HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Mucizeleri


Resulullahın Mucizeleri


Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın, Allahü teâlânın peygamberi olduğunu açıklayan şahidler sayılamayacak kadar çoktur. Allahü teâlâ; "Sen olmasaydın alemi yaratmazdım" buyurdu.

Bütün varlıklar, Allahü teâlânın varlığını, birliğini gösterdikleri gibi, Muhammed aleyhisselamın peygamber olduğunu ve üstünlüğünü de göstermektedirler.

Ümmetinin evliyasında hasıl olan kerametler, hep O'nun muczileridir. Çünkü kerametler, O'na tabi olanlarda, O'nun izinde gidenlerde hasıl olmaktadır. Hatta, bütün peygamberler, O'na tabi olanlarda, O'nun izinde gidenlerde hasıl olmaktadır.

Hatta, bütün peygamberler, O'nun ümmetinden olmak istedikleri için, daha doğrusu, hepsi O'nun nurundan yaratıldıkları için, O'nların mucizeleri de Muhammed aleyhisselamın mucizelerinden sayılır. Mucizeler peygamberliğin alametidir. Bunun için her peygamber mucize göstermiştir.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın mucizeleri, zaman bakımından üçe ayrılmıştır:

Birincisi, mübarek ruhu yaratıldığından başlıyarak peygamberliğinin bildirildiği bi'set zamanına kadar olanlardır.

İkincisi, bi'setden vefatına kadar olan zaman içindekilerdir.

Üçüncüsü, vefatından kıyamete kadar olmuş ve olacak şeylerdir. Bunlardan birincilere; irhas denir.

Her biri de ayrıca, görerek veya görmeyip akıl ile anlaşılan mucizeler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bütün mucizeler o kadar çoktur ki, sınırlamak, saymak mümkün olmamıştır. İkinci kısımdaki mucizelerin üç bin kadar olduğu bildirilmiştir. Bunlardan meşhur olanlarını bildireceğiz.

Muhammed aleyhisselamın mucizelerinin en büyüğü Kur'an-ı kerimdir. Bugüne kadar gelen bütün şairler,

Bir ayet-i kerimenin benzerini söylememişlerdir. İ'cazı ve belgatı insan sözüne benzemiyor. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozuluyor.

Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı, Arab şairlerinin şiirlerine benzemiyor. Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir.

İşitelenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da usanmıyorlar. Okuması ve işitmesi sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitince kalblerine denşet ve korku çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nicez azılı İslâm düşmanları, Kur'an-ı kerimi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, imana gelmişlerdir.

Birçok cansız varlık onun mucizesi olarak konuşmuştur. Mesela, Bir gün amcası Abbas'ın evine gidip onu ve evladını yanına oturttu. Üzerlerini ihramı ile örterek; "Ya Rabbi! Bu amcamı ve Ehl-i beytimi örttüğüm gibi, sen de, Cehennem ateşinden kendilerini koru?" dedi. Duvarlardan üçkere amin sesi işitildi.

Bir gün elinde senem yani put bulunan kimseye; "Put bana söylerse, iman eder misin?" buyurdu. Adam; "Ben buna elli senedir ibadet ediyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Sana nasıl söyler?" dedi. Muhammed aleyhisselam; "Ey put! Ben kimim?" diye sorunca; "Sen Allah'ın peygamberisin!" sesi işitildi. Putun sahibi hemen imana geldi.


O'nun hürmetine duamı kabul et


Bir gün Resulullahın yanına İki gözü ama bir kimse gelip; "Ya Resulallah! Dua et, gözlerim açılsın" dedi. Efendimiz, merhamet buyurup; kusursuz bir abdest almasını, sonra;

"Ya Rabbi! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselamı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim peygamberim hazret-i Muhammed! Seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi! Bu yüce Peygamberi bana şefaatçı eyle! O'nun hürmetine duamı kabul et" duasını okumasını söyledi.

Adam, abdest alıp dua edince, gözleri açıldı. Bu duayı Müslümanlar, her zaman okumuşlar ve dileklerine kavuşmuşlardır.

Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balık kabul edip boş kabı geri gönderdi. Allahü teâlânın kudreti ile, kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek; "Ya Resulallah! Günahım nedir?" Hediyemi niçin kabul etmediniz?" dedi. "Senin hediyeni kabul ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği berekettir" buyurdu.

Kadın sevinerek, balı evine götürdü. Çoluk-çocuğu ile aylarca yerdiler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu Resulullah'a haber verdiler. "Gönderdiğim kabda kalsaydı, dünya durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi" buyurdu.

Ümmetinden çok kimsenin denizden gazaya gideceklerini ve sahabeden olan Ümmü Hiram ismindeki hanımın gazada bulunacağını haber verdi. Hazret-i Osman halife iken Müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harb ettiler. Bu hanım da beraber idi. Orada şehid oldu.

Hazret-i Muaviye'ye; "Bir gün ümmetimin üzerine hakim olursan, iyilik yapanlara mükafat et! Kölük edenleri de af eyle!" buyurdu.

Hazret-i Muaviye, hazret-i Ömer ve hazret-i Osman zamanlarında Şam'da yirmi senelik valilik, sonra yirmi sene de halifelik yaptı.

Abdullah ibni Abbas'ın annesine bakıp; "Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!" buyurdu. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezan ve ikamet okuyup, mübarek tükürüğünden ağzına sürdü.

İsmini Abdullah koyup, annesinin kucağına verdi; "Halifelerin babasını al, götür!" buyurdu. Çocuğun babası olan hazret-i Abbas, bunu işitip, gelip sorunca; "Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halifelerin babasıdır. Onlar arasında Seffah, Mehdi ve İsa aleyhisselamla namaz kılan bir kimse bulunacaktır" buyurdu. Abbasi devletinin başına çok halifeler geldi. Bunların hepsi Abdullah bin Abbas'ın soyundan oldu.

Amcasının oğlu Abdullah bin Abbas'ın alnına mübarek elini koyup; "Ya Rabbi! Bunu dinde derin alim yap, hikmet sahibi eyle! Kur'an-ı kerimin bilgilerini kendisine ihsan eyle!" buyurdu.

Abdullah bin Abbas, bundan sonra bütün ilimlerde ve bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh bilgilerinde zamanın bir tanesi oldu. Sahabe ve Tabiin her şeyi bundan öğrenirdi. Tercüman-ül-Kur'an, Bahr-ül-ilim ve Reis-ül-münfessirin isimleriyle meşhur oldu. İslâm memleketleri bunun talebeleri ile doldu.


Seni benden kim kurtarır


Hicretin üçüncü senesinde, Resul aleyhisselam Kattan gazvesinde bir ağaç dibinde yalnız yatarken, Dasür isminde bir pehlivan kafir, elinde kılıçla gelip; "Seni benden kim kurtarır?" dedi. Resulullah; "Allahü teâlâ kurtarır" buyurdu. Cebrail aleyhisselam insan şeklinde görünüp, kafirin göğsüne vurdu. Yıkılıp kılıç elinden düştü. Resul alehisselam, kılıcı eline alıp; "Seni benden kim kurtarır?" buyurdu. "Beni kurtaracak senden daha hayırlı kimse yoktur" diye yalvardı. Af buyurup serbest bıraktı. İmana gelip, çok kimsenin imana gelmesine sebeb oldu.

Sevgili Peygamberimizin hizmetçilerinden Enes bin Malik'e; "Ya Rabbi! Bunun malını ve çocufklarını çok, ömrünü uzun, günahlarını af eyle!" duasını yaptı.

Zaman geçtikçe malları-mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene meyve verdi. Çok fazla çocuğ oldu. Yüz on sene yaşadı. Ömrünün sonunda; "Ya Rabbi! Habibinin benim için yaptığı dualardan üçünü kabul ettin, ihsan ettin! Dördüncüsü olan günahlarımın affedilmesi acaba nasıl olacak" deyince; "Dördüncüsünü de kabul ettim. Hatırını hoş tut!" sesini işitti.

Resul alehisselam, bir gün abdest alıp, mestlerinden birini giyip, ikincisine elini uzatırken, bir kuş mesti kapıp havada silkti. İçinden küçük bir yılan düştü. Sonra kuş, mesti yere bıraktı. Bu günden sonra, ayakkabı giyerken önce silkelemek sünnet oldu.

Sahabeden Enes bin Malik'de, Resulullah'ın mübarek yüzünü sildiği bir mendili vardı. Enes, bununla yüzünü siler, kirlendiği zaman, ateşe bırakırdı. Kirleri yanar, mendil yanmaz, tertemiz olurdu.

Uhud gazasında, Ebu Katade'nin bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Resulullah'a getirdiler. Mübarek eli ile gözünü yerine koyup; "Ya Rabbi! Gözünü güzel eyle!" buyurdu. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan daha kuvvetli görürdü.

Ebu Katade'nin torunlarından biri, halife Ömer bin Abdülaziz'in yanına gelmişti. "Sen kimsin?" dedi. Bir beyt okuyarak, Resulullah'ın mübarek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zatın torunu olduğunu bildirdi. Halife, bu beytleri işitince, kendisine, ziyade ikram ve ihsanda bulundu.

Resul-i ekrem efendimiz, bir çayırda giderken, üçkere; "Ya Resulallah!" sesini işitti. O tarafa bakıp, bağlı bir geyik gördü. Yanında bir adam uyuyordu. Geyiğe istediğini sorunca; "Bu avcı beni avladı. Karşıdaki tepede iki yavrum var. Beni salıver! Gidip, onları doyurup geleyim" dedi.
Resul aleyhisselam; "Sözünde durup gelir misin?" buyurdu. Geyik; "Allah için söz veriyorum, gelmezsem Allah'ın azabı benim üzerime olsun" dedi. Adam uyanıp; "Ya Resulallah! Bir emrin mi var?" dedi.

Peygamber efendimiz de; "Bu geyiği azad et!" buyurdu. Adam, geyiğin ipini çözüp bıraktı. Geyik; "Eşhedü en la ilahe illallah ve enneke Resulullah" dedi ve gitti.


Dört gündür açım


Resulullah efendimiz, bir gün kızı hazret-i Fatıma'nın evine uğrayıp durumlarını sordu. Hz. Fatıma ; "Babacığım! Üç günden ber yavrularımla bir şey yiyip içmedik. Açlığa sabrediyoruz. Benim ki mühim değil. Fakat Hasen ve Hüseyn'in durumu beni çok üzüyor" diye cevap verdi.

Bunun üzerine Server-i alem efendimiz; "Ey Fatıma! Canım kızım! Sen üç günden beri açsın. Ben ise dört gündür acım" buyurdular. Mübarek torunları Hz. Hasen ve Hüseyn'in aç olmalarına çok üzüldüler...

Hz. Ali çalışıp kazanarak mübarek torunlara bir şeyler almak ve onları doyurmak için yola çıktı. Medine'den dışarı çıktıkları sırada bir kuyu başında develerini sulamaya çalışan bir köylü gördüler.

Yanına yaklaşıp; "Ey arabi! Develerini ücretle sulatmak için birisine ihtiyacın var mı?" buyurdular. Köylü, "Evet. Ben de böyle birini arıyordum. İstersen gel, develerimi sula! Çektiğin her kova için üç hurma veririm" dedi.

Hz. Ali kabul buyurup suyu çekmeğe başladı. Dokuz kova çıkarmıştı ki, kovanın ipi birden kopuverdi ve kova kuyunun içinde kaldı. Bunu gören köylü, hiddetle yerinden kalkıp, Hz. Ali 'nin yüzüne eliyle vurmak talihsizliğinden bulundu.

Sonra sekiz kova suyun karşılığında yirmi dört hurma verdi. Buna oldukça üzülen Hz. Ali ellerini kuyuya uzattı. İçindeki kovayı alıp kuyunun başına koydu ve oradan ayrıldı.

Köylü hayretinden dona kalmıştı! Eli bu kadar derin kuyunun dibine nasıl yetişmişti?!. Yoksa, bu zat, geleceği bildirilen dinin bir mensubu mu idi? Bu düşünceler içinde hayrete düşen köylü; "Onun, Peygamberi,hak peygamberdir. İnandım!" dedi.

Biraz önce gösterdiği cür'ete, işlediği büyük cinayete pişman oldu. "Böyle bir kimseye kalkan eller kesilmeli, kemikleri kırılmalıdır" diyerek bir eline kılıcını alıp, bileğine hızla indirdi... İstediği olmuştu.

Pek büyük bir acı duymuştu ama, artık kalbi rahattı. Kesilen elini diğer eline alıp, doğru Mescid-i Nebi'ye geldi. Eshab-ı kiramdan, Peygamberlerinin nerede olduğunu sordu. Kerimesine gittiğini bildirdiler. Hazret-i Fatıma'nın evini öğrenip gitti:

O sırada Peygamber efendimiz, torunları hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn'i mübarek dizlerine oturtmuş getirdiği hurmaları yediriyordu.

Köylü, yaptığı hatanın büyüklüğünü düşündükçe çıldıracak gibi oluyor, gözlerinden çeşme gibi yaşlar döküyordu.

Bu hal üzere hazret-i Fatıma'nın evine geldi ve kapıyı çaldı. İçerden Alemlerin Efendisi nur saçarak bir güneş gibi dışarı çıktılar. Köylü, Efendimizi görür görmez, "İnandım, sen Allah'ın Resulüsün! Yaptığıma pişman oldum, beni affet ya Resulallah!" diyerek yalvardı.

Sevgili Peygamberimiz; "Elini niçin kestin?" diye sorunca; "Sana inanmış mübarek yüze vuran bu eli taşımaktan haya ettiğim için!.. Canım sana feda olsun ya Resulallah!" dedi.

Merhamet deryası sevgili Peygamberimiz, köylünün elinden, kopuk eli alıp "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek, kanlar akan bileğine bitiştirdi. El, Allahü teâlânın izniyle, Peygamber efendimizin bir mucizesi olarak eski haline geldi. Allahü teâlâ herşeye kadirdir, herşeye gücü yeter.


Ömrü boyunca titredi


Resulullah efendimiz bir gün Hakem bin Ebul Asın yanından geçti. Hakem, Resulullahın arkasından vücudunu, elini, kolunu oynatarak alay etti.

Resulullah Onun bu halini nübüvvet nuruyla gördü ve "O şekilde kalasın" buyurdu. O anda Hakem bin Ebul Asın vücudunu bir titreme aldı ve ömrünün sonuna kadar o titremeden kurtulamadı.

* * *

Resulullah efendimiz cinnilerin de peygamberi idi. Onları da tebliğ de bulunurdu. Bir gece teheccüd ile meşgul olup Kur'an-ı kerim okuken, Nusaybin cinlerinden yedi cin oraya uğradılar. Resulullahın okuduğu Kur'an-ı kerim ayetlerini işittiler.

Bir müddet sonra Nusaybin cinlerinden kalabalık bir toplulukla gelip Mekkenin yukarısına indiler. Onlardan birisi, Resulullahın huzuruna geldi. Resulullah eshabı ile oturuyordu. Eshab-ı kirama kalbinde zerre kadar korku bulunmayan kim benimle gelir buyurdu. Abdüllah bin Mes'ud ayağa kalktı ve Resulullahın hurma nebiziyle dolu olan matarasını su dolu zan ederek aldı.

Birlikde Mekkenin yukarısına gittiler. Resulullah bir çizgi çizip: Ey Abdüllah, bu çizginin içinden dışarı çıkma ve hiçbir şöyden korkma buyurdu. Abdüllah ibni Mes'ud şöyle anlatmıştır:

O çizginin içinde oturdum. Uzakda bir topluluk vardı. Resulullah onlara yaklaşınca ayağa kalktılar, hürmet gösterdiler. Resulullah sabaha kadar onların arasında kaldı. Sonra benim yanıma geldi ve çok bekledin ya Abdüllah buyurdu. Nasıl beklemiyeyim ki ya Resulallah. Dünya ve ahıret saadeti senin emrine uymağa bağlıdır, dedim.

Sonra o kalabalık arasından iki kişi Resulullahın yanına geldi. Resulullah onlara, "Niçin geldiniz ki, sizin işinizi hallettim," buyurdu.
Dediler ki, ya Resulallah! Sabah namazını seninle birlikte kılmak istiyoruz, onun için geldik. Bunun üzerine Resulullah bana yanında su var mı buyurdu. Getirdiler onunla abdest aldı.

Onlar kimlerdir diye sordum. Nusaybin cinleridirler. Müslüman oldular. Bazı ihtilafları vardı. Hallettim. Kendilerine yiyecek ta'yin edilmesini istediler. Kemikleri kendileri için, tezeği de hayvanları için yiyecek olarak bildirdim, buyurdu.

Bu hadiseden sonra kemikle ve tezek ile taharetlenmeyi yasakladı.

* * *

Abdüllah ibni Mes'ud hazretleri anlatır: Bir gece Resulullah elimden tutup, beni Mekkenin bir vadisine götürdü. Beni bir yere oturtdu. Kendisi uykuya daldı. Birden bire beyaz elbiseli bazı kimseler geldi. O kadar güzel idiler ki, anlatılamaz. Dediler ki: Gözleri uykuda iken, kalbimin uyanık olması hali, bu peygamberden başka hiçbir kimseye verilmemiştir. Bu peygamberin da'vetini kabul etmek, bir saray yapdırıp, çok güzel yemekler hazırlatan ve herkesi da'vet eden padişahın da'vetini kabul etmeye benzer. Da'veti kabul edip, ziyafetden yiyip içenler sultana yakın ve kıymetli oldular. Kabul etmeyenleri ise azarlayıp cezalandırır. Bunları konuştukdan sonra gittiler. Resulullah uyandı. Buyurdu ki: Onlar melekler idiler. Söyledikleri misal şu idi: Allahü teâlâ Cenneti yarattı. İnsanları ona da'vet eidi. Bu da'veti kabul edenler Cennet ni'metlerine kavuşurlar ve Allahü teâlâ katında kıymetli olurlar. Daveti kabul etmeyenler ceza ve azap görürler.


Böyle güzel bir yüz görmemiştim


Zübab bin Haris hazretleri anlatır:

Caliyyet zamanında bir putum vardı, ona tapardım. Cinden de bir dostum vardı. Arablar arasındaki hadiseleri bana haber verirdi. Bir gün o putun önünde uyumuştum. Aniden cin dostum geldi ve bana,

- Ey Zübab! Ey Zübab, dinle hayret verici haberi! Muhammed "aleyhisselam" bir kitabla peygamber olarak gönderildi. Mekkede insanları da'vet ediyor. Da'vetini kabul etmiyorlar. O doğru sözlüyor, yalan söylemiyor, dedi.
Bu sözleri işitince hayret ettim. Kavmime haber vereyim diye dışarı çıktım. O sırada aniden bir kimse geldi ve Muhammed aleyhisselamın peygamberliği ile alakalı haberi getirdi. Tapmakta olduğum putu kırdım. Bir deveye binip, Resulullahın huzuruna gitmek üzere yola çıktım. Huzuruna varıp mubarek yüzünü gördüm. O zamana kadar ömrümde böyle güzel bir yüz görmemiştim. Mubarek yüzünde nur saçılıyordu. Yanına yaklaşdım. Bana, "Niçin, geldin, ya Zübab!" buyurdu. Ne emir buyurursanız tutayım diye geldim, dedim.

Bana memleketimde kırdığım putumdan ve cinnimden haber verdi. Putu kırdığım ve cinnin bana haber getirdiği günü söyledi. Ben "Eşhedü enneke Resulullah" (şehadet ederim sen Allahın resulüsün) dedim. Önce Eşhedü en la ilahe illallah de sonra Eşhedü enneke Resulullah de buyurdu.

* * *

Mazin bin el-adube şöyle anlatır:

Kavmimizin bir putu vardı. Herkes ona tapardı. Bir gün o putun önünde bir kurban kestim. Putun içinden: "Ey Mazin! Beni dinle, memnun kalırsın. Hak zuhur etti, açığa çıkdı. Şer kayboldu. Allahü teâlâ bir Peygamber ile dinini gönderdi. Taşları, yontulan putları terket ki, Cehennem ateşinden kurtulasın."

Bu sesten korktum. Kendi kendime büyük bir iş olacak dedim. Birkaç gün sonra o putun önünde bir kurban daha kesdim. Yine putun içinden bir ses geldi. Şöyle diyordu:

"Bana gel de herkesin bildiği şeyleri duyasın. Bir Peygamber vahy ile gönderildi. Yakacağı taş olan Cehennem ateşinden kurtulmak için Ona iman et."

Kendi kendime bu beni ikaz eden bir haberdir, dedim. Aradan günler geçti. Bir gün bize bir kimse geldi. O kimseden haber sordum. Dedi ki, "Mekkede Kureyş kabilesinden bir zat Peygamber olduğunu söylüyor, ismi Ahmeddir. Her kime rastlasam Allahü teâlânın da'vetcisine iman ediniz diyor," dedi. Kendi kendime putun içinden işittiğim haber budur dedim. Kalkıp putu parçaladım.

Mekkeye gitmek üzere yola çıktım. Resulullahın huzuruna varıp Müslüman olmakla şereflendim. Ben gece gündüz nefsinin arzuları peşinde koşan, şarab içen fahişe kadınlarla düşüp kalkan bir kimse idim. Nice seneler kıtlık ve zillet, şiddetli sıkıntı içinde yaşardım. Mallarım hep helak olurdu. Oğlum olmazdı. Resulullahdan bu kötülüklerden soğuyup uzaklaşmam için dua istedim. Benim için şöyle dua etti:

"Allahım! Onu kötü işlerden kurtarıp, Kur'an-ı kerim okuyucu eyle. Haramla meşguliyyetini halal ile meşguliyyete çevir. Ona şerab yerine halal içecekler nasib eyle. Fuhşdan kurtar, iffet nasib eyle. Nefsine uymakdan kurtar, haya ihsan et ve ona salih bir evlad ver."

Allahü teâlâ benim için yapılan bu duaları kabul buyurdu.

Bu kimse bir mescid yaptırdı ve o mescidde ibadet ederdi. Zulme uğrayan her kim o mescidde üç gün ibadet yapıp, kendine zulmeden zalime beddua eylese o zalim kısa zamanda helak olurdu veya baras hastalığına yakalanırdı. O mescide Muberris denirdi.


Her derde deva olan ağaç


Ümmü Ma'bed anlatır: Resulullah efendimiz çadırıma uğradı. Gece çadırımda istirahat edip, uyudu. Uyanınca su istedi. Mubarek ellerini yıkadı ve ağzını çalkalayıp, suyunu çadırımın yanında bulunan bir dikenin dibine döktü.

Sabahleyin baktık ki, oradan büyük bir ağaç yetişmiş. Kocaman meyveler vermişti. Meyvelerin kokusu anber gibi, tadı şeker gibi idi. O meyveleri aç kimse yese doyar, susuz kimse yise suya kanar, hasta olan yise sıhhate kavuşurdu. Üzüntülü kimse yise neş'elenirdi. O ağacın yaprağından yiyen deve ve koyunlar hesabsız süt verirdi. Her derde deva idi. Biz o ağacın adını "mubarek ağaç" koymuştuk.

Çevredeki kabileler hastaları için onun meyvelerinden istemeye gelirlerdi. Bir seher vaktinde o ağacı yemişleri dökülmüş, yaprakları küçülmüş bir halde gördüm. Çok korktum ve üzüldüm.

Sonra Resulullahın vefat haberi geldi. Bu hadiseden sonra, aradan otuz sene geçti. Yine bir sabah vakti dışarı çıkıp bakdım ki, o ağaç kökünden budaklarına kadar diken halini almış, meyveleri yere dökülmüştü. Hazret-i Alinin şehid edildiği haberini işittik.

Bu hadiseden sonra o ağaç artık meyve vermedi. Fakat yapraklarından faydalanıyorduk. Bir gün baktım ki ağacın içinden halis kan akıyordu. Yaprakları solmuştu. Üzüntülü bir halde otururken, hazret-i Hüseyn şehid edildi diye haber getirdiler. Ondan sonra o ağaç kökünden kurudu ve belirsiz oldu.

* * *

Resulullah efendimiz hicret sırasında Ümmü Ma'bedin çadırına ulaştığında, müşrikler ne tarafa gittiğini bilemediler. O gün Ebu Kubeys dağının üzerinden bir ses işitdiler. Bazı beytler okudu. Fakat sesin sahibini göremiyorlardı. O beytlerde şöyle diyordu:

Allahü teâlâ onlara bol iyilikler versin,

Çadırına vardılar, Ümmi Ma'bedin!

İkisi hicret ettiler, Hak olan emr ile,

Muhakkak felaha erer, arkadaşı Muhammedin "aleyhisselam"!

Bu beytleri işitince Mekkeli müşrikler Resulullahın Medine tarafına gitmiş olduğunu anladılar.


Vefatın Merv şehrinde olacak


Resulullah efendimiz Allahın bildirmesiyle gelecekten de haber verirdi. Hicret sırasında Resulullah efendimiz yolda iken, Büreyde-i Eslemi, kabilesinden yetmiş kişiyle Resulullahın önüne çıktı. Resulullah onu görünce, adı ile çağırdı.

Büreyde-i Eslemi, Resulullaha siz kimsiniz diye sorunca, ben Muhammed bin Abdüllahım ve Allahü teâlânın Resulüyüm, buyurdu. Bunun üzerine Büreyde-i Eslemi hemen "Eşhedü en la ilahe illallah ve enneke abdühü ve resulühü" diyerek müsliman oldu. Yanındaki yetmiş kişi de iman etmekle şereflendiler.

Resulullah, ile beraber yola devam etdiler. Medineye bir menzil mesafede bir yerde gecelediler. Sabahleyin, Büreyde-i Eslemi: Ya Resulallah! Medineye bayraksız girmemiz olmaz diyerek, sarığını çıkarıp bir mızrağın ucuna bağladı. Resulullahın önünde tutarak yürüdü. Böylece Medineye girdiler.

Resulullah buyurdu ki: "Ey Büreyde! Benden sonra Horasan şehirlerinden Zülkarneynin kurduğu Merv şehrine gideceksin. Vefatın da orada olacaktır. Kıyamet gününde şark ehlinin önderi olacaksın"

Resulullahın buyurduğu gibi oldu. Büreyde bir savaşda Merv şehrine gitti ve orada vefat etdi. Hadis alimleri demişlerdir ki, şehirler hakkında varid olan hadis-i şeriflerden en sıhhatli hadis, Büreyde hadisidir. Büreydenin kabri, Hakim ibni Amr Gaffarinin kabrinin yanındadır.

Hakim ibni Amr Gaffari Resulullahın Eshabındandır. Merve emir ve kadi olmuşdur. Hicretin ellinci senesinde vefat etmişdir. Büreyde ise hicretin altmışıncı senesinde vefat etti.

* * *

Ammar bin Huzeyme şöyle anlatmışdır: Evs ve Hazrec kabileleri arasında Ebu Amirden daha ziyade Resulullahı medh eden yoktu. Çünkü, yehudiler arasında çok bulunmuş ve onlardan Resulullahın sıfatlarını işitmişdi. O Peygamberin hicret edeceği yer Medinedir diye söylemişlerdi.

Ayrıca din aramak için Şama gitmişti. Orada da yehudilerden ve nasranilerden Resulullahın vasflarını, şeklini ve şemailini işitmişdi. Sonunda Medineye dönüp orada yerleşti. Daima millet-i hanif üzere olduğunu iddia ederdi. Resulullahın gönderilmesini bekledi. Nihayet Resulullaha Mekkede peygamberliği bildirilince bunu işitti. Fakat Mekkeye gitmedi. Resulullah Medineye hicret edince de Ebu Amirin içine bir hased ve nifak düştü.

Resulullahın yanına gidip, Ey Muhammed! Ne ile Peygamber oldun dedi. Din-i hanif üzere buyurunca, sen bu dine birşeyler karıştırmışsın, dedi. Resulullah bu dini apaçık ve tertemiz getirdim. Yehudi ve nasrani alimlerinin benim vasflarım hakkında sana bildirdikleri nereye gitti, buyurdu.

Ebu Amir, o sen değilsin, dedi. Resulullah, "Yalan söylüyorsun "deyince de, yalan söyleyen memleketinden sürülüp garib ölsün, dedi.

Bu sözleriyle Resulullahın Mekkeden Medineye gelmiş olmasını kast ediyordu. Bunun üzerine Resulullah, "Kim yalan söylüyorsa öyle olsun," buyurdu.

Sonra Ebu Amir Mekkeye gidip müşriklere tabi' oldu. Mekke fethedilince Taife kaçtı. Taif halkı müsliman olunca da Şama gitti. Orada vatanından sürülmüş ve yalnız bir halde, ölüp gitti.


Cahillik ve inad yoluna gitmeyiniz


İslâmiyyetten önce Şamda İbni Heyyaban adında bir yehudi vardı. Bu yehudi Medineye gelip yerleşti. Beni Kureyza kabilesinin arasında kalırdı. O kabileden biri şöyle demiştir:

Asla onun gibi edeb ve şartlarını gözeterek namaz kılan kimse görmedim. Ne zaman kıtlık olsa yağmur duası için onun yanına giderdik. Bize sadaka vermemizi söylerdi. Sadakadan sonra dua ederdi. Biz henüz yanından ayrılmadan yağmur yağmağa başlardı.

Vefatı yaklaşıp yakında öleceğini anlayınca, bize vasıyyet ederek şöyle dedi. "Ey yehudi cema'ati! Biliyor musunuz ben niçin ni'meti bol olan Şamı terk edip de, kıtlık bulunan bu Medine şehrine gelip, burayı kendime vatan edindim!

Ben buraya şu sebeple geldim. İlahi kitablarda okudum ve anladım ki, ahır zaman peygamberinin gelmesi yaklaşmıştır. Bu şehir Onun hicret yeri olacaktır. Dini burada kuvvet bulacakdır. Ümmid ediyordum ki, Ona hizmetle ve tabi' olmakla şerefleneyim. Ona iman ederek dalaletten hidayete kavuşayım. Fakat kesin olarak anladım ki, fırsat elvermedi! Ömrüm o zamana yetmedi! Sakın, sakın! gaflet etmeyiniz! Cahillik ve inad yoluna gitmeyiniz. O Peygamberin zuhuru zamanı yaklaşdı. Ona iman etmekte yarışanlardan olmağa çalışınız. Ona iman edip tabi' olarak, hidayete erip, dalaletden kurtulunuz."

Zaman geldi. Resulullah, Beni Kureyza kabilesini kuşattı. Aralarından İbni Heyyebanın vasıyyetini işitenler: Ey Kureyza oğulları. Bu İbni Heyyebanın haber verdiği peygamberdir dediler. Diğerleri bu o değildir, dediler. Fakat onlar vallahi Odur diyerek hemen kal'adan aşağı inip iman ettiler. Canlarını, mallarını ve ailelerini kurtardılar.

* * *

Ukaşe bin Mıhsan, Bedir gazasında düşmanla çarpışırken kılıcı iki parçaya ayrıldı. Resulullah onun eline bir ağaç dalı verdi ve bununla savaş buyurdu. Ağaç dalını eline alıp sallamaya başlayınca, iyi bir kılıç halini aldı. Bütün savaşlarda o kılıç ile savaştı. O kılıcı mürtedlerle yapılan savaşda şehid düştüğü güne kadar kullandı. O kılıca Avn (ilahi yardım) adını vermişlerdi.

* * *

Bedir savaşında, Katade bin Nu'manın, gözüne bir nesne dokundu ve büyük yara aldı. Gözü yüzü üzerine sarktı. Kavmi onu keselim, fakat önce Resulullaha sorup, istişare edelim dediler. Resulullah Katadeyi huzuruna çağırdı. Yanağına sarkmış olan gözünü yerine yerleşdirdi ve mubarek eliyle sıvazladı ve gözü iyileşti. Öyle ki hangi gözü çıkmışdı bilemediler.

* * *

Saib bin Hubeys, Emir-ül mü'minin Ömer bin Hattab zamanında şöyle anlatmıştır: Vallahi beni Bedir gazasında kimse esir etmedi. Fakat Kureyş müşrikleri ile birlikde ben de kaçıyordum. Beyaz tenli, uzun boylu bir kimse, gösterişli bir ata binmiş, havada üzerimden yetişti ve beni tutup bağladı. Abdürrahman bin Avf gelip beni bağlı buldu. Bunu kim bağladı diye bağırarak sordu. Hiç kimse cevab vermedi. Sonra beni Resulullahın huzuruna götürdü. Resulullah bana, "Seni kim tuttu, ey Ebu Hubeys," dedi.

Durumu bildirmek istemediğim için "Bilmiyorum," dedim. Bunun üzerine Resulullah "Seni meleklerden bir melek tuttu," buyurdu. Sonra Abdürrahman bin Avfa esirini al götür buyurdu. O söz hiç hatırımdan çıkmadı. Fakat müsliman olmam gecikti, sonunda Müslüman oldum.


Sen beni öldürmek için geldin


Bedir savaşından sonra, Umeyr bin Vehb el-Cühami, Safvan bin Ümeyye ile bir gün Bedir savaşında tesir düşmüştü. Safvan, "İşimiz karıştı" dedi. Umeyr bin Vehb de "Doğru söylüyorsun, bundan sonra yaşamanın tadı kalmadı. Eğer borçlarım olmasaydı ve çoluk çocuğumun perişan olmasından korkmasaydım, Muhammedi öldürmek için Medineye giderdim. Çünkü, Muhammed Medine pazarında yalnız başına dolaşıyormuş ve herkesle konuşuyormuş. Ayrıca oğlum orada esir olduğu için bir behanem de var"dedi.

Bunun üzerine Safvan, "Borçlarını ben ödeyeyim. Çoluk çocuğunun geçimini de üzerime alayım. Yeter ki sen bu işi yap" dedi. Böylece anlaştılar.
Safvan, Umeyrin yol hazırlığını yaptı. Kılıcını da bileyip, zehrli su verdi. Umeyr, bu sır aramızda kalsın. Sakın kimse farkına varmasın diye tenbih ettikten sonra, Medineye gitmek üzere yola çıktı

Medineye varınca, mescidin önünde hayvanından inip, bineğini bağlayıp, kılıcını kuşandı. Resulullahın yanına gitmek üzere yürüdü. O sırada Emir-ül mü'minin Ömer bin Hattab bir cemaat ile birlikte oturuyordu.

Ümeyri görür görmez, bu köpeği tutunuz! O Allahın düşmanıdır. Bedir savaşında kavmini bizimle savaşmağa teşvik ediyordu. Bizim ordumuzun az olduğunu kavmine haber veriyordu, dedi.

Bunun üzerine onu yakaladılar. Hazret-i Ömer, Resulullahın huzuruna gidip, durumu arz etti. Resulullah "Onu getiriniz!" buyurdu. Hazret-i Ömer bir eliyle Umeyr'in kılıcının bağını boynuna takıp bağladı ve sıkıca tuttu. Bir eliyle de kılıcın kabzasından tuttu

Böylece Resulullahın huzuruna götürdü. Ensardan bazılarına da, Resulullahın önünde oturun ve bunun saldırmasını engelleyin, dedi. Resulullah bu durumu görünce,"Ey Ömer onu salıver!" buyurdu.

Sonra, "Yaklaş Ey Umeyr! Niçin geldin" dedi. "Oğlum esir olmuştu, onun için geldim" dedi.

Resulullah, "Doğru söyle, doğruyu söylemedikçe kurtulamazsın" buyurdu. O yine esir oğlu için geldiğini söyledi. Bunun üzerine Resulullah, " Safvan bin Ümeyye ile oturup, Bedir savaşının hezimetini konuşmadınız mı? O senin borcunu ve ailenin geçimini üzerine alıp, sen de beni katl etmek için gelmedin mi! Sen beni öldürmek için geldin! Fakat Allahü teâlâ seni maksadına kavuşturmadı" buyurdu

Umeyr bunları işitince hakikati anladı ve, sen Allahü teâlânın Resulüsün. Şimdiye kadar cahilliğimden seni inkar etmişim. Zira bu işi benden ve Safvandan başka hiç kimse bilmiyordu. Bunu sana ancak Allahü teâlâ haber verdi ve beni müsliman olmakla şereflendirdi, diyerek Müslüman oldu.

Mekkeye döndükten sonra, pekçok kimse onun vasıtasıyla Müslüman olmakla şereflendi.

Haris bin Ebi Dırar, Bedir savaşında esir düşen yakınlarını fidye karşılığında kurtarmak için birkaç deve ve başka mallar alıp, Medineye geldi. Yolda develeri bir yere sakladı ve eli boş bir halde, Resulullahın huzuruna çıktı. "Fidye olarak ne getirdin?" buyurdu. "Hiç bir şey getirmedim" dedi. "Falan yere sakladığın develer ve mallar ne oldu?" deyince, Haris hemen kelime-i şehadeti söyleyerek Müslüman oldu. Çünkü, develeri ve malları sakladığını kendisinden başka kimse bilmiyordu. Benim yanımda kimse yoktu ve benden önce de kimse gelmedi, dedi.


Üzülme Allah bizimledir


Peygamber efendimizin mucizelerinden biri de mübarek ağız suyunun şifa vermesi idi. Mesela, Resulullah efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir'le çıkıp, bir miktar yürüyüp, mübarek ayakları şiştikte, Ebu Bekir götürüp, Mekke'ye üç mil yerde bulunan ve tepesinden deniz görünen Sevr dağında bir mağaraya vardıklarında, Hazret-i Ebu Bekir önceden girip, taş yarıklarından bazı hayvanlar Resulullaha zarar vermesin diye, karanlıkta eliyle yoklayıp, parmaklarını ve ayağını ve bir ökçesini deliklere soktu.
Resulullah girince, onun dizine yatıp uyudu. Hazret-i Ebu Bekir'in ayağını yılan sokup, şişti. Gözünden yaş damladı. Resulullah uyandı. Niçin bana haber vermedin buyurdu. Sizi uyandırmağa kıyamadım deyince, Resulullah: "Ya Rabbi, Ebu Bekir'i Cennet derecelerinde benimle birlikte bulundur" diye dua etti. Ağrıyan yerine, mübarek ağzının suyunu sürdü, hemen şifa buldu.

Yine aynı mağarada şu mucize gerçekleşti: Resulullah efendimiz orayı şereflendirince, hemen mağaranın ağzı önünde bir mugilan ağacı bitti. Örümcek de kat kat ağlar kurdu. İki yaban güvercini de gelip, yuva yapıp, yumurtladı.

Sabah olunca, müşrikler Resulullah'ı kaçırdıklarına çok üzülüp, Mekke'nin etrafını arayıp, iz ilminde mahir bir adamla gezerlerken, iz görüp, mağaraya kadar geldiler. Vallahi Muhammed bu mağarayı geçmemiştir deyince, niceleri girmek istediklerinde, bazıları, şu örümcek ağları, Muhammed dünyaya gelmeden önce kurulmuştur; mağaraya girseydi, bunlar bozulurdu deyip, ümit kesip gittiler.

Müşrikler içeri girmek istediklerinde, Hazret-i Ebu Bekir üzülüp, Resulullah: "Üzülme, muhakkak ki, Allah bizimledir" buyurdu.

O da, "Ya Resulallah, kafirler, ayakları altına baksalar, bizi görürler; ben kendim için değil, sizin için üzülüyorum. Ben ölsem, dünyadan bir kişi gitmiş olur, siz öldürülürseniz, bütün ümmet helak olur" dedikte, Resulullah: "Ey Eba Bekir, o iki kişinin üçüncüleri Allah'dır" buyurdu.
Bugün bile, Kabe'nin hareminde sürüler halinde olup, kimsenin dokunmadığı güvrecinlerin, o iki güvercinin neslinden olduğu...

Yine mağarada, hazret-i Ebu Bekir çok susadı ve Resulullaha bunu arz etti. "Mağara ağzına git, iç" buyurdu. Gittikte, baldan tatlı, miskten güzel kokulu su içip geldi.

Resulullah: "Ey Eba Bekir, sana müjde vereyim mi?" buyurunca, buyur, ya Resulallah dedi. "Allahü teâlâ, Cennet nehirlerine müvekkel olan meleğe, Firdevs Cenneti'nden bir kanal yarıp, mağaranın ağzına akıt, Ebu Bekir kulum ondan su içsin diye emretti" buyurdu.

"Ya Resulallah, benim Allah katında böyle bir mertebem var mıdır" diye arz etti. "Evet, bundan daha üstün merteben var. Beni hak peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki, seni sevmeyen Cennet'e giremez; yetmiş peygamber kadar ameli olsa da" buyurdu.

* * *

Resulullah efendimiz başka yerlerde olan hadiseleri de Cenab-ı Hakkın haber vermesiyle bilirdi.

Müreysi gazadan dönüşte, bir gece konakladıkları yerde büyük bir rüzgar esti. Müslümanlar korkunca, Resulullah: "Korkmayınız! Medine'deki müşriklerin bir büyüğünün ölümü için esti" buyurdu.

"Kimdir?" dediler. "Rıfa'a bin Zeyd bin Sabit'tir" buyurdu. Medine'ye geldiklerinde gerçekten o gece, Yahudilerin ve münafıkların namlılarından Rifa'a'yı ölmüş buldular.


Gaybı sadece Allah bilir


Müreysi gazadan dönüşte, bir gece konakladıkları yerde büyük bir fırtına çıktı. Bu fırtına sebebiyle, Resulullahın bindiği deve kayboldu. Zeyd bin Lusayt adlı münafık, Muhammed devesinin nerede olduğunu bilmezken, Rifa'a'nın ölümünü nereden bilir dedikte, Cebrail aleyhisselam gelip, Zeyd'in sözünü ve devenin yerini bildirdi.

Resulullah: "Ben gaybı bilemem, Allah bilir. Lakin Allahü teâlâ bana o münafıkın sözünü ve devenin yerini haber verdi. İşte filan yerdedir ve yuları ağaca takılmıştır" buyurdu.

İşitenler doğru oraya koşup, deveyi buyurulan yerde, buyurulduğu şekilde bulup getirdiler. Zeyd imana geldi.

Cenab-ı Hakkın izniyle Resulullahın bir gaybdan haber verme hadisesi de şöyle oldu:

Esirlerden Cüveyriyye hatunun babası Haris bin ebi Dırar, kızını kurtarmak için birçok deve getirirken, iki deveye kıyamayıp, şehre yakın yerde sakladı. Resulullah'la buluştukta, bunları alıp, "Kızımı bana ver !"dedi.

Resulullah: "Hani, filan yerde sakladığın iki deve?" buyurunca, Haris hayran olup, "Ya Resulallah, benim onları sakladığımı Allah'tan başka bir ferd bilmezdi" deyip, kendisi, iki oğlu ve kavminden nice kimseler imana geldi.

O iki deveyi de getirip verdi. Kızı da imana geldi. Daha sonra da Resululahın hanımı olmakla şereflendi.

* * *

Resulullah'ın mucizelerinin bir çeşiti de, mübarek parmakları arasından su akıp fışkırmasıdır. Su ile et arasında, su ile ilgi bulunmadığından, en büyük harika ve bütün peygamberlerin mucizelerinin en büyüğüdür demişlerdir.

Bu cins mucize, Resulullahdan, ekseriya seferlerde görülürdü. Çok defa görülmüştür. Herbirinde mübarek ellerini bazı su kablarına sokar, sahih kavil üzere, parmakları arasından, etle deri arasındaki yerden, Allah'ın kudreti ile, pınardan çıkar gibi su çıkıp, fışkırırdı.

Orada bulunanlar görürler, bazan seksen, bazan üçyüz, bazan binbeşyüz, Tebuk gazvesinde otuz, kırk, yahud yetmişbin kişi, kendilerine ve hayvanlarına yetecek kadar su alırlardı.

Yüzbinlerce insan olsa yine ihtiyaclarına yetişecek şekilde akardı. Lakin Müslümanların işi görüldükte, mübarek ellerini sudan dışarı çıkarır ve su kesilirdi.

* * *

Peygamber efendimizin bir çeşit mucizeleri de, hazreti İsa gibi ölüleri diriltmesidir:

Resulullah bir kimseyi imana da'vet ettikte, ölmüş kızımı diriltmedikçe imana gelmem dedi. Resulullah onunla kabristana gitti. "Ey filanca" deyip ismiyle çağırdı. Ölü, kabir içinden, buyur, emir et dedi.

Resulullah: "Dünyaya gelmek ister misin?" buyurdu. "Hayır, vallahi istemem, ya Resulallah! Ben Allah'ı anamdan ve babamdan daha iyi, ahıreti de kendime dünyadan daha hayırlı buldum" dedi.

* * *

Ensardan bir genç vefat etti. Yanında olanlar üstünü örttü. Kör ve acuze olan annesi haberdar oldukta: "Ey Allah'ım, sen her bir şiddette, sana ve resulüne yardım için sığındığımı bilirsen, Resulullahın hürmetine bu musibeti bana yükleme" diye dua etti. Çok zaman geçmeden, Hakk'ın kudretiyle, ölü dirildi ve yüzünü açıp, oradabulunanlarla birlikte yemek yedi.


Allah'ın dilemesiyle cevap verdi


Üç kişi gelip, birisi, "Hazret-i İsa ölüyü diriltirdi, senden sadır olduğu bilinmiyor" dedikte, Resulullah, uzak yerden Hazret-i Ali'yi çağırıp, Cebrail aleyhisselam seslerini ulaştırdı. Hemen geldi.

Yahudi alimlerinden Yusuf bin Ka'b'ın kabrine bunlarla beraber gitti. "Buna seslen, Allah'ın emriyle sana cevab verir" buyurdu. Üç kere çağırdı. Herbirinde kabir birer parça yarılıp, üçüncüde "Allah'ın izniyle kalk" dedikte, kabirden bir ihtiyar çıktı. Başından yüzünden tozlarını silkip, "Ben Yusuf bin Ka'b'ım ki, Yemen padişahı olan Tübbe' buraya geldikte, çok nasihat edip, fesaddan ve insanları öldürmekten men' etmiştim. Öleli üçyüz seneden çok oldu. Şimdi: "Kalk ahır zaman peygamberi Muhammed'i tasdik eyle! Bir gurub gelip, onu tekzib edip, ondan mu'cize isterler" diye bir ses işittim" dedikte, hazır olanlar, "Yusuf'u yine kabrine gönder" dediler. Hazret-i Ali de, bazı şeyler okudu. Yusuf kabrine girip, kabir kapandı.

* * *

Hz.Cabir bin Abdullah, Resulullaha ziyafet için koyun kesmişti. Büyükçe olan oğlu küçük oğluna, babam koyunu nasıl boğazladı, sana göstereyim dedi. O da peki dedi. Elini ayağını bağladı, boğazlayıp, başını annesine getirdi. Kadın feryad ettikte oğlan korkusundan dama kaçtı. Kadın da peşinden gitti. Oğlan kendini damdan attı ve öldü.

Kadıncağız canına çekip sabr etti ve iki ölüyü de odaya koyup, üzerlerini örttü. Yemek pişirmeye koyuldu. Resulullah geldi. Yemek ortaya gelince, Cebrail aleyhisselam gelip, "Ya Resulullah, Allahü teâlâ sana emr eder ki, bu yemeği Cabir'in evladı ile yiyesin" dedi.

Evine gidip hazret-i Cabir'e söyledi. O da hanımına oğullarını sordu. Burada yoklar dedi. Hazret-i Cabir de Resulullah'a, burada yoklarmış dedi. Resulullah tekrar emr etti. Cabir de hanımını sıkıştırdı. Çaresiz durumu anlattı. Cabir görüp şaştı. Hanımıyla ağlaştılar.

Resulullah haberdar oldukta, Cebrail aleyhisselam gelip: "Ya Resulullah, Allahü teâlâ sana emir ediyor ki, onları çağır. Dua senden, kabulü ve diriltmesi benden buyuruyor" dedi. Resulullah dua etti. Oğlanların ikisi de dirildiler.

* * *

Bir çeşit mucizeleri de çeşitli şekillerde su fışkırması ve çoğalmasıdır. Her defasında bir vecihle vaki oldu.

Resulullah amcası Ebu Talib'le bir sahrada iken, Ebu Talib susadı. Çok darlandı. Ey kardeşimin oğlu, çok susadım dedi. Resulullah bindiği hayvandan inip: "Susadın mı?" buyurdu. Evet dedi. Mübarek ayaklarının ökçesini toprağa vurdu. Hemen su fışkırdı. "İç, ey amcam" buyurdu.

Hudeybiye gazvesinde suyu çok az bir kuyunun yanına kondular. Asker şikayet ettikte, Resulullah bir kova su getirip, kuyuya döktürdü. Sonra okçulardan bir ok alıp, kuyuya attı. Kuyu su ile dolup, ağzıyla beraber oldu.

Bir seferde asker usuzluktan şikayet etmekle, Resulullah iki kişiyi su aramaya gönderdi. İki kırba dolusu su ile deve üstünde bir arab kadınını bulup getirdiler. Resul-i Ekrem efendimiz kırbaları açtırıp, bir kab içine bir miktar döktürdü. "Gelin, su alın!" diye seslendi.

Bütün asker kablarını ve kırbalarını doldurup, sonra kadının kırbalarını dolu olarak ve ilaveten biraz un ve hurma da verip: "İşte senin suyunu hiç azaltmadık. Bize suyu Allah verdi" buyurdu.


Cabir'in alacaklıları gelsinler


Resulullah efendimizin mucizelerinin bir çeşiti de yemeğin çoğalmasıdır. Gizli, açık çok defa görülmüştür.

Bunlardan biri Hazret-i Cabir'in vakı'asıdır ki, Hendek savaşı anlatılırken geçtmişti. Biri de bir avuç hurmayı çoğaltmaktır ki, o da aynı bahiste geçti. İkisi de büyük mu'cizelerdir. Yine Hazret-i Cabir'den nakledilir. Der ki, çok borcum vardı. Hurma mahsulüm onun onda birine, belki yüzde birine yetmiyeceğini Efendimize haber verdiğimde, bahçeme gelip, hurma yığınlarından birini üç defa dolaşıp, sonra üstüne çıkıp oturdu. "Cabir'in alacaklıları gelsinler" buyurdu. Geldiler. Herbirine alacakları kadar ölçüp verildi de, hurmalarda hiçbir eksilme olmadı.

* * *

Ebu Hüreyre hazretleri anlatır: Resulullaha birkaç tane hurma getirip, ya Resulallah, bana bunlar için bereketle dua eyle dedim. Dua etti ve sonra: "Bunları al, kabına koy. Ondan almak istediğin zaman, elini içine sok ve al, onları boşaltıp saçma" buyurdu.

Emirlerine göre hareket ettim. O çantamı gece gündüz yanımdan ayırmadım. Resulullah, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer zamanlarında, daima onun içinden yerdim, bazı kimselere de yedirirdim. Çok çok da sadaka verirdim. Hazret-i Osman'ın şehid olduğu fetrette çantam düşüp kayboldu.

Bir defasında da kıtlık olmuştu. Resulullah Medine'de minberde iken, bir kimse, ya Resulallah kıtlıktan helak olduk, yağmur yağması için dua edin dedi.

Duaya başladığında gökte bir bulut yok iken, mübarek ellerini yüzlerine sürmeden, sür'atle kat kat bulutlar toplanıp, bir hafta gece gündüz yağmur yağdı.

Sonra yine minberde iken, o kişi, ya Resulallah, yağmurdan helak olduk demekle, Resulullah tebessüm buyurup, uzun bir dua eyledi. Mübarek ellerini havaya işaret ettikleri yerden bulutlar açıldı.

* * *

Bir gün Resulullah: "Allahü teâlâ benim için dünyayı kaldırdı. Onu ve içindekileri ve kıyamete kadar onda olacakları avucumun içini görür gibi görüyorum" buyurdu.

Sahabeden Huzeyfe bin Yeman hazretleri: "Resulullah bizim için bir makam ikame etti. Kıyametin kopmasına kadar makamından bir şey bırakmadı. Hepsini söyledi. Onu muhafaza eden etti, unutan unuttu" dedi.

Mesela bunlardan biri Medine'de iken Habeş padişahı Necaşi'nin vefatını Sahabeye bildirmesidir.

Acem padişahı Hüsrev'den Medine'ye elçi geldikte, bir gün onlara: "Bu gece padişahınızı kendi oğlu katl etti" buyurmasıdır. Gerçekten öyle olduğu haberi sonradan geldi.

Resulullah hanımı Hazret-i Hafsa'ya: "Sana müjde vereyim, muhakkak ki, Ebu Bekir ve Ömer, benden sonra ümmetimin işlerini yürütürler" buyurdu. Hazret-i Ebu Bekir'le, Hafsa validemizin babası Hazret-i Ömer'in halife olacaklarına işaret buyurdu.


Seninle bir daha görüşemeyiz artık


Resulullah efendimiz, Cenab-ı Hakkın bildirmesiyle gaybtan haber verirdi. Bir gün Ebu Hüreyre'yi hazretleri, Medinede zekat hurmasından çalarken birini yakaladı, seni Resulullaha götüreceğim dedi. Hırsız, fakirim, çoluk çocuğum vardır deyip yalvarınca, salıverdi. Sabahleyin Resulullah: "Ey Eba Hüreyre, dün gece esirin ne yaptı" buyurdu.

O da anlattı. Resulullah: "O yalan söyledi. Bir daha gelecek" buyurdu. Ebu Hüreyre kolladı. Gerçekten yine geldi. Gene yakalandı. Tekrar yalvarıp kurtuldu.

Üçüncü defa gelip, yakalandıkta kurtulmağa çare bulamamakla, "Beni bırak, sana birkaç söz öğreteyim ki, sana faydası olur" dedi.

Nedir diye sorunca "Gece yatağa yatınca, Ayet-el kürsiyi oku ki, Allahü teâlâ seni muhafaza edip, yanına şeytan gelmez" dedi.

Ertesi gün Resulullah, Ebu Hüreyre'ye yine sordu. O da anlattı. "Muhakkak gerçek söylemiş; halbuki o gayet yalancıdır. Ey Eba Hüreyre, üç geceden beri kiminle konuşursun bilir misin?" buyurdu. Hayır dedi. "O şeytan idi" buyurdu.

Rumlarla harb için Mute seriyyesi dedikleri gazaya asker gönderdiklerinde, Sahabeden dört kumandanın birbiri arkasından şehid olduğunu, kendisi Medine'de minber üzerinde iken görüp haber verdi.

Muaz bin Cebel'i Yemen'e hakim ettiğinde şehirden beraberinde çıkarıp, veda esnasında çok nasihatler etti. "Seninle kıyamete kadar artık görüşmeyiz" buyurdu. Gerçekten o Yemen'de iken Resulullah vefat eyledi.

Vefatları esnasında kızları Hazret-i Fatıma'ya: "Ehl-i beytimden en önce bana sen kavuşursun" buyurdu. Gerçekten altı ay sonra Hazret-i fatıma da vefat eyledi.

Kays bin Şemmas'a: "İyi yaşarsın ve şehid edilirsin" buyurdu. Gerçekten Müseylemetü'l-Kezzab cenginde şehid oldu.

Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali'nin şehid olacaklarından da haber verdi.

Acem padişahının ve Rum imparatorunun ülkelerini Müslümanların feth edip, hazineleri Allah yoluna verileceğini müjdeledi.

"Ümmetinden bir taifenin denizden gazaya gidip, Sahabeden olan Hazam adlı kadın da o seferde bulunacaktır" buyurdu. Hakikten Hazret-i Osman'ın hilafetinde Kıbrıs adasını Müslümanlar gemilerle gidip feth ettiler. O kadın da birlikte idi.

Bir gün Medine'de dam üstüne çıkıp: "Benim gördüğümü siz görüyor musunuz? Ben elbette evlerinizin arasında fitne yerlerini, yağmur izleri (oyukları) gibi görüyorum" buyurdu.

Gerçekten Hazret-i Osman'ın şehadeti vakasında ve sonra Yezid zamanında Medine'de birer büyük fitne zuhur edip, sokaklarda hesabsız kanlar döküldü.

Bir gün Resulullah, Hazret-i Muaviye'ye: "Benden sonra ümmetimin başına geçersin. O zaman iyilerini kabul et, kötülerini bağışla" buyurdu. Gerçekten Hazret-i Osman zamanında Şam'da yirmi yıl vali oldu, daha sonra da halife oldu.

Bir defasında da "Muaviye hiçbir zaman yenilmez" buyurdu. Gerçekten hiçbir savaşta mağlup olmadı. Hatta Hazret-i Ali Sıffin muharebesinde, bu hadisi işitip: "Eğer daha önce duymuş olsaydım, onunla mücadele etmezdim" demiştir.

Ammar bin Yaser hazretlerine: "Seni bagiler öldürür" buyurdu. Gerçekten öyle oldu.


Kalbine hidayet, diline sebat ver


Resulullah efendimizin mucizelerinin bir çeşiti de hayırlı dualarıdır. Cenab-ı Hak'ın lütfuyle kabul edilmişlerdir. Bunlar da sayılamıyacak kadar çoktur. Uzun yazılsa ayrı bir kitab olacak kadar sürer. Birkaç tanesi şöyle:

Hazret-i Ali anlatır: Resulullah beni kadı yapıp Yemen'e gönderdiklerinde, "Ya Resulallah, benim kadılık [hakimlik] ilmim yok" dedim. Mübarek ellerine göğsüme koyup: "Ya Rabbi! Kalbine hidayet, diline sebat ver" diye dua buyurdu. Allah'a yemin ederim ki, bu dualarından sonra hüküm vermede asla şübhe etmez oldum.

Aşere-i mübeşşereden Hazret-i Sa'd bin ebi Vakkas'a Uhud gazasında: "Ya Rabbi, attığına isabet, duasına icabet ihsan eyle" diye hayırlı dua etti. Bundan sonra Hazret-i Sa'd müstecab-üd-da've (duası kabul edilen) olup, her ettiği dua makbul, bilhassa her attığı ok, düşmana isabet edip, hiç şaşmaz oldu.

Malik bin Rebi'a'ya evladında bereket olması için dua ettiklerinde, seksen erkek çocuğu oldu.

Nabiga adlı meşhur şair kendi şiirlerinin bazısını okudukta: "Allahü teâlâ dişlerini dökmesin!" diye arab adeti üzere hayır dua etmekle, adı geçen Nabiga yüz yaşına vardığı halde, dişleri kar gibi beyaz, inci gibi dizilmiş durdu. Biri düşse, yerine yenisi biterdi.

Bir kimseye: "Ya Rabbi, bunu güzel eyle!" dedikte, o kimsenin sakalı beyaz iken, siyah olmuştur.

Urve bin Ca'd der ki, Resulullah bana: "Ya Rabbi, onu satışında bereketli eyle!" diye dua edeliden beri, hiçbir şey satın alıp kar etmemek vakı' olmadı.

Hazret-i Fatıma bir gün yanlarına gelip, açlıktan benzinin sararmış olduğunu görmekle, ellerini onun göğsüne koyup: "Ya Rabbi, ey açları doyuran! Muhammed'in kızı Fatıma'ya açlık çektirme" diye dua etti. O anda Hazret-i Fatıma'nın benzi kızarıp, ondan sonra bir daha açlık görmedi.

Aşere-i mübeşşereden Abdürrahman bin Avf'a bereket ile dua etmekle, hesabsız zengin oldu.

Sahih-i Müslim'de, Resulullah: "Herbir peygamberin kabul edilen bir duası vardır. Her peygamber duasını dünyada yaptı. Ben ise duamı, kıyamet günü ümmetime şefaat için ayırdım. İnşallah, Allah'a şirk koşmadan ölen bu duama kavuşacaktır" buyurdu.

* * *

Bir gün Medine'de Resulullah Mescide çıkıp: "Kim elbisesini açar, konuşmam bitinceye kadar toplamaz ve sonra toplarsa, benim söylediklerimi toplamış olur" buyurduklarında, Hazret-i Ebu Hüreyre, hırkasını yaydı.

Resulullah söyleyecekleri sözü bitirdikte: "Hadi onu topla" buyurdu.

O da hırkasını topladı, göğsüne getirip sarıldı. Bundan sonra her duyduğu sözü, hiç unutmaz oldu.

Hatta ondan rivayet olunur ki, Resulullahdan beş kab dolusu ilim ezberledim. İkisini çıkardım. Eğer üçünü çıkarsaydım, yanlış anlayıp halk beni taşlardı dedi.

Bir rivayette, Resulullah'dan iki kab dolusu ilim ezberledim. Birini insanlara söyledim. Diğerini söylersem boynumu vururlar, boğazımı keserler dedi.


Kıtlıktan gözlerinin feri gitti


Peygamber efendimizin mucizelerinin bir çeşiti de beddualarıdır. Hepsi kabul edilmiştir. Bu da müstahak olanlar hakkında beşeri zaruret sebebiyle pek çok olmuştur:

Hicretten önce Mekke'de Resulullah arab kabilelerini davet edip, imana gelmedikleri gibi, Müslümanlara da çok sıkıntı verdikleri için: "Ey Allah'ım, muzır olanlara yardımını kıs, onlara Yusuf kıtlığı ver" diye beddua ettikte, Mekke etrafında nice zaman Yusuf kıtlığı gibi büyük kıtlık olup, nice kimseler leş yedi. Çoklarının açlıktan gözlerinin feri gitti.

Uteybe bin Ebu Leheb, Resulullah'ın, önceden damadı idi. Peygamber olduğunda, Uteybe, babası gibi müşrik olup, Resulullah'ın kızını boşadı. Sıknıtı çektiğinden, Resulullah: "Ya Rabbi! Ona köpeklerinden bir köpeği musallat eyle!" diye beddua etti.

Uteybe, Şam yolunda bir gece bütün yolcular arasında, büyük bir korkuyla ve tedbirle yatarken, bir arslan gelip, insanları birer birer kokladı, bıraktı. Yükler arasında Uteybe'yi bulup, kapıp parçaladı.

Acem padişahı Hüsrev'i imana davet için mektub gönderdi. O alçak, mektubu yırttı. Resulullah işittikte: "Ya Rabbi! Mektubumu parçaladığı gibi, mülkünü parçala!" buyurdu. Gerçekten Hüsrev'i, oğlu Şirveyh, Resulullahın sağlığında hançerle parçalayıp, Hazret-i Ömer zamanında Acem ülkesini Müslümanlar feth ve zabt ettiler. Hüsrev'in nesli de yok oldu.

Hicretin dördüncü yılında, Beni Nadir Gazvesi'nde, Resulullah Yahudilerin kaleleri altına varıp, konuşurken, yukarıdan birisi öldürmek kasdiyle bir büyük değirmen taşı atacakken, Hakk'ın kudreti ile eli tutulup atamadı. Cebrail aleyhisselam, Resulullah'a haber verdi.

Hicretin dokuzuncu yılında imana gelip, elçiler gönderen arab kabilelerinden Amir ile Erbed adlı iki müşrik, Resulullaha zarar vermek üzere sözleşip geldiler. Amir karşıya geçip konuşurken, Ferbed arkalarına geçip, kılıcını kınından bir karış kadar çıkarınca, eli tutuldu kaldı.

Amir karşıdan, ne durursun diye işaret edince, Resulullah dönüp baktı ve: "Allah'ım, bu ikisini dilediğin şekilde öldür" buyurdu. İkisi gittiklerinde, Amir, Erbed'e niçin sözünde durmadın deyince, nasıl durabilirdim ki, Muhammed'e her kasd ettiğimde, seni onunla benim aramda gördüm dedi.

Sonra yaz günü olup, havada hiç bulut yokken, aniden Cenab-ı Hak'ın emriyle Erbed'in üstüne yıldırım indi. Bindiği deveyi ve kendini yakıp helak etti. Amir kaçtı.

Yolda giderken, ey ölüm meleği, gel seninle cenk edelim deyip, atını oynattıkta, bir melek kanadıyla vurup, yıkılıverdi, ertesi gün, daha at üzerinde iken helak oldu. "Allah yıldırımlar gönderip, onunla dilediğini çarpar. Böyle iken o kafirler, hadlerini bilmezler de, Allah hakkında mücadele ederler. Halbuki Allah'ın karşılık darbesi pek şiddetlidir" ayeti bu olaylara işarettir demişlerdir.


Alay edenler cezalarını buldu


Resulullahın Peygamberliğinin ilk zamanlarında Mekke'de Resulullaha, Kureyş müşriklerinden Velid bin Mugire, As bin Vail, Haris bin Kays, Esved bin Yagus, Esved bin Muttalib, eziyet ve alay hususunda diğerlerinden ileride olduklarından, Hakk'ın emriyle Cebrail aleyhisselam: "Muhakkak biz seninle alay eden o müstehzirlere kafiyiz (onları helak ederiz.) Onlar, o kimselerdir ki, Allah ile beraber başka ilah tanırlar. Onlar yakında (başlarına gelecek akıbeti) bileceklerdir" ayetlerini getirdi.

Cebrail aleyhiselam, bunların zararlarını, kötülüklerini senden def etmek ile emir olundum, buyurup; Velid'in ayağına, ikincinin topuğuna, üçüncünün burnuna, dördüncünün başına, beşincinin gözlerine işaret etti.
Allah'ın kudeti ile Velid'in ayağına bir ok dolaştı. Kibirinden eğilip atmağa utandı. Ayağına battı, siyatik oldu. As'ın topuğuna diken battı, tulum gibi şişti. Haris'in burnundan kanlar, irinler aktı.

Birinci Esved bir ağaç altında sağ salim otururken, birden başını devamlı ağaca vurdu. İkinci Esved kör oldu ve hepsi de helak oldular. As'la Mugire'nin herbiri, "Beni, Muhammed'in ilahı öldürdü" diye feryad ede ede can verdikleri kitaplarda yazılıdır.

* * *

Asma binti Mervan, Beni Ümeyye bin Zeydden idi. Resulullaha devamlı sıkıntı verir, zulmeder ve her yerde Müslümanların aleyhinde konuşurdu. Resulullah efendimiz Bedir savaşına gittiği sırada o mel'un İslâmiyeti kötüleyen şiirler söylemişti. Ümeyr bin Adi el-Hutami, ama olması sebebi ile savaşa gidemeyip, Medinede kalmışdı. Onun bu şiirlerini işitti. "Resulullah Medineye dönünce Asma binti Mervanı öldüreceğim" diye Allah için ahd etti. Resulullah Medineye döndükten sonra Umeyr, bir gece yarısı Asma binti Mervanın evine gidip, içeri girdi. Öldürüp çıktı.

Sabah namazını Resulullah ile kıldı. Resulullah ona bakıp: "Ey Ümeyr! Ahdini yerine getirdin mi? buyurdu. "Evet ya Resulallah" dedi. Resulullah mubarek yüzünü Eshab-ı kiramdan tarafa çevirdi ve "Allahü teâlânın ve Resulünün gaibden yardımına çalışan bir kimse görmek isterseniz, Ümeyr bin Adiye bakınız" buyurdu.

Hazret-i Ömer "Gecesini ibadetle geçiren bu ama mı?" dedi. Resulullah "Ama deme ki o görür" buyurdu.

* * *

Kabbas bin Eşyan el-Kenani şöyle anlatmıştır:

Bedir savaşında müşrikler tarafında idim. Bizim askerlerimizin herbirinin nereye baksam kaçıştıklarını görünce, içimden,savaşdan ancak kadınlar kaçar dedim. Fakat ben de kaçıp Mekkeye döndüm.

Bir müddet sonra gönlüme İslâmiyetin merakı düştü. Medineye varınca, Resulullahın nerede olduğunu sordum. İşte mescidin gölgesinde eshabı ile oturuyor diyerek gösterdiler. Yaklaşıp selam verdim ve eshabı arasında Onu bildim.

Bana, "Ey Kabbas! Sen Bedir savaşında ben böyle bir iş görmedim. Savaştan ancak kadınlar kaçar diyen kimse değilmisin?" buyurdu.

Bunun üzerine ben şehadet getirip Müslüman oldum.


O Cehennem ehlindendir


Eshab-ı kiram arasında Kazman adında bir kimse vardı. Eshab-ı kiram Uhud savaşına gidince o Medinede kalıp savaşa katılmamışdı. Kadınlar senin bizden farkın yok deyince utanarak, gidip savaşa katıldı.

Müşriklerle şiddetle ve çok gayret göstererek savaşıyordu. Onun bu halini Resulullaha haber verdiler. "O Cehennem ehlindendir," buyurdu. Eshab-ı kiram hayret ettiler. Kazman kendi kendine kaçmaktan ölmek yeğdir diyordu.

O kadar savaşdı ki müşriklerden yedi kişi öldürdü. Kendisi de bir çok yerinden yaralandı. Eshab-ı kiramdan bazıları onu savaş sırasında yaralı halde görüp, "Şehidlik sana afiyet olsun ey Kazman!" dediler.

Bunun üzerine Kazman şöyle dedi: "Yemin ederim ki ben din için savaşmıyorum. Kureyşin bize galib gelerek hurma bahçelerimizi harab etmelerinden korkduğum için savaşıyorum" dedi!

Yaraları ona o kadar acı veriyordu ki, kılıcını göğsüne dayayıp kendini öldürdü. Resulullah, Kazmanın gerçek halini açıklayıp, "Şehadet ederim ki, ben Allahü teâlânın Resulüyüm" buyurdu. Bundan sonra Eshab-ı kirama dönüp "Allahü teâlâ bu dini facir kimselerle de elbette kuvvetlendirir" buyurdu.

* * *

Uhud savaşında İslâm ordusunun zor anlar yaşadığı sırada müşriklerden Übeyy bin Halef bir ata binmiş, Resulullaha doğru sürüyordu, "Bugün eğer sen sağ kalırsan, ben sağ kalmayayım" diye hücum ediyordu.

Süheyl bin Hanifin elinde kırık bir mızrak vardı. Resulullah kırık mızrağı alıp, onunla Übeyy bin Halefin koltuğunun altından vurdu. O anda Übeyy bin Halef atını geri çevirip kaçtı. Kavminin arasına varınca, sığır gibi böğürüyordu!

Ebu Süfyan "Bir diken yarası kadar küçük bir yaradan dolayı böyle ne bağırıyorsun" dedi. Übeyy bin Halef, "Bana mızrağı kim vurdu biliyormusun! Muhammed vurdu" dedi.

Birgün bana Mekkede senin benim elimde helak olman yakındır demişti. Anladım ki Onun bu darbesiyle öleceğim. Ben bu yaradan kurtulamam. Benim bu yaradan çektiğim acıyı bütün Hicaz halkına paylaşdırsalar hepsi ölür, dedi. Sonra nara vurup, feryad ederek canı Cehenneme gitti.

Yehudi alimlerinden Mahyerik adında meşhur bir kimse vardı. Malı, mülkü, hurmalıkları son derece çok olup, hesaba gelmezdi. Fakat kendi dinlerine sevgisi, ayinlerine alışkanlığı ve kavmine bağlılığı ve ayıplamalarından çekinmesi sebebiyle Müslüman olmaktan mahrum kalmıştı.

Uhud savaşanın yapıldığı gün pazar günü idi. Mahyerik yehudilere, bilesiniz ki bugün Muhammede yardım etmek sizin üzerinize vaciptir, dedi.
Onlar bu gün pazar günüdür deyince, Mahyerik ,artık pazar gününün hükmü kaldırıldı, dedi. Sonra kendisi hemen silahını kuşanıp, Resulullahın yanına gidip, savaşa katıldı.

Kavmine şöyle vasıyyet etmişti: " Eğer bugün beni öldürürlerse, bilmiş olunuz ki bütün malım Muhammedindir." Sonunda Mahyerik öldürüldü. Resulullah efendimiz, "Yahudilerin en hayrlısı Mahyerikdır" buyurdu. Bütün malını alıp Medinede sadaka olarak dağıttılar.


Hepsi teker teker helak oldu


Müşrikler, Mekkede Habib bin Adiyi i'dam ederek şehid edecekleri sırada, Habib bin Adi onlara beddua etti. Habib bin Adinin dar ağacına asılarak şehid edildiğini seyredip görenler, aradan bir sene geçmeden, çok azı dışında, her birinin başına bir bela gelerek helak oldular.

Emir-ül mü'minin Ömer Sa'id bin Amire Humusda bir vazife vermişti. Sa'id bin Amir zaman zaman kendinden geçer, çevresinden habersiz kaldı. Emir-ül mü'minin Ömer onun böyle kendinden geçmesinin sebebini sordu. Şöyle cevab verdi: "Habibi darağacına bağlayıp şehid edecekleri sırada orada idim. Her ne zaman o hadiseyi hatırlasam böyle kendimden geçerim" dedi.

Habib bin Adinin i'damı şöyle vuku' bulmuştu: Onu bir darağacına bağladıklarında şöyle dedi: Ya Rabbi! Resulün her neyi teblig edip bildirmişse biz Ona iman etdik. Şu anda burada benim selamımı Resulüne iletecek bir kimse yok ki, söylesin dedi.

Üsame şöyle anlatmışdır: O gün Mekkede Habibin şehid edileceği sırada, biz Medinede birkaç kişi Resulullahın huzurunda idik. Resulullah Eshabı arasında oturuyordu. Üzerinde vahy gelince görülen hal görüldü. Mubarek başını kaldırıp Ve aleyhisselam ve rahmetullah, dedi.

Sonra mubarek gözlerinden gözyaşları aktı. "Kardeşim Cebrail aleyhisselam Allahü Sübhanehü ve teâlâ tarafından bana, Habibin selamını getirdi" buyurdu.

Habibin darağacına asılarak şehid edildiği haberini alınca da, "Habibi o darağacından indiren kimsenin kıyamet gününde mükafatı Cennettir" buyurdu.

Zübeyr bin Avvam ve Mikdad bin Esved bu iş için hazırlanıp yola çıktılar. Geceleri yol alıyorlar, gündüzleri de gizleniyorlardı. Böylece Mekkeye ulaştılar. Bir gece o darağacının bulunduğu yere gittiler.

Bir kişiyi bekçi olarak koymuşlardı. Bekçilerin hepsi uyumuştu. Habibi yavaşca darağacından yeri indirdiler. Baktılar ki eli yarasının üzerinde idi. O yarasından devamlı taze kan akıyordu. Kanı misk gibi kokuyordu.
Şehid edildikten sonra, aradan kırk gün geçmesine rağmen vücudu hiç bozulmamış, taptaze duruyordu. Zübeyr bin Avvam Onun cesedini atının arkasına aldı ve oradan ayrıldılar. Fakat müşrikler haberdar oldular. Peşlerine yetmiş kişi düşüp ta'kibe başladılar. Zübeyr bin Avvam ve Mikdad bin Esved" müşrikler yaklaşınca Habibi yere koydular. O anda yer yarılıp Habibin cesedini yuttu. Bu sebeble ona "yerin yuttuğu şehid" diye lakab verilmişdir.

Haris bin Samma şöyle anlatmıştır: Uhud savaşında Resulullah efendimiz Uhud dağında idi. Bana "Abdürrahman bin Avfı gördün mü?" buyurdu. "Gördüm ya Resulallah, dağdan aşağı indi. Müşriklerden bir gurub etrafını sardı. Ona yardım etmek istedim, sizi görünce yanınıza geldim" dedim.

Resulullah , "Ona melekler yardım ediyor ve müşriklerle savaşıyorlar" buyurdu. Bunları işitince geri dönüp, Abdürrahman bin Avfın yanına gittim. Baktım ki, müşriklerden yedi kişinin ölüsü yanında duruyordu. "Daima muzaffer olasın. Bunları sen mi öldürdün? dedim.

"Şu ikisini ben öldürdüm. Diğerlerini biri öldürdü. Fakat ben o kimseyi hiç tanımam" dedi. O bunları söyleyince Haris bin Samma, kendi kendine, "Doğru söyledin ya Resulallah" dedi.

"Gidin sahibinize söyleyin!"

Kisra, Resulullahın da'vet mektubunu yırttıkdan sonra, Yemendeki valisi Bazana bir mektub yazıp, "O tarafda bir şahsın peygamberlik da'vasında bulunduğunu haber aldık. Derhal iki alim gönderip, onun halini araştırsınlar. Mümkinse yakalattırıp bana ulaştır !"diye emir verdi.

O da, iki kişi gönderdi. Medineye varıp, Resulullahın huzuruna çıktılar " Melik Kisra, Bazana mektub yazmış seni huzuruna çağırıyor" dediler.
Resulullah tebessüm etti:" Oturun" dedi. İkisi de diz çöküp oturdular. Resulullah onları Müslüman olmağa da'vet etti.

O iki kişi, "Ya Muhammed Melik Kisranın emrine uy. Eğer kendi isteğinle gidersen senin için Melike bir mektub yazar da sana faideli olur. Eğer gitmezsen Kisranın nasıl bir kimse olduğunu biliyorsun. Seni ve kavmini helak ve mülkünü harab eder" dediler.

O iki kişi her ne kadar bunları söyledilerse de, Resulullahın huzurunda bulunmanın heybetinden vücudlarını bir titreme almışdı. Dışarı çıkınca birbirlerine, "Eğer huzurunda bizi biraz daha alıkoysaydı, az kaldı helak olacaktık" dediler.

Sonra o iki kişi Bazanın mektubuna cevap istediler. Resulullah onlara, "Bugün gidin, yarın gelin" dedi. Ertesi gün huzuruna geldiler. Resulullah onlara şöyle dedi:

"Gidin sahibinize söyleyin. Rabbim bana bildirdi ki, sizin Melikiniz Kisrayı dün gece oğlu öldürdü! Yyeni Mmelikiniz eğer iman edip, İslâmı kabul ederse halen elinde bulunan mülkü yine ona bırakayım. Yakında benim dinim her tarafda duyulur ve yayılır. Müslümanlar Kisranın memleketine hakim olurlar!"

Kisranın öldürüldüğü haberi gelince, Bazan bütün ailesini ve akrabasını ve kavminden iman edenleri toplayıp, Resulullahın huzuruna geldiler ve huzurunda iman etmekle şereflendiler ve İslâm ni'metine kavuştular.


Rahata kavuştular


Tebükde Beni Sa'd kabilesinden birkaç kişi Resulullahın huzuruna geldiler. "Ya Resulallah! Kabilemizin bir kuyusu var, suyu gayet azdır, kabilemize yetmiyor. O kuyunun suyunun fazlalaşması için Allahü teâlâya dua etmenizi istemeye geldik. Böylece refahımız artsın. Düşmanlarımıza muhtac olmaktan kurtulalım" dediler.

Resulullah, "Bir kaç dane küçük taş getiriniz," buyurdular. Üç dane çakıl taşı getirdiler ve mubarek eline verdiler. Resulullah o taşlara mubarek elini sürdü ve getiren kimseye geri verdi. " Bu taşları Allahü teâlânın ismini söyleyerek birer birer o kuyuya atınız, " buyurdu.

Buyurduğu gibi yaptılar. O kuyunun suyu hemen son derece çoğaldı, hem de tatlandı. Böylece rahata kavuşdular ve düşmanlarına karşı da galip geldiler.

* * *

Irbaz bin Sariye şöyle anlatmıştır:

Resulullah, Tebükde Ümmü Selemenin çadırında iken, iki kişinin ve benim karnımız acıktı. Resulullah bizim için yiyecek istedi, fakat bulunamadı.

Bilal-i Habeşiye,"Bunlar için yiyecek bul!", buyurdu. O da vallahi bütün dağarcıkları, torbaları silkeledim, içlerinde hiç birşey kalmamış, dedi. "Tekrar silkele, belki birşeyler kalmışdır, " buyurdu.

Bilal-i Habeşi torbaları birer birer silkeledi. Yedi dane hurma çıktı. Resulullah mubarek elini o hurmaların üzerine koydu ve "Besmele ile yiyiniz" buyurdu.

Ben ellidört dane yidim. Çekirdekleri elimde toplamıştım. Arkadaşlarım da benim kadar yidiler. Sonunda yedi hurma önümüzde duruyordu. Resulullah Bilal-i Habeşiye, "Bu hurmaları sakla, bunları yiyen muhakkak doyar," buyurdu.

Sonra başka bir gün on fakir Resulullahın huzuruna geldi. O yedi hurmayı Bilal-i Habeşiden istedi. Mubarek elini o yedi hurma üzerine koydu ve Bismillah diyerek yiyiniz buyurdu.

Hepsi doydu ve yedi hurma önlerinde duruyordu. Bundan sonra Resulullah: "Rabbimden haya etmeseydim, Medineye kadar orduyu bu hurma ile doyururdum." buyurdu. Sonra o hurmaları küçük bir çocuğa verdi.

* * *

Resulullah Tebük seferinden döndükten sonra, Medineye çevrede bulunan meliklerden ve kabile reislerinden elçiler geldiler. Elçi gönderen kabilelerden biri de Beni Mürre kabilesi idi. Onüç kişiyi elçi olarak gönderdiler.

Bunlar kabilelerinin Müslüman olduğunu bildirdiler. Memleketlerinde hiç yağmur yağmadığını, otların bitmediğini ve şiddetli bir kıtlık çektiklerini söylediler.

Bu sıkıntıdan kurtulmak için Resulullahdan dua istediler. "Ya Rabbi onları yağmur ile suya doyur" diye dua etti. Beni Mürre kabilesinin elçileri memleketlerine dönünce kavmlerinin temamen rahatladığını gördüler. Çünki, Resulullahın onlara dua ettiği gün orada bol yağmur yağmıştı.


Ya Rabbi, şerrinden koru


Hicretin onuncu senesinde Beni Amir kabilesinden bir hey'et Medineye gelip Müslüman olduklarını bildirdiler. İslâmiyetin hükümlerini öğrendiler. Onların arasında bulunan Erbede bin Kays ve Amir bin Tufeyl adlı meşhur kimseler Müslüman olmadılar.

Amir bin Tufeyle kavmindekiler "Müslüman ol dediler. Amir, "Bütün arablar bana tabi oluncaya kadar muharebeye yemin ettim. Şimdi nasıl olur da, Kureyşli bir gence tabi olabilirim" dedi.

Sonra arkadaşı Erbede bin Kays'a, "Ben Muhammedin yüzünü kendimden tarafa çevirip konuşarak Onu meşgul edeyim. Sen de arkadan kılıç ile Onu öldür" dedi! Sonra Amir bin Tufeyl, Resulullahın huzuruna geldi ve benim için bir haraç ta'yin et ve beni kendi halime bırak dedi.

Resulullah "Madem ki iman etmiyorsun, öyle olacak, " dedi. Güya konuşarak, Resulullahı oyalıyor ve Erbede bin Kaysa bakıyordu. Fakat o hiç birşey yapamıyordu. Konuşma uzadı.

Amir, Resulullaha memleketini süvari ve yaya askerle dolduracağım, dedi. Resulullah, "Ya Rabbi beni Amirin şerrinden koru" diye dua etdi.

Allahü teâlâ ona bir ta'un hastalığı vererek helak etti. Erbede bin Kays ise, ben arkadan Muhammede kasd ettiğim sırada, Amiri aramızda görürdüm. Kılıcımı vuramazdım, demişdir. Allahü teâlâ, Erbedeyi de bir yıldırımla helak etti.

* * *

Adi bin Hatem Medineye gelmişti. Resulullah, ona, "Müslüman ol, selamet bul, " buyurdu. Adi bin Hatem benim dinim vardır deyince, " Ben senin dinini senden daha iyi bilirim, sen nasara ve dabieyn dinini seçmiştin" buyurdu.

Evet deyince, "Sen kavmin arasında ganimet malının dörtte birini alıyorsun. Halbuki bu sizin dininizde caiz değildir, " buyurdu.

Adi bin Hatem demişdir ki, bunları işitince, kalbimde İslâm dinine karşı olan kötü düşünceler kalmadı. Resulullah, sözlerine devam ederek ona şöyle buyurdu: "Sen Müslümanları fakir görüyorsun ve bu sebeble Müslüman olmuyorsun. Bir gün gelecek onların malları o kadar çoğalacak ki, sadaka verecek fakir bulamaycaklardır. Şayet sen Müslümanların düşmanları çok diye Müslüman olmuyorsan, çok kısa zamanda bir kadın Hireden tek başına Mekkeye gelip, Ka'beyi tavaf edecek ve Allahü teâlâdan başka hiç kimseden korkusu olmayacak. Eğer melikler ve sultanlar Müslüman değildir diye Müslüman olmuyorsan, kısa zaman sonra Kisra bin Hürmüzün memleketini, hazinelerini Müslümanlar fethedecekdir."

Adi bin Hatem diyor ki, Kisra bin Hürmüzün memleketini mi diye hayretle sordum, evet buyurdu. Ben hemen iman ettim. Vallahi Hireden bir kadının tek başına Ka'beye gidip, tavaf ettiğine şahit oldum. Kisranın memleketi de Müslümanların eline geçti. Onun memleketini feth edenler arasında ben de vardım. Müslümanların sadaka verecek kimse bulamayacak kadar zengin olması da muhakkakdır.

Gençekten de İslâm tarihide zekat verecek kimsenin bulunduğu çok zamanlar olmuştur. En meşhuru, ikinci Ömer denilen, Ömer bin Abdülaziz devridir.


Vah sana ey Sa'lebe



Sa'lebe bin Hatıb, Resulullahın huzuruna gelip, "Ya Resulallah, malımın çok olması için bana dua buyur" dedi.

Bunun üzerine Resulullah efendimiz, "Vah sana ey Sa'lebe, şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamayacağın çok maldan iyidir" buyurdu.
Sa'lebe tekrar, ya Resulallah, dua et Allahü teâlâ bana çok mal versin, dedi.

Resulullah efendimiz buyurdu ki: "Vah sana ey Sa'lebe, benim gibi olmayı istemez misin! Eğer şu dağlar altın olmasını ve benim yanımda hareket etmelerini dileseydim, olurdu!"

Sa'lebe tekrar, ya Resulallah dua eyle ki, Allahü teâlâ bana çok mal versin. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah hakkı için, malım üzerine düşen her hakkı eda edip, yerine getireyim, dedi.

Resulullah efendimiz tekrar, "Ey Sa'lebe şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan iyidir" buyurdu.

Fakat, Sa'lebe ısrar edip yine, ya Resulallah, dua et de Allahü teâlâ bana çok mal versin, dedi. Bunun üzerine Resulullah "Allahım Sa'lebeyi çok mal ile rızklandır" diye dua etti.

Sa'lebe bir mikdar koyun satın aldı. Allahü teâlâ bu koyunlara öyle bereket verdi ki, koyunlar çoğalıp, Medineye sığmaz oldu. Koyunlarını alıp Medinenin dışına çıktı. Gündüz mescide namaza gelir, gece gelmezdi.

Koyunları zamanla daha çok arttı. Çok uzaklara gitti. Artık Resulullahın mescidine Cum'adan Cum'aya gelirdi. Koyunları daha da artınca öyle uzağa gitti ki, asla mescide ve cemaate gelemez oldu. Resulullah epey zamandan beri Sa'lebeyi göremeyince halini sordu. Halini anlattılar.

Bunun üzerine, "Vay Sa'lebe bin Hatıba" buyurdu.

Bir müddet sonra Allahü teâlâ zenginlere zekat vermeği farz kıldı. Resulullah efendimiz zenginlerin zekatını toplamak üzere iki kişi vazifelendirdi. "Sa'lebeye ve Beni Süleym kabilesinden zengin bir kimse var, ona uğrayınız" buyurdu.

O iki kimse Sa'lebenin yanına gidip zekatını istediler. Sa'lebe elinizdeki mektubu göreyim, dedi. Mektubu gösterdiler. Sa'lebe bu istediğiniz haracdan başka birşey değildir. Hele siz gidin başkalarından bir toplayın bakalım, dedi.

O iki kimse Sa'lebenin yanından ayrılıp, başka yere gittiler. Süleym kabilesine mensub olan zengin kimse onların kendisine zekat almak için geldiklerini haber alınca, onları karşıladı.

Develerimin en iyilerini zekat için alınız, dedi. O iki sahabi sana farz olan zekat bunlardan azdır, dediler. O kimse ise bu iyi develeri alınız. Allahü teâlânın rızasını malımın en iyisiyle kazanayım, dedi.

Sonra o iki sahabi tekrar Sa'lebenin yanına geldiler. Sa'lebe tekrar mektubları gösterin, dedi. Mektubu gösterdiler. Sa'lebe "Bu haractır, siz gidin ben bir düşüneyim" dedi!

Resulullahın emrini dinlemeyip zekatını vermeyen Sa'lebe'nin yanından üzüntü içinde ayrılan iki sahabi Medineye dönüp Resulullahın huzuruna çıktılar. Henüz onlar sözü başlamadan, Resulullah: "Vay Sa'lebe bin Hatıba" dedi.

Süleym kabilesinden olan ve zekatını veren zengin kimseye ise, berekete kavuşması için dua etti.

Allahü teâlâ Sa'lebe hakkında [Tevbe suresi 75, 76.cı ayetlerinde mealen] "Onlardan kimi de Allaha şöyle kesin söz vermişti. Eğer bize lütf ve kereminden ihsan ederse, muhakkak zekatını vereceğiz, gerçekden salihlerden olacağız. Ne zaman ki Allah, kereminden isteklerini verdi, cimrilik edip yüz çevirdiler. Zaten yan çizip duruyorlardı." buyurdu.
Sa'lebenin kabilesi bunu işitince, Sa'lebeye haber verip, helak oldun. Allahü teâlâ senin hakkında ayet-i kerime gönderdi, dediler.

Sa'lebe, Resulullahın efendimizin huzuruna gelip, işte malımın zekatı kabul eyle, dedi. Resulullah, "Allahü teâlâ senin zekatını kabul etmekten beni men' etti" buyurdu. Resulullah "Sen kendi kendine ettin! Sana söyledim, sözümü dinlemedin!" buyurdu ve onun zekatını almadı.

Resulullah efendimiz vefat ettikten sonra Sa'lebe zekatını hazret-i Ebu Bekire getirdi. Ya Emir-el mü'minin! Zekatımı kabul eyle, dedi.

Hazret-i Ebu Bekir, ben Resulullahın kabul etmediğini nasıl kabul edebilirim, buyurdu.

Daha sonra hazret-i Ömere de getirdi. Fakat o da kabul etmedi. Sa'lebe, hazret-i Osmanın halifeliği sırasında vefat etti.


Resulullahın en büyük mucizesi


Resulullah efendimizin en büyük mucizesi Kur'an-ı kerimdir. Kıyamete kadar baki kalacaktır. İnsanların dilinde okunacak ve sahifelerde yazılı duracaktır. Hatta Kur'an-ı kerim bir değil binlerce mu'cizedir. Onun en kısa bir suresinde, mesela Kevser suresinde sayısız mu'cizeler vardır.

Bütün insanlar birleşseler, edebiyatçılar bir araya gelip yardımlaşsalar, bir ayet-i kerimesini söylemekten acizdirler. Kur'an-ı kerim, fesahat ve belagatta o kadar yüksektir ki, arab kabilelerinin bütün fasihleri ve beligleri onun benzerini söylemeğe güç yetiremediler. Kur'an-ı kerimin şaşırtıcı nazmı ve hayrete düşürücü üslubu arabların bütün üslub ve terkiblerinden mümtazdır.

Hiç biri ona benzemez. Arabların sözleri arasında ona benzer bir söz ne nazil olmadan önce, ne de nazil oldukdan sonra asla vaki' olmamıştır.

Resulullah bir gün Kur'an-ı kerim okuyordu. Arabların fasihlerinden olan Velid bin Mugire işitti ve rikkate geldi. Ebu Cehl onun bu halini görünce sitem etti.

Bunun üzerine Velid bin Mugire şöyle dedi: Vallahi sizden hiçbiriniz arabların sözlerini ve şiirlerini benden iyi bilmezsiniz. Muhammedin okuduğu hiç birine benzemez!

Arabların merasimlerinden birinde, arab kabileleri toplanmışlardı. Velid bin Mugire onlara Muhammed hakkında söyliyeceğiniz bir söz üzerinde birleşin. Söyledikleriniz birbirinizi yalanlamasın. Böylece arab kabilelerini Ondan soğutalım ve sakındıralım, dedi.

Bir kısmı Ona kahin diyelim dediler. Velid bin Mugire, yok vallahi o kahin değildir. Çünki, Onun sözlerinde kahinlerin sözlerindeki secie benzer bir söz yokdur, dedi. Mecnundur diyelim diye teklif ettiler.

Velid bin Mugire, o da olmaz, zira Onda hiç cünun ve vesvese yoktur. Şairdir diyelim, dediklerinde ise, ben şiirin her çeşidini gayet iyi bilirim. Onun sözleri şiire hiç benzemiyor, dedi

Sihirbaz diyelim, dediler. Velid bin Mugire, hayır sihirbaz da değildir. Çünkü onda sihirbazlar gibi üfürmek ve düğüm yapmak yoktur.

Bunun üzerine Kureyş müşrikleri bunların hiçbiri olmaz diyorsun, o halde ne diyelim, dediler. Velid bin Mugire, Muhammed karı ile koca arasını, kardeşlerin ve akrabaların arasını açan bir sihirbazdır diyelim, dedi.
Dorğluğuna kendileri bile inanmadıkları bu söz üzerinde anlaşdılar. Yol başlarına oturup, halkı bu sözle Resulullahdan soğutmağa çalışdılar. Ama nafile; güneş balçıkla sıvanamaz!

Kur'an-ı kerimin icazından biri de nazmının şamil olduğu haberlerdir. Geçmiş asırlarda ve beldelerde, geçmiş ümmetlerin vakalarını ve dinlerini bildirmesidir. Ehl-i kitabın alimleri, ömürlerini bunları araştırmak ve öğrenmek için harcamışlar ve tam olarak öğrenmemişlerdir.
Ehl-i kitab alimlerinin Resulullaha gelerek görüşüp, konuştukları ma'lumdur. Çokkere ehl-i kitab alimleri, Resulullaha süal sorarlardı ve süallerini cevablandıran ayet-i kerimeler nazil olurdu. Hepsi tasdik ederler, inkar etmeğe mecalleri kalmazdı.


Kur'anı kerimi sadece Resulullah anladı


Resulullaha gönderilen, Kur'an-ı kerimin mu'cize olması yönlerinden biri de şudur: Onu okuyan ve dinleyen, okumaktan ve dinlemekden asla usanmaz. Ne kadar çok okursa ve dinlerse, okudukca ve dinledikce muhabbeti ve tat alması artar.

Halbuki, insanların sözleri ne kadar edebi, fasih ve belig olursa olsun, birkaç defa okunup dinlendikden sonra tat alınmaz olur ve usanç ve sıkıntı vermeğe başlar.

Kur'an-ı kerimin bir mu'cize yönü de, ihtiva ettiği ilim ve manaların çok derin olmasıdır. Arab dili kaidelerine göre ve arab lisanıyla nazil olduğu halde, temamını arablar ve hiç kimse anlayamaz. Ondaki ilmleri ve ma'rifetleri, Resulullah peygamberliği bildirildikden ve Kur'an-ı kerim nazil oldukdan sonra bilmiş ve anlamıştır.

Mesela hazret- i Ömer, bir yerden geçerken, Resulullahın, Ebu Bekir-i Sıddika birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeye çekindiler.

Ertesi gün, Hz. Ömeri görünce, "Ya Ömer, Resulullah, dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim" dediler. Çünkü, daima, "Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!" buyururdu.

Hz. Ömer, "Dün Ebu Bekir, Kur'an-ı kerimden anlıyamadığı bir ayetin ma'nasını sormuş, Resulullah, ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım" dedi.

Çünkü, Ebu Bekirin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Hz. Ömer, o kadar yüksek idi ki, Resulullah, "Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmiyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu" buyurdu.

Böyle yüksek olduğu halde ve arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur'an-ı kerimin tefsirini bile anlıyamadı. Çünkü, Resulullah, herkese, derecesine göre anlatıyordu.

Ebu Bekirin derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat, bu da, hatta Cebrail dahi, Kur'an-ı kerimin ma'nasını, esrarını, Resulullaha sorardı. Resulullah efendimiz, Kur'an-ı kerimin hepsinin tefsirini Eshabına bildirdi.

Bunun için, Kur'an-ı kerimin hakiki manasını anlamak, öğrenmek istiyen bir kimse, din alimlerinin kelam ve fıkıh ve ahlak kitablarını okumalıdır. Bu kitabların hepsi, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden alınmış ve yazılmıştır. Kur'an tercümes, meali diye yazılan kitablar, doğru mana veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikrlerine, düşüncelerine ve maksadlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebep olur.

Kur'an-ı kerimin hakikatının nihayeti yoktur. İnsan ne kadar yüksek derecelere ulaşırsa ulaşsın, Kur'an-ı kerimde bildirilen ma'rifetleri kısaca anlamaktan da acizdir. Nerede kaldı ki, tafsilatıyla anlamaya kadir olabilsin. Ondaki ilahi sırlar, ilimler ve ma'rifetler nihayetsizdir. O apaçık bir nur ve öyle sağlam bir dayanakdır ki, geçmişte ve gelecekte onu batıl kılacak yoktur.