Bu nesil İslâm'ı diger insanlara anlatmak ve tebliğ görevini yerine getirmek için can atıyor, tebliğin en güzelini ve uygun şeklini biliyordu. Zira önderleri Hz. Peygamber (s.a.s.) idi.

Akabe bey'atlerinden sonra Medine'ye öğretmen olarak özellikle Mus'ab b. Umeyr'in gönderilmesine karar verilmesi apayrı bir anlam ifade ediyordu. Mus'ab, Medine'ye gönderildiği zaman müslümanlar arasında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Hamza, Abdullah b. Mes'ud gibi kabiliyetli, olgun, güçlü ve tecrübeli kimseler vardı. Ama Hz. Peygamber (s.a.s.) bunların yerine Mus'ab'ı görevlendiriyordu. Çünkü o; soğukkanlı, güzel konuşan, tatlı dilli, ikna kabiliyeti olan bir sahâbiydi. Ayrıca o Kur'an'a son derece vakıftı. Bütün bunların yanında Mus'ab son derece güzel yüzlü idi. Mütebessim çehreli, yumuşak ve tatlı dilli, güzel konuşan, Kur'an ile İslâm'ı anlatan Mus'ab, Yesrib (Medine)'de İslâm'ı tebliğ edip bir yıl sonra Mekke'ye Hz. Peygamber'in huzuruna döndüğünde şu raporu veriyordu :

"Medine'de İslâm'ın konuşulmadığı bir ev kalmadı." İslâm, Mus'ab'ın etkileyici kişiliğinde müşahhaslaşmış, ayrıca yerleşik anlayışı sarsmış, dünyada hüküm süren geleneksel tanımları altüst etmişti. İslâm insanları yeni bir anlayışa götürüyordu. Sahabe nesli İslâm'ı Kur'an ile, Tabiin nesli Kur'an ve Sünnet'le diğer kitlelere götürdüler. Sonraki nesiller de Rasûlullah'ı, Ashabı'nı, onların birbirlerine karşı olan bağlılık ve saygınlıklarını, muhabbetlerini, kardeşliklerini, fedakârlıklarını anlatıp insanları cezbettiler. Örnek insanlardan oluşan bu birim toplum İslâm'a giren herkese Kur'an ve Sünnet'teki hayat tarzını anlaşılabilir kılıyordu. Bu güzel nesle bakan herkes onların zihniyetine ve Kur'an'ın rehberliğindeki yaşayışlarına hayran kalarak müslüman oluyordu.

İslâm'ı bir akide ve din olarak benimsemiş ve tam anlamıyla iman etmiş insanlar bu imanın zevk ve lezzetini diğer insanlara da tattırmanın heyecanını yaşarlar ve bu konuda gayret ve mesailerini vermek için can atarlardı. Onların vazgeçilmez gayelerine göre İslâm anlatılmalı, tebliğ edilmeliydi.

Ashab, Kur'an ve Sünnet'i kendisinden sonraki nesle yani Tabiin'e anlatıp bu emâneti onlara devretti, Tabiin nesli bu sünneti korudu ve kendisinden sonraki nesle emânet etti, bu nesil de Kur'an ve Sünnet ışığında büyük imamlar ve müctehidler devrini açıp onların birikimi ve anlayış gücüyle günlük hayatta gerek fert, gerekse devlet ve toplum planında karşılaştığı problemleri çözmeye çalıştı. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "sünnet"i hadis mecmualarında toplandı. Müslümanlar Endülüs'ten Çin seddine kadar uzanan geniş bir coğrafya üzerinde yayılıp akidelerini bu bilgilerin ışığında oluşturdular ve coşku ile yaşadılar. İslâm'ın Fransa'dan Çin sınırlarına kadar götürülmesinde işte bu arka arkaya gelen birkaç neslin imzası vardır, emeği vardır. Onlar samimi ve ciddi idiler. Tebliğlerini de ciddiyet ve samimiyetie yürüttüler, insanları cihada sevkettiler.

Hicri IV. asırdan XIII. asra kadar geçen zaman içinde İslâmi ilimlerin her alanında -Batı dünyası dogmatizm içindeyken- doruğa ulaşıldı. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm ve benzeri ilimlerden Cebir, Kimya, Tıp ve Felsefe alanlarına kadar her dalda muazzam eserler üretildi. İslâm her çağda en güzel ve insanların ihtiyaçlarına en iyi şekilde cevap verecek bir metod ve muhteva ile yazıldı, anlatıldı ve tebliğ edildi.

İmam-ı A'zam Ebu Hanife (80-150/699-766)'den Ahmed b. Hanbel (164- 241/780-855)'e, İmam BuhârI (194-256/810-869)'den İbn Mâce (209-273/824- 886)'ye, İmam Gazzali (450-505/1058-1111)'den Takiyyüddin Ahmed b. Teymiyye (661-728/1263-1328)'ye, Taberi (225-310/839-923)'den İbnü'1 Esir (555-630/1160- 1234)'e, İbn Haldun (732-808/1332-1406)'dan Sadreddin ŞirâzI (Molla Sadra ö. 1640)'ya, ZemahşerI (467-538/1075-1144)'den İmam Kurtubi (ö. 671)'ye kadar saymakla bitiremeyeceğimiz ilim adamları muazzam eserler vererek İslâm'ı yazdılar, anlattılar ve tebliğ ettiler.

İslâm'ı öğrenenler, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Hazır olanınız olmayanınıza tebliğ etsin." düsturu ile bilmeyenlere bu bilgilerini aktarmayı her zaman görev telakki ettiler. Bu anlayış nesilden nesile devam edip günümüze kadar ulaştı.

İslâm ortaçağında şerh ve hâşiye anlayışının gelişmesiyle birlikte İslâmi ilimlerde gelişmeler durmuş ve büyük çığırlar açan ilim adamlarının sanki nesli tükenmişti. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda İslâm hilâfetinin bir hayli zayıflaması ve otoritesini kaybetmesiyle birlikte Batı emperyalizmi Orta Doğu, Ön Asya, Uzak Doğu ve Afrika içlerine girerek İslâm dünyasını istila etti. Bu istila ile sadece toprak işgal etmekle kalmadı, İslâm kültürünü yok etmek ve İslâm'ı müslümanların hayatlarından silmek için her türlü hile ve desiseye başvurdu. Dolayısıyla İslâm dünyası başı koparılmış, ortaya bırakılmış gibi çırpınıp durdu. Kimliğini kaybetmiş bir ümmet olarak kültürünü unuttu ve ondan uzak kaldı. Emperyalizm XX. yüzyıl ortalarında yavaş yavaş İslâm dünyasından fiilen çekilip gitti, ama geride kültürünü ve dünya görüşünü bırakarak ayrıldı.

İslâm imanı, "iman uyur ama ölmez" sözündeki gerçekle üzerindeki külleri silkeleyip yeniden kimliğini elde etme yollarını aramaya başladı. XX. yüzyılın ortalarından başlamak üzere İslâm dünyasında harekete geçen İslâmi diriliş Asr-ı Saadet'te Ashab'ın Kur'an ve Sünnet ile elde ettiği kimliği aramakta ve onu yakalamaya çalışmaktadır.

Yaklaşık 35-40 yıldan beri İslâm dünyasında yeniden canlandırılan İslâmi tebliğ, değişik metod ve usûllerle kitlelere götürülmeye başlandı. Yeniden İslâm'a dönüşün verdiği bilinçle Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm ve düşünce alanında yeni eserler yazıldı.

Mısır, Pakistan, Hindistan, Suriye ve İran başta olmak üzere birçok İslâm ülkesinde eserler yayınlandı. Bu eserlerin büyük bir kısmı dilimize tercüme edildi. Türkiye'de de bu tercüme eserlerin yanında telif eserler de vücuda getirildi.

Her çağın kendine özgü bir telif tarzı ve yine her dönemde geliştirilen bir tebliğ metodu vardır. Çağımızda ise yayıncılık, tebliğ usûllerinin en güzeli, İslâm'ı yaymanın en süratli yolu olarak kabul edilmektedir. Ansiklopedicilik de en yaygın yayın türlerinden biridir.

Her ideolojik anlayış kendi ideolojisini birtakım eserlerin yanı sıra ansiklopedi ile de yaymaya çalışmaktadır. Bizler de Türkiyeli müslümanlar olarak İslâm akidesini, kültürünü ve İslâmi ilimleri sağlıklı bir şekilde insanımıza aktarmak için bu yayın türünü seçtik.

İslâm tarihi boyunca telif edilmiş sayısız ansiklopediler vardır. Farabi (870-950)'nin "İhsâu'l-Ulum", Mes'udi'nin (947) "Murücu'z-Zeheb ve Maâdinu'ICevâhir", İhvânü's-Safa'nın "Risaleler", gibi eserleri bizim öz kültürümüzün yapı taşlarıdır. Yine HarezmI (976)'nin "Mefâtihu'I-Ulum"u, İbn en-Nedim el-Verrak (987-988)'ın "el-Fihrist"i, İbn Sina (370-428/980-1037)'nın "eş-Şifâ"sı, Gazzali (1055-1111)'nin "İhyau'l-Ulümi'd-Din"i, İbn Rüşd (1126-1198)'ün "Tıp Ansiklopedisi", İbn Haldun (1332-1406)'un "Mukaddime"si İslâm kültürünün önemli çalışmalarından sadece birkaçıdır.

Günümüz müslümanlarının kültür dünyalarında bir ansiklopedi açığının bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Oysa geçmişte bu tür çalışmaların güzel örnekleri verilmiştir. Her ansiklopedi bir noktada hazırlandığı dönemin insanlarının ihtiyaçlarına hitap eder. Şüphesiz ansiklopedi çalışmalarıııın yapılmasında amaçlar önemli etmenlerdendir, fakat her ansiklopedinin kendine belirlediği alanın şartlarının da yürütülen çalışmaya vaziyet ettiği ve istikamet verdiği bir gerçektir. Bütün bir İslâmi birikime ansiklopedik form kazandırmanın önümüze ne tür güçlükleri çıkaracağı ortada. Yani ansiklopedi çalışmalarında alan belirlemek en önemli problemlerden biridir ve belki de ilkidir.  Devam