MEDİNE-İ MÜNEVVERE

 

İlk İslâm devletinin kurulduğu ve içinde yeryüzünde ibadet kasdıyla yolculuk yapılabilecek üç mescidden biri olan Mescid-i Nebî'nin bulunduğu Arabistan'ın Hicaz bölgesinde yer alan kutsal şehir.

Şehrin eski adı Yesrib olup, Hicretten sonra Resulullah (s.a.s) bu adı değiştirerek buraya Medine demiştir. Medine'nin kelime anlamı "şehir"dir. Ancak, bir yere nisbet edilmeksizin kullanıldığı zaman Medine şehri kastedilmiş olur. Medine kelimesi Kur'an-ı Kerim'de Mekkî ayetlerde "Medâin" şeklinde çoğul olarak geçen bir cins isimdir. Medenî âyetlerde ise, Yesrib'in yerine özel isim olarak kullanılmıştır (et-Tevbe, 9/101, 120; el-Ahzâb, 33/60; el-Münafıkûn, 63/8). Yesrib adı ise sadece bir yerde zikredilmektedir (el-Ahzâb, 33/13).

Bu şehrin asıl adı Medine olmakla birlikte, yine İslâmî devirde ortaya çıkmış, diğer bir takım isimleri de vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Tâbe, Tayyibe, Daru'l-İman, Daru's-Sünne, Azra, Cabire, Mecbûre, Muhabbe, Mahbûbe, Kasime, Kasametul-Cabire, Yendede (Abdullah el-Endelusî, Muc'emu Ma İste'ceme, Beyrut 1983, IV, 1201, 1202).

Medine, Mekke'den yaklaşık olarak dörtyüz km. kuzeyde, Kızıldenizden de yaklaşık iki yüz km. içerdedir. Deniz seviyesinden yüksekliği altıyüz otuz dokuz metredir. Dünya üzerindeki yeri, 39° 44' enlem ve 24° 33' boylamlarıdır.

Medine şehri, kuzey doğu tarafında dört km. uzaklıkta Uhud dağı ve Avr dağları ile çevrili, kuzeye doğru hafif meyilli bir ovada bulunmaktadır. Bu ova doğu ve batı yönlerinde harra denilen siyah bazalt taşları ile kaplı arazi ile çevrilmiştir. Doğu harraları şehirden uzaktadır ve bu harralar ile şehir arasında kalan arazi oldukça verimlidir. Ova güney tarafında tamamen açık olup, çorak Arabistan ovaları içerisinde bolca suya sahip olması ona ayrı bir özellik vermektedir.

Buradaki yer üstü sularının kaynağı yağan yağmurlardır. Bu yağmurlar toprak altındaki su seviyesinin yükselmesine ve her taraftan kaynakların fışkırmasına sebep olurlar. Çok yağmur yağdığı zamanlar bu kaynaklar ve yağmur suları şehrin güney tarafındaki mahalleleri tehdit ederdi. Hz. Osman zamanında sel sularının şehri böyle bir tehlikeye maruz bırakması onun bir set inşa ettirerek bu tehlikeyi önleme yoluna gitmesine sebep olmuştu. Toprak yapısının suyun yer altında depolanmasına elverişli olması Medine halkının bu arada tarımla uğraşmasına imkân sağlamıştır. Üretilen mahsullerin başında hurma gelmektedir. Ayrıca portakal, limon, üzüm, şeftali, muz, incir ve kayısı bağları bulunmaktadır.

Medine'de yazlar sıcak geçer, ancak bununla birlikte havası bunaltıcı olmayıp gayet lâtiftir. Kışlar ise hava serin ve yağmurludur. Medine'nin rutubetli iklimi Arabistan'a hakim kurak çöl ikliminden buraya gelenlerin ateşli hastalıklara yakalanmalarına sebep oluyordu. Nitekim Mekke'den buraya hicret eden muhacirlerden bir kısmı Medine'nin havasına alışana kadar oldukca muzdarip olmuşlardı. Hz. Ebu Bekir'in ateşi o kadar yükselmişti ki o, durumunu ölüme ayağındaki ayakkabılarından daha yakın olduğunu ifade eden bir şiirle Resulullah (s.a.s)'e bildirmişti (Buharî, Fedailul-Medine, 12).

Eski devirlerde Amalikalılar ve Curhumlular'dan bir grup buraya gelip yerleşmiş ve bedevîlerin aksine evler inşa ederek yerleşik ve tarıma bağlı bir yaşam sürmeye başlamışlardı. Bedevîler, bu durumlarından dolayı onları, "Nabatîler" adını takarak küçümsüyorlardı. Tarıma elverişli Medine ovasında yerleşen bu kimselerin çoğalmaları sonucu evler sıklaşmış ve burası küçük bir şehir halini almıştı.

Daha sonra varlıklarını İslâmî döneme kadar sürdürecek olan Yahudilerin buraya gelip şehir halkından izin alarak şehrin dış taraflarına yerleştikleri görülmektedir. Yahudilerin Medineye ne zaman gelip yerleştikleri kesin olarak bilinmemektedir. Yaygın olan görüş; Buhtannasr'ın Kudüs'ü işgal edip Yahudileri buradan çıkarmasıyla (İbnu'l-Esir, el-Kamil, Beyrut 1979, I, 262) onların güneye doğru göç edip Maknâ, Teymâ, Vadî'l-Kurâ, Hayber ve Fedek'e dağılarak buralara yerleştikleridir (Muhammed Hamdullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, I, 594). Ayrıca, Suriye'nin Rumlar veya Filistinin Romalılar tarafından işgal edilmesi Yahudilerin buralara göç etmesine sebep gösterilmekle beraber, Medine'nin eski devirlerdeki tarihi hakkındaki bilgiler güvenilir olmaktan uzaktır.

Medine'ye sığıntı olarak gelen Yahudiler, bir zaman sonra güçlenerek, Curhumîler ve Amalikalılar'ı buradan çıkartıp şehre hakim oldular. İlk önceleri, Kaynukaoğulları Yahudileri lider konumda iken, daha sonraları Kurayza ve Nadiroğulları şehrin yönetimini ele geçirdiler. Yahudiler, dışardan gelebilecek saldırılara karşı bir takım kaleler de inşa etmişlerdi.

Ancak daha sonraları, Yemen'li iki kardeş kabile Evs ve Hazrec'lilerin buraya gelip yerleşmeleri Medine tarihinde yeni bir safha açmıştı. Rivayetlere göre, Ma'rib seddinin sel sularıyla yıkılmasından sonra, kuzeye doğru yapılan göçlerden birinde Evs ve Hazrec, münbit arazilerle çevrili Medine'ye yerleşmek istemişlerdi. Şehre hakim olan Yahudiler, onlara dış mahallelerde yerleşme izni vermişlerdi. Evs ve Hazrec Yemenli Harise b. Sa'lebe'nin oğulları olup, anneleri Kayle'ye nisbetle onlara Kayleoğulları da denilmekteydi. Zamanla güçlenen Evs ve Hazrec kabileleri Yahudilerin hâkimiyetine son vererek şehrin idaresini ele geçirdiler. Bu tarihten sonra Yahudiler, kendilerine oturma izni verilen Medine'nin dış mahallelerinde varlıklarını devam ettirebildiler.

Evs ve Hazrecliler iki kardeş kabile olmakla birlikte, Resulullah (s.a.s)'ın hicretine kadar devam eden büyük bir çatışma içerisinde idiler. Yahudi kabilelerin kimisi Evs ile kimisi de Hazrec ile ittifak kurmuş ve bu çatışmayı kızıştırarak uzun müddet sürmesine sebep olmuşlardı. Evs ile Hazrec'in sürtüşmesi Yahudilerin işlerini kolaylaştırdığı için onlar bu durumdan memnundular. Bununla birlikte Yahudi kabileler arasında da bir birlik yoktu. Evs ve Hazrec arasında çıkan kanlı savaşlara taraf oldukları da görülmektedir (İbnü'l-Esir, a.g.e., I, 658-687).

Bu savaşlar, Evs ve Hazrec'in gücünü tüketirken, Yahudilerin iktisadi bakımdan güçlenerek, Medine ekonomisine hakim olmalarına sebep oldu. Medine'de bulunan Yahudiler, dinleri hariç tamamen araplaşmışlardı. Onların kabile taksimatından, şahıs adlarına dek her şeyleri Araplarla aynıydı. Bu durum bazı müsteşriklerin, onların Arap asıllı olup Yahudiliği sonradan kabul etmiş kimseler olduğu fikrini ileri sürmelerine sebep olmuştur ki, bu doğru değildir. Zira Kur'an-ı Kerim'de onlara İsrailoğulları diye hitap edilmektedir (el-Bakara, 2/47).

Hicretten bir kaç yıl önce vuku bulan Buas savaşında Evs ve Hazrec'in ileri gelenlerinin çoğu hayatını kaybetmişti. Son Buas savaşına kadar yüz yirmi sene süren kanlı çatışmalar her iki tarafı oldukça zayıflatmıştı. Bunun içindir ki, Kureyş'lilerle bir ittifak anlaşması gerçekleştirebilmek için Mekke'ye heyetler gönderilmekteydi. Hicretten üç yıl önce, son savaşta mağlup durumdaki Hazrec kabilesine mensup altı kişilik heyet, Akabe mevkiinde Resulullah (s.a.s)'ın çağrısına uyarak müslüman olmuşlardı. Bu esnada onlar Resulullah'a Medine'deki durumu şöyle anlatıyorlardı: "Biz kavmimizi, hem birbirlerine karşı, hem de kavmimizden olmayan bir kavme (Yahudiler) karşı aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu halde geride bırakmış bulunuyoruz. Umulur ki Allah onları da senin sayende bir araya toplar. Dönüp, onları da senin buyruğuna davet edeceğiz ve öğrendiklerimizi onlara da öğretmeye çalışacağız" demişler ve Medine'ye dönerek hemen tebliğe girişmişlerdi. Kısa aralıklarla gerçekleşen Akabe bey'atlarından sonra Resulullah (s.a.s), Medine'ye hicret kararı aldığında İslâm, Medine'de hâkimiyetini sağlamış durumda idi.

Yahudiler, Kitap ehli oldukları için putperest Medinelilere nazaran bilgili kimselerdirler. Onlar mağlup duruma düştükleri müşrik Araplara; "Bir peygamber gelmek üzeredir. O peygamber gelince ona tabi olacağız. İrem ve Ad kavimleri gibi kökünüzü kazıyacağız" derlerdi (Asım Köksal, İslâm Tarihi (Mekke Devri), İstanbul 1981, 374).

Ancak, Peygamber'e Medineli Araplar tabi olmuş, Yahudiler ise ona düşmanlık etmekten başka bir tavır takınmamışlardı. Bu düşmanlıkları onların Medine'den, peşinden de Arap yarımadasından köklerinin kazınmasına sebep teşkil etmişti.

Hicretle birlikte Medine'de ilk yapılan şey, bir İslâm devleti kurularak, herkesin (müslim-gayrimüslim) haklarını ve görevlerini tesbit eden bir anayasanın hazırlanması olmuştur. Kurulan bu devletin tabii başkanı Resulullah (s.a.s) olup, bütün işler onun emir ve talimatları doğrultusunda yürütülüyordu. Resulullah (s.a.s), toplumun teşkilatlandırılması ve buraya hicret eden muhacirlerin problemlerinin çözümlenmesi ile uğraşırken diğer taraftan kurulan yeni devleti tehdid eden müşrik güçlere karşı korunabilmesi için tedbirler alıyordu.

Hicretten hemen sonra Resulullah (s.a.s)'ın ilk iş olarak yaptığı şeylerden birisi de, bir mescit inşa etmek olmuştur. Bu mescid günlük beş vakit namazların kılındığı yer olmanın yanında, aynı zamanda kurulan devletin idari merkezi konumundaydı. Siyasî, askerî, sosyal bütün meseleler burada çözüme kavuşturulduğu gibi, eğitim, öğretim faaliyetleri de burada yürütülürdü. Ayrıca bu mescit, Beytullah ve Mescid-i Aksa'nın yanında yeryüzünde, ibadet maksadıyla yolculuğa çıkılıp ziyaret edilen üçüncü mescittir. Bu durum Medine'ye, Mekke ve Kudüs'te olduğu gibi bir kutsallık kazandırmaktadır.

Hicretten sonra Medine, Mekke'li müşriklerin askerî hedefi haline gelmişti. Bedir savaşıyla varlığını tüm Arap yarımadasına duyuran İslâm devleti, Uhuddan sonra, bir savunma harbi niteliğinde olan Hendek savaşında düşman güçleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Artık hiç kimsenin Medine ı üzerine yürüme cesareti kalmamıştı. On sene gibi siyasî tarih açısından çok kısa sayılabilecek bir zaman zarfında, Resulullah (s.a.s)'ın komutasındaki İslâm orduları Arap yarımadasının tamamına yakınını İslâm'a boyun eğdirdiğinde, Medine zamanın süper güçlerinden biri olan Bizans'a meydan okuyacak güce ulaşan büyük İslâm devletinin başkentliğini devam ettirmekle birlikte, ilk günkü mütevazi ve sadeliğinden hiç bir şey kaybetmemişti. Medine Resulullah (s.a.s)'den sonra, Ebu Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a)'ın hilafetlerinde İslâm devletinin merkezi olma hüviyetini korumuştur. Hz. Osman (r.a)'ın hilafetinin sonlarına kadar müslümanların fitneden uzak bir hayat yaşadıkları, Medine, Hz. Osman (r.a)'ın şehid edilmesiyle çalkantılı günler yaşadı. Hz. Ali (r.a)'ın halife seçilmesiyle İslâm devletinin başkenti Kûfe'ye nakledilmişti. Siyasî çekişmelerden uzak kalan Medine bundan sonra, Resulullah (s.a.s)'ın şehrinin manevî havasını teneffüs etmek ve onun sünnetini bizzat kaynağında öğrenmek isteyen kimseler için bir sığınak olmuştur. Ashab'ın ileri gelen âlimlerinin bir kısmı, İslâm coğrafyasının değişik yerlerine dağılırken, diğer bir kısmı da Medine'den uzaklaşmayarak burada insanlara Sünneti öğretmek için gayretli çalışmalar yaptılar. Fıkhî mezheplerin ekolleşmeye başlamasıyla birlikte, Medine'de de Sünnete sıkı sıkıya bağlı kendine has bir fıkıh anlayışı oluşmuştu. Irak'ta İmam Azam'ın ders halkalarında Hanefî fıkhı şekillendiği sırada, Medine'de de Medine'nin imamı Malik b. Enes'i çevreleyen ders halkalarında Medine fıkhı tedvin edilmeye başlanmıştı.

Yezidin haksız bir şekilde hilafet makamına getirilmesiyle başlayan olaylar, ümmet için büyük musibetlere sebep oldu. Yezid'in zalimane davranışlarını tasvip etmeyen Medine halkı, Abdullah b. Hanzala'ya bey'at ederek, Yezid'i tanımadığını bildirdi ve onun valisini şehirden kovdu. Yezid on iki bin kişilik bir çapulcu ordusunu, başına Müslim b. Ukbe'yi geçirerek Medine üzerine gönderdi. Harra mevkiinde yapılan savaşta Medine ordusu bir ihanet neticesinde mağlup olmuş, ancak ordunun her ferdi şehit olana dek çarpışmayı sürdürmüştü. Zira onlar, İslâm'ın esaslarıyla bağdaşmayan davranışlar içerisinde bulunan zalim bir kimseyi Medine'ye hakim olara:c görmektense, Peygamber şehrini savunarak ölmeyi tercih etmişlerdi. Medine'ye giren Müslim, şehri üç gün süreyle yağmalattı (bk. Harra Olayı).

Emevilerin sonuna doğru Medine üzerine yürüyen Hariciler, Medinelileri Kudayd yakınında yapılan savaşta mağlup ettiler (İbn Cerir et-Taberî, Tarih, Beyrut 1967, VII, 398).

Medine'yi ele geçiren Harici Ebu Hamza, Merva'nın gönderdiği orduya karşı Medinelileri yanına almak için adaletin ve Sünneti ihya etmenin savaşını verdiğini bildirmişti. Ancak Vadi'l-Kura'da yapılan savaşı kaybedip ve mağlub olarak Medine'ye dönen Ebu Hamza'nın ordusu, Medinelilerce imha edilmişti (Taberî, a.g.e, VII, 399).

Bütün bu siyasî çekişmelerde Medineliler, hiç bir zaman dünyevî saltanata sahip olmak için savaşmamışlardı. Onlar, İslâm'ı ellerinden geldiği kadar Resulullah (s.a.s)'ın sünneti çerçevesinde korumaya çalışmışlar, zalim ve sapık sultanlara karşı verdikleri mücadelelerinde seve seve şehadete koşmuşlardı.

Medine, Haçlılarca tehdit edilmiş, Moğol istilası sırasında ise tehlikeli anlar yaşamıştır. Haçlılar, Kızıldeniz sahillerine çıkarma yapıp Medine'ye doğru yürüyüşe geçtikleri zaman, Selahaddin Eyyubî'nin kardeşi tarafından geri püskürtülmüşlerdi (578/1182).

Büveyhoğullarından Adudu'd-devle, Medine'yi savunmayı kolaylaştırmak için bir sur inşa etmişti. Ancak bu bir iç kale niteliğinde olup, Medine'nin büyük bir bölümü güvenlik içinde sayılmazdı. Bunun içindir ki, Suriye Atabeği Nureddin Zengî, Medine'nin tamamına yakınını içine alan ikinci bir sur inşa ettirmişti (557/1162).

Medine'nin geçirdiği en büyük tehlikelerden biri, 654 (1256)'da şehrin yakınlarında bir yanardağın infilak ederek etrafa lavlar saçmaya başlamasıdır. Volkan patlamasından önce ve sonra günlerce süren yer sarsıntılarıyla Medineliler dehşet dolu anlar yaşamıştı. Yanardağdan fışkıran lavlar doğu tarafından bir lav nehri oluşturarak akıp şehrin yakınından kuzeye yönelmişti. Medine halkı Mescid-i Nebi'ye doluşarak Allah Teâlâ'ya sığınmışlardı. Bazı âlimler kıyamet alâmetlerinden biri olarak zikredilen Hicaz'dan bir ateşin çıkması olayını, bu volkan patlamasına hamletmişlerdir (Sahih-i Müslim, Tercüme ve şerhi, İstanbul 1980, XI, 6985). Aynı yıl kandilcinin ihmali yüzünden çıkan yangında Mescid-i Nebi yanmış, Resulullah (s.a.s)'ın hatırasını yaşatan minber ve diğer bir takım önemli eşyalar kül olmuştu.

Osmanlılar döneminde Medine sakin bir hayat yaşadı. Kanunî, Medine'yi kapılar ve burçlarla donatılmış 35-40 ayak yüksekliğinde ikinci bir surla çevrilemişti. Bu sur, Abdulaziz zamanında yirmi beş metre yüksekliğe çıkarılmıştır. Bu sur büyük bazalt ve granit taşları kullanılarak inşa edilmiştir. Yaptığı surun etrafına bir hendek kazdıran Kanûnî, kapalı bir su yolu ile güneydeki tatlı su kaynaklarından şehre su getirtti. Osmanlı dönemi boyunca Mescid-i Nebi on altı defa önemli restorasyon çalışmaları ile yenilendi. Padişahlar kendileri için Hadimu'l-Harameyn (Mekke ve Medinenin hizmetçisi) unvanını kullanarak bunu büyük bir şeref kabul ettiler. 1804'de Vahhabîler'in eline geçen Medine'de bir takım tahribatın yapıldığı görülmektedir. Vahhabîler şehirdeki hazineleri ve Mesciddeki kıymetli taş ve mücevheratı talan ettiler. Kabir ziyareti konusundaki aşırılıkları yüzünden Resulullah (s.a.s)'ın kabrinin ziyaret edilmesini yasakladılar. 1814'de Osmanlı Devletinin Asi Mısır valisi Mehmed Ali Paşa, oğlu Tosun Paşa komutasında Hicaz'a gönderdiği kuvvetlerle Medine Vahhabîlerden geri alındı. Abdullah b. Su'ud, Osmanlı hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı.

II. Abdülhamid 1901'de İstanbul'u Medine'ye bağlayacak olan Hicaz demir yolunun yapım çalışmalarını başlattı. Böyle bir demiryolu ile hem hac yolculuğu kolaylaşacak hem de bölgenin merkeze bağlılığı kuvvetlendirilmiş olacaktı. Demiryolunun stratejik önemi oldukça büyüktü. Gerektiğinde ordular çok süratli bir şekilde bölgeye sevkedilebilecekti. Demiryolu 1908'de Medine'ye kadar ulaşmıştı. Abdülhamid her yolu deneyerek artık dayama tedbirle ayakta zor durabilen devleti emperyalist batı devletlerine karşı savunabilmek için İslâm ümmetinin birliğini sağlamaya çalışıyordu. Ancak, İngilizlerle işbirliği yaparak isyan eden Şerif Hüseyin,1916'da kendini Hicaz kralı ilan ederek Osmanlı kuvvetleriyle savaşmaya başladı. Medine'de müdafaa savaşı veren Osmanlı kuvvetleri 1918'de I. Dünya savaşına son veren mütareke ile şehri boşalttılar.

Şerif Hüseyin kendini halife ilân etmek istedi; ancak bunu hiç kimseye kabul ettiremedi. İngilizlerin desteğinin yön değiştirmesi ile Hicaz bölgesi, Vahhabîleri idaresi altında toplayan İbn Su'ud'un eline geçmiş oldu (1924). Hicaz ve dolayısıyla Medine bu tarihten itibaren Su'ud hanedanının yönetimi altındadır. Vahhabîliği, resmi mezhep kabul eden bu hanedan, iktidarlarını sürdürebilmek için İslamın hizmetinde olduklarını göstermeye çalışmaktadırlar. Bu krallıklarını kendilerine Hadimü'l-Harameyn ünvanını verdikleri halde, bu ünvana yaraşır bir tavır sergiledikleri görülmemiştir. Her ne kadar Mekke ve Medine'deki Haremlerde ve Hacla ilgili diğer kutsal mekânlarda bir takım çalışmalar yapıyorlarsa bile, gerçekte bu göstermelik bir faaliyet olmaktan öteye gitmemektedir. İslâm'ın temel prensiplerinden birisi olan Hac farizasını ifa etmek isteyen müslümanların önüne çeşitli engeller koyarak, bu ibadeti yerine getirmelerini zorlaştırmaktadırlar. Günümüzde A.B.D. yanlısı ve onun çıkarlarının kollayan bir politika izleyen Suudi yönetimi, İslâm prensiplerine göre müslümanların tamamının ortak malı olan kutsal topraklan, İslâm düşmanlarının arzu ve istekleri doğrultusunda inananlara yasaklarken, aslında bu topraklara girmesi haram olan müşrik batılıların serbestçe dolaşmalarına ses çıkarmamaktadır.

Medine, Mekke'den sonra müslümanlar için Allah Teâlâ'nın kutsal kıldığı ikinci şehirdir. Resulullah (s.a.s), Hicretten hemen sonra bir devlet kurup Medine halkının birbiriyle olacak ilişkilerini düzenleyen bir anayasa hazırladığı zaman, ilk başta bir şehir devleti niteliğinde olan devletin hudutlarını da tesbit etmişti. İşaretlenen bu hudutlar dahilinde kalan bölge, Mekke'ye benzer şekilde harem kılınmıştır. Resulullah (s.a.s) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

Medine, şuradan şuraya kadar haremdir. Bu harem içerisinde olan ağaçlar kesilmez ve bu sahada Kitap ve Sünnete muhalif amel işlenemez. Her kim burada Kitap ve Sünnete aykırı bir amel icad ederse Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerinedir" (Buharî, Fedailu'l-Medine, 1). Resulullah (s.a.s)'ın işaret ettiği sınır, Uhud ile Ayr dağı arasında kalan bölgedir (Tecrid-i Sarih tercemesi, Ankara 1980, VI, 228).

Diğer bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: "Ben bir karyeye hicret etmekle emrolundum ki, o karye diğer bütün karyelere galip gelir. Bu karyeye Yesrib denilmektedir. O, Medine'dir. Demirci körüğünün demirin kirini giderdiği gibi, pis insanları giderir (dışına atar) " (Buharî, Fedailu'l-Medine, 2).

Müslüman olmayan bir kimsenin Medine'de üç günden fazla ikamet etmesi caiz değildir. Hz. Ömer (r.a), Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin getirdikleri malları satmaları için onlara Medine'de üç gün kalma izni veriyordu (Muhammed Revvas Kal'acı, Mevsu'atı Fıkhı Ömer İbnü'l Hattab, 1981, s. 601).

Resulullah (s.a.s), Medine'yi çok severdi. Bir seferden döndüğü zaman Medine'yi uzaktan gördüğünde bineğini hızlandırırdı (Buharî, Fedailu'l-Medine, 10). Hz. Ömer (r.a)'ın yaptığı bir duada Sahabelerin Medine'ye olan sevgileri açık bir şekilde görülmektedir: Allah'ım! Beni senin yolunda şehit olmakla rızıklandır ve benim Ölümümü Resulünün şehrinde (Medine) kıl" (Buharî, Fediulu'l-Medine, 11).

Ömer TELLİOĞLU