HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Hilye-i Saadet


Hilye-i saadet


Peygamber efendimizin görünüşünün anlatılmasına Hilye-i seadet denir.İslâm alimleri, Muhammed aleyhisselamın görünen bütün uzuvlarını, şeklini, sıfatlarını, güzel huylarını ve bütün inceliklerine varıncaya kadar hayatının tamamını açık bir şekilde senet ve vesikaları ile yazmışlardır.

Bu bilgiler, bizzat Peygamber efendimizin kendi beyanları olan hadis-i şeriflerinden ve Eshabının bildirdiği haberlerden toplanmıştır. Bunları ihtiva eden eserlere, siyer kitapları denmektedir.

Binlerce siyer kitabı arasında, Peygamber efendimizin hilye-i seadetini bildiren en meşhur kitapları; İmam-ı Tirmizi'nin "Eş-Şemail-ür-Resul"ü ve Kadı ıyad'ın "Şifa-i şerif"i ile İmam-ı Beyheki'nin ve Ebu Nuaym İsfehani'nin "Delail-ün-Nübüvve"leri, bir de İmam-ı Kastalani hazretlerinin "Mevahib-i Ledünniyye" adlı eseridir. Hadis-i şeriflerden ve Eshab-ı kiramın bildirdiği haberlerde, sevgili Peygamberimizin hilye-i seadeti şöyle bildirilmektedir:

Fahr-i kainatın mübarek yüzü ile bütün aza-i şerifesi ve mübarek sesi, bütün insanların yüzlerinden ve azalarından ve seslerinden güzel idi. Mübarek yüzü bir mikdar yuvarlak idi ve neş'eli olduğu zamanda ay gibi nurlanırdı.

Sevindiği, mübarek alnından belli olurdu. Resulullah efendimiz gündüz nasıl görürse, gece de öyle görürdü. Önünde olanları gördüğü gibi, arkasında olanları da görürdü. Yana ve geriye bakacağı zaman, bütün bedeni ile dönüp bakardı.

Mübarek gözleri büyük ve kirpikleri uzun idi. Mübarek gözlerinde bir mikdar kırmızılık vardı ve gözlerinin karası gayet siyah olup, geceleri sürme çekerdi. Fahr-i alemin alnı açık idi. Mübarek kaşları ince olup, kaşları arası açık idi. İki kaşı arasındaki damar, hiddetlenince kabarırdı. Mübarek burnu gayet güzel olup, orta yeri bir miktar yüksek idi.

Mübarek başı büyük idi. Mübarek ağzı küçük değildi. Mübarek dişleri beyaz olup, öndekiler seyrek idi. Söz söyleyince, sanki dişleri arasından nur çıkardı. Allahü teâlânın kulları arasında O'ndan daha fasih ve daha tatlı sözlü kimse görülmedi. Mübarek sözleri gayet kolay anlaşılır, gönülleri alır ve ruhları cezb ederdi. Söz söylediği zaman, kelimeler inci gibi dizilirdi.. Bazan iyi anlaşılması için, üçkere tekrar ederdi. Cennet'te Muhammed aleyhisselam gibi konuşulacaktır.

Fahr-i alem efendimiz, güler yüzlü idi. Tebessüm edekek güler ve mübarek ön dişleri görünürdü. Gülünce, nuru duvarlar üzerine aks ederdi. Ağlaması da, gülmesi gibi hafif idi. Kahkaha ile gülmez, yüksek sesle de ağalamazdı. Ama üzülünce, mübarek gözlerinden yaş akardı. Ümmetinin günahlarını düşününce, Allahü teâlânın korkusundan ve Kur'an-ı kerimi işitince ve bazan da namaz kılarken ağlardı.


Gayet güzel ve sevimliydi


Resulullah efendimiz, Arap olup ten rengi kırmızı ile karışık beyaz benizli olup, gayet güzel, nurlu ve sevimli idi.

Arab, lügatda güzel demektir. Mesela, lisan-ı Arab, güzel dil demektir. Istılah manası ise, yani coğrafyada Arab demek, Arabistan isimli yarımadada doğup büyüyen, oranın iklimi, havası, suyu ve gıdası ile yetişen ve onların kanından olan kimse demektir. Anadolu'daki kandan gelenlere Türk, Bulgaristan'da doğup büyüyenlere Bulgar, Almanya'dakilere Alman dedikleri gibi, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem de, Arabistan yarımadasında doğduğu için Arab'dır.

Arablar beyaz, buğday benizli olur. Bilhassa Peygamberimizin sülalesi beyaz ve çok güzel idi. Zaten dedeleri İbrahim aleyhisselam, beyaz olup, Basra şehri ahalisinden Taruh isminde beyaz bir Müslümanın oğlu idi. Kafir olan Azer, İbrahim aleyhisselamın babası değil, amcası ve üvey babası idi.

Sevgili Peygamberimizin babası Abdullah'ın güzelliği, Mısır'a kadar yayılmıştı ve alnındaki nurdan dolayı, iki yüze yakın kız, evlenmek için Mekke'ye gelmişti. Fakat, Muhammed aleyhisselamın nuru, Amine'ye nasib oldu.

Amcası Abbas ile Abbas'ın oğlu Abdullah da beyaz idi. Peygamberimizin kıyamete kadar evladı da güzel ve beyazdır.

Resulullah'ın Eshabı'da beyaz ve güzel idi. Hz.Osman, beyaz sarışın idi. Resulullah efendimizin, Rum imparatoru Herakliüs hükümetine gönderdii sefiri Hz. Dıhye-i Kelbi çok güzel olup, sokaklarda yürürken, yüzünü görmek için Rum kızları sokaklara çıkardı. Cebrail aleyhisselam çok defa, Dıhye anh şeklinde gelirdi.

Mısır, Şam, Afrika, Sicilya ve İspanya yerlileri Arab değildir. Arablar, İslâmiyet'i dünyaya yaypmak için Arabistan yarımadasından çıkarak buralara geldiklerinden, bugün buralarda da mevcuttur. Nitekim Anadolu'da, Hindistan'da ve başka memlekeketlerde de mevcuttur. Fakat, bugün bu memleketlerin hiç birinin ahalisini Arab diye isimlendirmek doğru olmaz.

Mısır halkı esmerdir. Habeşistan halkı siyahtır. Bunlara Habeş denir. Zengibar ahalisine Zenci denir. Bunlar da siyahtır. Anadolu'ya misafir gelen siyah fellahlar, habeşler, zenciler, hürmet ve ikram olunmak için, kendilerini, Arab diye tanıtmıştır.

Anadolu'nun saf Müslümanları da sözlerine inanıp bunları sevmişlerdir. Çünkü bu sevgide siyah, beyaz ayırımı yoktur. İnsanın siyah olması, imanın şerefini azaltmaz. Bilal-i Habeşi hazretleri ve Resulullah'ın çok sevdiği Hz.Üsame siyah idiler. Allahü teâlâ insanın rengine değil, imanının kuvvetine ve takvasına kıymet vermektedir. Bazı art niyetliler bir yandan, siyah insanları aşağı ve iğrenç olarak tanıttılar. Kara kedileri, köpekleri, "Arab, Arab" diye çağırarak, siyah resim ve karikatürlere Arab diyerek, gençliğe, Arab'ı siyah olarak tanıttılar


Miskten güzel kokardı


Resul-i ekrem efendimiz, çok uzun boylu olmadığı gibi, kısa da değildi. Yanına uzun bir kimse gelse, ondan uzun görünürdü. Oturduğu zaman, mübarek omuzu, oturanların hepsinden yukarı olurdu.

Fahr-i alem efendimizin, mübarek parmakları iri ve mübarek kolları etli idi. Mübarek avuçlarının içi genişi idi. Bütün vücudunun kokusu, miskten güzel idi. Mübarek bedeni, hem yumuşak, hem de kuvvetli idi.

Enes bin Malik hazretleri diyor ki: "Resulullah'a on sene hizmet ettim. Mübarek elleri ipekten yumuşak idi. Mübarek teni miskten ve çiçekten daha güzel kokuyordu. Mübarek kolları, ayakları ve parmakları uzun idi. Mübarek ayaklarının parmakları iri, altı da çok yüksek olmayıp yumuşak idi.

Mübarek saçları ve sakallarınını kılı çok kıvırcık ve çok düz değil, yaratılışda ondüle idi. Mübarek saçları uzundu. Önceleri kakül bırakırdı, sonradan ikiye ayırır oldu. Mübarek saçlarını bazan uzatır, bazan da keser, kısaltırdı, saç ve sakalını boyamazdı.

Vefat ettiği zaman, saç ve sakalaındaki ak kılların sayısı yirmiden az idi. Mübarek bıyığını kırkardı. Bıyıklarının uzunuğu ve şekli, mübarek kaşları kadar idi. Emrinde hususi berberleri vardı. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, misvakını ve tarağını yanından ayırmazdı.Mübarek saçını ve sakalını tararken aynaya nazar ederdi.

Güzel huyların hepsi, sevgili Peygamberimizde toplanmıştı. Güzel huyları, vehbi yani Allahü teâlâ tarafından verilmiş olup, kesbi yani çalışarak, sonradan kazanmış değildir. Bir Müslümanın ismini söleyerek hiç bir zaman lanet etmemiş ve asla mübarek eliyle kimseyi döğmemiştir. Allah için intikam almış; kendi için, hiçbir kimseden intikam almamıştır. Akrabasına, Eshabına ve hizmetçilerine tevazü ederek, iyi müamele eylerdi. Ev içinde çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Hastaları ziyarete gider, cenazelerde bulunurdu. Eshabının işlerine yardım eder, çocuklarını kucağına alırdı. Fakat kalbi bunlarla meşgul olmazdı. Mübarek ruhu, melekler aleminde idi.

Fahri alem efendimiz, insanların en cömerdi idi. Bir şey istenip de yok dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa cevap vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsanları vardı ki, Rum imparatorları, İran şahları ve hiçbir hükümdar, O'nun kadar ihsan yapamazdı.

Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamağı severdi. Öyle bir hayat sürerdi ki, yemek ve içmek hatırına bile gelmezdi. Yemek getirin yiyelim veya falanca yemeği pişiriniz demezdi. Yemek getirilirse yer, her ne meyve verseler kabul ederdi.

Yemek sonunda su içmezdi. Suyu otururken içerdi. Başkaları ile yemek yerken, herkesten sonra el çekerdi. Herkesin hediyesini kabul ederdi. Hediye getirene karşılık olarak kat kat fazlasını verirdi.


Gölgesi yere düşmezdi


Peygamber efendimizin mübarek gözleri uyur, kalb-i şerifi uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Hiç esnemezdi. Mübarek vücud nurani olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivrisinek ve diğer böcekler mübarek kanını içmezdi.

Resulullah efendimizi ansızın gören kimseyi korku kaplardı. Kendisi yumuşak davranmasaydı, peygamberlik hallerinden, kimse yanında oturamaz, sözünü işitmeye takat getiremezdi. Halbuki kendisi, hayasından, mübarek gözleri ile kimsenin yüzüne bakmazdı.

Allahü teâlâ tarafından Resulullah olduğu bildirildikten sonra, şeytanlar göklere çıkarak haber alamaz ve kahinler söyleyemez oldular. Server-i alem efendimiz, bizim bilmediğimiz bir hayat ile şimdi hayattadır.

Cesed-i şerifi asla çürümez. Kabrinde blir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevat-ı şerifleri kendisine haber verir. Minberi ile kabr-ı şerifi arasına Radva-i mutahhera denir. Burası Cennet bahçelerindendir. Kabr-i şerifini ziyaret etmek, taatlerin en büyüğü ve ibadetlerin en kıymetlisidir.

Peygamber efendimizin güzelliğini, Eshab-ı kiramın büyükleri şöyle anlattı:

Ebu Hüreyre hazretleri; "Resulullah'dan daha güzel bir kimse görmedim, sanki güneş bütün parlaklığı ile yüzünde parlıyordu. Güldüğü zaman, dişleri duvarlara aydınlık saçardı" buyurdu.

Hazret-i Ali; "O'nu aniden gören, heybetinden korkuya kapılırdı. O'nunla sohbet edip tanıyan, hemen ısınıp severdi" buyurdu.

Cabir bin Semüre hazretleri; "Resulullah, mübarek elini yüzüme sürdü. Elinde, sanki attarların yani koku satan kmiselerin çantasından yeni çıkarılmış gibi güzel bir koku, serinlik buldum. Resulullah efendimiz, elini bir kimsenin eline müsafeha için değdirmiş olsa,y bütün gün o kimsenin elinden o güzel koku çıkmazdı" buyurdu.

Hazret-i Aişe validemiz; "Resulullah, bir çocuğun başını okşadığı zanan, diğer çocuklar arasında o çocuk, güzel kokusundan hemen belli olurdu" buyurdu.

Hz.Ebu Hüreyre; "Yürüyüşünde Resulullah'tan daha sür'atli kimseyi görmedim. Sanki yer kendisinde dürülüyordu. O'nunla yürürken, biz bütün gücümüzü sarf edip kendimizi zorluyorduk" buyurdu.

Peygamber efendimiz, fevkalade güzel konuşurdu. Sözün nereden başlatılıp nerede bitirileceğini en mükemmel bir şekilde bilirdi. Sözleri, söyleyiş bakımından berrak son derece fasih ve beliğ idi. Söz ve kelimelerinde mananın doğruluğu her zaman kendini gösterdi. İfade etme gücü, fevkalade olduğundan, konuşurken hiç yorulmaz ve külfet çekmezdi.


Sana ne oldu dalgın duruyorsun


Ulema-i rasihin denilen, peygamber efendimize varis olan yüksek İslâm alimleri, O'nu bütün güzellikleriyle görmüş ve aşık olmuşlardır. Bunların en başında Hz. Ebu Bekir-i Sıddık gelmektedir.

O, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizdeki nübüvvet nurunu görüp; üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrak ederek, aşık olmuş ve bundan öyle ileri gitmiştir ki, başka hiçbir kimse onun gibi olamamıştır.
Hazret-i Ebu Bekir, her an, her baktığı yerde Resulullah efendimizi görürdü. Bir keresinde halini; "Ya Resulallah! Nereye baksam sizi görüyorum" diye arzetmişti. Bir keresinde de; "Bütün iyiliklerimi, sizin bir sehvinize (yanılmanıza) değişirim" demişti.

Resulullah efendimizin güzelliğini en iyi görüp anlayan ve anlatanlardan biri de, müminlerin annesi hazret-i Aişe validemiz idi. Hazret-i Aişe; alime, müctehid, akıllı, zeki, edibe idi. Gayet beliğ ve fasih konuşurdu. Kur'an-ı kerimin manalarını, helal ve haramları, Arab şiirlerini ve hesap ilmini çok iyi bilirdi.

Resulullah'ı medheden şiirleri vardır. Şu iki beyti, hazret-i Aişe validemiz söylemiştir:

"Ve lev semi'ü fi Mısre evsafe haddihi;/Lema bezelu fi sevmi Yusufe min nakdi./Levima Zeliha lev reeyne cebinehu,/Le aserne bilkat'il kulubi alel eydi."

Tercümesi şöyle: "Eğer Mısır'dakiler, O'nun (Peygamber efendimizin) yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı; (güzelliği dillere destan olan) Yusuf aleyhisselama hiç para vermezlerdi. Yani bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zeliha'yı, "Yusuf aleyhisselama aşık oldu diyerek" kınayan kadınlar, Resulullah'ın nurlu alnını görselerdi, ellerinin yerine kalblerini keserlerdi de acısını duymazlardı."

Hazret-i Aişe validemiz buyuruyor ki: "Bir gün Resulullah, mübarek nalınlarının kayışlarını çıkarıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübarek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nur saçıyor, gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşa kaldım.

Bana doğru bakıp, "Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun?" buyurdu. "Ya Resulallah! Mübarek yüzünüzdeki nurların parlaklığına ve mübarek alnınızdaki ter danelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim" dedim.

Resulullah, kalkıp yanıma geldi. "Ya Aişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin!" buyurdu. Hazret-i Aişe validemizi takdir ve taltif etti.


Methetmekte aciz kaldılar


Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, mübarek bedeninde toplanan, görünen ve görünmeyen güzellikler hiçbir ferdin bedeninde toplanmamıştır.

İmam-ı Kurtubi hazretleri şöyle bildirmiştir: "Resul-i ekrem efendimizin güzelliği büsbütün görünmemiştir. Eğer hakiki güzelliği görünseydi, Eshab-ı kiram O'na bakmaya takat getiremezdi. Şayet hakiki güzelliğini gösterseydi, hiç kimse bakmaya dayanamazdı."

Eshab-ı kiram, Peygamber efendimize; "Ya Resulallah! Siz mi güzelsiniz, Yusuf aleyhisselam mı daha güzeldir?" diye sordular.

Efendimiz cevap olarak; "Kardeşim Yusuf benden sabih (güzel), ben ondan melihim (sevimliyim). Onun görünen güzelliği, benim görünen güzelliğimden çoktur" buyurdular.

Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; "Allahü teâlânın gönderdiği her peygamber güzel yüzlü, güzel seslidir. Sizin Peygamberiniz ise, onların en güzel yüzlüsü ve en güzel seslisidir" buyurdular.

Resulullah efendimizin, Kur'an-ı kerimde geçen isimlerinden biri de Kur'an-ı kerimin kalbi olan Yasin suresindeki "Yasin" kelimesidir. Ulema-i rasihinin büyükleri; "Yasin, "Ey benim muhabbet deryamın dalgıcı olan habibim" demektir" buyurmuşlardır.

Bu deryanın ismini duyarlar, uzaktan görenler, yakınına gelenler, içine girip nasibi kadar derine inenlerin hepsi, ömürlerinin her safhasında Resulullah'ın aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryadlar, içli gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir.

Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, Resulullah efendimize olan muhabbet ve aşkını dile getirdiği kasidelerinden birinde şunları yazmaktadır:

Server alem, sana aşık olup da, yanarım!

Her nerede olsam, o güzel cemalin ararım.

Kabe kavseyn tahtının sultanı sen, ben bir hiçim,

Misafirinim dememi, saygısızlık sayarım.

Her şey cihanda senin şerefine yaratıldı

Rahmetin bana da yağsa, o an olur beharım.

Herkes Kabe'yi tavaf için geliyor Hicaz'a,

Sana kavuşmak şevkiyle, ben dağları aşarım.

Seadet tacı giydirildi, rüyada başıma,

Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanırım.

Dostunu öven aşıkların bülbülü, ey Cami!

Peygamber efendimizi medheden parça parça yazılmış şiirler ve medhiyeler bir tarafa, O'nun için pek çok eser yazılmıştır. Bunları yazanlar içinde şöhretleri ve san'atları bütün dünyayı ve asırları kaplamış olanları bile, Resulullah'ı medhetmekten aciz olduklarını beyan etmiştlerdir.


Kişi sevdiği ile beraberdir


Resulullah efendimizin güzelliğini hiç kimse tam olarak anlatamamıştır. O'nu görüp güzelliğine aşık olanlar, dilleri döndüğü kadar anlatmağa çalışmışlar, o güzelliği bildirmeğe insan gücü yetmez demişlerdir. İslâm alimlerinin kitaplarında o aşıkların haber verdiklerinden yüzlercesi yazılmıştır. Okuyanlar, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberini, düşünülemiyecek bir düzende ve bakmağa doyulamayacak bir güzellikte yaratmış olduğunu hemen anlatır.

Görmeden, O'na gönül verirler. Habibullah'a aşık olanlar, her nefeste, ciğerlerine giren havanın serinliğinde, O'nun sevgisinin tadını duyarlar. Aya her bakışlarında, O'nun mübarek gözlerinden gelmiş olan ışınların akslerini aramakla zevklenirler. O'nun güzelliği deryasında bir damlaya kavuşanların her zerresi;

"Güzel yanağını bilen, güle hiç bakmaz,

Senin sevginde eriyen, derman aramaz!" diye söyler.

Bir gün hazret-i Ömer, Peygamber efendimize; "Ya Resulullah! Allahü teâlâya yemin ederim ki, canım hariç, bana her şeyden sevgilisin" dedi.
Resulullah efendimiz ise; "Ben, kendisine canından daha sevgili olmadıkça, sizden biriniz asla iman etmiş olmaz" buyurdular. Bunun üzerine hazret-i Ömer; "Ya Resulallah! Sana Kur'an-ı kerimi gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, sen bana canımdan daha sevgilisin" deyince; "Ey Ömer, şimdi (tamam) oldu" buyurdular.

Enes bin Malik'den rivayetle bir hadis-i şerifde buyruldu ki: "Hiç biriniz, ben ona, evladından da, pederinden de ve bütün halktan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz."

Bir kimse, Resulullah efendimize gelip sordu: "Ey Allahü teâlânın Resulü! Kıyamet ne zaman kopacaktır?" Peygamber efendimiz; "Kıyamet için ne hazırladın?" buyurdular. O kimse; "Evet, çok namaz kılarak, oruç tutarak, sadaka vererek kıyamet için hazırlanmadım. Lakin ben, Allahü teâlâyı ve O'nun Resulünü seviyorum" dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyurdular.

Vefatından sonra Peygamber efendimizin ayrılığına dayanamayan Bilal-i Habeşi hazretleri, Şam'a gitmiş, burada bir müddet kaldıktan sonra, bir gece rüyasında Peygamber efendimizi görmüş ve; "Beni ziyaret etmeyecek misin ya Bilal?" buyurması üzerine, Medine'nin yolunu tuttu. Bilal-i Habeşi, Resulullah efendimizle geçirdiği günleri hatırlayıp, hasret ve muhabbet gözyaşları döktü.

Uzun müddet ağladıktan sonra, Resulullah'ın torunları hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn'in ısrarları ile bir gün sabah namazı vaktinde ezan okumaya başladı. Onun sesini duyan herkes, sokaklara döküldüler ve Resulullah ile yaşadıkları saadetli günleri, Bilal-i Habeşi'nin okuduğu ezan sadalarıyla hatırlayıp ağladılar. Bilal-i Habeşi hazretleri de, ağlamaktan ezanı güçlükle tamamlayabildi.


Resulullahı sevmek farzdır


Resulullah'ı sevmek, bütün Müslümanlara farz-ı ayndır. O serverin sevgisi bir gönüle yerleşirse, İslâmiyet'i yaşamak, imanın ve İslâm'ın tadına, doyulmaz zevkine ermek, çok kolay olur. Bu sevgi, iki cihanın efendisine tam uymala sebeb olur.

Bu sevgi ile, Allahü teâlânın, Habibine ikram ettiği sonsuz ve anlatılması mümkün olmayan nimetlere ve bereketlere kavuşmakla şereflenilir. Küçük-büyük bir Müslümanı, doğrudan doğruya Resulullah'ın sevgisine götüren Ehl-i sünnet alimleri ve kitapları, bu bereketlerin senetleridir.

Resul aleyhisselamın mübarek ismini anan veya duyan mü'minin, Resulullah'ın şerefli meclisinde bulunuyormuş gibi; sükunet, edeb, kalb ve bedenle tazim üzere bulunması vaciptir.

Resulullah efendimizin mübarek sözlerinde ve işlerinden bildirilen birşeyi, O'nun şanını yükseltecek bir şey ile mukabele etmek, O'na tazimden ve hürmettendir. İnsanlar arasında aşağılık ve düşük bir mertebe için kullanılan kelimelerle, Resulullah'ı vasfetmemek de O'na tazimdendir.

Birçok yabancı kimse gelip, Resulullah'ı ilk gördüklerinde, daha söz, iş ve hallerine muttali' olmadan, sadece görmekle, hak peygamber olduğunu anlarlardı. Nitekim şairi Abdullah bin Revaha hazretleri, "Hiçbir mu'cizesi olmasa, kendisi mu'cize idi." demiştir.

Bazı alimler, Resulüllahın hüsnü cemalinin hepsini Allahü teâlâ bize göstermedi. Çünkü bütün güzelliği görünseydi, mübarek yüzüne gözler bakamazdı. Neş'eli olduğu zamanlar nurlu yüzü ayna gibi parlar, parlaklığı yanlarındaki duvarlara aksederdi. Gece karanlığında dışarıdan içeriye girenler, yüzünün nurunun aydınlığında yere düşmüş iğneyi görürlerdi.


Gece de gündüz gibi görürdü


Resulullah efendimizin görmesi bizim görmemiz gibi değildi. İbni Abbas hazretleri, "Resulullah efendimiz gündüz nasıl görürse gece karanlığında da öyle görürdü," buyurmuştur.

Hz.Aişe validemiz de, "Resulullah efendimiz aydınlıkta nasıl görürse karanlıkta da öyle görürdü" buyurmuştur. Fahr-i alem efendimiz ashabına:"Vallahi sizin rükunuz ve secdeniz benden gizli kalmaz. Hiç şüphesiz ben sizi önümden ve arkamdan görürüm" buyurmuştur.

Yine Müslim'de geçen Enes bin Malik hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte, Efendimiz : "Ey Âdemoğulları! Elbette ben sizin imamınızım. O halde rüku ve secdeyi benden önce etmeyin. Hiç şüphesiz sizin önce yapmanız bana malum olur. Çünkü sizi önümden ve arkamdan görürüm" buyurdu.

İmam-ı Mücahid hazretleri, "O, kalktığın ve secde edenler arasında dolaştığın zaman seni görüyor," (Şura suresi: 218) ayet-i kerimesinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: Resulüllah efendimiz önünde olanları gördüğü gibi arkasında olan safları da görürdü.

Bu durum Resulüllah efendimiz hakkında alışılmışın ötesine geçen bir hususiyettir. Gözde görme sıfatını yaratan Cenab-ı Allah başka uzuvlarda da yaratmaya kadirdir .

Efendimiz, genelde önüne bakardı. Yeryüzüne bakışı gök yüzüne bakışından ziyade idi. En çok baktığı göz ucu ile bakmaktı. Gerçekten de edebin gereği olan şey, gözlerini muhafaza etmektir. Oraya buraya baka baka yürümek edepsizlik nişanıdır,denilmiştir.

Hazret-i Ali buyurdu ki: "Fahr-i alem mübarek gözleri büyüktü. Mübarek kirpikleri uzundu. Mübarek gözlerinin karası gayet siyahtı. Mübarek gözlerinde biraz kırmızılık vardı. Bu özellik gözde gayet güzel olmayı gerektirici bir vasıftır.

Bir zaman Resulüllah efendimiz beni Yemen diyarına gönderdi. Orada Yahudi alimlerinden bir kişi bana:"Eba'l-Kasım'ın vasfını bana söyle" dedi. Ben de, çok uzun değildir, kısa da değildir, dedim. O Yahudi alimi devam etti:" Gözlerinde kırmızılık vardır ve sakalı çok güzeldir, "dedi.Ben: " Vallahi Resulullah hazretlerinin sıfatı böyledir", dedim. O zaman Yahudi alimi:

" Ben babalarımın ve dedelerimin kitaplarında O'nun vasfını böyle buldum. Ben şehadet ederim ki, o nebidir ve Allah'ın resulüdür. Bütün Âdemoğullarına resul olarak gönderilmiştir," dedi.


Ben, sizin işitmediğinizi işitirim


Resulullah efendimizin işitmesi de bizimki gibi değildi. Fahr-i alem efendimiz, "Hiç şüphesiz ki, ben, sizin görmediğinizi görürüm ve işitmediğinizi işitirim." buyurmuştur.

Hakim bin Hizam hazretleri anlatır: "Bir gün Resulüllah efendimiz eshab-ı kiramı arasında oturuyordu. Onlara:

- Benim işittiğimi siz de işitiyor musunuz? diye sordu.

- Hiçbir şey işitmiyoruz, ya Resulallah! dediler.

O zaman Resulullah efendimiz:

- Muhakkak ben, göğün ve yıldızların sesini işitirim. Onun ses verdiği inkar edilemez. Çünkü onda bir karış yer yoktur ki, üzerinde secde veya kıyam edici bir melek bulunmasın, diye buyurdu.

Efendimizin sesi, işitmesi gibi yüz görünüşü ve konuşması da çok farklı idi. Fahr-i alem efendimizin alnı parlak ve açıktı. Mübarek kaşları sık ve ince idi. Kaşlarının arası açıktı. İki kaşının arasında olan damarı gazab zamanında kabarırdı.

Mübarek dişleri beyazdı ve çok sık değildi, araları açıktı. İnci gibi berrak, sağlam ve güzeldi. İbn-i Abbas hazretlerinden buyurdu ki, Fahr-i alem efendimizin ön dişleri seyrekti. Söz söylediği zaman sanki dişlerinin arasından nur çıkardı.

Mübarek dudaklarının mübarek ağzını yumduğu zamanda görünen şekli, güzelliği Allah'ın kullarından hiçbir kimseye verilmiş değildi. Görenler, öylesine güzellik ve letafet üzere idi, demişler gördüklerini tam ifade edememişlerdir.

Hz. Ebu Kursafe şöyle anlatır: "Ben, annem ve teyzem Resulullah efendimize gidip biat ettik. Dönüp eve geldiğimiz zaman bana:

- Oğlum, hiç bunun gibi yüzü güzel, elbisesi temiz, sözü yumuşak ve tatlı bir kimse biz görmedik. Ağzından nur çıktığını görüyorduk, dediler.

Mübarek ağız suyunun vasfı hakkında çok mucize ve kerametler beyan olunmuştur. Bunlardan biri ittifakla nakledilen bir hadiste gelmiştir ki, Hayber gazasında Hazret-i Ali'nin gözleri çok ağrıyordu. O kadarki, gözlerini açmaya muktedir olamıyordu. Fahr-i alem efendimiz o gün eline sancağı alıp gözlerine mübarek ağız suyundan sürdü. Öyle sıhhat nasib oldu ki, sanki hiç gözleri ağrımamış gibi oldu.

Hz. Utbe'de de kurdeşen dedikleri hastalık arız olmuştu. Fahr-i alem onun sırtına ve karnına bir miktar ağız suyundan sürdü ve mübarek eliyle sığadı. Sıhhat bulduktan sonra bedeni öyle hoş kokulu oldu ki, ondan güzel koku olmazdı.


Sözleri gönülleri ve ruhları cezbederdi


Resulullah efendinmizin konuşması hakkında şöyle buyurulmuştur. Allahü teâlânın yaratıkları arasında ondan daha fasih ve şirin konuşan, üslubu hızlı ve akıcı bir kimse yoktu. Mübarek sözleri gönülleri alır ve ruhları cezbederdi.

Konuşması o derecede idi ki, onun nihayetine akıl yetişmezdi. Nasıl böyle olmasın ki, bu şerefli lisanı ile Hak teâlânın emir yasaklarını insanlara bildirdi. Allah'ın muradı onun lisanından beyan oldu. Allahın emir ve yasaklarının hepsi onun vasıtasiyle açıklanıp bildirilirdi.

Farzlar ve sünnetler onunla açık seçik ortaya konulmuştur. Doğruluk ve olgunluk yolu, dünyaya geliş ve Allaha dönüş caddesi onunla açık ve aydınlık hale gelmiştir. O derecede konuşması akıcı ve aydınlık, sözleri açık ve berrak idi ki, söz söylediği zaman kelimeleri inci gibi dizilirdi. Bir kimse saymak istese şerefli kelimelerinin sayılması kabildi.

Aişe-i Sıddıka validemiz anlatır:

Resulullah efendimiz sözünü sizin dizdiğiniz gibi dizmezdi. O öyle söz söylerdi ki, eğer sayıcı bir kimse onları saymak istese sayılması kabil olurdu. Bazı yerde anlaşılsın diye bir kelimeyi üç kere tekrarlardı. "Ben Arabın en açık ve aydınlık konuşanıyım" diye buyururdu. Cennet ehli Muhammed aleyhisselamın diliyle konuşurlar.

Hazret-i Ömer bin Hattab, bir gün:

- Ya Resulallah! Ne haldir ki, sen bizim aramızdan çıkıp yabancı bir diyara gitmedin. Yine de fesahatte, güzel konuşmada hepimizden üstünsün, dedi.

Fahr-i Kainat efendimiz:

- İsmail'in "aleyhisselam" konuştuğu dil kaybolup gitmişti. Cebrail aleyhisselam onu bana getirdi, ezberletti, buyurdu.

Velhasıl lisanın kemaline delalet eden şeylerin nihayeti yoktur. Bu mananın tasdiki, akıllı kişiler katında asla delile ve isbata muhtaç değildir. Bazı alimler, Peygamber efendimizin lafzı az ve manası çok olup asla fasihlerin divanlarından hiç birinde geçmemiş olan şerefli sözlerinden bazısını toplamışlardır.


Gülmesi tebessüm şeklindeydi



Resulüllah efendimizin gülmeleri de itital üzere olduğunu hazret-i Aişe validemiz şöyle bildirmiştir: "Ben Resulüllah efendimizin gülmeğe itibar edip tam olarak güldüğünü görmedim. Sadece tebessüm ederlerdi."

İbni Ebi Hale buyurdu ki:

"Resulullah efendimizin en fazla gülmesi tebessüm şeklinde idi. Gülerken mübarek dişleri habbü'l-ğamam gibi görünürdü."

Habbü'l-ğamam, buluttan tane tane düşen çiğ damlası veya dolu tanesidir, mübarek dişlerini ona benzetmiştir.

İbn-i Hacer buyurdu ki: "Bütün hadis-i şeriflerden açıkça anlaşılan şudur ki: Peygamber efendimizin çok görülen hali tebessüm idi. Az olarak güldüğü de görülmüştür. Kahkaha iye gülmenin mekruh olması, en çok görülen hal olmasında veya çok kuvvetli görülmesindedir. Zira böyle gülmek vakarı giderir.

İbn-i Battal "Resulüllah efendimizden uyulması gereken nesne o fiilidir ki, ona devam eylemiştir", diye buyurdu.

Yani gülme hususunda Resulüllah efendimizden en çok görülen tebessüm olunca mü'min olana da yaraşan, gülecek olduğu zaman tebessüm etmek ve aşırı derecede gülmemektir. Arada sırada beşeriyet icabı acayip bir şeyin idrakinden zaruri olarak çok veya kuvvetli gülmek vaki olursa bir şey lazım gelmez. Uygun olmayan bunun çok vaki olmasındadır.

Ebu Hüreyre'nin bildirdiği hadis-i şerifte, Fahr-i Alem efendimiz :

"Çok gülme! Zira şüphesiz çok gülmek kalbi öldürür", diye buyurmuştur.

Ebu Hüreyre hazretleri buyurdu ki:

"Resulüllah efendimiz güldükleri zaman nuru duvarların üzerine ışık saçardı."

Peygamber efendimizin, Cebrail aleyhisselam geldiğinde ta o halet kendilerinden gidinceye kadar tebessüm ettikleri görülmezdi.

Tebessüm etmek, güleryüzlü olmak çok iyidir. Fakat kahkaha ile gülmek hoş değildir. Ayet-i kerimede, "Az gülüp, çok ağlasınlar!" [Tevbe 82] buyuruldu.

Hadis-i şeriflerde de çok gülmenin zararları şöyle bildirildi:

"Gafletinden habersiz gafile şaşılır. Şu kişiye de şaşılır ki, ölüm onun peşinde iken, o dünyanın peşinde koşar. Rabbinin kendinden razı olup olmadığını bilmeden kahkaha ile gülene de şaşılır."

"Gülerek günah işliyen, ağlıyarak Cehenneme gider."

"Eğer benim gördüğümü siz görseydiniz, az güler çok ağlardınız"

Peygamber efendimiz, Hz. Mikailin gülmeyişinin sebebini Hz. Cebraile sual edince, "Cehennem yaratıldığından beri hiç gülmemiştir" cevabını verdi