HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

 

Hayatından Tablolar


Tecrübeye önem verirdi


Peygamber efendimiz tecribeye, fenne önem verirdi. Çünkü dinimiz, fen bilgilerini emir etmektedir. Kur'an-ı kerimin çok yerinde, tabiatı, yani mahlukatı, canlı ve cansız varlıkları görmek, incelemek emir edilmektedir. Eshab-ı kiram birgün Peygamberimize sordu :"Ya Resulallah!Yemene gidenlerimiz, orada hurma ağaçlarını, başka türlü aşıladıklarını ve daha iyi hurma aldıklarını gördük. Biz Medine'deki ağaçlarımızı babalarımızdan gördüğümüz gibi mi aşılayalım, yoksa, Yemen'de gördüğümüz gibi aşılayıp da, daha iyi ve daha bol mu elde edelim?"

Resulullah efendimiz, bunlara şöyle diyebilirdi: Biraz bekleyin! Cebrail aleyhisselam gelince, ona sorar, anlar, size bildiririm. Veya, biraz düşüneyim. Allahü teâlâ, kalbime doğrusunu bildirir. Ben de, size söylerim, demedi ve "Tecribe edin! Bir kısm ağaçları, babalarınızın üsulü ile, başka ağaçları da, Yemende öğrendiğiniz üsul ile aşılayın! Hangisi daha iyi hurma verirse, her zaman o üsul ile yapın!" buyurdu.
Yani tecribeyi, fennin esası olan tecribeye güvenmeği emir buyurdu. Kendisi melekden anlar veya mubarek kalbine elbette doğar idi. Fakat, dünyanın her tarafında, kıyamete kadar gelecek Müslümanların, tecribeye, fenne güvenmelerini işaret buyurdu.

İslâmiyet, bütün fen kollarında, ilim ve ahlak üzerinde, her çeşit çalışmayı önemle emir etmektedir. Bunlara çalışmak, farz-ı kifaye olduğu, kitablarda yazılıdır. Hatta, bir İslâm şehrinde, fennin yeni bulduğu bir alet, bir vasıta yapılmayıp, bu yüzden bir müsliman zarar görürse, o şehrin idarecilerini, amirlerini, İslâmiyet mesul tutmaktadır.

Peygamberimiz,"Oğullarınıza yüzmek ve ok atmak öğretiniz! Kadınların, evinde iplik iğirmesi ne güzel eğlencedir" buyuruldu. Bu hadis-i şerif, harp için lazım olan her çeşid bilgi ve aleti edinmeği, hiç boş durmamağı ve faydalı eğlenceleri, meşguliyetleri emir etmektedir.

Esirüddin-i Ebheri, Batlemyus'un astronomi kitabını okuturdu. Bunu okutmasını hoş görmiyen biri, müsliman çocuklarına böyle ne okutuyorsun diye sorunca, meali "Yerleri, gökleri, yıldızları, bitkileri ne güzel yarattığımızı görmiyorlar mı?" olan Kaf suresinin altıncı ayetini tefsir ediyorum diyerek, cevab vermiştir. İmam-ı Razi, Ebherinin bu cevabının doğru olduğunu, tefsirinde yazmakda ve Allahü teâlânın mahluklarını inceliyen fen adamları, Onun büyüklüğünü, iyi anlar demekdedir.


Hikmet ile ve güzel nasihat ile beni tanıt


Resulullah efendimiz, yer ve gök, bunların yaratılışı ile ilgili konularda insanların anlıyabileceği şekilde konuşurdu. Bunların üzerinde önemle dururdu. Çünkü, Peygamberlerin ve kitapların gönderilmesine sebep ve bildirilmesi en lüzumlu olan emir, yerlerin, göklerin yaratanının varlığını, Onun bir olduğunu, ilim ve başka üstün sıfatları bulunduğunu, kudret ve büyüklüğünün sonsuz olduğunu kullara bildirmektir.

İnsanların çoğu, gördüklerine, duyduklarına, göründüğü gibi inanıp, içlerini, inceliklerini anlıyamadıklarından, Allahü teâlâ, kitablarında, varlığına, büyüklüğüne alamet olan, mahluklarının en büyükleri ve en açıkta bulunan ve insanların çok şaşdığı her bakımdan düzgün görünen ayı, güneşi ve yıldızları, her çeşit insanın anlıyabilmesi için, göründükleri gibi tarif buyurmuştur.

Bunların hesablarını, kanunlarını, iç yüzlerini açıklamıyarak, cahil olan çoğunluğu, anlıyamıyacağı şeylerle uğraşmaya zorlamamış, bunları her asırdaki zeki, akıllı, seçme kimselerin çalışarak anlamalarını teşvik buyurmuştur.

İnsanların buluşları, zamanla değişmekte, bir vakitler doğru, güvenilir sanılan buluşların, sonradan yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Her asrın insanları, zamanlarındaki son buluşların doğru olacağına inandıkları için, muhtelif asrlardaki insanların inanışları başka başka olmuş, bu inanışlar, günah, küfür olmamıştır.

Cenab-ı Hak, kullarını küfürden, suçtan korumak için, herkesin anlıyamıyacağı, inanamıyacağı fen bilgilerini, kitaplarında açıklamayıp, bunlara işaret buyurmuş, yer küresini, güneşi, gökleri göründükleri gibi anlatarak, bunlardan ibret alınmasını, varlığının, büyüklüğünün anlaşılmasını emir eylemiştir.

Mesela, büyük alim Kadi Beydavi, Nahl suresinde, "Kullarıma hikmet ile ve güzel va'z ile beni tanıt!" mealindeki yüzyirmibeşinci ayet-i kerimeyi tefsir ederken, "Anlayışlı, tahsilli olanlara, fen bilgileri ile; hislerine tabi olan cahil halka da, görünenleri anlatmakla bildir, demektir" buyuruyor.

Neml suresindeki, meali "Dağları, yerinde duruyor görüyorsun, halbuki bunlar bulut gibi hareket etmekdedir" olan seksensekizinci ayet-i kerimesini Kadi Beydavi tefsir ederken, "Yerinde duruyor gördüğün dağlar, bulut gibi, boşlukda hızlı gitmektedir. Büyük cisimler, bir cihete doğru hızlı gidince, üstündekiler, bunun hareket ettiğini duymaz" demektedir. Otuzüçüncü ayetinin tefsirinde, ayın, güneşin, yıldızların yörüngeleri etrafında döndüklerini yazmaktadır.


Her türlü sıkıntıya sabrederdi


Resulullah efendimiz, Arabistan yarım adasındaki, sert, inatçı insanları, çok güzel idare ederek ve cefalarına sabrederek, onları yumuşaklıkla ve itaate getirdi. Çoğu dinlerini bırakıp Müslüman oldu. Onun uğrunda mallarını, yurtlarını feda ettiler. Herkese karşı yumuşak olmasaydı, Peygamberlik heybetinden, büyüklük hallerinden, kimse yanında oturmaya ve sözünü dinlemeye takat getiremezdi.

Resulullah efendimizin kısa zamanda İslâmiyeti geniş bir alana yaymasının, kabul ettirmesinin çeşitli sebepleri vardır. Bunların başında, bizzat kendisinin, davet ettiği dine samimiyetle bağlanması ve bu dinin emirlerini kendi hayatına uygulamış olması gelmektedir. Gerçekten o, İslâmın insanlara emrettiği güzel ahlakı en iyi şekilde yaşamıştır. Farzları önce kendisi en güzel uygulamış, yasaklara önce kendisi uymuş ve en yakınlarına tatbik etmiştir.

Resulullah efendimizin başarıya ulaşmasının sebeplerinden biri de ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılmaksızın çalışmalarını daima sabır, azim, inanç ve kararlılıkla sürdürmüş olmasıdır. O, davet esnasında sosyal ilişkilerini aralıksız bir şekilde sürdürmüş ve bu ilişkilerden büyük ölçüde istifade etmiştir. Mesela, Müslüman olanların yanında, henüz İslâma girmemiş bulunan akraba ve çevresiyle ilgisini ısrarla devam ettirmiştir. Toplum üzerindeki tesirlerini göz önüne alarak, kabile reislerine özel ilgi göstermiştir. Peygamberliğini bildirmek üzere toplantılar düzenlemiş, çarşı, pazar, panayır gibi, insanların toplu olarak bulunduğu her yerde tebliğ faaliyetini sürdürmüştür. İslâma davet için hiç kimseyi, hiçbir meslek sahibini hakir görmemiştir.

Resulullah efendimiz muhataplarını tanımaya büyük önem verir, onların duygularını, isteklerini ve fert olarak özelliklerini dikkate alır, kendilerine değer verir, ilgi gösterir, yakınlaşma teminine gayret ederdi. Muhataplarıyla ortak noktalarda birleşme esasından hareket ederdi. Faaliyetlerinde af, hoşgörüyü, saygıyı, yumuşaklığı, şefkat ve merhameti esas alır; kinden, öfkeden, sertlikten kaçınırdı. Kur'an-ı Kerimde Resulullah efendimizin İlahi bir lütuf sayesinde insanlara yumuşak davrandığı belirtilir; kaba ve katı kalpli olduğu takdirde insanların, çevresinden dağılıp gidecekleri kendisine bildirilir.

Resulullah efendimiz İnsanların kusurlarını yüzüne vurmazdı; yanlışları isim vermeden bildirirdi. Çünkü kişinin hatasını yüzüne vurmak, mahcup olmasına ve toplumdan uzaklaşmasına yol açar. Muhataplarının farklı tepkileri karşısında daima azim ve ümitle davetine devam etmiştir. Özellikle Mekke döneminde daveti kabul etmeyen kabilelerden kimisi kaba, kimisi kibar, kimisi kaçamak bir şekilde olumsuz cevap vermiştir. Fakat o, sebatla, ümitsizliğe kapılmadan, azimle gayret göstermiş, her fırsatta davetini tekrar etmiştir.


Güvenilir insan olmaya önem verirdi


Resulullah efendimiz, gençliğinden itibaren güvenilir, itimat edilir bir kimse olarak tanınmıştır. Yirmi beş yaşlarında iken Mekke'de sadece "el-Emin" diye anılıyordu. Mekkeliler kendisine kıymetli eşyalarını teslim ederlerdi. Peygamber efendimiz bu emanetleri sağlam bir şekilde iade ederdi. Emanetlere en zor anında sahip çıkardı.

Medine'ye hicret edeceği gece müşrikler, öldürmek maksadıyla onun evini kuşatmışlardı. Evini terketmeden önce, yanında bulunan emanetleri Hz. Ali'ye teslim etmiş ertesi gün sahiplerine vermesini istemiştir. En sıkıntılı zamanda bile emanetleri sahiplerine ulaştırdı.

İslâm dininin kısa zamanda kabul görmesi Resulullah efendimizin güvenilir oluşunun payı büyüktür. Şayet davranışlarıyla güven vermeyen birisi olsaydı insanlar onun etrafında toplanmazdı.

Resulullah efendimiz Eshabına daima güvenilir olmayı telkin ederdi. Emanetin zıddı olan hiyanetin çirkin bir davranış olduğunu söylerdi. Sahabiler de Resulullah efendimizi emin olarak tanımışlar ve sonsuz bir güvenle kendisine bağlanmışlardır.

Her Müslüman Resulullah gibi, güven vermesi, her kesiminde ve her alanda bunu sürdürmesi gerekir. Anne babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine; amirin memura, memurun amire; işçinin işverene; işverenin işçiye; satıcının müşteriye; müşterinin satıcıya güven duyduğu bir cemiyet sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.

Resulullah efendimiz alışverişte güvenin bolluğa, berekete vesile olacağını bildirir. "Emanete riayet rızık, hainlik ise fakirlik getirir" buyurur. Burada emanet, sözde ve işte güven demektir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler.

Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkar ise iş sipariş etmekten kaçınırlar. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz. İşte Resulullah efendimiz'in "hainlik fakrilik getirir" sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.


Öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin


Adalet dinin esasındandır. Bunun için, Kur'an-ı kerim'de adalet üzerinde çok durulmuş, Resulullah efendimize insanlar arasında adaleti gerçekleştirmesi emrolunmuştur. Bir hak konusunda hüküm verilirken hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi halinde bu hükmü tanımayan insanların zalim oldukları bildirilmiştir.

Dinimiz, kişisel çıkar, akrabalık, zenginlik, fakirlik, kin, düşmanlık, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedeni ve ruhi bakımdan kusurlu olması gibi durumlar bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini, adil davranmamayı, adalet ilkesinden sapmayı mazur göstermeyeceğini bildirmiştir.

Resulullah efendimiz faaliyetlerinde daima adaleti esas almıştır. İnsanlar arasında fark gözetmemiştir. Başkalarının gelişi güzel istek ve telkinlerinden etkilenmeden ilahi emirlerin gösterdiği doğrultuda hareket etmiştir. Kitaplarda onun adaletle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. İnsanlar arasında adaleti sağlamanın aynı zamanda bir sadaka olduğunu söylemiştir.

Peygamberimiz hak hususunda titiz davranır, kimsenin canına ve malına zarar vermeyi ve üzerine kul hakkı geçmesini istemezdi. İstemeden zarar verdiği olursa, bir özür dilemekle halledilebilecek veya buna gerek duyulmayacak durumda bile, şayet kendisinden bir kısas talebinde bulunulursa seve seve bu isteği yerine getirirdi.

Resulullah efendimiz adaletin zıddı olan zulmü her vesile ile kötülemiştir. Kitaplarda onun bu hususla ilgili çok sayıda ikazı yer almaktadır. Bunların en meşhurlarından birisi şudur: "Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez..."

Bu sözüyle o, Müslümanların kardeş olduğunu dile getirdikten sonra, Müslümanın en başta gelen vasfının kardeşine zulmetmemek, haksızlık yapmamak olduğunu bildirmiştir. Müslümanların birbirine haksızlık yapmamasını istediği gibi, aynı zamanda başkalarına da zulüm yapılmamasını emretmiştir. Kendisi haksızlığa uğrayanı daima korumuş, mazlumun korunmasını ve ona yardım edilmesini istemiştir.

Allahü teâlâ, adaleti emretmiş, adaletin zıttı olan zulmü haram kılmıştır. Bu hususta birçok ayet-i kerimeler vardır. Birkaçı mealen şöyle:

"Allah, insanlar arasında, adaletle hükmetmenizi emreder."

"Allah, adalet yapmanızı, ihsan etmenizi ve (muhtaç olan) akrabaya vermenizi emredip, fuhştan, münkerden (her çeşit kötüleklerden) ve zulüm yapmaktan da nehyeder."

"Ey iman edenler, bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun!"


Kadınlarınıza eziyyet etmeyiniz


Peygamber efendimiz, aileye çok önem verirdi. Aileyi, sağlıklı toplumun esası kabul eder, bunun için, evliliği kolaylaştırıp özendirrdi. Peygamber efendimizin hicretin onuncu yılı, son hacının hutbesindeki sözlerinden, son nasihatlarından biri,"Kadınlarınıza eziyyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emanetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz!" olmuştur

Gayri meşru evlilikleri yasaklanmıştır. Eskiden kadın ancak çocuk doğurduktan sonra aileye dahil edilirdi. Bunu kaldırarak nikahla aileye dahil edilmiştir. Anne-baba hakları ve anne-babanın çocukla ilgili hak ve görevleri bildirmiştir.

İslâmın ilk yıllarında örfün devamı olarak bir süre varlığını koruyan evlatlık kurumu Medine döneminde nazil olan ayetle kaldırılmıştır. Devamındaki ayetle de evlatlıkların asıl babalarına nisbet edilmeleri emredilmiştir.

Evlatlık kurumunu yaşatan sebeplerden birisi olan kimsesiz çocukların bakım ve gözetimi için, devlet gelirlerinden yetimlere pay ayrılmış, devletin yanında bu çocukların bakımı ve gözetimi konusunda akrabalara da görevler yüklenmiştir. Resulullah efendimiz ailenin dağılmaması, aile fertlerinin perişan olmaması üzerinde çok dururdu.

Ailede kadın, ekonomik yönden bağımsızdır. Resulullah efendimiz kadınları erkeklerin mülkiyetinde olan bir mal veya köle değil, hak sahibi sahip kimseler olarak kabul etmiştir. Erkek ailenin reisidir; ancak kadın üzerinde, zorba veya despot değildir.

Kadına hakları verilmiş, miras hakkı tanınmıştır. Kocası, hanımını haklarından mahrum bırakamaz; onun karşısında zavallı bir mahkum değildir. Eskiden sayısız kadınla evlenmek serbest idi. Aile esas itibarıyla tek evlilik üzerine kurulmakla birlikte, belirli durumlarda kocanın dörde kadar evlenmesine izin verilmiştir.

Bu son durum, yani çok kadınla evlenme bir emir değil, farz değil, belirli şartlarda başvurulan bir ruhsattır. Nitekim bu tür bir evliliğe izin veren Nisa suresinde çok kadınla gerçekleştirilecek evliliğin hanımlar arasında eşitlik ve adalet sağlanamayacağından korkuluyorsa bir tek kadını nikahlamakla yetinilmesi gerektiği belirtilmiş ve tek hanımla evlilik teşvik edilmiştir.

Peygamberimiz, adaleti sağlamanın zorluğunu "İki zevcesi olup da, ikisine müsavi bakmıyan kimse, kıyamet günü, mahşer meydanına yarı iğrilmiş olarak gelecektir" sözleri ile bildirmiştir.


Kıyamette ben onun davacısı olurum


Peygamberimiz efendimiz aileye, ailenin vazgeçilmez ferdi olan kadına önem verirdi. Kadına değer verilmediği insan yerine konulmadığı, diri diri kuma gömüldüğü bir devirde onu layık olduğu mevkiye getirdi.

Müslümanın aile fertlerine nasıl davranması gerektiğini emir ve tavsiyeleri ile ifade ettiği gibi, bizzat kendi uygulaması ile de ortaya koymuştur. Erkeğin kadına iyi davranması gerektiğini çok açık ve kesin bir şekilde dile getirmiştir. Bu anlamda "En hayırlınız ailesi için hayırlı olandır. Bana gelince, ben aileme karşı en hayırlı olanınızım"; "En hayırlınız hanımlarına karşı iyi davrananınızdır" buyurmuştur.

Enes bin Malik, "Ailesine Resulüllah kadar şefkatli bir kimse görmedim" demiştir. İman, ahlak ve aile fertlerine yumuşak davranma arasında kurduğu bağıntıyı dile getiren şu sözü çok önemlidir: "Mü'minlerin imanca en mükemmel olanı, ahlakça en güzel olanı ve aile fertlerine yumuşak davrananıdır."

Resulullah efendimiz çeşitli vesilelerle erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları bulunduğunu söylemiştir. Kadınlar hakkında Allah'tan korkulmasını, onlara haksızlık yapılmamasını istemiştir.

Kocasını şikayet için kendisine gelen kadınların sayısı artınca bu tür davranışta bulunanların iyi kimseler olmadığını söylemiştir. Hanımlarına iyi davranmış, onları dövmemiştir, kötü davranmamıştır. Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de "Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraber oluyorsunuz" diyerek kınamıştır.

Kadınların dövülmemesi, hele yüze hiç vurulmaması, kötü sözlerle tahkir edilmemesi ve evinin terkedilmemesi konularında ikazda bulunmuştur. "Kadınları ancak kötüleriniz döver" demiştir

Resulullah efendimize göre kişinin ailesiyle geçirdiği vakit, boşa harcanmış bir zaman değildir. Resulullah efendimiz, insanlara, bildiğini anlatacağı ilk kişilerin aile fertleri olduğunu öğretmiştir. O, kendisine gelen heyetleri "Ailenize dönün ve onlara ta'limde bulunun" derdi.

Kendisi de aile fertlerini eğitmiştir. O'nun bu yönünden en fazla faydalanan hanımı Hz. Aişe olmuştur. Resulullah efendimiz aile kurumunun korunmasına çalışmış, boşanmayı hoş karşılamamıştır.

Nikah akdi, tek taraflı olarak erkeğin iradesiyle değil; iki taraflı irade ile oluşan bir akit haline getirilmiştir. Aile müessesesi sevgi, şefkat ve merhamet üzerine kurulmuştur.. İslâmiyette evlenmek, bir kızı mesud etmek, ibadettir ve bütün nafile ibadetlerden daha sevaptır. Efendimiz,"Bir erkek, zevcesini döverse, kıyamette ben onun davacısı olurum" buyurmuştur.


Başkalarının fikirlerine değer verirdi


Resulullah efendimiz, iştişareye, danışmaya önem verirdi. Kur'an-ı kerimde Resulullah efendimize istişare etmesi emir olundu. Resulullah efendimiz de bu emre uyarak sahabilerle istişarede bulunmuştur. Hz. Ebu Hüreyre bu konuda şunları söylemiştir: "Resulullahtan daha fazla istişare eden hiçbir kimse görmedim"

Bedir savaşı başlamadan önce konakladığı yeri uygun bulmayan Hubab bin Münzir Resulullah efendimize gelerek şunları söyledi: "Ya Resulallah! Burası sana Allah'ın konaklamanı emrettiği, ileri gitmemiz veya geri çekilmemiz caiz olmayan bir yer midir? Yoksa sizin şahsi takdiriniz midir, savaş ve hile için tedbir olarak düşünülmüş bir yer midir?"

Resulullah efendimiz kendi takdiri olduğunu söyledi. Bunun üzerine Hubab "Ya Resulallah! Burası karargah için uygun bir mekan değildir. Sen insanları buradan kaldır. Kureyş'in konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım..." dedi.Resulullah efendimizimiz Hubab'a "Doğru söyledin" dedi ve onun tavsiyelerini uyguladı.

Resulullah efendimiz İslâmı mümkün olduğunca çok insana ulaştırmayı gaye edinmişti. Bunun dışındaki her şey o hedefi gerçekleştirmek için bir vasıta idi. O, her sıkıntıya bu gaye uğruna katlanmıştır.

Resulullah efendimiz faaliyetlerinde adalet ve ahlakı esas almıştır. Savaşta taktik olarak uygulamak zorunda kaldığı durumlar dışında, insanlar arasında fark gözetmeksizin herkese adil ve ahlaki davranmış, ahde vefa göstermiştir.

İçte barış ve huzuru, dışta da emniyeti sağlamak Resulullah efendimizin temel hedeflerinden biriydi. Nitekim Cahiliye döneminde kabileler arasında savaşlar, kanlı soygunlar, kervan baskınları ve kan davaları eksik olmazken, Resulullah efendimiz döneminde bunlar büyük çapta önlenmiştir.

Resulullah efendimiz insana değer verirdi. Düşmanı imha değil, hep kazanmayı gaye edinmiştir. Düşmanın gücünü mahvetmeksizin, daha sonra bu gücü kullanmayı düşünmüştür. Onun on yıl süren Medine döneminde İslâm, yaklaşık iki milyon kilometrekarelik bir alana yayılmıştır.

Bu kadar hızlı gelişme, yayılma ve değişim, Beni Kurayza hariç tutulursa, kaba bir hesapla düşman tarafından ikiyüzonaltı kişinin ölmesi ve Müslümanlar tarafından da yüzotuzsekiz kişinin şehit edilmesi karşılığında gerçekleşmiştir.

Efendimiz, insanlara meziyet, liyakat ve değerlerine göre muamelede bulunmuştur. Ne kadar azılı düşmanı olusa olsun, bir kişi İslâma girdiğinde onun haysiyet ve şerefini muhafaza etmiştir.

Peygamberimiz Müslüman olan kabilelere içlerinden birisini yeniden vali tayin ederken onların ehil olmalarına ve hatta öyle ki, ayrıntı sayılabilecek ahlaki özelliklerine bile dikkat etmiş ve bunları değerlendirmiştir.


Çalışıp kazanmaya önem verirdi


Resulullah efendimizin hayatı diğer alanlarda olduğu gibi çalışma hayatında da insanlar için örnektir. Doğruluk, güvenilir olma, adaleti uygulama ve sözleriyle davranışları arasında çelişki bulunmama gibi hallerde en güzel örnetti.

Kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini, fakire, yoksula yardım için çalışmayı Allah yolunda cihad ve gündüzleri oruç ve geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur. Peygamberimizin çalışma, helal kazanç ile ilgili pek çok sözleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

"Hiçbir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez."

"Allahım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım."

"Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı ahirette peygamberlerle, sıddikler ve şehitlerle beraber olacaktır."

"Allah kulunu helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever."

"İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir."

"Birinizin sırtında odun destesi taşıması, versin veya vermesin, insanlara gidip el açmasından daha iyidir."

En kötü şartlar altında çalışmayı dahi başkalarına yük olmaktan iyi gören Resulullah efendimizin bu sözleriyle insanları çalışmaya teşvik ettiği, tembelliği kötülediği, çalışkan insanları dünya ve ahiret mutluluğu ile müjdelediği görülmektedir.

Resulullah efendimiz insanları çalışmaya teşvik ettiği gibi, bizzat kendisi de çalışmış ve çalışma hayatının ilkelerini kendi hayatında uygulama alanına koymuştur. Çalışmalarını çocukluğundan itibaren hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Nitekim bilindiği üzere çocukluğunda çobanlık yapmıştır.

Gençliğinde ve yetişkinliğinde ticaretle meşgul olmuştur. Oniki yaşında iken amcası ile birlikte uzun bir ticaret yolculuğuna çıkmıştır. Yirmibeş yaşında iken Hz. Hatice'nin kervanını ücret karşılığında Suriye'ye götürüp getirmiştir. Ticari faaliyetlerinde meslektaşlarının, ticari ilişkilerde bulunduğu kimselerin ve tüm Mekkelilerin güvenini kazanmıştır.

Onun bütün bu faaliyetleri geçimni temine yönelik çalışmalardır. O, bütün bunların yanında sosyal faaliyetlerde de bulunmuştur. Gençliğinde Hilfülfudul cemiyetine katılması ve Kabe'nin inşası sırasında hakemlik yapması bunlara güzel birer örnektir.


Rızkın onda dokuzu ticarettedir


Resulullah efendimiz yapılan işin gelişigüzel değil, düzgün ve sağlam yapılmasına önem verirdi. Nitekim bir nasihatında: "Sizden biriniz bir iş yaptığı zaman, onu mükemmel bir şekilde yapsın." buyurmuştur.

Resulullah efendimiz Müslümanları çalışmaya teşvik etmiştir. Nitekim işi olmayan birisine, aletler temin ederek, odun kesip satmasını söylemiştir: Ensarden bir şahıs gelip Resulullah efendimize yoksulluktan şikayet etti. Sonra dönüp şöyle dedi: "Ey Allah'ın elçisi! Bir ev halkı içinden geldim ki, yanlarına dönünceye kadar bazılarının ölmüş olacağını sanıyorum." Resulullah efendimizimiz "Git, bak bir şey bulabilecek misin?" dedi. Adam gitti ve bir yaygı ile bir bardak getirerek "Ey Allah'ın elçisi! Bu yaygının yarısını yere seriyor, yarısını da bürünüyorlardı. Şu bardakla da içiyorlardı" dedi.Resulullah efendimizimiz "Bu ikisini benden bir dirheme kim satın alır?" diye sordu. Bir adam "Ben alırım" dedi. Resulullah efendimizimiz "Bir dirhemi kim artırır?" diye sordu. Bir başka adam "Onları iki dirheme alırım" dedi. Resulullah efendimizimiz "Bunlar senindir" dedi ve adamı çağırarak ona "Bir dirhemle ailene yiyecek al, bir dirhemle de bir balta satın alarak bana gel" buyurdu.

Adam da öyle yapıp geldi. Resulullah efendimiz "Şu vadiye git, orada ne bir diken, ne bir odun bırak. Bana da on günden önce gelme" dedi. Adam öyle yaptı geçimini sağladı ve sonra Resulullah efendimiz'e gelerek "Bana emrettiğin şey bereketli oldu" dedi. Bunun üzerine Resulullah efendimizimiz şöyle buyurdu: "Bu, senin için kıyamet günü yüzünde dilenmekten dolayı lekeler veya tırmık izleri olarak gelmenden daha iyidir."

Faydasız ve boş şeylerle meşgul olmamak ve boş durmamak Resulullah efendimizin prensiplerinden biriydi. Onun çalışma hayatı ile ilgili olarak verilen bu bilgilerden, çalışkan bir insan örneği karşımıza çıkmaktadır.

Resulullah efendimiz gerektiğinde dinlenmeye de zaman ayırmıştır. Hicretten hemen sonra Medinelilerin daha önce kutladıkları iki bayramın yerine Ramazan ve Kurban bayramları koymuştur. Meşru bayram şenliklerine ve düğünlerde kutlamalara izin vermiştir. Düğünlerde davetlilere ikramda bulunmuş; bunu tavsiye ve teşvik etmiştir. Çeşitli yarışları tertiplemiştir.

Resulullah efendimiz paranın piyasaya arzı konusu üzerinde durmuştur. O bu hususta şöyle buyurur: "Kim bir akar veya ev satıp da parasını onun benzeri bir şeye yatırmazsa, onun bereketini görmemeye müstehak olmuştur." "Korkak tacir mahrumdur, cesur tacir ise rızıklandırılmıştır" buyurarak ticareti teşvik etmiştir. Ticaret ortaklıkları kurmuştur. Ticareti teşvikle ilgili bir sözü çok meşhurdur. "Rızkın onda dokuzu ticarettedir." Bu sözüyle Resulullah efendimiz ticaretin bir millet için ne derece önemli olduğunu dile getirmiştir.


Ben Allahü teâlâdan bereket isterim


Resulullah efendimiz ticarete önem verirdi. En yakın arkadaşları ticaretle uğraşıyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Resulullah efendimizin vefatından bir yıl önce ticaret amacıyla Busra'ya gitmişti.

Resulullah efendimiz ticaretin yanında ziraati de teşvik etmiştir. Ağaç dikmeye teşvik ettiği hadisler, aynı zamanda ziraatin de teşvikidir.

Resulullah efendimiz her meslek erbabı ile, mesleği üzerinde konuşur, ona mesleğine olan ilgisini ve sevgisini artırıcı hususları, mesleği ile ilgili uyulacak kuralları ve hükümleri söylerdi. Resulullah efendimiz küçük sanatlara da önem vermiştir. Onun zamanında yaygın olan meslkeler arasında manifaturacılık, attarlık, demircilik, tartıcılık, sarraflık, eczacılık, terzilik ve kuyumculuk sayılabilir.

Resulullah efendimiz ticari bir malı pahalanması gayesiyle stoklayıp piyasaya arzını geciktirmeyi (ihtikar) yasaklamıştır. Çünkü bu, fiyatların sun'i bir şekilde yükselmesine ve normal piyasa seviyesinin üstüne çıkmasına yol açmaktadır.

Özellikle temel ihtiyaç maddeleri sözkonusu olduğunda bu tutum toplumun zarar görmesine sebep olmakta ve uzun müddet devamı halinde toplumsal bunalımlara yol açmaktadır.

Resulullah efendimiz "Karaborsacı ne kötü insandır; fiyatların düştüğünü öğrenince üzülür, yükseldiğini duyunca da sevinir" buyurmuştur. Peygamberimiz, "Müslümanların, şehre mal getiren köylüleri karşılayıp piyasa fiyatını gizliyerek, ucuz satın almalarını" yasakladı.

O dönemde şehirli sermaye sahipleri piyasa fiyatlarından habersiz yabancı ticaret kervanlarını yolda karşılayarak, getirdikleri malları toptan ucuza kapatmak suretiyle stoklayıp yüksek fiyatla satarlardı. Üreticinin ve satıcının bazı uyanık sermayedarlar tarafından bu şekilde aldatılmasını önlemek maksadıyla

Resulullah efendimiz bunu yasaklamış ve bu yasağı uygulamak üzere görevliler tayin etmiştir. Şayet Resulullah efendimiz bu önleme başvurmasaydı üretici emeğinin karşılığı alamaz ve üreticinin alınteri boşa gitmiş olurdu. Diğer yönden sermaye sahipleri haksız kazanç elde etmiş olurlardı.

Resulullah efendimiz kar sınırlamasına gitmemiş, fiyatların serbest rekabet piyasasında arz ve talep dengesine göre oluşması istemiştir.

Enes bin Malik hazretleri anlatır: Medinede pahalılık oldu. Fiyatlar yükseldiği için kar haddi koyması istenildiğinde, Peygamber efendimiz, "Fiyatları koyan Allahü teâlâdır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız Odur. Ben Allahü teâlâdan bereket isterim" buyurdu


Allahü teâlâ sanat sahibi mümini sever


Peygamber efendimiz çalışmayı, kimseye muhtaç olmamayı tavsiye ederdi: "Bir Müslüman, helal kazanıp, kimseye muhtaç olmaz ve komşularına, akrabasına yardım ederse, kıyamet günü, ayın ondördü gibi parlak, nurlu olacaktır. "Doğru olan tüccar, kıyamette sıddiklarla ve şehitlerle beraber olacaktır" "Allahü teâlâ, sanat sahibi mümini sever" "En helal şey, sanat sahibinin kazandığıdır" "Ticaret yapınız! Rızkın onda dokuzu ticarettedir" "Kendini başkasından sadaka istiyecek hale düşüreni, Allahü teâlâ yetmiş şeye muhtaç eder" buyururdu.

Resulullah efendimiz hilenin haram, kötü ve yanlış bir davranış olduğunu, dünyada ve ahirette sorumluluğa sebep olduğunu bildirmiştir. "Bizi aldatan bizden değildir" buyurmuştur. Alışverişlerde tüccara doğruluğu telkin etmiş, doğru davranan ticaret erbabının, Peygamberlerle, şehitlerle, birlikte haşrolunacağını haber vermiştir. Alışverişte kolaylık gösteren kimselere dua etmiştir.

Resulullah efendimiz tüketicinin korunması için gerekli tedbirleri almıştır. Mesela bu amaçla kalite kontrolü üzerinde durmuştur. Çürük ve bozuk mal satmayı, kalitesiz malı kaliteli malla karıştırmayı yasaklamıştır. Islak mahsulü altta saklayan satıcıyı kınamıştır. Kusurlu malı, kusurunu söylemeden satmanın helal olmayacağını söylemiştir.

Haksız rekabeti yasaklamıştır. Ölçü ve tartı konusunda denetim getirmiştir. Piyasada bulunan birbirinden farklı ölçek ve tartılar arasında yeknesaklığın sağlanması için standart belirlemiş ve "Tartı Mekke ehlinin tartısıdır, ölçek ise Medine ehlinin ölçeğidir" buyurmuştur.

Resulullah efendimizin işçi işveren ilişkilerine verdiği öneme gelince, o, İslâm öncesi Arap toplumunda yaygın olan ücretle iş yaptırma ve işçi çalıştırmaya n karşı çıkma

mıştır. Ancak işçilere ağır iş yüklenmesi, ücretin geciktirilmesi, kaybolan malın haksız yere işçiye ödetilmesi gibi haksız uygulamaları yasaklamış, işçilere adaletli bir şekilde davranılmasını ve kardeş muamelesi yapılmasını emretmiş, bu prensipleri de hayatında uygulamıştır.
Bu hususla ilgili sözlerinden birisi şöyledir: "İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz." Resulullah efendimiz kıyamet gününde üç kişinin düşmanı olduğunu belirtmiş, bunlardan birisinin "İşçi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen kimse" olduğunu söylemiştir.


Gençlere önem verirdi


Resulullah efendimiz, İslâmı tebliğde, yaymada, genç-yaşlı, kadın- erkek toplumun her kesimden istifade etmiştir. Fakat, ilk Müslümanlar incelendiğinde içlerinde toplumun her kesiminden kimseler yer almakla beraber, daha çok, gençlerin çoğunlukta olduğu görülmektedir.

Hz. Ali'nin gençliğindeki faaliyetleri herkes tarafından bilinmektedir. Dillere destan olan kahramanlıklarını 20 ila 30 yaşları arasında gerçekleştirmiştir.

Darü'l-Erkam'da iken Müslüman olan Mus'ab bin Umeyr, Birinci Akabe biatından sonra Hz. Peygamber tarafından Medine'ye öğretmen olarak gönderildi. O sırada 25 yaşlarında bir genç olan Mus'ab bin Umeyr'in faaliyetleri sonucunda pek çok medineli Müslüman oldu.

Hepsinden önemlisi Üseyd bin Hudayr ve Sa'd bin Muaz gibi iki nüfuzlu kabile reisinin İslâma girişini sağladı.

İslâm hukukunda kıyasın şer'i delillerden biri ve ictihadın meşru olduğuna dair Hz. Peygamber döneminden bir olay nakledilir. Buna göre Hz. Peygamber Muaz bin Cebel'i Cened'e kadı ve öğretmen olarak gönderirken, kendisine bir dava getirildiği zaman neye göre hüküm vereceğini sordu.

Hz. Muaz "Allah'ın kitabına göre hüküm veririm" dedi. Hz. Peygamber "O'nda bir hüküm olmazsa neye göre verirsin?" diye sordu. Muaz "Resulüllah'ın sünnetine göre hüküm veririm" dedi. Burada da bulamazsan ne yaparsın diye sorunca, kendi ictihadımla hüküm veririm" dedi. Hz. Peygamber onun bu cevabından son derece memnun olur.

Hz. Peygamber Muaz hakkında "Ümmetim içinde helal ve haramı en iyi bilen Muaz'dır" buyurmuştur. Hz. Muaz'ın, Hz. Peygamber tarafından Yemen'e gönderildiği esnada yaşlı başlı bir insan olduğu düşünülebilir. Halbuki Muaz o tarihte 26-27 yaşlarında bulunuyordu.

Hz. Peygamber vahiy katiplerini genellikle gençler arasından seçmiştir. Gençlerin fetva vermesine müsaade etmiştir. Gençlerden öğretmenler tayin etmiştir. Gençleri çoğu yaşlı sahabilerden oluşan ordulara komutan tayin etmiştir. Çoğu savaşlarda sancağı bizzat kendisi gençlere vermiştir. Mesela Tebük seferinde sancağı Zeyd bin Sabit'e, Bedir'de Hz. Ali'ye, vermiştir. 18 yaşlarında olan Üsame bin Zeyd'i Suriye'ye gnöderdiği orduya komutan tayin etmiştir.

Hz. Peygamber, 20 yaşında iken Hilfülfudul cemiyetine katılmıştı. Bu suretle Mekke'nin emniyetinin sağlanmasına henüz genç iken katkıda bulunmuştu.

Hz. Peygamber, kıyamet gününde arşın gölgesi altında mutlu olacaklar arasında, gönlü Allah'a bağlı, severek Allah'a ibadet eden gençleri de saymıştır.


Büyüklerimizi saymayan bizden değildir


Peygamber efendimiz, yaşlılara hürmet eder, Eshabının da hürmet etmesini isterdi:

"Güçsüzlere, hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet ediniz!"

"Büyüklerimizi saymıyan, küçüklerimize acımıyan bizden değildir."

"Yaşlılarımıza hürmet ve ikram, Allahü teâlâya saygıdandır."

"Bir Müslüman kardeşine ikram eden, Allahü teâlâya ikram etmiş gibidir."
"Bir genç, bir ihtiyara, yaşından dolayı hürmet ederse, onun yaşına varınca, Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir." buyururdu.

Her konuda vasatı,orta yolu esas alan Hz. Peygamber küçüğü korurken, onlara merhameti emrederken, büyükleri ihmal etmemiştir. Bilakis büyüklere saygıyı küçüklere sevgi ile birlikte zikrederek bunların birbirinden ayrılmaz olduğunu gözler önüne sermiştir.

Mekke'nin fethinde Hz. Ebu Bekir yüz yaşına yaklaşmış olan babası Ebu Kuhafe'yi Hz. Peygamber'in huzuruna götürür. Hz. Peygamber "Yaşlı babanı buraya kadar yormayıp evinde bıraksaydın, ben onu ziyaret ederdim" der.
Buna karşılık Hz. Ebu Bekir "Onun size gelmesi daha uygudur" şeklinde cevap verir. Hz. Peygamber'in yaşlı Ebu Kuhafe'ye karşı bu nazik davranışı Hz. Ebu Bekir'e karşı iltifatının yanında, yaşlı insanlara duyduğu saygının bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Efendimiz, dul ve yetimlerin haklarını korumaya da verdiği önem verirdi. Ensardan bir zat ölür, geride bir dul hanım ve üç yetim kız bırakır. Ölen kişinin hiç oğlu yoktur. Amcası oğulları, onun malının tamamını alırlar. Dul kadına ve yetim üç kıza bir şey vermezlerdi.

Kadın, durumu Hz. Peygambere şikayet etti. Hz. Peygamber onlara adam gönderdi. Varisler, malın kendilerine ait olduğunu söylediler. Çünkü Arap adetine göre, mirasa yalnız ölenin erkek akrabası varis olurdu. Bu olay üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu: "Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır..." Hz. Peygamber hemen onlara haber gönderip, Allah'ın kadınlara da mirastan pay ayırdığını bildirdi.

İslâmdan önce insanlar yetimlerin mallarını yerler, onların mallarından faydalanmak için yetimle evlenme, ya da onu oğlu veya kızı ile evlendirme yollarına başvururlardı. "Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar." Ve "Buluğ çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi niyetle yaklaşın" ayetlerinin nazil olması üzerine yetimlerin mallarından el çektiler. Onların mallarını yemek bir tarafa, yetimlerin mallarının kendi mallarına karışmamasına dikkat etmeye başladılar.


Sen, kötülüğü kötülükle karşılama


Resulullah efendimiz, her türlü kabalıkları, cahilliklere sabrederdi. Peygamberimiz, Huneyn ganimetini halka dağıttığı sırada, Beni Temimlerden Zülhuvaysıra gelip Peygamberimizin başucuna dikildi.

"Ya Muhammed! Ben, bu gün yaptığın şeyi gördüm!" dedi.

Peygamberimiz "Evet! Nasıl gördün?" diye sordu.

Zülhuvaysıra "Senin, adalet yapmadığını gördüm! Adalet yap ya Resulallah!" dedi. Peygamberimiz "Yazıklar olsun sana! Ben, adalet yapmazsam, kim adalet yapar?! Ben, adalet yapmış olmasaydım, umduğuma eremezdim. Sen de, bana tabi olduğun için ziyan etmiş, gitmiştin!" buyurdu.

Hz. Ömer "Ya Resulallah! İzin ver de, şunun boynunu vurayım?" dedi.

Peygamberimiz "Hayır! Bırak onu!" buyurdu.

Hz. Enes bin Malik anlatır "Resul aleyhisselam ile birlikte yürüyordum.

Resulullahın üzerinde Necran kumaşından yapılma kalın yakalı bir Cübbe vardı. Bir Bedevi, arkadan yetişip Resulullahın Cübbesinden şiddetle çekti.

Kendisine doğru öyle şiddetli bir çekişle çekti ki, Peygamber aleyhisselam, Bedevinin göğsüne doğru döndü. Cübbe, yırtıldı da, yakası, Resulün boynunda kaldı!

Resulın boynuna baktım. Bedevinin çekişinin şiddetinden, Cübbenin yakası, Resulın boynunda iz bırakmıştı.

Bedevi "Ya Muhammed! Allah'ın, senin yanında bulunan malından şu iki devemin üzerine yükle! Çünkü, sen, bana ne kendi malından, ne de, babanın malından yükleyecek değilsin! dedi.

Peygamber aleyhisselam, biraz sustuktan sonra "Mal, Allah'ın malıdır. Ben de, O'nun kuluyum. Ey Arabi! Sen, bana yaptığın şeyden dolayı misliyle mukabele olunacaksın!" buyurdu. Sonra da,

Peygamberimiz "Hayır! Allah'tan mağfiret dilerim!

Hayır! Allah'dan mağfiret dilerim!

Hayır! Allah'dan mağfiret dilerim ki, beni, çekiştirdiğinden dolayı, seninle, ödeşmedikçe, senin için bir şey yüklemeyeceğim!" buyuruyor.

Arabi de, her defasında "Vallahi, ben, buna razı olmam" diyordu. Resul "Niçin?" diye sordu.

Arabi "Çünkü, sen, kötülüğü, kötülükle karşılamaz, cezalandırmazsın da, ondan!" dedi.

Bunun üzerine, Resul aleyhisselam, güldü.

Sonra da, bir adam çağırdı. "Şu iki deveden birisine arpa, diğerine hurma yükle!" buyurdu.


Ateşe düşmenize engel oluyorum


Enes bin Malik hazretleri anlatır: Peygamber aleyhisselama her kim gelirse, ona va'dde bulunur, istenen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi.

Bir gün namaz için ikamet getirildiği sırada, bir bedevi gelip Peygamber aleyhisselamın elbisesinden tutarak "Görülecek işimden az bir şey kaldı. Namazdan sonra, onu, unuturum diye korkuyorum." dedi.Bunun üzerine, Peygamber aleyhisselam, işini görüp bitirinceye kadar bedevi ile birlikte ayakta durdu. Sonra, dönüp namaz kıldı.

Enes bin Malik der ki "Peygamber aleyhisselama, on yıl hizmet ettim.Bana ne "Öf!" dedi, ne yapmadığım bir iş için "Keşki onu yapsaydın!", ne de, yaptığım bir iş için "Bunu, ne diye yaptın?" dedi.""Resul Aleyhisselam, bir gün, beni bir işiçin gönderdi.Ben "Vallahi, gitmem!" dedim. Halbuki, o işi yapacaktım.

Dışarı çıktım. Çocukların yanına uğradım. Onlar, çarşıda oynuyorlardı.Derken, Resul aleyhisselam, arkamda kafama dokundu. Kendisine baktım, gülüyordu. "Ey Enescik! Sana, emr ettiğim yere gittin mi?" diye sordu. "Evet! Gidiyorum ya Resulallah!" dedim.

Cenab-ı Hak hiçbir şeye muhtaç değildir, ihtiyacı yoktur. Kullarına çok merhamet ettiği için onlara Peygamber göndermiştir. İnsanların bunları örnek almalarını istemiştir. Hadis-i kudside buyuruldu ki, "Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, üluhiyyetimden bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız".

İnsanlara numune olarak gönderilen Peygamber efendimizin, merhametini, şefkatini anlatmaya kimsenin gücü yetmez. Çünkü O alemlere rahmet olarak gönderilmişti. Yüce Allah Peygamberimiz hakkında şöyle buyurur: "Biz, Seni, alemlere, ancak rahmet olmak için gönderdik!" "And olsun, size öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız, Ona, çok ağır ve güç gelir. O, üstünüze çok düşkündür. Bütün Mü'minler için çok şefkatlı ve merhametlidir." "Onlar, Mü'min olmayacaklar diye, adeta Kendine kıyacaksın!"

Peygamberimiz de:

"Benimle sizin misaliniz: Ateş yakan bir adamın misaline benzer ki, kelebek ve çekirgeler, ateşin içine düşmeğe can atıyorlar!O adam ise, onları, ateşten men etmeğe çalışıyordur! Ben, sizi tutuyor, ateşe düşmenize engel oluyorum. Sizler ise, ellerimden kurtulmağa Ateşe düşmeğe çabalıyorsunuzdur!" buyururdu.


Sıkıntı verenler kaybetti


Peygamberimizin nübüvvetini tebliğinden önce ve sonraki devirlerde, devletlerde, hatta kabilelerin iç bünyesinde ve kabileler arasında bile kavga, savaş eksik olmuyordu.

Mekke döneminde Müslümanlar ve hatta bizzat Peygamber efendimiz de bu şiddete maruz kalmışlardır. Mekke'de gücü elinde bulunduran müşrikler, İslâmın yayılışını önlemek için Müslümanlara sosyal ve ekonomik boykot, baskı, keyfi tutuklama, göçe mecbur bırakma, bağlama, zincire vurma, kızgın kumlar üzerine yatırıp üzerlerine taş yığma gibi çeşitli işkence türleri ve hatta öldürme gibi yöntemler uygulamışlardır.

Müşriklerin Müslümanlara karşı şiddet uygulaması, İslâmın Mekke döneminin son gününe kadar sürmüştür. Nitekim hicretten önce Darünnedve'de toplanan müşriklerin, Resulullah efendimize uygulamak üzere aralarında tartıştıkları üçhusustan (bağlamak, sürgün etmek ve öldürmek) herbiri birer şiddet yöntemidir. Mekkeliler fırsat düştükçe Medine döneminde de ele geçirdikleri Müslümanlara şiddet uygulamaktan geri durmamışlardır. Nitekim hicretin dördüncü yılında Zeyd bin Desinne ve Hubeyb bin Adiy'i işkence ile öldürmüşlerdir.

Müşrikler şiddet yöntemiyle İslâmın yayılışını önlemeye muvaffak olamadıkları gibi, bilakis bu konuda başarısızlığa uğradılar. Öte yandan başarıya ulaşan, şiddet uygulayan değil, uygulanan taraf, yani Müslümanlar oldu. Çünkü Hz. Peygamber müşriklere aynı yöntemle karşılık vermedi ve onlardan intikam alma yoluna gitmedi. Müslümanlar çektikleri işkencelerden dolayı kendisine sızlandıklarında sabretmelerini öğütledi. Çünkü kendisi şiddet taraftarı olmadığı gibi, onun asıl hedefi şiddeti önlemekti. Kur'an-ı kerimde "Sen onlar üzerinde bir tahakküm edici değilsin" buyrulmaktadır.

Şiddeti aile içi ve topumsal şiddet olarak iki kısımda ele almak mümkündür. Aile içi şiddetten bahsedildiğinde ilk akla gelen, aile reisinin, diğer aile bireyleri ve büyüklerin küçükler üzerinde uyguladığı şiddet ve baskıcı tavırlardır.

Bu tür bir uygulamanın ailede huzuru, sevgi ve saygıyı ortadan kaldıracağı gibi, böyle bir ortamda yatıp kalkan çocuklar ve gençler için kötü sonuçlar doğuracağı ve onların karakteri üzerinde olumsuz etkide bulunacağı ortadadır. Çünkü şidde alışan aile fertlerinin de artık şiddetin bulunmadığı yerde yaşamak istememesi ve kendisinin de ileride aynı yollara başvuması doğaldır.

Bunu önlemek de şiddet, baskı ve ezici tavırlar yerine karşılıklı sevgi ve saygının hakim olduğu bir aile yuvası oluşturmakla mümkündür. Çok sayıda ferdi ve toplumsal çatışmanın kaynağı olan şiddet, bir toplumda problemleri çözüm ve irtibat aracı haline geldiği zaman, basit sorunlar dahi üzücü olaylarla sonuçlanabilir.


İnsanların anlayışına göre hitap ediniz


Resulullah efendimiz insanların anlayışına, kültürüne, tabiatına göre hitap ederdi. Herkese davranışı aynı olmazdı. "İnsanların, aklına, anlayışına göre hitap ediniz!" buyururdu. Çünkü insanları çeşit çeşittir.

Büyük İslâm alimi İmam-ı Gazali insanları dört kısma ayırmaktadır: Bunlardan birinci kısmdakiler, dünyada yimek içmek ve zevk etmekden başka bir şey bilmiyenlerdir. İkinci kısmdakiler, cebir, şiddet, zulüm ile hareket edenlerdir. Üçüncü kısmdakiler, hilekarlık ve mürailikle etrafındakileri aldatanlardır. Ancak dördüncü kısmdakiler güzel ahlak sahibi olan, hakiki Müslümanlardır.

Her insanın kalbinden Allahü teâlâya giden bir yol vardır.Bütün mes'ele, bu yoldan İslâm nurunun insanlara ulaşdırılmasıdır. O nuru kalbinde hisseden bir insan, hangi kısmdan olursa olsun, yapdığı fenalıklara pişman olur ve doğru yolu bulur.

Eğer bütün insanlar, İslâm dinini kabul etseler, dünyada ne fenalık, ne hilekarlık, ne harb, ne şiddet ve ne de zulüm kalırdı. Bunun için, tam ve mükemmel bir Müslüman olmağa gayret etmek ve Müslümanlığın esasını ve inceliklerini izah ederek, bütün dünyaya yaymak, hepimizin boynuna düşen bir borçtur. Bunu yapmak cihad olur.

Başka dinden de olsa, insanlara daima tatlı dille ve anlayışla hitab etmelidir! Bunu, Kur'an-ı kerim de emretmektedir. Müslüman olmıyanın yüzüne karşı, kafir, dinsiz diyerek, onun kalbini incitmenin günah olduğu, fıkh kitablarında yazılıdır. Maksad, herkese İslâm dininin yüceliğini anlatmaktır.

Bu da, ancak tatlı dille, sabır, ilm ve imanla olur. Bir kimseyi bir şeye inandırmak isteyenin evvela kendisinin ona tam inanması şarttır. İslâm dini kadar, açık ve mantıki hiç bir din yoktur. Bu dinin esasını anlıyan bir kimse, herkese bu dinin biricik hak din olduğunu kolaylıkla isbat edebilir.

Allahü teâlâ, İslâm dinini, insanların dünyada rahat ve huzur içinde, kardeşçe yaşamaları için ve ahirette sonsuz azablardan kurtulmaları için göndermişdir. Müslüman olmıyanlar, bu saadet yolundan mahrum kalmış zevallı kimselerdir.

Bunlara, acımalı ve incitmemelidir. Bütün semavi dinlerin, insanlar tarafından bozulmamış olanlarında, tek Allaha iman esası vardır. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde bütün insanları doğru yolda bulunmağa davet ediyor. Doğru yola kavuşan insanın, geçmişdeki bütün hatalarını afv edeceğini vad buyuruyor. Başka dinden olanlar, şeytanın veya Müslümanlıkdan haberi olmıyanların aldattıkları zevallı kimselerdir. Bunların çoğu, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, yanlış yola sapdırılmış tali'siz insanlardır. Biz bunlara Peygamber efendimiz gibi sabır ile, tatlı dille, akl ve mantık ile doğru yolu göstermeliyiz.


Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah


Resulullah efendimiz buyurdu ki: Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama, yalnız benim için ne yaptın diye sordu. Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim ve zikir yaptım cevabını verince, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Orucların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekatlar, kıyamet günü, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışık olur. Benim için ne yaptın buyurdu. Ya Rabbi! Senin için olan şeyi bana bildir deyince, Allahü teâlâ, ya Musa, sevdiklerimi sevdin mi ve düşmanlarıma düşmanlık ettin mi buyurdu. Musa aleyhisselam, Allahü teâlâ için olan en kıymetli şeyin, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah olduğunu anladı"

Allah dostlarını sevmeye, düşmanlarını sevmemeye, "Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah" denir. İmanın alameti, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahtır... Efendimiz, "İbadetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahtır." buyuruldu.

Resulullah efendimiz buyurdu ki: İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, Allah dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemektir.

Cenab-ı Hak İsa aleyhisselama buyurdu ki: - Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlukların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.

Peygamberimiz, "Allahü teâlânın bazı kulları vardır. Bunlar, peygamber değildir. Peygamberler ve şehidler, Kıyamet günü bunlara imrenirler. Bunlar, birbirini tanımıyan, uzak yerlerde yaşıyan, Allah için birbirini seven mü'minlerdir." buyuruldu.

Müslüman, Müslüman olmayanı sevemez. Çünkü, Peygamber efendimizin Peygamberliğini kabul etmeyenlerin hepsi cenab-ı Hakkın düşmanı hükmündedirler. Mümin cenab-ı Hakkın düşmanlarını elbette sevmez. Bu da kalb ile olur. Sevmemek üç türlü olur:

Birincisi, onun küfrünü beğenir. Bunun için sever. Bu muhabbet yasaktır. Çünkü, onun dininden razı olmuştur. Küfrü beğenen kafir olur. Böyle muhabbet, imanı giderir.İkincisi, herkesle iyi geçinmek için, kalben sevmeyip ona dost görünmektir. Bu muhabbet yasak değildir. Üçüncüsü, ikisinin ortasıdır. Bunlarla ihtiyaç olduğunda, zaruret miktarı görüşmelidir. Arkadaşlık, dostluk kurmamalıdır.

Zaten, sevenin, sevgilinin sevdiklerini sevmesi ve sevmediklerini sevmemesi lazımdır. Bu sevgi ve düşmanlık, insanın elinde değildir. Sevginin icabıdır. Bu kendiliğinden hasıl olur.


İki zıd şey, birlikte sevilemez


Peygamber efendimiz, gayri müslimlerle görüşmeye, onlarla alış veriş yapmaya müsaade ederdi, fakat onları sevmeyi, kalben muhabbet beslemeyi yasaklardı.

Çünkü, Allahü teâlâ mealen buyuruyor ki, "Kafirleri sevmek, Allahü teâlâyı sevmemektir. İki zıd şey, birlikte sevilemez." İki düşman, birlikte sevilemez. Bir kimse, seviyorum dese, fakat onun düşmanlarından uzak olmazsa, bu sözüne inanılmaz.

Maide suresi 51. ayette, "Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez." buyurulmuştur.

Al-i İmran suresinde mealen, "Kafirleri sevenleri, Allahü teâlâ, azabı ile korkutuyor." buyuruldu. Bu büyük tehdit, çirkinliğin çok büyük olduğunu gösteriyor. Halife hazret-i Ömer'e:

- Hıristiyan bir genç var. Hafızası çok kuvvetli, yazısı da çok düzgün, bunu kendine katip yaparsan çok iyi olur, dediler.

Kabul etmedi:

- Mü'min olmıyan birini dost edemem, dedi ve bu ayet-i kerimeyi okudu.
Ebu Musel Eş'ari, halife Ömer'e dedi ki:

- Yanımda nasrani bir katibim var. Çok işe yarıyor.

Hazret-i Ömer:

- Niçin, bir müsliman katip kullanmıyorsun? Maide suresindeki, "Ey mü'minler! Yahudi ve hıristiyanları sevmeyiniz!" ayetini işitmedin mi? dedi.

- Dini onun, katipliği benim.

- Allahü teâlânın hakir ettiğine ikram etme! Onun zelil ettiğini aziz eyleme! Allahın uzaklaştırdığına yaklaşma!

- Fakat ben Basra'yı onun yardımı ile idare edebiliyorum.

- Hıristiyan ölürse ne yapacaksan, şimdi onu yap! Hemen onu değiştir!.

Ayet-i kerimelerde buyuruldu ki:

"Ey mü'minler! Mü'min olmıyan kafirlerle dost, arkadaş olmayınız!"

"Allahü teâlâya ve ahiret gününe inanan, Allahın ve Resulünün düşmanlarını sevmez."

"Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları sevmeyiniz!"

"Ey iman edenler! Benim ve sizin düşmanlarımızı sevmeyiniz."

"Mü'minlerin erkekleri ve kadınları birbirlerini severler."

Bu ayet-i kerimeler de, kafirleri sevmeği haram etmektedir. Sevmemek de kalb ile olur.

Büyük İslâm alimi İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: İbrahim aleyhisselamın o büyük makamı bulması, Peygamberlerin ağacı olması, Allahü teâlânın düşmanlarından teberri ettiği, uzaklaştığı içindi. İnsanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturacak şeylerden hiçbiri, bu teberri gibi değildir.


Olgun Müslüman olmanın yolu


Bir gün Eshabı kiramdan bir zat gelip Resulullah efendimize bazı suallerinin olduğunu arz eder. Efendimizin izin vermesi üzerine sorularını sorar:

- Ya Resulallah, ben insanların en alimi olmak istiyorum,

-Allah'tan en çok korkan, insanların en alimi olur.

- İnsanların en zengini olmak istiyorum.

-Kanaatkar olursan, insanların en zengini olursun.

- İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum.

-İnsanların en hayırlısı, insanlara menfaatli olandır. Sen de başkalarına yardımcı ol, en hayırlısı olursun.

- İnsanların en adaletlisi olmak istiyorum.

-Öyle ise kendin için istediğini başkası için de iste. Kendin için istemediğini başkası için de isteme.

- İyi hal ve ikram sahibi insan olmak istiyorum.

-Öyle ise Allah'a ibadet ederken O'nu görür gibi ibadet et. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor zaten.

- İmanımın mükemmel olmasını istiyorum.

-Ahlakını güzelleştir. İmanın kemale ersin.

- Allah'ın itaatli bir kulu olmayı istiyorum.

-O halde farzları ihmal etme. Tümüyle yerine getir.

- Rabb'imin huzuruna günah kirlerinden temizlenmiş olarak çıkmak istiyorum.

-Cünüplük kirinden guslederken günah kirinden de gusletmeyi ihmal etme, tevbe, istiğfarla devamlı temizlen.

- Mahşere giderken yolumun aydınlık olmasını istiyorum.

-O halde hiç kimseye zulmetme, kalbini kırma. Gücüne güvenerek hakkından mahrum etme ki, mahşerde yolun adınlık olsun.

- Rabb'imin bana merhametini arzuluyorum. Bana acısın istiyorum.

-Rabb'inin yarattığı insana ve bütün canlılara merhamet eyle. Sen burada merhametli olursan orada merhamete layık olursun.

- Günahlarımın azalmasını istiyorum.

- Öyle ise tevbe, istiğfarını çoğalt. Bir daha yapmama konusunda azimli ol.

- Rabb'imin rızkımı bol vermesini istiyorum.

-O halde abdestli çalışmaya devam et.

- Ayıplarımın yüzüme vurulmamasını istiyorum.

-Sen burada kimsenin ayıbını yüzüne vurmazsan, orada da senin ayıbını kimse yüzüne vurmaz.

- Günah kirlerinden ruhumu nasıl temizlerim?

-Gözyaşıyla. Gözyaşını rahmet gibi yağdır, ruhunu temizlemiş olursun.

Ömrü kötülüklerle mücadele ile geçti


İnsanlık tarihi boyunca hemen her toplumda kamu düzenini bozan ve yüz kızartıcı büyük bir suç olarak kabul edilen hırsızlık, Resulullah efendimizin önlemeye çalıştığı sosyal problemlerden biridir. Ahlak ve hukuk kurallarına aykırı yollardan haksız kazanç sağlanmasına sebep olan hırsızlık, İslâmın son derece değer verdiği, korumayı hedeflediği ve kutsal kaul ettiği mal güvenliğini ve meşru yollardan gelir elde etmenin esas olduğu ilkesini ihlal etmektir.

Cahiliye döneminde hırsızlık bir hayli yaygındı ve genel olarak ayıp ve suç sayılmaktaydı. Bununla birlikte, merkezi bir siyasi otorite bulunmadığından suçun düzenli bir şekilde kontrol altında tutulduğu ve suçluların cezalandırıldığı söylenemez.

Araplar kabile fertlerine, dost kabilelere, mabedlere ve kamuya ait malın çalınmasını suç sayarken, aralarında antlaşma ve himaye bulunmayan diğer kabilelerden güç kullanarak çalınan malı ganimet sayar ve bu tür eylemleri de cesareti simgeleyen davranışlar olarak görürlerdi.

Kur'an-ı kerimde, üzerine biat alınması gereken hususlar sayılırken "hırsızlık yapmamak" da zikredilmektedir. Ayrıca Kur'an-ı kerimde hırsızlıkla ilgili hukuki hükümler mevcuttur. Hz. Peygamberin Akabe'de Müslüman olanlardan biat aldığı hususlar arasında "hırsızlık yapmamak" yer alıyordu. Hatta bu sözleşmede hırsızlığın "Allah'a ortak koşmamak"tan sonra ikinci sırada yer aldığı görülmektedir ki bu husus son derece dikkat çekicidir.

Hadis literatüründe Hz. Peygamber'in hırsızlıkla ilgili sözleri incelendiğinde, bunların içinde en fazla yeri "Hırsız, mümin olduğu halde hırsızlık etmez" sözüyle, "Hırsızlık yapmayın" veya "hırsızlık yapmamak" üzere biat aldığı konusu ile ilgili olduğu görülmektedir.

Hz. Peygamberin sünnetinde hırsızlık, dünyada ve ahirette bir dizi müeyyide ve sorumluluğu gerektiren ağır bir suç ve büyük bir günah olarak nitelendirilmiştir.

Suçu sabit görülen hırsızlar da cezalandırılmıştır. Ancak bu noktada üzerinde durulması gereken husus, hırsıza ceza vermenin amaç olmadığıdır. Önemli olan, insanları eğitmek, hırsızlığa sevkeden etkenleri, sosyal ve ekonomik dengesizliği, ahlaki çöküntüyü ortadan kaldırmaktır.

Üstelik Hz. Peygamber suçun oluşmasında, ispatında ve cezanın infazında suçlu lehine titiz davranmış, affetmeyi ve sulhü tavsiye etmiş, şikayetçisi ulunmayan veya kamuoyuna malolmamış suçları görmezlikten gelmiştir. Nitekim Resulullahın bu tutumu olumlu sonuç vermiş, onun döneminde hırsızlık olaylarında düşüş olmuştur.


İnsanların en cömerdi idi


Cömertlik hususunda da, Peygamberimiz gibisi yoktu.

Hz. Ali "Resul aleyhisselam, eli açıklıkta, insanların, en Cömerdi idi."

Hz. Aişe "Resul aleyhisselam,hayırda, esen rüzgardan daha cömerd idi."

Hz.Abdullah bin Abbas "Resul aleyhisselam, insanların, en Cömerdi idi."

Abdullah bin Ömer "Resul aleyhisselamdan daha Cömerd bir kimse görmedim!" demiştir.

Peygamberimizde Cömerdliğin her türlüsü; Allah yolunda, Allah'ın dinini açıklamak, Allah'ın kullarını doğru yola sevketmek, açlarını doyurmak, cahillerini öğütlemek, haceti görüleceklerin hacetlerini görmek, yararlanacakları, her yolla yararlandırmak ve ağırlıklarına tahammül etmek gibi ilim, mal ve nefs cömerdliğinin hepsi kendisinde mevcud idi.

Peygamberimiz "Ben, ancak Dağıtanım! Veren ise, Allah'dır!" "Bize, Mirascı olunmaz! Bizim bıraktığımız, Sadakadır. Ancak, ailesi, ondan, yer!" buyurmuştur.

Ebu Zer Gıfari hazretleri anlatır: "Resul aleyhisselam, bana "Ey Ebu Zer! Şu, hangi dağdır?" diye sordu. "Ya Resulallah! Uhud'dur!" dedim.

Resulullah "Varlığım, kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; O'nun, benim için altın'a çevirilmesi, beni asla sevindirmez.Onu, bir Kırat bile bırakmaksızın Allah yolunda harcarım!" buyurdu.

"Ya Resulallah! Bir Kantar mı bırakmaksızın?" diye sordum.

Resulullah "Bir Kırat bile bırakmaksızın!" buyurdu ve bunu, üçkere tekrarladı.

Sonra da "Ey Ebu Zer! Ben, ancak, az olanı, az derim, çok olanı, çok derim!" buyurdu."

"Akşama doğru, Medine'nin Harre mevkiinde, Peygamber aleyhisselamla birlikte yürüyordum ve Uhud dağına bakıyorduk.Peygamber aleyhisselam "Ey Ebu Zer!" buyurdu. "Buyur ya Resulallah! Emrine amadeyim!" dedim.

Resul aleyhisselam, Uhud'e bakarak "Şu Uhud'un, benim için altın'a çevirilmesini ondan bir tek Dinar'ın, üç günden fazla yanımda akşamlamasını, beklemesini arzu etmem! O bir tek Dinar'ı da, ben, sadece borç için yanımda bulundurur hepsini, Allah'ın kullarına (Elile sağına, önüne ve soluna işaret ederek) alınız! Alınız! derim!" buyurdu. Sonra, yürümeğe devam ettik.

"Ey Ebu Zer! Çok mal sahipleri vardır ki Kıyamet gününde onlar sevapça pek azdırlar. Ancak, (Yine elile sağına, önüne ve soluna dağıtma işareti yaparak) mallarını, şöyle, şöyle harcayanlar, müstesnadır! Böyleleri de, pek azdır.) buyurdu."


Her kim ne isterse verirdi


Peygamber efendimizin on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes bin Malik hazretleri anlatır:

"Resul aleyhisselamdan, bir şey istenmezdi ki, Resul aleyhisselam, onu, isteyene vermiş olmasın."

"Peygamber aleyhisselamın yanına bir adam gelir sadece, dünyayı, dünya malını elde etmeyi umarak Müslüman olur o gün, akşam olmadan İslâmiyet, kendisinin nazarında, dünyadan ve dünya üzerindekilerden daha sevgili olurdu!"

Kureyş müşriklerinin Eşrafından Safvan bin Ümeyye, Mekke'nin fethinden sonra, Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Peygamberimizin yanından ayrılmamıştı.

Peygamberimiz, Ci'rane'de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan bin Ümeyye, Peygamberimizin yanında bulunuyor, develer, davarlar ve güdücülerle dolu vadiye doğru bakıyordu. Bakışını, uzattı durdu.

Peygamberimiz ise, onun bu halini göz ucuyla süzüyordu.

"Ebu Vehb! O vadi, pek mi hoşuna gitti?" diye sordu.

Safvan bin Ümeyye "Evet!" dedi.

Peygamberimiz "O vadi de, içindekiler de, senin olsun!" buyurdu.

Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı:

"Peygamber kalbinden başka, hiçbir kimsenin kalbi, bu derece Cömerd ve üstün olamaz! Şehadet ederim ki: Allah'dan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki: Muhammed, Allah'ın Kulu ve Resulüdür!" dedi ve hemen orada Müslüman oldu.

İbn-i Şihab'üzzühri'nin bildirdiğine göre: Resul aleyhisselam, o gün, Safvan bin Ümeyye'ye yüz deve vermiş, sonra, yüz daha, sonra, yüz daha eklemişti.

Safvan "Vallahi, Resul aleyhisselam, bana verdiğini, verdi. Ama, kendisi, bana insanların en münfuru idi. Bana, vermekte devam etti de, nihayet, nazarımda, insanların en sevimlisi oldu!" demiştir.

Peygamberimiz, böyle, iki dağ arasını dolduran davarları verince, Safvan bin Ümeyye, kavmi olan Kureyşilerin yanına döndü.

Onlara "Ey Kavmım! Müslüman olunuz! Çünkü, vallahi, Muhammed, öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan, yoksulluktan hiç korkmuyor!" dedi.

Peygamberimizden bir şey istenildi mi, asla "Yok!" demezdi.

Kendisine kim gelip bir şey ister, istenilen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi. Bulunmazsa, va'd ederdi.