrudur. Her ictihadı, Allahü teâlâ tarafından doğrulanır.

O'nu sevmek herkese farzdır. "Allahü teâlâyı seven, beni sever" buyurmuştur. O'nu sevmenin alameti, dinine, yoluna, sünnetine ve ahlakına uymaktır. Kur'an-ı kerimde; "Bana uyarsanız, Allahü teâlâ sizi sever" demesi emir olundu.

O'nun Ehl-i beyltini sevmek vacibdir. "Ehl-i beytine düşmanlık eden münafıktır" buyurmuştur. Ehl-i beyt, zekat alması haram olan akrabasıdır. Bunlar, zevceleri ve dedesi Haşim'in soyundan olan mü'minlerdir ki, Ali'nin, Ukayl'in, Ca'fer Tayyar'ın ve Abbas'ın soyundan olanlardır.

Eshabının hepsini sevmek vacibdir. "Benden sonra Eshabına düşmanlık etmeyiniz! Onları sevmek, beni sevmektir. Onlara düşman olmak, bana düşman olmaktır. Onları inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitir. Allahü teâlâ, kendisini incitene azab yapar" buyurdu.

Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselama, gökte iki ve yerde iki yardımcı yaratmıştır. Bunlar; Cebrail, Mikail, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'dir.

Erkek, kadın, mükellef yaşta vefat eden herkese, kabrinde Muhammed aleyhisselam sorulacaktır. "Rabbin kimdir?" denildiği gibi; "Peygamberin kimdir?" de denilecektir.

Muhammed aleyhisselamın hadis-i şeriflerini okumak ibadettir. Okuyana sevab verilir.


İlk önce O kalkacak


Resulullahın kabrinin içindeki toprak her yerden ve Kabe'den ve Cennetlerden daha efdaldir.

Kabirde, bilmediğimiz bir hayatla diridir. Kabirde Kur'an-ı kerim okur, namaz kılar. Bütün Peygamberler de böyledir.

Dünyanın her yerinde, Resulullah'a salevat okuyan Müslümanların selamlarını işiten melekler, kabrine gelip haber verirler. Kabrini hergün binlerce melek ziyaret eder.

Ümmetinin amelleri ve ibadetleri her sabah ve akşam kendisine gösterilir. Bunları yapanları da görür, günah işleyenlerin affolması için dua eder.

Kabrini ziyaret etmek, kadınlara da müstehabdır. Başka kabirleri ise, yalnız tenha zamanlarda ve Müslümana yakışan kıyaftle ziyaret etmeleri caizdir.

Diri iken olduğu gibi, vefatından sonra da, dünyanın her yerinde, her zaman O'na tevessül edenlerin, yani O'nun hatırı ve hürmeti için isteyenlerin duası Allahü teâlâ kabul eder.

Kıyamet günü kabirden ilk önce Resulullah kalkacaktır. Üzerinde Cennet elbisesi bulunacaktır. Burak üzerinde mahşer yerine gidecektir. Elinde Liva-ül-hamd denilen bayrak olacaktır. Peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracaktır. Hepsi, bin sene beklemekten, çok sıkılacaktır. İnsanlar sıra ile; Âdem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa peygamberlere (aleyhimüsselam) gidip, hesaba başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, özür bildirerek, Allahü teâlâdan utanıp korktuklarını söyleyecekler ve şefaat etmekten çekinecekler. Sonra Resulullah'a gidip yalvardıklarında, O, secdeye varıp, dua edecek ve şefaati kabul olacaktır. Önce, O'nun ümmetinin hesabı görülecek, en önce sırattan onlar geçecek, en önce onlar Cennet'e gireceklerdir. Her gittiği yeri nurlandıracaklardır. Hazret-i Fatıma, sıratdan geçerken; "Herkes gözlerini kapasın! Muhammed aleyhisselamın kızı geliyor" denecektir.

"Makam-ı Mahmud" denilen şefaatı ile, bütün insanları mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır.

Resulullah'ın Cennet'te bulunduğu makamın ismi Vesile'dir. Burası Cennet'in en yüksek derecesidir. Cennet'te bulunan herkese, birer dalının uzandığı Sidret-ül münteha ağacının kökü oradadır. Cennet'tekilere nimetler bu dallardan gelecektir.

Peygamber efendimiz, yaratılmışların en üstünü olduğu gibi, Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyıp, O'ndan en çok korkanı idi. Cenab-ı Hak, O'nu günah işlemekten muhafaza buyurduğu halde, O, hiç durmadan ibadet eder, Allahü teâlâya dua ve istigfarda bulunurdu. Gecenin evvelinde (yatsıdan sonra) uyur, sonunda da ibadet ederdi.

İbn-i Abbas şöyle anlatır: "Bir gece Resulullahın evinde misafir oldum. Resulullah, gece yarısına kadar yahut biraz önce veya sonrasına kadar uyudu. Sonra uyanıp oturdu, eliyle yüzlerinden uyku izlerini giderdi. Kalkıp asılı duran su ibriğini alıp abdest aldı. Al-i İmran suresi sonundan on ayet-i kerime okudu ve namaza durdu. Ben de kalkıp Resulullah'ın aldığı gibi abdest aldım ve namazda o Serverin yanına durdum. Resulullah iki rekat namaz kıldı. Sonra iki rekat daha kıldı. Arkasından tekrar iki rekat daha kıldı. Sonra vitir namazına durdu. Bunu müteakib sabah ezanı okununcaya kadar yattı. Sonra kalkıp tekrar iki rekat namaz kıldı ve mescide çıkıp sabah namazının farzını kıldı."


Benim bildiğimi bilseydiniz


Hz. Aişe validemiz anlatır; "Resulullah efendimiz bir gece uyumuştu. Uyanınca; "Ey Aişe, müsade edersen, bu gece Rabbime ibadetle meşgul olayım" buyurdu. Sonra kalktı. Kur'an-ı kerim okuyup, ağladı. Hatta göz yaşıyla iki dizi ıslandı. O, okumaya devam ediyor, okudukça mübarek gözyaşları bedenine temas eden her yeri ıslatmıştı. Bu hal sabaha kadar devam etti.

Sabahleyin Bilal-i Habeşi gelip durumu görünce; "Anam ve babam feda olsun ya Resulallah! Allahü teâlâ senin geçmiş ve gelecek hatalarını affetmedi mi?" deyince, Resulullah;

"Ey Bilal! Ben şükredici kul olmayayım mı ki; Allahü teâlâ bu gece; "Göklerin ve yerin yaratılmasından gece ve gündüzün birbiri arkasından gelmesinde, akıl sahipleri için elbette çok ayetler, işaretler vardır" (mealindeki Al-i İmran suresi 189) ayet-i kerimesini inzal buyurdu"

"Müslim" de bildirilen hadis-i şerifde de; "Kalbime öyle şeyler gelir ki, her gün ve gece bunlardan yetmiş defa Allahü teâlâya istigfar ederim." Ve "Kalbimde (envar-ı ilahiyyenin gelmesine engel olan) perde hasıl oluyor. Bunun için her gün, 70kere istigfar ediyorum" ve yine "Allahü teâlâya her gün yüzkere istigfar ediyorum" buyurdu.

Peygamber efendimizin Allahü teâlâdan korkması o derece fazla idi ki, kahkahayla güldüğü görülmezdi.

İmam-ı Tirmizi'nin Ebu Zer'den merfu'an bildirdiği hadis-i şerifde; "Şüphesiz sizin görmediklerinizi ben görüyorum. Duymadıklarınızı da duyuyorum. Semada meleklerin secde etmedikleri, dört parmaklık bir boş yer yoktur. Vallahi benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız. Yollara düşüp avazınız çıktığı kadar yüksek sesle Allahü teâlâya yalvarırdınız" buyurmuştur.

Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifde Resulullah efendimiz; "Hiç kimseyi, ameli, Cennet'e götürmez" buyurdu. "Sizi de mi ya Resulallah?" diye sorulunca; "Evet, beni de amelim Cennet'e götürmez. Ancak, Allahü teâlânın fadlı ve rahmeti beni örter" buyurdu.

İbn-i Ömer anlatır; "Resulullah'la birlikte bir meclisde bulunduğumuz zaman; "Ya Rabbi! Beni bağışla ve tövbemi kabul eyle. Sen tövbeleri kabul edicisin ve rahimsin" diye yüz defa buyurduğunu sayardık."

Enes bin Malik nakletti: "Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem devamlı "Allahümme ya Mukallib-el-kulub, sebbit kalbi ala dinik" buyururdu.

Tirmizi'nin Ebu Sa'id-il-Hudri'den rivayet ettiği hadis-i şerifde, Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Yatağına girdiğinde üç defa "Estagfirullah'el-azim ellezi la ilahe illa hüvel-hayyül-kayyum ve etubü ileyh" diyen kimsenin günahları deniz köpükleri veya Temim diyarının kumları veya ağaç yapraklarının sayısı veya dünyanın günleri kadar çok olsa da, Allahü teâlâ onun günahlarını bağışlar."

Buhari ve Müslim'in naklettiklerine göre; Resulullah şöyle istigfar ederdi: "Allahümme'gfirli hatieti ve cehli, ve israfi fi emri ve ma ente a'lemü bihi minni."

(Allah'ım! Senin bildiğin ve benim (bilerek veya) bilmeyerek haddini aşmak suretiyle yaptığım, işlediğim hataları affeyle!).


Kimseyi üzmedi



Hazret-i Ali'ye, Peygamber efendimiz'in meclisinde bulunan dost ve arkadaşlarına karşı nasıl davrandıklarını sorduğumda, şöyle anlattılar:

Resulullah efendimiz her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu ve alçak gönüllü idiler. Asla asık suratli, katı kalbli, kavgacı, kusur bulucu, dalkavuk ve kıskanç değildiler. Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir, kendisinden beklentisi olan kimseleri hayal kırıklığına uğratmaz ve onları isteklerinden tamamen mahrum bırakmazdı.

Üç şeyden titizlikle uzak dururlardı: Münakaşa, boşboğazlık ve malayani!..

Şu üç husustan titizlikle sakınırlardı:

Hiç kimseyi kötülemezler, kınamazlar ve hiç kimsenin aybı ile gizli taraflarını ögrenmeye çalışmazlardı.

Sadece yaralı olacağını ümit ettikleri konularda konuşurlardı. Hazreti Peygamber konuşurken, meclisinde bulunan dinleyiciler başlarının üzerine kuş konmuşscasına hiç kımıldamadan kulak kesilirlerdi.

Eshabının güldüklerine kendileri de güler, onların taaccüb ettikleri şeylere, kendileri de hayretlerini ifade ederdi.

Huzurlarında gelen bedevilerin kaba saba konuşmaları ile pervasızca suallerinin yol açtığı tatsizliklara sabrederlerdi. Eshabı ise, onların gelip sual sormalarını çok isterlerdi. Çünkü, soramadıkları çok şeyi böylece öğrenmiş olurlardı.

Peygamber efendimiz, "Hacetinin giderilmesini isteyen bir ihtiyaç sahibi ile karşılaştığınız zaman ona yardımcı olunuz" buyururlardı.

Hazreti Peygamber, ancak yapılan iyiliğe denk düşen ve dalkavukluğa kaçmayan övgüleri kabul eder ve haddi tecavüz etmediği müddetçe hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Şayet yüksek huzurlarında haddi aşacak şekilde konuşulursa, o zaman ya konuşanı susturmak ya da o meclisten kalkıp gitmek suretiyle ona engel olurlardı.

Hazreti Peygamber, bilhassa lüzumsuz aşırılıkları, İslâma söz getirebilecek ölçüsüz davranışları ve temel prensipleri zedeleyici hareketleri hiç hoş karşılamazlar; bu türden olaylar kendisine intikal ettikçe üzülürler, öfkelenirler, açıktan tavır takınırlar ve sert bir dille ikaz ederek bunları önlemeye çalışırlardı.

Mesela; Eshabdan birisi, cemaate namaz kıldırırken uzun sureler okumak suretiyle namazı iyice uzatmış; bıkkınlık veren bu durumu cemaatten birisi de Peygamber efendimiz'e iletip; "Ya Resulallah, falanca zat bize namaz kıldırırken çok uzatıyor" diye şikayet etmiştir.

Bu şikayet üzerine Resulullah efendimiz ayağa kalkıp, topluluğa karşı şu veciz konuşmayı yapmıştır:

"Ey Eshabım! İçinizde, halkı bıkma noktasına getirenler var. Herhangi biriniz imamet vekiine geçip de halka namaz kıldırırsa, namazı münasip bir şekilde kısa kesin. Zira onlar arasında hasta olanlar vardır, vazifeli ve iş-güç sahibi olanlar vardır!.."

Hadiseyi anlatan Ebu Mes'ud , Hazreti Peygamberin o andaki tavrını şöyle ifade eder; "Resulullah efendimizin o günkü konuşmasındaki kadar öfkeli konuştuğunu hiçbir zaman görmedim."


Akıllı kimseler için nice ibretler var


Resul-i ekrem efendimiz, bazan sabaha kadar ibadet eder, bazan da gecenin son üçte birine doğru, seher vaktinde kalkar 'Bizi öldükten sonra dirilten Allah'a hamdolsun. Yeniden diriltip huzurunda toplayacak da O'dur' anlamında "Elhamdülillahillezi ahyana ba'de ma ematena ve ileyhinnüşur" diye dua ederdi.

Bazen Medine'nin berrak gökyüzüne bakarak, 'göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıllı kimseler için ibretler bulunduğunu' dile getiren Al-i İmran suresi'nin son on bir ayetini okurdu.

Sağ tarafından başlayıp gömleğini giyer ve ilk iş olarak inci dişlerini misvaklardı. Diş temizliğini hiç ihmal etmezdi.

Abdest bozacağı yere yaklaştığı sırada 'Allahım! Her tür şeytandan (kötülüklerden ve günahlardan) sana sığınırım' anlamında "Allahümme inni euzü bike minel habsi vel habais" diye dua eder; oradan uzaklaşırken 'Allah'ım! Beni bağışlamanı dilerim' anlamında "Güfranek" derdi.

Abdest alıp teheccüd namazına başlardı. Sonuncu rekatı vitir olmak üzere üzere bazen dokuz, bazan on bir, bazan da on üç rekat namaz kılardı.

O'nun gece namazları bizimkilere hiç benzemedi. Kıyamda uzun sureler okur, kendini Rabbi'ne en yakın hissettiği yer olan secdede dakikalarca kalırdı. Canlı ve coşkulu bir ibadetten sonra, mübarek bedeni yorulduğu için yeniden istirahata çekilirdi.

Ayrıca, geceleri Baki Mezarlığı'na gider, vefat eden Eshabına dua ederdi. Çok önem verdiği bu görevi hiç ihmal etmez, hatta bazen Cebrail aleyhisselam gelip onu uyandırır, Baki'ye gitmesi gerektiğini hatırlatırdı.

Sabaha doğru müezzin, Resulullah'ın evine iki defa uğrardı. Birincisinde namaz vaktinin girdiğini haber veriri, o zaman efendimiz tekrar kalkıp sabah namazının iki rek'at sünnetini kılar, sağ tarafına uzanıp dinlenirdi.

Müezzinin ikinci gelişinde mecside çıkıp kendisini bekleyen eshabına sabah namazını kıldırırdı. Namaza başlamadan önce safların ip gibi düzgün tutulmasını tavsiye eder, bazen sahabilerin omuzuna dokunarak herkesi bir hizaya getirirdi.

Namazın hacın, zekatın ve benzeri ibadetlerin nasıl yapacağı konusunda Kur'an'da yeterince açıklanmayan hususları ondan öğrendiler ve dediklerine harfiyyen uydular, böylece "Resulullaha itaat edin!" ayetinin gereğini yaptılar.

Bugün Resulullah hayatta olmadığına göre, biz O'na nasıl itaat edeceğiz? Bizden sonra gelecek Müslümanlar, O'na nasıl itaat edecekler?

Müslümanlar, Kur'an'da olmayan hususlarda Resulullah'ın sünnetine uymak suretiyle O'na itaat edeceklerdir. Resulullahın sünnetini de bize, Mezhep imamları, İslâm alimleri kitaplarında bildirmişlerdir.

Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri en güzel, en doğru şekilde onlar anlamış ve kitaplarında bildirmişlerdir. Resulullaha itaat ancak bunlara uymak suretiyle olur.

Böylece, "Ben Müslümanın" diyen herkes hangi devirde yaşarsa yaşasın, "Allah'a ve Resulü'ne itaat edin" ayetinin gereğini yerine getirmiş olacaktır. Herkes kendi anladığına göre, ayetlerden ve hadislerden hüküm çıkarmaya kalkışırsa ortada din diye bir şey kalmaz.

Asırlardır, dinin emir ve yasakları İslâm alimlerinin kitaplarından nakledile nakledile gelmiştir. Bundan sonra da din sağlam olarak ancak bu yoldan devam eder. Ana yoldan çıkan, yolda kalır.