HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Habeşistan'a Hicret


Habeşistana hicret


Resulullah efendimizin Peygamberliğini ilan edişinin beşinci yılı... Müşriklerin işkencelerine rağmen, Müslümanların sayısı artmaya devam ediyor... Fakat müşrikler de işkencelerini günden güne artırıyor; ellerinden geleni yapıyorlar...

Efendimiz, Eshabının tarihte bir benzeri az görülen dayanılmaz işkencelere uğramasına, ayaklarından iplerle develere bağlanıp, aksi istikametlere doğru çekilerek parçalatılmasına çok üzülüyordu.

Bu işkencelerin, her geçen gün daha da şiddetlenmesine, merhamet dolu kalbi, tahammül edemiyordu artık...

Bir gün Eshabını topladı:

- Ey Eshabım! Şimdi yeryüzüne dağılınız. Allahü teâlâ, yakında sizi yine bir araya toplar! buyurdu. Onlar da;

- Ya Resulallah! Nereye gidelim? diye sual ettiler.

Mübarek eliyle işaret ederek, Habeş ülkesini gösterdi:

İşte oraya! Habeş toprağına gidiniz! Çünkü orada, yanındakilerin hiçbirine zulmedilmeyen bir hükümdar vardır. Hem orası bir doğruluk ülkesidir. Allahü teâlâ, içinde bulunduğunuz sıkıntılardan bir çıkış ve kurtuluş yolu açıncaya kadar, siz, orada bulununuz! buyurdu.

Server-i alem efendimiz, böylece Eshabının işkencelerden kurtulmasına ve Mekkeli müşriklere karşı mücadelesini tek başına sürdürmeye karar vermişti.

Doğduğu vakit, "Ümmetim! Ümmetim!" diyen sevgili Peygamberimiz, şimdi de, Eshabının kurtuluşu için, kendisini feda ediyordu.

O'nun bu müsaadesi üzerine, Eshab-ı kiramdan bir kısmı, vatanlarından ayrılarak hicret ediyorlardı!.. Fakat sevgili Peygamberimizden ayrıldıkları için, üzüntüleri de pek fazla idi.

Bu ilk hicrete katılanlar arasında:

Hazret-i Osman ve hanımı hazret-i Rukayye binti Resulullah, Ebu Huzeyfe ile hanımı Sehle binti Süheyl, Zübeyr bin Avvam, Mus'ab bin Umeyr, Abdurrahman bin Avf, Ebu Seleme bin Abdülesed ile hanımı, Ümmü Seleme, Hatib bin Amr, Amir bir Rebia ve hanımı Leyla binti Ebi Hasme, Osman bin Maz'un, Ebu Sebre bin Ebi Rühm ile hanımı Ümmü Gülsüm binti Süheyl, Süheyl bin Beyda, Abdullah bin Mes'ud "radıyallahü anhüm" vardı.

Peygamber efendimiz, hazret-i Osman için;

"Şüphesiz ki, Osman, Lut peygamberden sonra zevcesiyle birlikte hicret eden ilk kimsedir" buyurdu.
Eshab-ı kiramın bir kısmı binekli, bir kısmı yaya olarak, gizlice Mekke'den ayrıldılar. Tüccarlara ücretini vererek, gemilerle

Kızıldeniz'den Habeşistan sahiline ulaştılar.

Müşrikler bunu haber alıp, peşlerine düştülerse de, gayretleri boşa gidip, perişan bir şekilde geri döndüler.

Habeş hükümdarı Necaşi, Müslümanlara iyi davrandı. Ülkesine yerleştirdi. Eshab-ı kiram, Habeşistan için;

"Biz burada iyi bir komşuluk ve himaye gördük. Dinimize dokunulmadı, incitilmedik. Hoşlanmadığımız bir söz de duymadık. Huzur içinde, Allahü teâlâya ibadet ettik" dediler.

Müşrikler, hicret eden Eshab-ı kiramın, Habeşistan'a sığınmalarından endişelenip, telaşa kapıldılar. Krala hediyeler gönderip sığınanları geri vermesini istediler. Fakat gayretleri boşa çıktı...


Hz. Hamza'nın iman etmesi

İslâmiyetin sesi, her geçen gün kulaktan kulağa yayılıyor... Ötelere daha ötelere ulaşıyor... Bu hal, Kureyşli müşrikleri çıldırtıyor... Bütün gayretlerine rağmen, İslâmiyet'in yayılmasına mani olamıyorlardı.

Bir gün, Peygamber efendimiz, Safa Tepesi'nde müşrikleri imana davet etti. Kafir olan bir cinni putun içine girdi ve sevgili Peygamberimiz için uygun olmayan sözler sarfetti. Fahr-i alem efendimiz üzüldü... Başka bir gün, kendisi görünmeyen bir şahıs, Peygamber efendimize selam vererek;

"Ya Resulallah! Kafir olan bir cinni sizin için münasib olmayan şeyler söylemiş. Ben, onu bulup öldürdüm. Arzu buyurup, yarın Safa Tepesi'ne teşrif eder misiniz? Siz yine onları İslâmiyete davet edersiniz. Ben de o putun içine girip, sizi medhedici sözler söylerim" dedi.

Sevgili Peygamberimiz, ertesi günü oraya gidip, müşrikleri tekrar imana davet ettiler. Ebu Cehil de orada idi. Müslüman cinni, müşriklerin elindeki putun içine girip, Sevgili Peygamberimizi ve İslâmiyeti anlatan güzel sözler ve şiirler söyledi.
Müşrikler, bu sözleri duyunca ellerindeki putu parçaladılar ve Resulullaha saldırdılar. Mübarek saçları darmadağın oldu. Mübarek yüzü kana boyandı. Onların bu eza ve cefalarına tahammül gösterip;

"Ey Kureyşliler! Bana vuruyorsunuz; ama ben sizin peygamberinizim" buyuruyordu... Bir hizmetçi kız, bu hadiseyi başından sonuna kadar görmüştü.

Bu sırada hazret-i Hamza, dağda avlanıyordu. Bir ceylana ok atmak üzereyken, ceylan dile gelerek;

"Ya Hamza! Bana ok atacağına, kardeşinin oğlunu öldürmek isteyenlere ok atsan daha hayırlı olur" dedi.

Hazret-i Hamza bu sözlere hayret ederek, süratle evine hareket etti. Adeti üzere, avdan dönünce, tavaf için Harem-i şerife uğrar, evine sonra giderdi. O gün tavaf yaparken, hizmetçi kız, yanına geldi.

Ebu Cehil'in, Efendimize yaptıklarını haber verdi. Hazret-i Hamza, Peygamber efendimize hakaret edildiğini işitince, akrabalık damarları kabardı. Silahlarını alarak müşriklerin bulunduğu yere geldi:

- Kardeşimin oğluna kötü söz söyleyen, kalbini inciten sen misin? İşte benim dinim de O'nun dinidir. Gücün yetiyorsa o yaptıklarını bana da yap bakayım, diyerek, elindeki yay ile Ebu Cehil'in başını yardı.

Oradaki kafirler hazret-i Hamza'ya saldırmak istediler. Fakat Ebu Cehil,

- Dokunmayınız, Hamza haklıdır. Yeğenine kötü sözler söyledim, dedi.

Hamza , oradan yarıldıktan sonra, Ebu Cehil etrafındakilere;

- Aman, ona ilişmeyiniz! Bize kızar da Müslüman olur. Bununla Muhammed kuvvetlenir, dedi.

Hazret-i Hamza'nın Müslüman olmaması için, kafasının yarılmasına da razı olmuştu. Hazret-i Hamza'nın hatırının sayıldığını, kuvvet ve kıymetini bilirdi. Hamza, Peygamber efendimizin yanına gelip;

- Ya Muhammed! Ebu Cehil'den intikamını aldım. Onu, kana boyadım. Üzülme, sevin! dedi. Sevgili Peygamberimiz cevap verdi:

- Ben, böyle şeylere sevinmem!..

- Seni sevindirmek, üzüntüden kurtarmak için, ne istersen yapayım!

- Ey amcam! Ben ancak senin iman etmen ve kıymetli bedenini Cehennem ateşinden kurtarman ile sevinirim!

Bu sözler kalbini eritti Hamza'nın, hemen oracıkta Müslümanlığı kabul etti ve hazret-i Hamza oldu...


Dengeler değişmeğe başladı

Hazret-i Hamza, Müslüman olunca, hakkında ayet-i kerime geldi... En'am suresinin 122. ayeti... Bu ayette; diriltildiği ve nura kavuşturulduğu anlatılan zat, hazret-i Hamza ve aynı ayet-i kerimede; karanlıklarda bocaladığı bahsedilen de, Ebu Cehil'dir.

Hazret-i Hamza, müşriklerin yanına vararak, Müslüman olduğunu ve Allahü teâlânın Habibi Muhammed aleyhisselamı canı pahasına da olsa koruyacağını bildirirdi. Sonra bir kaside okudu. Okuduğu kaside şu manadaydı:

"Kalbimi, İslâmiyet'e, hakka meylettirmiş olduğu için, Allahü teâlâya hamdolsun. Bu din, kullarının her yaptığını bilen, herkese lütfu ile muamele eden, kudreti her şeye galip gelen, alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ tarafından gönderilmiştir. Kur'an-ı kerim okunduğu zaman, kalb ve akıl sahiplerinin gözlerinden yaşlar akar. Kur'an-ı kerim, fasih bir lisan ile açıklanmış ayetler halinde Muhammed aleyhisselama nazil olmuştur. Muhammed Mustafa, içimizde sözü dinlenir, kendisine boyun eğilir, mübarek bir kimsedir

Ey müşrikler! Aklınız başınızdan gidip, gözünüz kararıp da, O'nun hakkında sert, ağır ve kaba sözler söylemeyin. Eğer böyle bir düşünceye kapılırsanız, biz Müslümanların cesedine basıp geçmeden, hiç kimse O'na dokunamaz"

Hazret-i Hamza'nın Müslüman olmasına, sevgili Peygamberimiz çok sevindi. Müslümanlar, onun da aralarına katılmasıyla çok kuvvetlendiler.

Hazret-i Hamza'nın Müslüman olmasıyla, vaziyet değişti. Çünkü, Mekkeliler onun; cengaver, cesur, mert, pehlivan ve büyük bir kahraman olduğunu biliyorlardı. Bunun için, Kureyş müşrikleri artık Müslümanlara, hiç bir sebep yokken, fena muamele yapamadılar. Bilhassa hazret-i Hamza'nın kılıcının şiddetinden çekindiler.

İslâm dini gün geçtikçe yayılıyor, Kur'an-ı kerimin nuru, ruhları aydınlatıyordu. Karanlıktaki insanlar, Allahü teâlânın ihsanı olarak iman ediyor, hidayete kavuşuyorlardı. Eshab-ı kiramdan olmakla şereflenen bu mübarek zevat el ele, gönül gönüle veriyor, Resulullah efendimizin etrafında pervane gibi dönüyorlardı.

O'nun küçücük bir arzu ve işaretini büyük bir emir biliyor, yerine getirmek için yarışıyor, hatta bu uğurda canlarını bile feda etmekten çekinmiyorlardı. Müşriklerin telaş ve endişeleri ise, had safhaya varmıştı. Çünkü parmakla gösterilen kahramanlardan hazret-i Hamza da Müslüman olmuş, Resulullah'ın saflarında yer almıştı.

Bu beklenmedik hadise, müşrikleri, büsbütün çileden çıkardı. Bu sebeple Hattab oğlu Ömer, (henüz Müslüman olmamıştı) bir gün, Resulullah efendimizi, gördüğü yerde öldürmek niyetiyle evinden çıktı.

Sevgili Peygamberimizi Mescid-i Haram'da namaz kılarken buldu ve namazın bitmesini isteyerek, dinlemeye başladı. Efendimiz, El-Hakka sure-i şerifini okuyordu. Mealen;

"O meydana geleceği hak olan kıyamet!.. Nedir o hak olan kıyamet? O geleceği hak olan kıyameti, sana hangi şey bildirdi? Semud ve Ad kavimleri, dehşetinden kalblerin titreyeceği kıyameti tekzib ettiler, yalanladılar. Semud kavmi, azgınlıkları sebebiyle helak edildiler...

Hazret-i Ömer, Peygamber efendimizin okuduklarını hayranlıkla dinliyordu. Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı. Dinlediği bu sözlerin belagatına, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayran olmuştu.

Resulullah, surenin tamamını okuduktan sonra, Hazret-i Ömer'in kalbinde İslâm'a karşı bir meyl hasıl oldu. İslâmdan bir kıvılcım geçmişti kalbine artık...


Sıra hazreti Ömer'de...


Hazret-i Hamza'nın Müslüman olmasından sonra müşriklerde huzur kalmamıştı artık... Ne yapacaklarını bilemez haldeydiler... Üç gün sonra, ancak kendilerine gelebildiler... Ebu Cehil, müşrikleri toplayıp seslendi:

-Ey Kureyşliler! Muhammed, putlarımıza dil uzattı. Bizden önce gelen atalarımızın Cehennem'de azab gördüklerini, bizim de oraya gideceğimizi söyledi!.. O'nu öldürmekten başka çare yoktur!.. O'nu öldürecek kimseye yüz kızıl deve ve sayısız altın vereceğim!..

Hattaboğlu Ömer yerinden fırladı;

- Bu işi Hattaboğlu'ndan başka yapacak yoktur, diyerek kılıcını kuşanıp yola düştü.

Giderken rastladığı Nu'aym bin Abdullah sordu:

- Bu şiddet ve hiddetle nereye ya Ömer?

- Milletin arasına ikilik sokan, kardeşi kardeşe düşman eden Muhammed'i öldürmeye gidiyorum.

- Ya Ömer! Bu zor bir iş. Eshabı, çevresinde pervane kesilmiş. O'na bir şey olmasın diye titriyorlar. Yanlarına yaklaşmak çok zordur. O'nu öldürsen bile Abdülmuttalib oğullarının elinden yakanı kurtaramazsın!

- Yoksa, sen de mi onlardansın? Önce senin işini bitireyim!..

- Ya Ömer! Beni bırak! Kardeşin Fatıma ile kocası Sa'id bin Zeyd'e git! Onlar da Müslüman oldu. Eğer inanmazsan, git sor! Anlarsın.

Hazret-i Ömer bunu duyunca, hemen kız kardeşinin evine gitti. O sıralarda Taha suresi yeni gelmiş, Sa'id ile Fatıma bunu yazdırıp, hazret-i Habbab bin Eret adındaki sahabiyi evlerine getirmiş, okuyorlardı.

Hazret-i Ömer bunların sesini duydu. Kapıyı çok sert çaldı. O'nu, kılıcı belinde kızgın görünce, yazıyı saklayıp, hazret-i

Habbab'ı gizlediler. Sonra kapıyı açtılar. İçeri girince;

-İşittiğim doğru imiş, siz de O'nun sihrine aldanmışsınız, diye çıkıştı.

Hazret-i Sa'id'i yakasından tutup, yere attı. Kardeşi, efendisini kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi.

Yüzünden kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı. Fatıma'nın canı yanmış, kana boyanmış idi. Fakat iman kuvveti, kendisini harekete geçirip, Allahü teâlâya sığınırak;

- Ya Ömer! Niçin Allahtan utanmaz, ayetler ve mucizeler ile gönderdiği Peygamberine inanmazsın? İşte ben ve zevcim, Müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz, diye bağırdı ve Kelime-i şehadeti söyledi...

Hazret-i Ömer, kız kardeşinin bu imanı karşısında birden yumuşadı ve yere oturdu. Yumuşak sesle,"Hele şu okuduğunuz şeyleri çıkarın" dedi. Hazret-i Ömer güzel okurdu. Taha suresini okumaya başladı. Kur'an-ı kerimin fesahatı, belagatı, manaları ve üstünlükleri kalbini git gide yumuşattı. "Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve (yedi kat) toprağın altındaki şeyler hep O'nundur" (Taha suresi: 6) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyunca, derin derin düşünceye daldı.

- Ya Fatıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin inandığınız Allah'ın mıdır?diye sordu.

- Evet, öyle ya! Şüphe mi var? diye cevap verdi.

-Ya Fatıma! Bizim bin beş yüz kadar altından, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiç birinin, yeryüzünde bir şeyi yok... diyerek şaşkınlığı arttı.

Biraz daha okudu:"Allahü telâlâdan başka ibadet edilecek,tapılacak hak bir ilâh yoktur. En güzel isimler O'nundur. " (Tâhâ suresi:8) mealindeki ayet-i kerimeyi düşündü. "Hakikaten ne kadar doğru" dedi. Habbab bu sözü işitince, gizlendiği yerden fırladı ve;

-Müjde ya Ömer! Resulullah, Allahü teâlâya, "Ya Rabbi! Bu dini, Ebu Cehil ile yahut Hattab oğlu Ömer ile kuvvetlendir" dua etmişti. İşte bu devlet, bu saadet sana nasib oldu, dedi.


Yol verin, içeri gelsin


Hazret-i Ömer, kız kardeşinin evinde merak edip gelen ayetleri okumaya başladı. "Allahü teâlâdan başka ibadet edilecek hak bir ilah, bir mabud yoktur. En güzel isimler O'nundur" (Taha:8) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyunca kızgınlığı geçti, kalbindeki düşmanlık silindi. İlk sözü:

- Resulullah şimdi nerede? oldu.

Kalbi, Resulullah'a tutulmuştu. O gün, Efendimiz, hazret-i Erkam'ın evinde, Eshabına nasihat ediyordu. Eshab-ı kiram toplanmış, O'nun nurlu cemalini görmekle, tatlı, te'sirli sözlerini işitmekle kalblerini cilalıyor; sonsuz lezzet, zevk ve neş'e içinde halden hale dönerek ruhlarını ferahlatıyorlardı.

Hazret-i Ömer'in geldiği, Erkam'ın evinden görüldü. Kılıcı da yanında idi. Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshab-ı kiram, Resulullah'ın etrafını sardı. Hazret-i Hamza,"Ömer'den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıcını çekmeden başını uçururum" dedi.

Resulullah efendimiz sakindi; "Yol verin, içeri gelsin!" buyurdu.

Cebrail aleyhisselam, daha önce, hazret-i Ömer'in iman etmek için geldiğini ve yolda olduğunu haber vermişti. Resulullah hazret-i Ömer'i tebessüm buyurarak karşıladı,"Bırakınız, yanından ayrılınız!" buyurdu.

Hz.Ömer, Resulullah'ın önünde diz çöktü. Resulullah, hazret-i Ömer'i kolundan tutup; "İmana gel, ya Ömer!" buyurdu. O da temiz kalb ile Kelime-i şehadeti söyledi. Eshab-ı kiram, sevinçlerinden tekbir seslerini göklere yükselttiler...

Hazret-i Ömer, Müslüman olduktan sonraki halini şöyle anlatır:

"Müslüman olduğum zaman, Eshab-ı kiram, müşriklerden gizlenir ve ibadetlerini gizli yaparlardı. Bu duruma çok üzüldüm ve;

-Ya Resulallah! Biz hak üzereyiz? Artık açığa çıkalım. Kavmimiz bize karşı insaflı davranırsa ne ala, yok taşkınlık etmek isterlerse, kendileriyle çarpışırız, dedim.

Kabul buyurulunca, iki saf halinde dışarı çıkıp, Harem-i şerife doğru yürüdük. Safların birinin başında Hamza, diğerinin başında da ben vardım. Sert adımlarla, toprağı un edercesine, tozuta tozuta Mescid-i Haram'a girdik. Kureyşli müşrikler, bir bana, bir Hamza'ya bakıyorlardı. Öyle bir hüzün ve kedere uğradılar ki, belki hayatlarında böyle bir yeise hiç düşmemişlerdi.

Hazret-i Ömer'in bu gelişi üzerine, Ebu Cehil ileri çıkıp;

- Ya Ömer! Bu ne haldir? deyince, hazret-i Ömer hiç aldırış etmeden;

"Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh" dedi. Ebu Cehil ne diyeceğini şaşırdı. Dona kaldı. Hazret-i Ömer bu müşrik güruhuna dönerek;

- Ey Kureyş!.. Beni bilen bilir! Bilmeyen bilsin ki, ben Hattaboğlu Ömer'im... Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yerinden kıpırdasın! Kımıldayanı, kılıcımla doğrayıp yere sererim!.. deyince, Kureyşli müşrikler bir anda dağılıp, oradan uzaklaştılar. Resulullah ve yüce Eshabı, saf tutup, yüksek sesle tekbir getirdiler. Mekke semaları, Eshab-ı kiramın; "Allahü ekber!... Allahü ekber!.." nidaları ile çınladı. İlk defa Harem-i şerifte açıktan namaz kılındı.

Hazret-i Ömer Müslüman olunca, Enfal suresinin 64. ayet-i kerimesi indi. Mealen;

"Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak, Allahü teâlâ ve mü'minlerden senin izinde gidenler yetişir" buyuruldu. Artık Müslümanların sayısı gün geçtikçe çığ gibi büyümeye başlamıştı.


Habeşistan'a ikinci hicret


Habeşistan'daki Müslümanlara, "Müslümanlar müşriklerle anlaşma yapmışlar!" diye yanlış bir haber geldi... Bu sebeple muhacirler, Habeş hükümdarından izin alarak Mekke'ye geri döndüler...

Peygamber efendimizin huzuruna gelip, Habeşistan'da çok rahat ettiklerini uzun uzun anlatıp, hükümdardan memnuniyetlerini bildirdiler... Fakat Mekke'ye gelince, müşrikler yine eza ve cefaya başladılar. Zulümleri gittikçe arttı. Her türlü işkenceyi hiç çekinmeden yapıyorlardı...

Bir gün hazret-i Osman, Resulullaha gelip tekrar Habeşistan'a gitmeleri için izin istedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:

-Tekrar Habeşistan'a dönün ki, Allahü teâlânın ismiyle mahfuz olasınız!

- Ya Resulallah! Eğer siz, orayı teşrif etseniz, onlar belki Müslüman olurlar. Ehl-i kitap olduklarından, çabuk İslâm'a gelirler ve yardımlarını esirgemezler.

- Ben, huzur ve rahata memur olmadım. Hicret hususunda Allahü teâlânın emr-i şerifini bekliyorum. Nasıl emrolunur ise öyle amel ederim!..

Yüzbir kişilik bir kafile ikinci defa Habeşistan'a doğru yola çıktı. Bu kafilenin başına, Ca'fer bin Ebi Talib hazretleri tayin edilmişti. Sağ salim Necaşi'nin ülkesine vardılar.

Mekkeli müşrikler bu durumdan haberdar olunca, Habeşistan hükümdarına iki elçi göndermeye karar verdiler. Necaşi'ye son derece kıymetli hediyeler hazırlardılar. Necaşi'nin çok sevdiği çokça Mekke meşini (deri) hazırlandı. Necaşi'nin din adamlarına, devlet erkanına hediyeler ayrıldı. Bu işe, Abdullah bin Ebi Rebia ile Amr bin As vazifelendirildi. Bu iki elçiye, Necaşi'nin huzurunda neler söyleyecekleri öğretildi. Onlara;

"Hükümdar ile konuşmadan evvel, onun patriklerine ve kumandanlarının her birine hediyelerini veriniz. Sonra Necaşi'ninkini takdim ediniz. Bu işi yaptıktan sonra, oradaki Müslümanların size teslimini isteyiniz. Necaşi'nin Müslümanlar ile görüşüp konuşmasına meydan vermeyiniz" denildi.

Elçiler, Habeşistan'a geldiler. Devlet erkanını görüp hediyelerini verdikten sonra, her birine;

"İçimizde bir takım insanlar türedi. Bunlar, bizim ve sizin bilmediğimiz yeni bir din uydurdular. Bu gelenleri, kendi yurtlarına geri götürmek istiyoruz. Hükümdarınızla, onlar hakkında görüştüğünüz zaman, gelenlerle görüşülmeden bize teslim edilmelerini temin için çalışınız. Bu kimselerle en çok meşgul olabilecek olanlar, onların, öz ana-babaları ve komşularıdır.

Onlar, bunları gayet iyi bilirler" dediler.

Patrikler, bu teklifi kabul ettiler. Sonra da Necaşi hediyeleri kabul edip, onları davet ederek bir müddet görüştü. Elçiler,

Necaşi'ye maksatlarını sinsice anlattılar:

"Ey Melik! İçimizden bir takım kimseler sizin memleketinize iltica etmişlerdir. Bu gelenler, kendi milletlerinin dinini terkettikleri gibi, sizin dininize de girmemişlerdir. Kendi kafalarına uygun, uydurma bir dinleri vardır. Ne biz, ne de siz, bu dini bilmiyoruz. Bizi size, bunların mensup oldukları milletin eşrafı gönderdi. Bu eşraf, sizin memleketinize iltica eden adamların babaları ve kendi öz akrabalarıdır. İstekleri, gelenlerin iade edilmesidir. Çünkü onlar, bunların hallerini daha yakından bilir."


Onları size teslim etmem


Mekkeli müşriklerin elçileri olan gerek Amr bin As, gerekse Abdullah bin Ebi Rebia'nın en çok arzu ettikleri şey, Hükümdar Necaşi'nin arzularına uygun hareket etmesiydi...

Bu arada elçilerin rüşvet verdikleri patrikleri söz alıp, müşriklere destek verdiler:

- Elçiler çok doğru söylediler. Bunların milletleri, onlarla daha iyi meşgul olabilir, onların neyi beğenip beğenmediklerini daha iyi takdir ederler. Onun için siz bu adamları teslim ediniz de, bunlar onları memleketlerine ve milletlerine götürsünler.

Melik Necaşi bu sözlere çok kızdı:

- Hayır! Ben bu adamları dinlemeden teslim etmem... Bana iltica eden, memleketime gelen adamlara hıyanet edemem. Bunlar, beni başkasına tercih etmiş ve benim ülkeme gelmişlerdir. Onun için, gelen muhacirleri sarayıma davet eder, onlara bu adamların söyledikleri sözlere karşı ne diyeceklerini sorar, cevaplarını dinlerim. Eğer muhacirler, bunların dedikleri gibi iseler, onları gelenlere verip, kendi milletlerine iade ederim. Öyle değilse onları korur, üklemde kaldıkça iyilik ederim...
Olayın seyri böylece Müslümanların tarafına dönmüş oldu...

Hükümdar Necaşi, boş insan değildi. Daha önceleri semavi kitapları incelemişti. Muhammed aleyhisselamın gelme zamanının yakın olduğunu, kavminin O'na yalancı deyip inanmayacaklarını ve Mekke'den çıkaracaklarını biliyordu.

Necaşi, Mekkeli elçilere sordu:

- İnandıkları kimdir?

-Muhammed'dir.

- O'nun dini ve mezhebi nedir ve neye davet eder?

- O'nun mezhebi yoktur.

- Mezhebini ve dinini bilmediğim, bana sığınan bir topluluğu nasıl teslim ederim? Meclis kuralım. Onları da getirelim. Sizlerle yüzleştirelim. Hepinizin durumu belli olsun. Onların da dinini bileyim...

Necaşi, Müslümanları saraya davet etti. Huzura girerken selam verdiler secde de etmediler. Necaşi onlara sordu:

- Neden secde etmediniz?

- Biz, Allahü teâlâdan başkasına secde etmeyiz. Peygamber efendimiz bizi, Allahü teâlâdan başkasına secde etmekten men edip; "Secde, yalnız Allahü teâlâya mahsustur" buyurdu.

- Ey huzuruma getirilmiş olan topluluk! Bana söyleyiniz. Ülkeme ne için geldiniz? Haliniz nedir?

Hz. Ca'fer cevap verdi:

- Ey Hükümdar! Ben önce üç soru soracağım. Sorularıma doğru cevap versinler... Biz, yakalanıp efendilerimize iade edilecek köleler miyiz?

- Hayır! Sizler köle değil, hürsünüz.

- Acaba biz haksız yere bir kimsenin kanını mı döktük de, kanı dükülenlere iade edileceğiz

- Hayır, bir damla bile kan dökmediniz.

- Başkasının mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef olduğumuz mallar mı vardı?

- Hayır.

Bu sözler üzerine Necaşi dayanamayıp elçilere sordu:

- O halde siz bunlardan ne istiyorsunuz?

- Onlar ile biz, bir dinde ve bir yolda idik. Onlar, bunları bıraktılar. Muhammed'e ve dinine uydular.


O Allahın Resulüdür



Hükümdar Necaşi, İslâmiyet hakkında bilgi sahibi olmak istiyordu. Hz. Ca'fer'e sordu:

- Siz, bulunduğunuz dini bırakıp, ne diye başkasına uydunuz? Kavminizin dininden ayrıldığınıza; benim dinimde de olmadığınıza göre, sizin inandığınız bu din nasıldır? Hakkında bilgi veriniz?

- Ey Hükümdar! Biz cahil bir millet idik. Putlara tapardık. Leş yer, her türlü kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münasebetlerimizi keser, komşularımıza iyi davranmazdık. Kuvvetlilerimiz, zayıflara zulmeder ve merhamet nedir bilmezlerdi. Allahü teâlâ bize, kendimizden; doğruluğunu, eminliğini, iffet ve temizliğini, soyunun düzgünlüğünü bildiğimiz bir peygamber gönderinceye kadar bu vaziyette kaldık. O peygamber bizi; Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmaya, O'na ibadete, bizim ve atalarımızın tapındığı taşları ve putları bırakmaya davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanete hıyanet etmemeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Her türlü ahlaksızlıklardan, yalan söylemekten, yetimlerin malına el uzatmaktan, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi sakındırdı. Bize, Allahü teâlâya eş, ortak koşmaksızın ibadet etmeyi emretti. Biz de kabul ettik ve Allahü teâlâdan ne getirmişse hepsine inandık ve söylediklerini yerine getirdik. Allahü teâlâya ibadet ettik. O'nun bize haram kıldığını haram, helal kıldığını helal bildik ve öyle amel ettik. Bu yüzden kavmimiz, bize düşman olup, zulmetti. Bizi dinimizden döndürüp, Allahü teâlâya ibadetten vazgeçirip, tekrar putlara tapmak için türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Bize zulmettiler. Bizi sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Bizimle dinimizin arasına girdiler ve dinimizden ayırmak istediler. Biz de yurdumuzu, yuvamızı bırakarak senin ülkene sığındık. Seni, başkalarına tercih ettik. Senin himayene, komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ummaktayız..

Bütün bu söylenenleri dikkatle dinleyen Necaşi sordu:

- Sen, Allah'ın bildirdiklerinden biraz biliyor musun?

- Evet, biliyorum.

Hazret-i Ca'fer de Meryem suresinin ilk ayetlerini okudu... Necaşi kendisini tutamayarak;

-Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur, dedi. Kureyş elçilerine dönerek;

- Gidiniz, vallahi, ben ne onları size teslim eder, ne de bunlar hakkında bir kötülük düşünürüm, dedi.

Sonra Müslümanlardan Resulullah ve dini hakkında bilgi aldı. Anlatılanları büyük bir sükunet içinde dinleyen Necaşi muhacirlere dönerek dedi ki:

- Sizi ve yanından geldiğiniz zatı tebrik ederim! Ben şuna inandım ki, O, Allah'ın resulüdür. Zaten biz, O'nu İncil'de görmüştük. O Resulü, Meryem oğlu İsa da haber verdi. Vallahi eğer O, buralarda olsaydı, gidip onun eşyalarını taşır, ayaklarını yıkardım! Gidiniz! Ülkemin el değmemiş kısmında, her türlü tecavüzden uzak, emniyet ve huzur içinde yaşayınız. Size kötülük edeni helak ederim. Bana dağ kadar altın verseler sizlerden birini üzüntüye sokmam,dedi.

Hükümdar Necaşi, bundan sonra, Kureyş elçilerinin hediye kılıfında getirdikleri rüşvet için;

-Benim bunlara ihtiyacım yoktur, diyerek hediyelerini iade etti.

Kureyş elçileri, Necaşi'nin huzurundan elleri boş ve perişan halde döndüler. Bahtiyar Necaşi de İslâmiyeti seçmiş, Eshab-ı kiramı da ziyadesiyle sevindirmişti...