HAZRET-İ  MUHAMMED (S.A.S)

 

Medine'lilerin Biatları


Senden şereflisi olamaz


Sevgili Peygamberimiz her sene, Kabe'yi ziyarete gelen kabileleri dine çağırıyor... Onların Cehennem ateşinden kurtulup ebedi saadete kavuşmaları için çalışıyor ve her türlü hakarete aldırmadan, peygamberlik vazifesini yerine getirmeye devam ediyor...

Kabilelerin konak yerlerinde duruyor, gelenlere;

"Allahü teâlânın, peygamberlik vazifesini yerine getirinceye kadar beni barındıracak ve bana yardım edecek kim var? Böylece, kendisine Cennet verilsin" buyuruyor.

Fakat ne barındıracak ve ne de yardım edecek bir kimse bulunuyor...

Bi'setin (peygamberliğinin) on birinci senesi idi. Panayırda, Kabe'yi ziyaret için gelen Medine halkından bir toplulukla karşılaştı.

Onlara sordu:

- Sizler kimlersiniz?

Cevap verdiler:

- Medineliyiz, Hazrec kabilesindeniz...

Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib'in annesi Selma Hatun da, Hazrec kabilesinin Neccar oğulları koluna mensuptu.

Peygamberimiz, Hazrecli bu altı kişi ile bir müddet oturup, onlara İbrahim suresinin 35-52. ayet-i kerimelerini okudu ve İslâmiyet'i anlattı. Bu dine girmeleri için davette bulundu.

Kabilesinin büyüklerinden ve Medine'de yaşayan Yahudilerden, yakında bir peygamberin geleceğini duyan bu insanlar, Resul-i ekrem efendimiz, kendilerini dine çağırınca, birbirlerine bakıştılar.

Sonra; "Yahudilerin haber verdiği, işte bu peygamberdir!" diye aralarında konuştular.

Medine'de öteden beri Evs ve Hazrec kabileleri, Yahudilere düşman olup fırsat buldukça birbirlerine saldırırlardı. Yahudilerden önce Müslüman olup,

İslâmiyet'le şereflenirlerse, onlara galip geleceklerine ve Medine'den çıkarabileceklerine inanıyorlardı.

Bu sebeple hemen Resulullah'ın huzurunda Kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldular. Peygamber efendimize de;

"Ya Resulallah! Biz, kavmimizi, Yahudilere karşı savaşır halde bırakmıştık. Ümid edilir ki, Allahü teâlâ, onları da zat-ı alinizin sayesinde iman ile şereflendirir.

Biz, döner dönmez onları ve kavmimizi senin peygamberliğini kabul etmeye davet edeceğiz. Bu dinden kabul ettiğimiz şeyleri onlara da anlatacağız. Eğer

Allahü teâlâ onları bu din üzerinde toplayıp birleştirirse, senin işin daha kolay olacak " dediler.

Bu altı kişi gerçekten inanmış, Allahü teâlânın peygamberini kabul ve tasdik etmişlerdi. Yurtlarına dönmek için, Peygamberimizden izin alıp ayrıldılar. Yeni

Müslüman olan bu altı kişi şunlardı:

Ukbe bin Amir, Es'ad bin Zürare, Avf bin Haris, Rafi' bin Malik, Kutbe bin Amir, Cabir bin Abdullah radıyallahü anhüm


Birinci Akabe biatı


Artık Medine de nurlanmış, İslâm güneşi orayı da aydınlatmaya başlamıştı. Panayır için gelen, Hazrec kabilesinden altı kişi, Medine'ye kavimlerinin yanına dönünce, hemen İslâmiyet'ten ve Peygamber efendimizden anlatmaya; halkı, İslâm dinine girmeleri için davete başladılar.

Hatta öyle oldu ki; Medine'de içinde Peygamberimizin ve İslâmiyet'in konuşulmadığı bir ev kalmadı. Böylece İslâmiyet, Hazrec kabilesi arasında yayıldığı gibi,

Evs kabilesinden bazı kimseler de Müslüman oldular.

Akabe'deki görüşmeden sonra, ertesi sene Es'ad bin Zürare ve İslâmiyet'i kabul eden on iki arkadaşı, hac mevsiminde Mekke'ye geldiler. O sene, müşrikler,

Müslümanlara her senekinden daha fazla eza ve cefada bulunuyorlardı.

Resulullah efendimizi devamlı takib ediyorlar, O'nunla konuşan herkese işkence yapıyorlardı. Bunu öğrenen Medineliler, Peygamberimizle gece vakti

Akabe'de görüşmek üzere söz aldılar.

Gece olunca buluştular. Bağlılıklarını arzedip, bütün emir ve isteklerine teslim olacaklarına söz vererek, bi'at ettiler, sözleştiler. Bu sözleşmede;

"Allahü teâlâya ortak koşmayacaklarına, zina yapmayacaklarına, hırsızlık etmeyeceklerine, iftiradan kaçınacaklarına, ayıplanmak ve rızık korkusuyla çocuklarını öldürmeyeceklerine" dair taahhüdde bulundular.

İkisi Evs kabilesine, diğerleri de Hazrec kabilesine mensub olan bu 12 kişinin reisi Es'ad bin Zürare idi. Sevgili Peygamberimiz, bu on iki kişiyi kabilelerine temsilci yaptı. Bunlar, kabilelerine İslâmiyet'i anlatıp, onlar adına Resulullah efendimize karşı kefil olacaklardı. Es'ad bin Zürare de, hepsi adına temsilci tayin edilmişti.

İlk Akabe sözleşmesinde bulunanlar şunlardı:

Malik bin Neccar oğullarından Es'ad bin Zürare, Avf bin Haris, Mu'az bin Haris, Züreyk bin Amir oğullarından Rafi' bin Malik, Zekvan bin Abdikays, Ganm bin Avf oğullarından Ubade bin Samit, Gusayna oğullarından Yezid bin Sa'lebe, Aclan bin Zeyd oğullarından Abbas bin Ubade, Haram bin Ka'b oğullarından

Ukbe bin Amir, Sevad bin Ganm oğullarından Kutbe bin Amir, Abdüleşhel bin Cüşem oğullarından Ebü'l-Heysem Malik bin Teyyihan ve Amr bin Avf oğullarından Üveym bin Saide .

Bu sözleşmeden sonra, Medine'ye dönen hazret-i Es'ad ve arkadaşları, kabilelerine gece-gündüz İslâmiyet'i anlatarak hak dine davet ettiler. Bu davet neticesinde, İslâmiyet, Medine'de sür'atle yayılmaya başladı. Öyle ki, daha önce birbirlerine düşman olan Evs ve Hazrec kabileleri bir araya gelmiş, İslâmiyet'i daha iyi öğrenebilmek için Resulullah efendimizden bir muallim istemişlerdi.

Resul-i ekrem efendimiz de, Kur'an-ı kerimi ve İslâmiyet'i öğretmek için, Mekke'deki Eshabından hazret-i Mus'ab bin Umeyr'i hoca olarak Medine'ye gönderdi.

Mus'ab, hazret-i Es'ad'ın evinde kaldı. Onunla birlikte ev ev dolaşarak herkese İslâmiyet'i duyurdular.

Resulullah'ın sevgisini ve O'nu, bütün düşmanlarından korumak için canla başla çalışacaklarına söz vermelerini istediler. Onları, Resulullah ile yapılacak bi'ata, sözleşmeye hazırladılar.


Kalblerine ateş düştü


Medineli Müslümanların kalblerine ateş düşmüştü artık... Tek düşünceleri, İslâmiyeti yaymak... Bütün planları bunun üzerine... En hızlı şekilde nasıl yayabilirlerdi hep bunun hesabını yapmakla meşguller...

Medine'nin ilk Müslümanlarından Es'ad bin Zürare hazretlerinin mensubu olduğu kabile reisi Sa'd bin Mu'az. Ayrıca onunla akraba .

O zaman Araplar arasında akrabaya karşı hakaretten kaçınmak adet olduğu için, daha iman etmemiş olan Sa'd bin Mu'az, Es'ad bin Zürare hazretlerinin İslâmiyeti yaymasına engel olmaktan çekindi.

Kendisi bir kabile reisi olarak buna el koymak istemiyordu. Bu maksadla ona kabilesinin ileri gelenlerinden Üseyd bin Hudayr'ı gönderdi.

Üseyd bin Hudayr, mızrağını alıp, hazret-i Mus'ab bin Umeyr'in bulunduğu eve gitti. Oraya varınca hiddetle konuşmaya başladı. Onlara:

İnsanları aldatıyorsunuz! Hayatınızdan olmak istemiyorsanız, bu işten vazgeçin, dedi.

Onun bu kızgın halini gören Mus'ab bin Umeyr;

- Hele biraz otur, sözümüzü dinle! Maksadımızı anla, beğenirsen kabul edersin. Yoksa engel olursun... diyerek, gayet yumuşak ve nazik cevap verdi.

Üseyd yumuşak davranılınca sakinleşip mızrağını yere saplayarak oturdu. Hazret-i Mus'ab'ın tatlı konuşması ile insanın kalbine işleyen sözlerini ve hoş sesiyle okuduğu Kur'an-ı kerim ayetlerini dinledi. Kendinden geçip;

- Bu ne güzel şey! diye söylendi. Bu dine girmek için ne yapmak lazımdır? dedi.

Anlattılar ve Üseyd bin Hudayr Kelime-i şehadet söyleyerek Müslüman oldu. Sevincinden yerinde duramayan hazret-i Üseyd;

- Ben gidip size birini göndereyim. Eğer o Müslüman olursa, Medine'de onun kavminden iman etmedik hiç kimse kalmaz, dedi.

Doğruca Sa'd bin Mu'az'ın yanına vardı. Sa'd bin Mu'az, onu görünce; "Yemin ederim ki, Üseyd buradan gittiği yüzle gelmiyor" dedi. Sonra da;

- Ne yaptın ya Üseyd? diye sordu.

Hazret-i Üseyd bin Hudayr, Sa'd bin Mu'az'ın Müslüman olmasını çok arzu ettiğinden;

- Mus'ab bin Ümeyr ile konuştum, onların bir fenalığını görmedim. Yalnız; duyduk ki, Beni Harise oğulları, teyzeoğlun Es'ad'ın böyle bir kimseyi evinde barındırmasından kuşkulanarak, onu öldürmek için harekete geçmişler, dedi.

Bu sözler, Sa'd bin Mu'az'a çok dokundu. Çünkü birkaç sene önce yapılan bir savaşta, Beni Harise oğullarını yenip, Hayber'e sığınmaya mecbur etmişlerdi.

Bir sene sonra da affedip, memleketlerine dönmelerine izin vermişlerdi.

Buna rağmen onların böyle bir tavır takınmaları düşüncesi, Sa'd bin Mu'az'ı çok kızdırmıştı. Halbuki, aslında böyle bir durum yoktu. Bu bir hile idi.

Üseyd bin Hudayr, bu hileye başvurarak, Sa'd bin Mu'az'ın teyzesine ve oğlu Es'ad bin Zürare'ye dolayısıyla Mus'ab bin Umeyr'e zarar vermesini önlemek istemişti.

Böylece, onların tarafına geçmesine ve nihayet Müslüman olmasına zemin hazırladı.


Herkese tatlı dil, güler yüz!


Sa'd bin Mu'az, teyzeoğlu Es'adın öldürüleceği haberi üzerine akrabalık tarafı ağır basıp yerinden fırladı. Doğruca, hazret-i Es'ad bin Zürare'nin yanına gitti.

Oraya varınca, Es'ad ile Mus'ab bin Umeyr'in son derece huzur ve sükun içerisinde oturup, sohbet ettiklerini gördü. Yanlarına yaklaşıp;

- Ey Es'ad! Aramızda akrabalık olmasaydı, sen bunları yapamazdın, dedi. Bu sözlere, hazret-i Mus'ab bin Umeyr;

- Ey Sa'd! Biraz dur, otur ve bizi dinle; anla, sözlerimiz hoşuna giderse ne ala, yok beğenmezsen, bunu sana teklif etmeyiz. Sen de kalkıp gidersin! diye cevap verdi.

Sa'd bin Mu'az, bu mülayim ve tatlı sözler karşısında sakinleşip, bir kenara oturdu ve onları dinlemeye başladı.

Mus'ab bin Umeyr hazretleri, Sa'd bin Mu'az'a önce İslâmiyet'in esaslarını açıkladı. Sonra tatlı ve güzel sesiyle Kur'an-ı kerimden bir mikdar okudu.

Okudukça, Sa'd bin Mu'az'ın hali değişiyor, kendinden geçiyordu. Kur'an-ı kerimin eşsiz belagatı karşısında kalbi yumuşadı ve büyük bir tesir altında kaldı.

Kendini tutamayıp;

- Siz bu dine girmek için ne yapıyorsunuz? dedi.

Mus'ab bin Umeyr, hemen Kelime-i şehadeti öğretti. O da;

"Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh" diyerek Müslüman oldu.

Sa'd bin Mu'az Müslüman olmaktan duyduğu huzur ve sevinçten yerinde duramıyordu. Derhal evine gidip, öğrendiği gibi gusül abdesti aldı. Sonra kavminin toplanmasını istedi. Üseyd bin Hudayr'ı yanına alıp, halkın bulunduğu yere vardı. Abdüleşhel oğullarına hitaben;

- Ey Abdüleşhel oğulları! Siz beni nasıl tanırsınız? dedi.

Onlar hep bir ağızdan;

- Sen bizim reisimiz ve büyüğümüzsün, biz sana tabiyiz! diye cevap verdiler. Sa'd bin Mu'az, onların bu sözleri üzerine;

- O halde hepinize haber veriyorum. Ben Müslüman olmakla şereflendim. Sizin de Allahü teâlâya ve O'nun resulüne iman etmenizi istiyorum. Eğer iman etmezseniz, sizin hiç birinizle konuşup görüşmeyeceğim!.. dedi.

Abdüleşhel oğulları, reisleri Sa'd bin Mu'az'ın Müslüman olduğunu ve kendilerini de İslâm'a davet ettiğini duyar-duymaz, hep birlikte Müslüman oldular.

O gün akşama kadar Medine semalarını Kelime-i şehadet ve tekbir sedalarıyla çınlattılar. Bu hadiseden kısa bir müddet sonra, bütün Medine halkı, Evs ve

Hazrec kabileleri İslâmiyet'i kabul ettiler.

Her ev İslâm nuruyla aydınlandı. Sa'd bin Mu'az ve Üseyd bin Hudayr, kabilelerine ait bütün putları kırdılar.

Bu durum sevgili Peygamberimize bildirilince, çok memnun oldular. Mekkeli Müslümanlar sevinç içinde idiler. Bu sebeple o seneye senet-üs-sürur (sevinç yılı) denildi.

Bütün bu hızlı gelişmeler, İslâmın süratle yayılması bu hadiselerde açıkça görüldüğü gibi, yumuşaklıkla, tatlı dille olmuştu. Eshabı, Resulullahtan ne gördülerse aynen tatbik ettiler.

Efendimizin güzel huyu, yumuşaklığı, affı, sabrı, ihsanı, ikramı, o kadar çoktu ki, herkesi hayran bırakırdı.


Bütün kalbimizle kabul ettik


Resulullah efendimize, peygamberlik vazifesi tebliğ edileli 13 sene olmuştu... Mekkeli müşriklerin, Müslümanlara zulmü son haddine varmış ve dayanılmaz bir hal almıştı.

Medine'de ise, Es'ad bin Zürare ile Mus'ab bin Umeyr'in hizmetleri sayesinde, Evs ve Hazrecliler, Müslümanlara kucak açacak, onları bağırlarına basıp uğrunda her fedakarlığı yapacak aşk ve şevkin içindeydiler.

Resulullah efendimizin de bir an önce Medine'yi teşriflerini arzuluyorlar, O'nun uğrunda, mallarını ve canlarını esirgemeyeceklerine dair söz veriyorlardı.

Hac mevsimi gelmişti... Mus'ab bin Umeyr ile beraber, Medineli 73 erkek ve 2 kadın Müslüman, Mekke'ye girdiler. Hacdan sonra, hepsi yine Akabe'de

Peygamber efendimiz ile buluştular.

Es'ad bin Zürare ve 12 temsilci, kabileleri adına Peygamberimizin Medine'ye hicret etmelerini rica ve teklif ettiler. Resulullah efendimiz onlara Kur'an-ı kerimden bazı ayet-i kerimeleri okuduktan sonra, kendi canlarını, çoluk ve çocuklarını nasıl koruyup gözetirlerse, kendisini de öyle koruyacaklarını temin etmek üzere onlardan kesin söz istedi.

Henüz Müslüman olmayan Resulullah efendimizin amcası hazret-i Abbas da orada bulunuyordu. Bi'at için gelen bu topluluğa şöyle hitab etti;

"Ey Medineliler! Bu, kardeşimin oğludur. İnsanlar içinde en çok sevdiğim de O'dur. Eğer, O'nu tasdik edip, Allah'tan getirdiklerine inanıyor ve beraberinizde alıp götürmek istiyorsanız, beni tatmin edecek sağlam bir söz vermeniz lazımdır. Biz O'nu, O'na inanmıyan kimselerden koruduk. O, bizim aramızda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşamaktadır. O, bütün bunlara rağmen, herkesten yüz çevirmiş, size katılıp, sizinle beraber gitmeğe karar vermiştir. Eğer siz, bütün

Arap kabileleri birleşip üzerinize hücum ettiğinde, onlara karşı koyacak kadar savaş gücüne sahipseniz bu işe girişiniz. Bu hususu da aranızda iyice görüşüp konuşunuz, sonradan ayrılığa düşmeyiniz. Verdiğiniz sözde durup, O'nu düşmanlarından koruyabilecek misiniz? Bunu layıkıyla yapabilirseniz ne ala. Yok,

Mekke'den çıktıktan sonra O'nu yalnız bırakacaksanız, şimdiden vazgeçiniz ki, yurdunda şerefiyle korunmuş olarak yaşasın!"

Hazret-i Abbas'ın bu konuşmasına Medineli Müslümanlar üzüldüler. Sanki, Resulullah efendimizi memleketlerine götürdüklerinde, O'nu müşriklere karşı koruyamayacak, sıkışınca terkedeceklermiş gibi bir sözle karşılaşmışlardı.

Medineli sahabilerden Es'ad bin Zürare hazretleri, Peygamber efendimize dönerek;

"Ya Resulallah! İzin verirseniz birkaç sözüm vardır. Onu Hazretinize arz edeyim" dedi.

Peygamber efendimiz izin verince, Hz. Es'ad;

"Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah! Her davetin yumuşak veya sert bir yolu, usulü vardır. Şimdi siz, bizi öyle bir şeye davet ediyorsunuz ki, onu insanların kabul etmesi gayet zordur. Zira insanların öteden beri tapınageldikleri putları bırakıp, İslâm'ı kabul etmesi çok güçtür. Buna rağmen biz, İslâm'ı bütün kalbimizle kabul ettik. Bundan sonra, ne emir buyurursanız, canla başla yerine getirmeye hazırız, size söz veriyoruz" dedi.


İkinci Akabe biatı


Medineliler, Peygamber efendimize söz verdiler: Kendi çoluk-çocuğumuzu nasıl muhafaza ediyorsak, mübarek vücudunuzu da, kanımızın son damlasına kadar, koruyacağımıza yemin ediyoruz. Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allahü teâlâya verdiğimiz sözde durmayıp şakiler zümresine dahil olalım! Ya Resulallah!

Biz bu sözümüzde sadıkız. Allahü teâlâ muvaffak eylesin!

Sonra da sordular: "Bizden kendiniz için istediğiniz bir şart var mıdır?"

Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Sizden Rabbim için olan şartım, Allahü teâlâya ibadet etmeniz ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamanız; kendim ve Eshabım için olan şartım, bizi barındırmanız, bana ve Eshabıma yardımcı olmanız, kendinizi savunduğunuz, koruduğunuz şeylerden bizleri de korumanızdır."

Bera bin Ma'rur; "Seni hak din ve kitap ile peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya and olsun ki; çoluk-çocuğumuzu savunup, koruduğumuz gibi seni de koruyacağız! ya Resulallah" dedi.

Medineli Müslümanlardan Abbas bin Ubade, Peygamber efendimizle yapılacak anlaşmayı pekiştirmek için, arkadaşlarına; "Ey Hazrecliler! Muhammed aleyhisselamı niçin kabul ettiğinizi biliyor musunuz?" dedi. Onlar da; "Evet" cevabını verdiler.

Bunun üzerine; "Siz O'nu, hem barış, hem de savaş zamanları için kabul edip, O'na tabi oluyorsunuz. Eğer, mallarınıza bir zarar gelince, akraba ve yakınlarınız helak olunca, Peygamberimizi yalnız ve yardımsız bırakacaksanız, bunu şimdiden yapınız. Vallahi, eğer böyle bir şey yaparsanız dünyada ve ahırette helak olursunuz! Eğer davet ettiği şeyde, mallarınızın gitmesine ve yakın akrabalarınızın öldürülmesine rağmen, O'na vefa göstereceğinize aklınız kesiyorsa, tutunuz.

Vallahi bu, dünyanız ve ahıretiniz için hayırlıdır" deyince, arkadaşları;

"Biz Peygamberimizden, mallarımız ziyan olsa da, yakınlarımız öldürülse de vazgeçmeyiz. Ondan hiçbir zaman ayrılmayaz. Ölmek var, dönmek yok!" dediler.

Sonra Peygamber efendimize dönerek, "Ya Resulallah! Biz bu ahdimizi yerine getirirsek, bize ne vardır?" diye sordular.

Sevgili Peygamberimiz o zaman; "Allahü teâlânın razı olması ve Cennet var!" buyurdular. Bunlardan her biri kavminin temsilcileri, vekilleri olarak söz verdiler.

İlk önce hazret-i Es'ad bin Zürare; "Ben, Allahü teâlâya ve O'nun Resulüne verdiğim sözü yerine getirmek, canımla ve malımla O'na yardım hususundaki vaadimi gerçekleştirmek üzere bi'at ediyorum, söz veriyorum " diyerek müsafeha etti. Arkasından her biri bu şekilde bi'atı tamamladılar.

Böylece, Resulullah'ın uğrunda canlarını ve mallarını çekinmeden ortaya koydular. Kadınlar ile bi'at, sadece söz ile yapılmıştı.

Sevgili Peygamberimiz; "Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık, iftira ve zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, yalan söylememek, hayırlı işlere muhalefette bulunmamak....." hususlarında onlardan söz aldılar.

Abbas bin Ubade; "Ya Resulallah! Yemin ederim ki, istediğin takdirde, yarın sabah, Mina'da bulunan kafirlerin üzerine yürür ve hepsini kılıçtan geçiririz" dedi.

Peygamber efendimiz memnun oldular, fakat; "Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Şimdilik yerlerinize dönünüz" buyurdular.