HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Hüzünlü Yıllar


Hüzünlü Yıllar

Müşrikler, İslâmın kalblere nüfuzunu ve yayılmasını önlemek için durmadan çabalıyorlar... Buna rağmen, her geçen gün Müslümanlar biraz daha çoğalıyor...
Müslümanlara yapılan işkence ve zulümler, onları yollarından döndürmüyor, aksine birbirlerine daha çok sarılmalarına, kenetlenmelerine sebeb oluyor... Hiç birisi dininden dönmüyor... Resulullah efendimizin uğrunda canlarını feda etmekten çekinmiyorlar...

Bu bağlılığı işiten Mekke dışındaki kabilelerin merakları artıyor ve İslâmın nuru daha uzak yerlere ulaşıyordu...

Müşrikler, Habeşistan'a gönderdikleri kimselerin isteklerine kavuşamadıklarını, hatta Necaşi'nin Müslüman olduğunu ve Müslümanları koruyup onlara güzel muamelede bulunduğunu öğrenince, çılgına döndüler.

Bunların acısını fazlasıyla çıkarmak, İslâm'ın kökünü kurutmak için toplanarak, şu korkunç kararı aldılar:

"Her nerede olursa olsun, her nerede görülürse görülsün, Muhammed aleyhisselam mutlaka öldürülecektir!.."

Kafirler bunun için yemin üstüne yeminler ettiler...

Müşriklerin bu kararını öğrenen Ebu Talib, çok üzüldü. Çiğerparesi, mübarek yeğeninin hayatı hakkında endişeye düştü. Kabilesini toplayıp onlara, "Kainatın sultanı"nı Kureyşli müşriklere karşı korumaları için emir verdi. Haşimoğulları akrabalık gayretiyle bu emri yerine getirmek üzere birleştiler.

Bunun için de Peygamber efendimizi ve O'na inanan bütün Eshabını Mekke'nin kuzey tarafında, Beytullah'a üç km. kadar uzaklıktaki tepe üzerinde bulunan

Şı'b-ı Ebu Talib'e yani "Ebu Talib Mahallesi"ne davet ettiler.

Resulullah efendimiz, Eshabını toplayarak, Ebu Talib Mahallesi'nde ikamet etmeye başladı. Haşimoğullarından sadece Ebu Leheb, Peygamber efendimizi korumak kararına karşı çıktı, "Ebu Talib mahallesi" ne gitmedi.

O da dahil olmak üzere müşrikler birleşip, Peygamberimizi öldürmek için fırsat kollamaya başladılar.

Müşrikler, Peygamber efendimizin ve Eshabının, Ebu Talib Mahallesi'nde toplandıklarını görünce, tekrar bir araya geldiler. Sonra şu kararı aldılar:

"Muhammed (aleyhisselam) öldürülmek üzere Kureyşlilere teslim edilinceye kadar; Haşimoğullarından kız alınmayacak!.. Onlara kız verilmeyecek!.. Onlara hiç bir şey satılmayacak!... Onlardan hiç bir şey satın alınmayacak!.. Onlarla bir araya gelinip konuşulmayacak, görüşülmeyecek!.. Onların evlerine, mahallelerine girilmeyecek!... Onlardan gelecek bir barışma isteği asla kabul edilmeyecek!.. Hiç bir zaman onlara acınmayacak!.."

Bu karar; iktisadi, sosyal ve ruhi bir boykottu... Çember içine alıp, çaresiz bırakma kararıydı...

Bu boykot kararını Mansur bin İkrime kağıda yazdı ve mühürlediler; herkesin görüp uyması için Kabe-i muazzamanın duvarına astılar.

Bu haber sevgili Peygamberimize gelince, çok üzüldüler ve dua buyurdular. Duası derhal kabul olunup, Mansur bedbahtının elleri bir anda kurudu. Müşrikler şaşkına döndüler ve; "Bakınız! Haşimoğullarına yaptığımız zulmün karşılığında Mansur'un elleri kuruyup, musibete uğradı" dediler.

Akılları başlarına gelecek yerde daha da azgınlaştılar. Ebu Talib Mahallesi'ne giden yol başlarına bekçiler diktiler. Oraya yiyecek ve giyecek sokulmasına mani oldular. Mekke'ye gelen satıcıların Ebu Talib Mahallesi'ne girmemesini, mallarını oraya götürmemelerini, gerekirse yüksek fiyatla kendilerinin alacağını söylediler.


Boşuna beklediler


Abluka bütün şiddetiyle, acımasızlığıyla devam ediyor... Böylece Ebu Talib Mahallesi'nde bulunanları açlıktan öldüreceklerini veya Haşimoğullarının pişman olup Peygamber efendimizi kendilerine teslim edeceklerini sandılar...

Bu hal her sene Kabe'nin ziyaret mevsimine kadar devam ederdi.

Geleneklere göre bu mevsimde kan dökülmezdi. Bu sebeple Haşimoğulları serbestçe Mekke'ye giderler, alış-veriş yaparak bir senelik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlardı.

Onlardan birisi bir tüccarın yanına mal almaya gelse, müşriklerin ileri gelenlerinden Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibi müşrikler hemen yetişip tüccarlara;

"Ey tüccarlar! Muhammed'in eshabına karşı fiyatlarınızı çok yükseltiniz. Öyle ki, pahalı olmasından dolayı kimse bir şey satın alamasın! Bundan dolayı mallarınız satılmayıp, elinizde kalırsa biz hepsini almaya hazırız" derlerdi.

Onlar da mallarına yüksek fiyat söyler, Müslümanlar alamadan geri dönerlerdi...

Bu yolda sevgili peygamberimiz, hazret-i Hadice validemiz, Ebu Bekir-i Sıddik bütün mallarını harcadılar, çocukların açlıktan göklere çıkan feryatlarını dindirmeye çalıştılar.

Elde avuçta olanlar bitince, otları, ağaç yapraklarını yiyerek açlıklarını gidermeğe çalıştılar. Çocukların ağlamalarını kesmek için, kurumuş deri parçalarını ıslatıp ateşte pişirerek yedirdiler

Başta Peygamber efendimiz ve diğer Eshab-ı kiram efendimiz açlıktan mübarek karınlarına taş bağladılar. Çocukların ağlamalarını kesmek için anneler bir deri bir kemik kalmışlardı. Müşriklerden biri acıyıp da gizlice bir şey getirseydi, onu döverler çok hakaret ederlerdi. Velhasıl geliş-gidiş kesilmiş ve Müslümanlar zor duruma düşmüşlerdi.

Müşrikler, yaptıkları bu şiddetli zulüm ile Haşimoğullarının yola gelip, Ebu Talib'in, Peygamber efendimizi kendilerine teslim etmesini bekleyip durdular. Ebu Talib Mahallesi'ndeki Müslümanlar ise onların bu düşüncelerinin tam tersine Peygamber efendimizi koruyor ve ona zarar gelmemesi için her tedbire başvuruyorlardı.

Ebu Talib, olabilecek bir suikastı önlemek için, Resulullah efendimizin yattığı yere nöbetle muhafızlar koyuyor veya kendi evinde yatmasını sağlıyordu.

Peygamber efendimiz ise hiç çekinmeden, Allahü teâlânın emrini yerine getirmek, İslâmiyet'i yaymak için bir saniyesini boşa harcamıyor, insanlari dine davet ederek onların Cehennem'den kurtulmalarına sebep olmak için uğraşıyor, bu yolda, sabırla nasihatine devam ediyordu.

O'nu yalanlayan Kureyşli müşriklerin de, açlığın ne demek olduğunu anlamaları için bir gün Resulullah efendimiz;

"Ey Allahım! Şunlara da, Yusuf'un (aleyhisselam) zamanındaki yedi kıtlık yılı gibi yedi kıtlık azabı vererek bana yardım eyle" diyerek dua buyurdular.

Bundan sonraki günlerde, gökyüzünden bir damla yağmur yağmadı. Toprak susuzluktan kavruldu. Yerde yeşil bir nebata rastlanmaz oldu. Kureyşli müşrikler neye uğradıklarını şaşırdılar.

Açlıktan, gökyüzüne baktıklarında her tarafı duman kaplamış gibi görürlerdi. Akılları başlarına gelip, yaptıkları zulmün büyüklüğünü anlar gibi oldular.

İçlerinden Ebu Süfyan'ı, Peygamber efendimizin huzur-ı şeriflerine gönderdiler. "Bu felaketin üzerimizden kaldırılması için Rabbine bir dua ediver; Allah, senin yaptığın duayı kabul eder. Eğer böyle bir duada bulunursan, cümlemiz iman edeceğiz!.." diyerek yemin ettiler.


Bütün yazılar yok oldu


Uyguladıkları boykot neticesinde Müslümanların içine düştükleri sıkıntının aynısı kendi başlarına da gelince müşrikler ne yapacaklarını şaşırdılar...

Yaptıkları zulüm ve işkenceleri bir kenara bırakarak, Resulullah efendimize yalvarmaya başlamışlar...

Peygamber efendimiz, yaptıklarını yüzlerine vurmadı, "iman edeceğiz" sözleri üzerine de mübarek ellerini kaldırarak cenab-ı Hakk'a dua eyledi.

Allahü teâlâ, Habibinin duasını hemen kabul edip, Mekke üzerine bol bol yağmur göndermiş, topraklar suya kanmış ve bitkiler yeşermeye başlamıştı.
Müşrikler kuraklık ve kıtlıktan kurtulmalarına rağmen, verdikleri sözü unutarak küfürde yine ısrar ettiler...

"İman edeceğiz" sözlerinden dönüp yine zulme başladılar. Allahü teâlâ, bir gün Peygamber efendimize vahiy ile; Kabe'de asılı bulunan sahifeye bir ağaç kurdunu (güvesini) musallat ettiğini ve güvenin "Allah" isminin yazılı olduğu yerlerden başka diğer kısımları yediğini bildirdi.

Peygamber efendimiz de amcası Ebu Talib'e;

- Ey Amca! Benim Rabbim, Kureyşlilerin sahifesine ağaç kurdunu musallat etti. Allahü teâlânın isminden başka onda belirtilen zulüm, akraba ile ilişiği kesme, bühtan... gibi şeylerden hiç birini bırakmadı, hepsini yok etti, buyurdu.

Ebu Talib sordu:

- Bunu sana Rabbin mi haber verdi?

Peygamber efendimiz cevap verdi:

- Evet!..

Ebu Talib:

- Ben şehadet ederim ki, sen ancak doğru söylersin, dedi.

Hemen giyinip Kabe'ye gitti. Müşriklerin ileri gelenleri orada oturuyorlardı. Ebu Talib'in geldiğini görünce;

"Her halde Muhammed'i bize teslim etmek üzere geliyor!.." dediler.

Ebu Talib, yanlarına vararak seslendi:

- Ey Kureyş topluluğu! Hiç bir zaman yalan söylememiş olan kardeşimin oğlu, yazmış olduğunuz sahifedeki Allahın isminden başka bütün yazıları bir ağaç kurdunun yediğini haber verdi. Haydi aleyhimizde yazdığınız kağıdı getirin de görelim!.. Eğer bu söz doğru ise, yemin ederim ki, hepimiz ölünceye kadar O'nu korumaya devam edeceğiz. Artık siz de bu zulüm ve kötü davranışınızdan vaz geçiniz!..

Müşrikler heyecanla Kabe'nin duvarından sahifeyi indirip getirdiler. "Bismike Allahümme"den gayri bütün yazıların silinmiş olduğunu gördüler. Müşrikler ne diyeceklerini ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Üç senedir devam eden unutulmaz acıları bırakarak, gönüllerde derin yaralar açan bu şiddetli muhasarayı kaldırdılar. Fakat düşmanlıklarından bir türlü vazgeçmediler, üstelik daha da sertlik gösterdiler...

Bütün bu düşmanlıklarına rağmen İslâmiyet süratle yayılıyor; sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, cahiliye devrinin zulmetinden bunalan insanları kurtarmaya çalışıyor ve hakiki saadete kavuşturuyordu.

Bu saadete kavuşanlar, kavuştukları büyük nimete şükrediyorlar, müşriklerin hakaretleri ve işkenceleri karşısında asla yılmıyorlardı.

Yine sözlerinde durmadılar


Peygamber efendimizin mucizelerine bizzat şahit olanlar veya işitenler her gün artıyor... Muhammed aleyhisselamın bu mucizeleri ile nice gönüller İslâm nuru ile aydınlanıyordu.

Bu mucizelerden biri de Ay'ın ikiye ayrılmasıdır. Aralarında Ebu Cehil ve Velid bin Mugire'nin de bulunduğu bir müşrik grubu, Resul-i ekrem efendimize;

- Eğer, sen gerçekten peygambersen, Ay'ı yarısı Kuaykıan Dağı, yarısı da Ebu Kubeys Dağı üzerinde görünmek üzere ikiye ayır!.. dediler.

Resulullah efendimiz de;

- Eğer bunu yaparsam iman eder misiniz? buyurdu.

Onlar;

- Evet iman ederiz, dediler.

Resulullah efendimiz Ay'ın ikiye ayrılması için Allahü teâlâya dua eyledi. Cebrail aleyhisselam, hemen sevgili Peygamberimize geldi ve;

"Ey Muhammed! Bu gece Mekkelilere, mucizeyi seyretmeleri için haber ver" dedi.

Peygamber efendimiz, ayın on dördü, bedir yani yuvarlak olduğu o gece, Ay'ın ikiye ayrılacağını, ibret almak isteyenlerin seyretmesini bildirdi. O gece, sevgili

Peygamberimiz mübarek parmağı ile işaret edince, Ay ikiye ayrıldı. Biri Ebu kubeys, diğeri de Kuaykıan dağı üzerinde görüldü. Sonra tekrar gökyüzünde birleşti.

Resulullah efendimiz, Eshabına;

- Ey Ebu Seleme bin Abdülesed, Erkam bin Ebi'l Erkam! Şahid olunuz! buyurdu. Yanında bulunan diğer Eshabına da; "Şahid olunuz!" buyurdu. Müşrikler ise gözleriyle apaçık bir mucize daha gördüler.

Fakat sözlerinde durup iman etmedikleri gibi, başkalarının da iman etmesine engel olmak için;

- Bu ancak Muhammed'in bize bir sihridir! Fakat sihri, bütün insanları da etkileyemez ya!... Bir de başka beldelerden gelen insanlara soralım. Bakalım onlar da aynı hadiseye şahid olmuşlar mıdır? Eğer gördülerse Muhammed'in nübüvvet iddiası doğrudur. Aksi takdirde bu bir sihirdir, dediler.

Gelenlerden sordular, hatta başka yerlere adam göndererek sordurdular.

- Evet o gece Ay'ın ikiye ayrıldığını gördük! diye herkesten aynı şeyi işittiler. Yine inkar ettiler. İnkarcıların başında Ebu Cehil vardı. İnsanların iman nimetine kavuşmaması için;

-Ebu Talib'in yetiminin sihri, semaya da te'sir etti!.. diyerek, kalbleri ifsad ediyordu.

Onun bu inkarı üzerine Allahü teâlâ ayet-i kerimeler indirdi. Mealen şöyle buyuruldu;

"Saat yaklaştı ve Ay yarıldı bir mucize görecek olsalar yüz çevirirler ve; 'Daimi bir büyüdür' derler. Ve onlar, tekzib ettiler, yalanladılar, kendi hevalarına tabi oldular, uydular. Halbuki her iş vuku bulacaktır. Ahd olsun ki onlara vaz geçirecek nice mühim haberler gelmiştir ki, kemale ulaşmış tam bir hikmettir. İnkar edene, yüz çevirene ne fayda. O halde, ey Habibim! Onlara risaletini, peygamberliğini tebliğ et. Ve Hakk'a davetten sonra sen de onlardan yüz çevir.... O gün, gözleri zelil ve hakir olarak (korku ve dehşetten nereye gideceklerini bilmez bir halde) dağılmış çekirgeler gibi, kabirlerinden çıkacaklar. Kafirler, "Bugün bize ne zor ve çetin bir gün" diyecekler." (Kamer suresi: 1-8)


Rabbim hidayet versin


Müşriklerin, Müslümanlara uyguladıkları üç senelik ablukanın sona ermesinden sonra, Necran'dan bir grup Resulullah efendimize geldi.

Bunlar yirmi kadar olup, Habeşistan'a hicret den Eshab-ı kiramdan İslâmiyet'i işitmişler; İslâmiyet'i öğrenmek ve Peygamber efendimizi görmek saadetine kavuşmak için Mekke'ye gelmişlerdi.

Kabe-i muazzamanın yanında Resulullah efendimizle görüştüler. Pek çok sualler sorarak, arzu ettiklerinden daha güzel ve daha mükemmel cevaplar aldılar.

Kureyşli müşrikler de etraftan onları seyrediyordu.

Alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz, onlara Kur'an-ı kerimden bazı ayet-i kerimeler okudu. Bundan pek fazla etkilendiler ve gözyaşlarını tutamayarak, ağladılar.

Sonra da Efendimizin daveti üzerine son derece memnun oldular ve büyük bir sevinçle Kelime-i şehadet getirip, Müslüman olmakla şereflendiler.
Memleketlerine dönmek üzere izin istediklerinde, Ebu Cehil yanlarına gelip;

Sizin kadar ahmak bir kimse görmedik!.. O'nun yanında bir defa oturmakla dininizden ayrıldınız ve ne söylediyse tasdik ettiniz!.. şeklinde hakaret dolu sözler sarfetti.

Daha yeni Eshab olmakla şereflenen bu kimseler;

- Allahü teâlânın size de hidayet nasib etmesini dileriz. Bize yaptığınız bu hakaret ve cahilliği, biz size yapmayız. Gerçi biz, herhangi bir hakkınızı çiğnemiş değiliz. Fakat şunu iyi bilin ki, birkaç cahilin sözüyle; kavuştuğumuz bu büyük nimeti asla kaybetmek istemeyiz, bu hak dinden dönmeyiz, diye karşılık verdiler.

Allahü teâlâ, bu hadise üzerine gönderdiği ayet-i kerimelerde mealen buyurdu ki:

"Bundan (Kur'an-ı kerimden) evvel, kendilerine kitap verdiğimiz nice kimseler vardır ki, onlar buna (Kur'an-ı kerime) inanırlar. Onlara (Kur'an-ı kerim) okunduğu zaman; "Buna inandık. Şüphe yok ki, bu, Rabbimizden (gelen) bir haktır. Gerçekten biz, bundan evvel de İslâm'ı kabul etmiş kimselerdik" dediler

İşte bunlara, sabır (ve sebat) etmeleri sebebiyle mükafatları, iki defa verilecektir. Bunlar, kötülüğü iyilikle savarlar. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (hayra) harcarlar. Bunlar, çirkin söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve; "Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Size selam olsun, biz cahilleri aramayız (dostluğunu da istemeyiz)" derler." (Kasas suresi: 52-56)


Buna, dağ dayanamaz, yıkılırdı


Peygamber efendimizin büyük oğlu Kasım on yedi aylıkken vefat etmişti... Bu acı hadiseden seneler sonra, diğer oğlu Abdullah da vefat etti.
Resulullah efendimizin mübarek gözlerinden yaşlar aktığı halde dağa dönüp; "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanamaz yıkılırdın!" buyurdular ve üzüntüsünü dile getirdiler.

Hazret-i Hadice validemiz sordu:

- Ya Resulallah! Onlar şimdi nerededirler?

- Onlar, Cennetteler, buyurdu.

Resulullah efendimizin oğullarının vefatından sonraki günlerde Ebu Talib hastalandı ve gün geçtikçe hastalığı şiddetlendi. Bunu işiten Kureyşli müşrikler; "Ebu Talib hayatta iken, Muhammed'in himayesine çok gayret etmiş idi. Artık göç etme zamanı yaklaştı. Son vaktinde de olsa bir ziyaretine gidelim. Zira Hamza gibi eşi olmayan bir Arab merdanesi ve heybeti, pehlivanlığı ve korkusuzluğu güneş gibi meydanda olan Ömer Müslüman oldular... Her geçen gün Arab kabilelerinden insanlar gelerek bölük bölük O'na tabi oluyorlar. Böylece Müslümanlar günden güne çoğalıyor ve sesleri alemi tutuyor. Bu vaziyete göre ya bizim onlara tabi olmamız, veya cenge hazır olmamız icabedecektir. Ebu Talib'e varıp durumu anlatalım da aramızı bulsun. O'nun dinine karışmayalım, O da bizim dinimize karışmasın" teklifiyle Ebu Talib'in yanına geldiler.

Ukbe, Şeybe, Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef gibi tanınmış müşrikler, Ebu Talib'in yastığı üzerine oturup şöyle dediler:

- Senin büyüklüğüne inanıyor, üstünlüğünü kabul ediyoruz. Bu sebeple sana asla muhalefet etmedik. Korkarız ki, sen öldükten sonra, Muhammed bizimle uğraşır, husumet aramızda devam eder. Bizi barıştır da birbirimizin dinine karışmayalım...

Ebu Talib, Peygamber efendimizi çağırtıp tekliflerini bildirdi:

- Kureyş'in bütün ileri gelenleri senden, onların dinine karışmamanı rica ediyorlar. Bunu kabul edersen, senin emrinde çalışırlar ve sana yardımcı olurlar.

- Ey Amca! Ben onları, ancak bir kelimeye davet etmek istiyorum ki, o kelime ile bütün Arablar, onlara boyun eğerler. Arab olmayanlar da cizye öderler.

Bu teklife, Ebu Cehil;

- Olur. Onu on misli olarak söyleriz. Ne imiş o kelime? dedi. Resulullah efendimiz;

- La ilahe illallah, derseniz ve Allahü teâlâdan başka tapmakta olduğunuz putları da kaldırıp atarsanız, buyurunca, müşrikler hemen;

-Sen, bizden, bundan başka bir şey iste!.. dediler. Peygamber efendimiz;

- Siz, güneşi getirip ellerime koyacak olsanız, ben sizden, bu kelimeden başkasını istemem, buyurdu.

Onlar gidince, Ebu Talib, Peygamber efendimize şöyle söyledi:

- Senin Kureyş'ten istediğin şey gayet yerinde idi. Doğru söyledin...

Amcasının bu sözü, Resulullah efendimizi ümitlendirdi:

- Ey Amca! Bir kere; "La ilahe illallah" de! Ta ki, kıyamet günü sana şefaat edeyim.

- Halkın, ölmekten korktu da onun için Müslüman oldu, diyerek ayıplamalarından korkuyorum. Yoksa senin hatırını hoş ederdim, diyerek nefsine ağır geldiğini söyledi ve hastalığının git-gide ağırlaşması üzerine vefat etti.

(Ebu Talib'in, daha sonra diriltilerek iman ettiği, İbni Hacer-i Mekki'nin "Ni'met-ül kübra" kitabında ve "Mir'at-i Mekke) de tafsilatıyla yazılıdır.)


Hüzün senesi


İslâmiyet yayılıyor; deniz yükseliyor. Fakat, acılarla beraber...

Resulullah efendimizin dert ortağı, yirmi dört senelik hayat arkadaşı olan mübarek Hazret-i Hadice validemiz de, dert ve üzüntülerle geçen üç senelik muhasaradan sonra, Hicret'ten üç sene önce, Ramazan ayının başında, 65 yaşında vefat etti.

Fahr-i kainat efendimiz, hazret-i Hadice validemizi kendi mübarek elleriyle defneylediler. Üstüne atılan kara toprağa uzun uzun bakıp döndüler. Onun ayrılığından, çok hüzünlendiler. Aynı sene içinde amcası Ebu Talib'in ve hazret-i Hadice validemizin vefatı, Peygamber efendimizi üzüntüye boğmuştu. Bundan dolayı bu seneye "Senet-ül-hüzn" yani hüzün senesi denildi.

Hazret-i Hadice validemizin vefatı, sevgili Peygamberimizi haddinden ziyade üzmüştü. Çünkü en önce imana gelen ve Resulullah efendimizi tastik eden o idi.

Ayrıca O'nun en büyük desteği ve teselli vereni idi...

Herkes düşman iken, o, bütün kalbini açmış ve Peygamberimizin muhabbetiyle dolmuş idi. Bütün malını, servetini, nesi varsa İslâmiyet uğruna harcamış, sevgili

Peygamberimizin hizmetini görmek için, gecesini gündüzüne katmıştı.

Resulullahı hiç bir zaman üzmemiş, asla hatırını kırmamıştı. Peygamber efendimiz, bunu zaman zaman anlatır, böylece mübarek hanımının faziletlerini yadederlerdi.

Bir gün hazret-i Hadice, Peygamber efendimiz dışardayken, O'nu aramak için çıkmıştı. Cebrail aleyhisselam insan suretinde hazret-i Hadice'ye göründü, hazret-i Hadice validemiz, ona, Peygamber efendimizi sormak istediyse de, düşmanlardan olma ihtimalini düşünerek geri döndü.

Sevgili Peygamberimizi evde görünce, hadiseyi anlattı. Fahr-i kainat efendimiz buyurdu ki:

"Senin gördüğün ve beni sormak istediğin o zatın kim olduğunu biliyor musun? O, Cebrail (aleyhisselam) idi. Selamını sana bildirmemi söyledi. Şunu da sana bildirmemi söyledi ki; Cennet'te senin için incilerden yapılmış bir bina hazırlanmıştır. Tabii orada böyle üzüntülü, sıkıntılı, zahmetli ve külfetli şeyler bulunmayacaktır."

Hazreti Hadicet'ül Kübra, gerçekten takva, fazilet ve feragat sahibi bir üstün insandı. İlk iman şerefi O'na aittir. Ki bu şerefi bir başka liyakatle mukayese etmek mümkün olamaz.

Eşsiz şekilde eli açıktı. Olanca servetini tereddüt etmeden İslâmiyet uğruna feda etmiştir. Sevgili Peygamberimizi tebliğ yaptığı günlerdeki o sıkıntılı anlarında daima destekler ve O'na ümid ve teselli verirdi. Allah Resulü'nün İbrahim hariç bütün çocukları ondan dünyaya gelmiştir. .

Bu ve daha nice kıymetli vasfı ile O, rızayı ilahiyi kazanmış ve Hak teâlâyı razı etmişti. Bu sebeple Cenab-ı Hak dahi Cebrail'le Hadice validemize selam yollamıştır.

Altmışbeş yıllık ömür, işte Hacun Mezarlığı'nda mübarek Ramazan günü noktalanmış; Hadice validemiz cennetteki inciden sarayına gitmek üzere ilk eşikten geçmişti...


Eli havada kaldı


Sevgili Peygamberimiz, insanların en bahtiyarlarından olan Eshabıyla, bir benzeri daha bulunmayan sohbetler ederek, onların kalblerini nurlandırırdı.

Gelen ayet-i kerimeleri izah eder, anlatılmayan, anlaşılmayan hiç bir şey bırakmazdı. Bu arada müşriklerin de imana gelmesi için, toplandıkları yerlere gider, bıkmadan ve yılmadan imana davet ederdi.

Bu duruma, Ebu Cehil ile Velid bin Mugire çok kızar;

"Bu gidişle Muhammed, herkesi kendi dinine çevirecek, putlarımıza tapan kimse bırakmayacak" derlerdi.

Bir gün, bu işi bitirmenin tek çaresi, alemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimizi öldürmek olduğunda karar kıldılar... Ebu Cehil, Velid bin Mugire'yi ve

Mahzum oğullarından birkaç delikanlıyı yanına alarak Beytullah'a geldi. O anda sevgili peygamberimiz namaz kılıyordu.

Ebu Cehil, eline aldığı bir taş ile hemen ileri atıldı. Habib-i ekrem ve Nebiyy-i muhterem efendimize, taşı vurmak üzere elini kaldırdığı an, elleri havada hareketsiz kaldı. Hiçbir şey yapamadı ve şaşkına döndü. O hali ile geldiği yere gitti. Müşriklerin yanına varınca, eli eski haline döndü ve taş yere düştü.

Aynı taşı Mahzum oğullarından biri kapıp; "Göreceksiniz! O'nu ben öldüreceğim!.." diyerek, Peygamber efendimize doğru yürüdü. Yaklaşınca, bir anda gözü kör olup, etrafı göremez oldu.

Bunun üzerine, Mahzum oğulları hep birlikte sevgili Peygamberimize doğru ilerlediler. Peygamber efendimize iyice yaklaştıkları an, onu göremez oldular. Fakat mübarek sesini işitiyorlardı.

Sesin geldiği yere yürüdüklerinde, ses arkalarından, arkaya döndüklerinde ise, önceki yerden gelmeye başladı. Aynı hale birkaç defa şahid oldular.

Sonunda şaşkına dönüp; resulullah efendimize hiçbir şey yapamadan orayı terkettiler. Bunun üzerine, Allahü teâlâ ayet-i kerime gönderip, mealen; "Onların önlerine set çektik. Gözlerini perdeledik. Artık görmezler" buyurdu. (Yasin suresi: 9)

Müşrikler, sevgili Peygamberimizden pek çok mucizeler gördükleri halde, inatlarından iman etmiyorlar, üstelik Müslüman olan çocuklarına, kardeşlerine, akraba ve arkadaşlarına eziyet ve zulümden geri kalmıyorlardı.

Onların gittikçe şiddetlenen bu zulüm ve işkencelerine, sevgili Peygamberimiz çok üzüldüler. Bu defa da Mekke dışına yöneldiler... Mekke yakınlarında bulunan Taif'e giderek, oranın halkını İslâm'a davet etmeyi düşündüler. Bu sebeple, yanlarına Zeyd bin Harise'yi alıp Taif'e vardılar. Taif'in ileri gelenlerinden

Amr'ın oğulları; Abdi Yalil, Habib ve Mes'ud ile görüştüler. Onlara İslâm'ı anlatıp, Allahü teâlâya iman etmelerini istediler. Onlar iman etmedikleri gibi, hakarette bulundular, üstelik;

-Allahü teâlâ peygamber göndermek için, senden başka kimse bulamadı mı? Allahü teâlâ senden başkasını peygamber göndermeye aciz mi?

Memleketimizden çık git! Nereye istersen oraya git!.. Senin kavmin, söylediklerini kabul etmedi de onun için buraya geldin değil mi? Yemin ederiz ki, biz de senden uzak duracağız. Hiç bir isteğini kabul etmeyeceğiz, dediler.

Resulullah efendimiz, onların yanından üzüntü ile ayrıldılar. Sakif kabilesini bir ay İslâmiyet'e davet ettiler, fakat hiç biri iman etmediği gibi, ayrıca alay ettiler, işkence yaptılar ve yuhaladılar.

Çocukları ve gençleri, geçeceği yol kenarlarına dizerek taşa tuttular ve üzerine saldırttılar.


Vurmayın, Resulullahtır O


Kendilerine, cenab-ı Hakkın son dinini tebliğ için gelen, onları sonsuz Cehennem ateşinden kurtarmaya çalışan Kainatın efendisini baş tacı edecekleri yerde,

Taifliler taşa tuttular. Atılan taşlara, hazret-i Zeyd, vücudunu siper ederek Peygamberimize bir zarar gelmesini önlemeye çalışıyordu.

Zeyd hazretleri, sevgili Peygamberimizin etrafında dört dönüyor, taşların O'na değmemesi için çırpınıyordu. O'nun mübarek vücuduna bir zarar gelmesin diye kendisine gelen taşlara aldırmıyordu. Canını böyle günlerde feda etmek için fırsat beklemiyor muydu? İşte, alemlerin efendisini taşlıyorlar, eziyet, işkence yaparak yurtlarından çıkarmaya çalışıyorlardı.

Hazret-i Zeyd, Peygamber efendimizi korumak için sağa-sola koşturdukça, taşlar; başına, vücuduna, ayaklarına birbiri peşine değiyordu. Bu sebeple, hazret-i

Zeyd'in her tarafı kanlar içinde kalmıştı... Sevgili Peygamberini korumak için varını yoğunu harcıyor, taş atan zalimlere karşı avazı çıktığı kadar;

-Yapmayın!.. Vurmayın!.. O alemlerin efendisidir! Resulullah'tır O!.. Benim vücudumu parça parça yapın, fakat Peygamberime bir zarar gelmesin!.. diye bağırıyordu.

Zeyd bin Harise'yi aşarak, Resulullah efendimize gelen taşlar, Efendimizin mübarek ayaklarını kanlar içinde bırakmıştı.

Sevgili Peygamberimiz, üzüntülü, yorgun ve yaralı bir halde, Utbe ve Şeybe ismindeki iki kardeşin bağına yaklaştılar... Orada, bütün mü'minlerin canlarını feda etmek istediği Resulullah efendimiz, mübarek ayaklarından akan kanları sildiler. Abdest alıp, ağacın altında iki rek'at namaz kıldılar. Sonra mübarek ellerini kaldırıp münacatta bulundular.

Bu hali, bağ sahipleri seyrediyordu... Resulullah efendimizin başına gelenleri görmüşler, garipliğine şahid olmuşlardı. Merhamet damarları harekete geldi.

Addas ismindeki köleleri ile üzüm gönderdiler. Sevgili Peygamberimiz, üzümü yerken Besmele çekti. Üzümü getiren köle Hıristiyan idi. Besmeleyi işitince şaşırıp sordu:

-Yıllardır buralardayım, kimseden böyle bir söz duymadım. Bu nasıl kelamdır?

- Sen neredensin?"

- Nineveliyim.

- Yunus'un (aleyhisselam) memleketinden imişsin.

- Sen Yunus'u nerden tanıyorsun? Onu, buralarda kimse bilmez.

- O, benim kardeşimdir. O da, benim gibi peygamber idi.

- Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olamaz. Ben inandım ki, sen Allah'ın Resulüsün, diyerek hemen Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu.

Sonra da:

- Ya Resulallah! Yıllardır bu zalimlere, bu yalancılara kölelik ettim. Herkesin hakkını yiyorlar. Herkesi aldatıyorlar. Hiç iyi tarafları yok. Dünyalık toplamak ve şehvetlerini tatmin için her alçaklığı göze alıyorlar. Onlardan nefret ediyorum. Sizinle birlikte gitmek, size hizmetle şereflenmek, cahillerin, ahmakların size yapacağı saygısızlıklara hedef olmak, mübarek vücudunuzu korumak için feda olmak istiyorum, dedi.Resulullah efendimiz, tebessüm ederek;

- Şimdi efendilerinin yanında kal! Az zaman sonra, adımı her yerde işitirsin. O zaman bana gel! buyurdu.


Rahmet olarak gönderildim


Taiflilere Peygamberliğini tebliğ vazifesini ifa eden, Kainatın efendisi Mekke'ye dönmek üzere yola çıktı. Mekke'ye iki konaklık bir mesafe kaldığında, bir bulutun kendilerini gölgelemekte olduğunu gördü.

Dikkatle baktıklarında, Cebrail aleyhisselam olduğunu anladı. Bu hadiseyi sevgili Peygamberimiz, Aişe-i Sıddika validemize anlatır.

Bir gün hazret-i Aişe validemiz;

- Ya Resulallah! Senin başından Uhud gününden daha ıstıraplı bir gün geçti mi? diye sordu. Resulullah efendimiz şöyle cevap verdi.

- Vallahi senin kavminden öyle cefa çektim ki, Uhud gazasında bulunan kafirlerden onu çekmedim. İbn-i Yalil bin Abd-i Külal'e nefsimi arz ettiğimde (yani nübüvvetimi bildirip onu dine davet ettiğimde) kabul etmedi. Yanlarından öyle büyük bir ıstırapla ayrıldım ki, ta Karn-ı Sealib denilen yere varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı yukarı kaldırdım. Bir bulutun, üzerime gölgesini saldığını gördüm. Baktım ki, bulutun içinde Cebrail (aleyhisselam) duruyor.

Bana nida edip dedi ki:

"Ya Muhammed! Hak teâlâ hazretleri, kavminin senin hakkındaki sözlerini ve seni korumak istemediklerini işitti. Sana, dağlara me'mur olan şu meleği gönderdi ki, ne istersen ona emredersin."

O melek de bana nida edip selam verdikten sonra;

"Ya Muhammed! Hak teâlâ hazretleri, Cibril'in dediği gibi, dağların meleği olan beni sana gönderdi ki, ne istersen bana emredersin; emrine amadeyim. Eğer şu iki yalçın dağın (Kuaykıan dağı ile Ebu Kubeys dağının) Mekkeliler üzerine kapanırcasına birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri tamamiyle ezmesini) istiyorsan, emret kavuşturayım!" dedi.

Ben razı olmadım ve dedim ki: "Hayır! Ben alemlere rahmet olarak gönderildim. Allahü teâlânın bu müşriklerin sulbünden, yalnız cenab-ı Hakk'a ibadet eden ve Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil meydana çıkarması için dua ederim."
Peygamber efendimiz Taif'ten Mekke'ye dönerken, Nahle mevkiinde birazcık istirahat buyurdular. Bir ara namaza durmuşlardı. Nusaybin cinlerinden bir grup oradan geçerken, sevgili Peygamberimizin okuduğu Kur'an-ı kerim ayetlerini duyunca, durup dinlediler. Sonra Peygamber efendimizle görüşüp Müslüman oldular. Peygamber efendimiz onlara; "Kavminize varınca, benim imana davetimi onlara da söyleyin. Onları da imana davet edin" buyurdu.

O cinniler, kavimlerine gidip bunu bildirince, işiten cinnilerin hepsi iman ettiler. Bu husus, Kur'an-ı kerimde Cin suresinde ve "Buhari" ve "Müslim" adındaki meşhur hadis-i şerif kitaplarında bildirilmektedir. .

Nebiyy-i muhterem efendimiz, Mut'im bin Adiy'in himayesinde Mekke'ye geldi. İnsanları hak yola davet etmeye devam etti. Bu durum karşısında, müşrikler yine azıtıp eskisinden daha çok işkence ve zulüm yapmaya başladılar.

Bunun üzerine cenab-ı Hak, peygamber efendimize, Kabe'yi ziyaret mevsiminde, ziyarete gelen Arab kabileleriyle görüşüp, onları İslâm'a davet etmesini emreyledi.

Peygamber efendimizin, yalvarırcasına yaptığı bu davetlere, ne yazık ki, hiç birisi kulak asmaz, bazıları kaba davranır, hakarette bulunur, bazıları da suratını asıp kötü sözler sarf ederdi. Kureyş müşrikeri de O'nu takib ederek gittikleri kabileleri ifsad ederlerdi.


İki azılı düşman


Böylesi görülmemiş... Bunca eza altında, hidayet yolundan dönen, dayanamayan, şüpheye ve kaygıya düşen, iman duygusu gölgelenen, küfre tekrar dönen tek kişi yoktur Eshab-ı kiramdan.

Eshabının böylesine bağlığının, sadakatinin yanında nasipsiz düşmanları da aksine düşmanlıklarını günbegün şiddetlendirerek artırmaktalar. Bunların başında da

Ebu Cehil gelmekte. Diğer bir nasipsiz de Kainatın efendisinin en yakın akrabası Ebu Leheb...

Hadis imamlarımızdan, İmam-ı Ahmed, Beyheki, Taberani ve İbn-i İshak'ın bildirdiklerine göre, Rebia bin Abbad şöyle anlatır:

Genç idim. Babamla beraber Mina'ya gitmiştik. Resul aleyhisselam, Arab kabilelerinin kondukları yere vardı;

"Ey filan oğulları! Taptığınız şu putları atarak, Allahü teâlâya hiç bir ortak koşmadan ibadet etmenizi, bana inanıp beni tasdik etmenizi, Hak teâlâ tarafından gönderilmiş olduğum vazifeyi açıklayıp yerine getirinceye kadar beni korumanızı size emreden Allahü teâlânın resulüyüm!.." buyurdu.

Peşi sıra giden şaşı gözlü, örgülü saçlı bir adam da;

"Ey filan oğulları! Bu sizi; putlarımız Lat ve Uzza'ya tapmaktan men edip, kendisinin uydurduğu bir dine davet ediyor!.. Sakınınız!.. O'nu dinlemeyiniz ve O'na itaat etmeyiniz!.." diyordu.

Ben babama;

- Bu zatı takib eden kimdir? diye sordum. Babam;

- Amcası Ebu Leheb'dir, dedi.

Tarık bin Abdullah da şöyle anlatır:

Resul aleyhisselamı Zülmecaz Panayırı'nda görmüştüm. İnsanların duyması için, yüksek sesle;

- Ey insanlar! "La ilahe illallah (Allahü teâlâdan başka ilah yoktur)" deyiniz de kurtulunuz, buyurarak sesleniyordu.

O'nu takib eden bir kimse de eline geçirdiği taşları ayaklarına atarak;

- Ey cemaat! İnanmayınız!.. O'ndan sakınınız! Çünkü O yalancıdır!.. diyordu.

Öyle ki, değen taşlar mübarek ayaklarını kanatmıştı da, O hala yılmadan, yorulmadan davetine devam ediyordu.

- Bu genç kimdir? diye sordular. Birisi;

- Abdülmuttalib oğullarından bir gençtir, cevabını verdi.

- Taş atan kim? diye sorduklarında;

- Amcası Ebu Leheb, dedi.

Müdrik bin Münib anlatır:

Babamla Mina'ya gelip konaklamıştık. Bir toplulukla karşılaştık. Bir kimse onlara; "Ey insanlar! "La ilahe illallah" deyiniz de kurtulunuz" buyuruyordu.

Etrafındaki insanlardan bazıları O'nun, o güzel yüzüne tükürüyor, bazıları başına toprak saçıyor, bazıları da küfredip çeşitli hakaretlerde bulunuyordu.

Bu hal öğleye kadar devam etti. Bu sırada bir kız çocuğu elinde su kabı ile oraya geldi. O'nu o halde görünce ağlamaya başladı. O kimse, su içtikten sonra kıza dönüp;

- Ey kızım! Baban hakkında; tuzağa düşürülüp öldürülecek, zillete uğrayacak diye korkma! buyurdu.

Orada bulunanlara "Bu zat kimdir?" diye sorduk:

- Bu, Abdülmuttalib oğullarından Muhammed'dir, yanındaki de kızı Zeyneb'dir, dediler.


Kaçırılan büyük fırsat


Sevgili Peygamberimiz, her türlü engellemelere rağmen İslâmiyeti anlatmaya sabırla devam ediyor...

Bir gün yine tebliğ için Ukaz Panayırı'na gitti. Beni Amir kabilesine varıp, onlara sordu:

- Ey Beni Amir! Sizde, size sığınan kimselere himaye nasıldır?

- Bize hiç kimse laf atamaz, habersiz ateşimizden ısınamaz!..

- Ben, Allahü teâlânın Resulüyüm. Yanınıza geldiğim zaman, Rabbimin bana verdiği Peygamberlik vazifesini insanlara ulaştırıncaya kadar beni korur musunuz?

-Sen, Kureyş'ten kimlerdensin?

- Abdülmuttalib oğullarındanım.

- Madem ki, Abdülmuttalib oğullarındansın, niçin onlar seni korumuyorlar?

- Beni yalanlayanların önde geleni onlar oldular.

- Ey Muhammed! Biz seni ne reddederiz, ne de getirdiklerine iman ederiz. Ancak, sen, peygamberlik vazifeni insanlara ulaştırıncaya kadar seni koruruz...

Bunun üzerine Peygamber efendimiz, onların yanına oturdu. O sırada Beni Amir'in ileri gelenlerinden Beyhara bin Faris, panayırda alış verişini bitirip yanlarına geldiğinde, oradakilere, Peygamber efendimizi göstererek; "Bu kimdir?" diye sordu. Onlar da; "Muhammed bin Abdullah'dır" dediler. Beyhara onlara dedi ki;

-Sizin O'nunla ne işiniz var ki, yanınıza oturttunuz?

- Bize sığındı. Allah'ın Resulü olduğunu söylüyor ve Peygamberlik vazifesini insanlara tebliğ edinceye kadar, kendisini korumamızı istiyor.

Bunun üzerine Beyhara, Peygamber efendimize dönüp;

-Seni korumağa kalkmamız bütün Arabların okuna göğsümüzü hedef tutmamız demektir. Derhal aramızdan ayrılıp kavmine dön!.. Yemin ederim ki, kavmimin arasında olmasaydın, şimdi senin boynunu vururdum!.. demek bedbahtlığında bulundu.

Bu sözler üzerine, Alemlerin efendisi büyük bir üzüntü içerisinde devesine bindi. O küstah Beyhara, Resulullah efendimizi devesinden düşürdü. Bu hadiseyi gören Eshab-ı kiramdan Dabaa binti Amir isminde bir hanım feryad edip;

-Allahü teâlânın Habibine, şu yapılanı nasıl reva görüyorsunuz? Benim hatırım için Resulullahı bunların elinden kurtaracak yok mudur? diyerek akrabalarına seslendi. Amcaoğullarından üç kişi, hemen bahtsız Beyhara'nın üzerine yürüdü.

Beyhara'nın kavminden iki kişi ona yardım etmek istediyse de, diğerleri Beyhara'yı ve yardımcılarını hırpalayıp dövdüler...

Bu durumu takibeden sevgili Peygamberimiz, kendisi için dövüşen o üç kimse için;

"Ya Rabbi! Bu kimselere bereketini ihsan eyle" diye hayır dua etti.

Beyhara ve yardımcıları için de;

"Ya Rabbi! Bunları da rahmetinden uzaklaştır" diye dua etti.

Hayır dua buyurduğu kimseler, Müslüman olmakla şereflenirken, diğerleri de kafir olarak can verdiler. Beni Amir kabilesi mensupları memleketlerine döndüklerinde, yaşlı bir kimseye, Mekke'de başlarından geçenleri anlattılar. O kimse, Peygamber efendimizin ismini duyunca;

-Siz ne yaptınız? İsmail oğullarından hiç biri şimdiye kadar yalan yere Peygamberlik davasında bulunmamıştır. Büyük bir fırsatı kaçırdınız. Kaçırılan bu fırsatı artık telafi etmek çok zordur!.. diyerek üzüntüsünü bildirdi.