ÖNSÖZ

Geri Dön...

Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ilk vahiy Milâdi yedinci yüzyılın başında Mekke câhiliye ortamında geldi. İslâm o günden zamanımıza kadar her dönemde ayrı usullerle tebliğ edilegelmiştir. İslâm'ın asli kaynakları olan Kur'an ve Sünnet yepyeni bir kavram sistemi ortaya koymuş ve bu sistem çerçevesinde insanların karşılaştığı problemler tanımlanarak hükümler belirlenmiştir. Müslümanların hayatın içinde karşılaştıkları yeni problemleri, ilgili oldukları kavram çerçevesi içerisinde ictihadlarla çözüme kavuşturabilmeleri bu dinin en güzel ve bâriz özelliklerinden biridir. Dolayısıyla çeşitli durum ve yaşama araçlarının inançlarla mutabakat sağlaması konusunda gösterilen hassasiyet, müslümanları her dönemde tebliğe yöneltmiş, bu tebligin Kur'an ve Sünnet ışığında şekil ve usul degiştirmesi ve yeni metodların ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur.

Mekke döneminde Hz. Muhammed (s.a.s.) İslâm'ı müşriklere anlatırken onları, sürekli olarak Allah'ın varlığı ve vahdâniyetini esas alan bir düşünüş ve yaşayış tarzına davet ediyordu. Rasulullah müşriklere vahyi götürürken günlük hayatta kullandıkları kelimelere yeni tanımlar getirmiş oluyordu. O, getirdigi yepyeni bir inanç sistemi ile insanın dünyaya geliş amacını içinde bulunulan durumların değerini, zillete düşmelerinin nedenlerini açıklayarak Mekke câhiliye toplumu içerisinde alışılmamış bir hayat tarzına işaret ediyor ve onlara bu fıtri inanç ve yaşama şeklini öğreterek ortaya yeni bir kimliğe sahip insan tipi çıkarıyordu. Rasûlullah'ın mesajı müşrikleri, ırk ve kabile taassubunun zirvede olduğu ve insanların gurur ve kibirle dolup taştıkları bir ortam olan Mekke'de insan ve imana her şeyin üstünde değer veren merhametli, şefkatli, alçakgönüllü, bir kimlige sahip insana dönüştürüyordu. Zâlim ve despot Kureyş'in ileri gelen yönetici sınıfı artık yufka yürekli, ferasetli, insaflı, acıma hissi ile hareket eden, insanların yardımına koşan, din kardeşinin ayağına bir diken batacak olsa içi sızlayan ve kendisini kardeşinin ayrılmaz bir parçası olarak gören yepyeni bir nesle dönüşüp "Ashab-ı Kirâm"ı tarih sahnesine çıkarıyordu.

Mekke'de Darü'lErkam'da yetişen bu yeni nesil; Kur'an nesliydi. Onlar; Kur'an mantıgını kavramış, insan, tabiat, tarih ve hayat karşısında kendini vahiyle konumlamış yeni bir kimliğe sahib, Allah'a itaat eden, Hz. Peygamber'e bağlı bir nesildi. Mekke şirk ortamında bu mü'min nesil bütün düşünüş ve davranış kalıplarını kırarak her bir olgu, durum ve hadiseyi vahyin kendilerine kazandırdığı bakış açısıyla tanımlayıp yorumluyorlar ve vahiyle ortaya konulan kavram sistemini düşünce ve hayatlarında hâkim kılıyorlardı. Hayat yeni baştan İslâm'a göre düzenleniyordu.

Bu nesil İslâm'ı diger insanlara anlatmak ve tebliğ görevini yerine getirmek için can atıyor, tebliğin en güzelini ve uygun şeklini biliyordu. Zira önderleri Hz. Peygamber (s.a.s.) idi.

Akabe bey'atlerinden sonra Medine'ye öğretmen olarak özellikle Mus'ab b. Umeyr'in gönderilmesine karar verilmesi apayrı bir anlam ifade ediyordu. Mus'ab, Medine'ye gönderildiği zaman müslümanlar arasında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Hamza, Abdullah b. Mes'ud gibi kabiliyetli, olgun, güçlü ve tecrübeli kimseler vardı. Ama Hz. Peygamber (s.a.s.) bunların yerine Mus'ab'ı görevlendiriyordu. Çünkü o; soğukkanlı, güzel konuşan, tatlı dilli, ikna kabiliyeti olan bir sahâbiydi. Ayrıca o Kur'an'a son derece vakıftı. Bütün bunların yanında Mus'ab son derece güzel yüzlü idi. Mütebessim çehreli, yumuşak ve tatlı dilli, güzel konuşan, Kur'an ile İslâm'ı anlatan Mus'ab, Yesrib (Medine)'de İslâm'ı tebliğ edip bir yıl sonra Mekke'ye Hz. Peygamber'in huzuruna döndüğünde şu raporu veriyordu :

"Medine'de İslâm'ın konuşulmadığı bir ev kalmadı." İslâm, Mus'ab'ın etkileyici kişiliğinde müşahhaslaşmış, ayrıca yerleşik anlayışı sarsmış, dünyada hüküm süren geleneksel tanımları altüst etmişti. İslâm insanları yeni bir anlayışa götürüyordu. Sahabe nesli İslâm'ı Kur'an ile, Tabiin nesli Kur'an ve Sünnet'le diğer kitlelere götürdüler. Sonraki nesiller de Rasûlullah'ı, Ashabı'nı, onların birbirlerine karşı olan bağlılık ve saygınlıklarını, muhabbetlerini, kardeşliklerini, fedakârlıklarını anlatıp insanları cezbettiler. Örnek insanlardan oluşan bu birim toplum İslâm'a giren herkese Kur'an ve Sünnet'teki hayat tarzını anlaşılabilir kılıyordu. Bu güzel nesle bakan herkes onların zihniyetine ve Kur'an'ın rehberliğindeki yaşayışlarına hayran kalarak müslüman oluyordu.

İslâm'ı bir akide ve din olarak benimsemiş ve tam anlamıyla iman etmiş insanlar bu imanın zevk ve lezzetini diğer insanlara da tattırmanın heyecanını yaşarlar ve bu konuda gayret ve mesailerini vermek için can atarlardı. Onların vazgeçilmez gayelerine göre İslâm anlatılmalı, tebliğ edilmeliydi.

Ashab, Kur'an ve Sünnet'i kendisinden sonraki nesle yani Tabiin'e anlatıp bu emâneti onlara devretti, Tabiin nesli bu sünneti korudu ve kendisinden sonraki nesle emânet etti, bu nesil de Kur'an ve Sünnet ışığında büyük imamlar ve müctehidler devrini açıp onların birikimi ve anlayış gücüyle günlük hayatta gerek fert, gerekse devlet ve toplum planında karşılaştığı problemleri çözmeye çalıştı. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "sünnet"i hadis mecmualarında toplandı. Müslümanlar Endülüs'ten Çin seddine kadar uzanan geniş bir coğrafya üzerinde yayılıp akidelerini bu bilgilerin ışığında oluşturdular ve coşku ile yaşadılar. İslâm'ın Fransa'dan Çin sınırlarına kadar götürülmesinde işte bu arka arkaya gelen birkaç neslin imzası vardır, emeği vardır. Onlar samimi ve ciddi idiler. Tebliğlerini de ciddiyet ve samimiyetie yürüttüler, insanları cihada sevkettiler.

Hicri IV. asırdan XIII. asra kadar geçen zaman içinde İslâmi ilimlerin her alanında -Batı dünyası dogmatizm içindeyken- doruğa ulaşıldı. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm ve benzeri ilimlerden Cebir, Kimya, Tıp ve Felsefe alanlarına kadar her dalda muazzam eserler üretildi. İslâm her çağda en güzel ve insanların ihtiyaçlarına en iyi şekilde cevap verecek bir metod ve muhteva ile yazıldı, anlatıldı ve tebliğ edildi.

İmam-ı A'zam Ebu Hanife (80-150/699-766)'den Ahmed b. Hanbel (164- 241/780-855)'e, İmam BuhârI (194-256/810-869)'den İbn Mâce (209-273/824- 886)'ye, İmam Gazzali (450-505/1058-1111)'den Takiyyüddin Ahmed b. Teymiyye (661-728/1263-1328)'ye, Taberi (225-310/839-923)'den İbnü'1 Esir (555-630/1160- 1234)'e, İbn Haldun (732-808/1332-1406)'dan Sadreddin ŞirâzI (Molla Sadra ö. 1640)'ya, ZemahşerI (467-538/1075-1144)'den İmam Kurtubi (ö. 671)'ye kadar saymakla bitiremeyeceğimiz ilim adamları muazzam eserler vererek İslâm'ı yazdılar, anlattılar ve tebliğ ettiler.

İslâm'ı öğrenenler, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Hazır olanınız olmayanınıza tebliğ etsin." düsturu ile bilmeyenlere bu bilgilerini aktarmayı her zaman görev telakki ettiler. Bu anlayış nesilden nesile devam edip günümüze kadar ulaştı.

İslâm ortaçağında şerh ve hâşiye anlayışının gelişmesiyle birlikte İslâmi ilimlerde gelişmeler durmuş ve büyük çığırlar açan ilim adamlarının sanki nesli tükenmişti. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda İslâm hilâfetinin bir hayli zayıflaması ve otoritesini kaybetmesiyle birlikte Batı emperyalizmi Orta Doğu, Ön Asya, Uzak Doğu ve Afrika içlerine girerek İslâm dünyasını istila etti. Bu istila ile sadece toprak işgal etmekle kalmadı, İslâm kültürünü yok etmek ve İslâm'ı müslümanların hayatlarından silmek için her türlü hile ve desiseye başvurdu. Dolayısıyla İslâm dünyası başı koparılmış, ortaya bırakılmış gibi çırpınıp durdu. Kimliğini kaybetmiş bir ümmet olarak kültürünü unuttu ve ondan uzak kaldı. Emperyalizm XX. yüzyıl ortalarında yavaş yavaş İslâm dünyasından fiilen çekilip gitti, ama geride kültürünü ve dünya görüşünü bırakarak ayrıldı.

İslâm imanı, "iman uyur ama ölmez" sözündeki gerçekle üzerindeki külleri silkeleyip yeniden kimliğini elde etme yollarını aramaya başladı. XX. yüzyılın ortalarından başlamak üzere İslâm dünyasında harekete geçen İslâmi diriliş Asr-ı Saadet'te Ashab'ın Kur'an ve Sünnet ile elde ettiği kimliği aramakta ve onu yakalamaya çalışmaktadır.

Yaklaşık 35-40 yıldan beri İslâm dünyasında yeniden canlandırılan İslâmi tebliğ, değişik metod ve usûllerle kitlelere götürülmeye başlandı. Yeniden İslâm'a dönüşün verdiği bilinçle Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm ve düşünce alanında yeni eserler yazıldı.

Mısır, Pakistan, Hindistan, Suriye ve İran başta olmak üzere birçok İslâm ülkesinde eserler yayınlandı. Bu eserlerin büyük bir kısmı dilimize tercüme edildi. Türkiye'de de bu tercüme eserlerin yanında telif eserler de vücuda getirildi.

Her çağın kendine özgü bir telif tarzı ve yine her dönemde geliştirilen bir tebliğ metodu vardır. Çağımızda ise yayıncılık, tebliğ usûllerinin en güzeli, İslâm'ı yaymanın en süratli yolu olarak kabul edilmektedir. Ansiklopedicilik de en yaygın yayın türlerinden biridir.

Her ideolojik anlayış kendi ideolojisini birtakım eserlerin yanı sıra ansiklopedi ile de yaymaya çalışmaktadır. Bizler de Türkiyeli müslümanlar olarak İslâm akidesini, kültürünü ve İslâmi ilimleri sağlıklı bir şekilde insanımıza aktarmak için bu yayın türünü seçtik.

İslâm tarihi boyunca telif edilmiş sayısız ansiklopediler vardır. Farabi (870-950)'nin "İhsâu'l-Ulum", Mes'udi'nin (947) "Murücu'z-Zeheb ve Maâdinu'ICevâhir", İhvânü's-Safa'nın "Risaleler", gibi eserleri bizim öz kültürümüzün yapı taşlarıdır. Yine HarezmI (976)'nin "Mefâtihu'I-Ulum"u, İbn en-Nedim el-Verrak (987-988)'ın "el-Fihrist"i, İbn Sina (370-428/980-1037)'nın "eş-Şifâ"sı, Gazzali (1055-1111)'nin "İhyau'l-Ulümi'd-Din"i, İbn Rüşd (1126-1198)'ün "Tıp Ansiklopedisi", İbn Haldun (1332-1406)'un "Mukaddime"si İslâm kültürünün önemli çalışmalarından sadece birkaçıdır.

Günümüz müslümanlarının kültür dünyalarında bir ansiklopedi açığının bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Oysa geçmişte bu tür çalışmaların güzel örnekleri verilmiştir. Her ansiklopedi bir noktada hazırlandığı dönemin insanlarının ihtiyaçlarına hitap eder. Şüphesiz ansiklopedi çalışmalarıııın yapılmasında amaçlar önemli etmenlerdendir, fakat her ansiklopedinin kendine belirlediği alanın şartlarının da yürütülen çalışmaya vaziyet ettiği ve istikamet verdiği bir gerçektir. Bütün bir İslâmi birikime ansiklopedik form kazandırmanın önümüze ne tür güçlükleri çıkaracağı ortada. Yani ansiklopedi çalışmalarında alan belirlemek en önemli problemlerden biridir ve belki de ilkidir. 

Ansiklopedi çalışması yapmayı düşünenlerin ilk etapta pratik amaçları göz önünde bulundurması ve bunun alan belirlemede yönlendirici etken olması, şüphesiz tabii bir durumdur. Pratik amaçları, yaşanan hayatın ihtiyaçları belirler. Günümüz müslümanları; içinde bulunduğumuz toplumun pratiği ve onun sosyal yapısının zorlamaları sonucunda Kur'an'ın indirildiği dolayısıyla İslâmi birikimin toplandıgı dil olan Arapça'dan yoksun kalmıştır. Ayrıca ülkemizde yaşanan "harf devrimi" insanımızı yakın geçmişin birikiminden bile mahrum etmiş durumdadır. Bu nedenle günümüz iletişim ortamına (okuma-yazma alanına) ve kültür dünyasına 'taşınmak' bir zaruret halini almıştır.

Kültür ortamındaki bu olumsuzluğun en vahim sonucu, hayatın akışına kapılmış fertlerin ve bu şartlardan oluşan toplumun 'hakikatleri' pratiklerine indirememesidir. Sosyal pratiğin bütün bu açmazları İslâmi birikimi bir ölçüde komprime hale getirmeyi zorunlu kılmaktadır. Günümüz müslümanlarının Türkiye'nin sosyal pratiğine bu ihtiyaçları karşılayacak bir ansiklopedinin kapsayacağı alan da her şeyden önce 'temel kavramlar alanı' olmak zorundadır. Ferdin zihninde ve toplumun hafızasında bulunan ve hayatın her bir durumunu karşılayan kavramlar yerli yerine oturmadan müslümanca düşünme ve yaşamadan söz edilemez.

 

Yaklaşık yedi-sekiz yıldan beri Şâmil Yayınları'nda hazırlığı süren bu ansiklopedinin ilk şekli,ve adı "İbâdet Ansiklopedisi" olarak tesbit edilmiş ve birkaç ilim adamı arkadaşımızın gayretleri ile bu isim altında çalışmalar sürdürülmüştü. Bu çalışmanın sonunda bazı maddeler tesbit edilmiş, bunlar kısmen yazılmış veya yazdırılmıştı. Şâmil Yayınevi bünyesinde birkaç kurul bu ansiklopedi ile uğraştı, nihâyet 1988 yılı ikinci yarısında bu organizeyi devralmak bize nasib oldu. Ancak yapılan çalışmaların tümü ansiklopedi türünden ziyade bir "makaleler külliyatı" veya bir "antoloji" mahiyetini arzediyordu. Bu yüzden o güne kadar yazılanları ve bütün hazırlıkları tamamen bir kenara bırakmak zorunda kaldık. Bu işi ele alırken yeniden madde tesbit etmeye başladık ve başlangıçta bin yedi yüz civarında olan madde sayısı üçbine yaklaştırıldı. Ayrıca tür ve biçim olarak yeni bir şekil tesbitine gidilerek nasıl bir ansiklopedi yayınlayacağımızı ortaya çıkarmaya çalıştık.

Nihâyet bir kısım maddeleri kendimiz yazarken diğer taraftan yıllardan beri kendileri ile dostluk ve hukukumuz olan ilim adamları arkadaşlarımızla temasa geçerek ansiklopedimize madde yazmalarını sağladık. Son bir yıl içinde yüz kişiye yakın bir müellif kadrosu oluşturup ansiklopedinin büyük bir kısmının telifini tamamladık.

Her yayın türünün kendine has zorlukları vardır. Olayı bilenlerin takdir edecekleri gibi bir ansiklopedi yayınının zorlukları oldukça fazladır. Ayrı üslupları, ayrı konuları bir araya getirip teknikte ve diğer konularda birliği sağlamak kolay değildir. Ansiklopedi veya başka bir eser kul yapısı olduktan sonra ne kadar mükemmel olursa olsun ne kadar beğenilirse beğenilsin yine de eksik yanları bulunacaktır. Zira "kemâl ancak AI/ah'a mahsustur." Yapılan bir işi eleştirip kitlelere kötü göstermek kolaydır, çünkü her insan yapısında eksiklikler olur. Takdir edilmek ve kitlelere şirin ve mükemmel gösterilmek istenen her şeyin de güzel ve eksik yanları vardır. Bu prensipten hareketle yaptığımız işin bir an evvel tamamlanıp insanımızın istifadesine sunulmasına gayret ettik. Bu bir ihtiyaçtı ve bu ihtiyacı bir an evvel gidermek gerekiyordu. Bu acil ihtiyaç yıllarca sürüncemede kalmadan giderilmeliydi. Bu eserin güzel yanlarının takdir edilmesini dileyip eksik yanlarını da bizden sonrakilerin tamamlaması işin göreve davet ederek siz okuyucularımıza bu ansiklopediyi sunuyoruz.

Şâmil İslâm Ansiklopedisi yeni bir türdür. Kendi alanında şimdiye kadar bu biçim ve usûlde başka bir ansiklopedi mevcut değil, demiyoruz fakat her yönüyle kendine has diğerlerine benzemeyen, başka bir dilden tercüme edilmemiş bir ansiklopedi her yönüyle İslâm'ı müdrik, Kur'an'a bağlı ve İslâm'dan yana tercihini yapmış bir müellif kadrosunun hazırladığı bir ansiklopedi. Kuru bir bilgi anlayışı ile hazırlanmış olmayan bu ansiklopediyle doğru bilgiler kazandırmanın, insanımızı "bilgilendirmenin" yanı sıra, İslâmi akideyi net ve sahih bir şekilde okuyucumuza aktarmak, İslâm'ı topluma ve ferde hâkim kılmak, maneviyat boşluğunda şaşırmış ferdlere yeniden İslâmi endişe ve bilinç kazandırmak işin gerekli mesajı da vermeye çalıştık. İslâmi bilgi yanında akidenin yüklediği sorumluluğu hatırlatacak imajları da vermeyi hedefledik. Zira aziz İslâm oryantalist bir mantıkla öğrenilemez o çok yücedir. İslâmi bilgi insanın hayatında ve günlük yaşayışında uygulansın diye elde edilir, kuvvede kalmaz.

Şâmil İslâm Ansiklopedisi Tefsir, Hadis, Fıkıh, Usûl-i Tefsir, Usûl-i Hadis, Usûl-i Fıkıh, Siyer, Kelâm, Mezhepler Tarihi, Tasavvuf terim ve deyimlerinin hemen hemen büyük bir kısmını içermektedir. Bu eserde Kur'ani bütün terimleri, Hadis ile alâkalı her ıstılahı maddeleştirip aktardık. Özellikle insanın hayatında her an karşılaştığı durum ve problemleri çözüme kavuşturan Kur'an ve Sünnet'in hukûki ifadesi olan Fıkıh ile ilgili her konuyu mutlaka ele almaya çalıştık. Abdestten miras hukukuna, devletten evlenme-boşanma hukukuna kadar her konuyu ele aldık. Cuma namazı, Dar meselesi, İslâm'da yönetim, Demokrasi gibi temel konulara korkusuzca yaklaşıldı ve gerçekler, günümüz okuruna sunuldu. Akla gelebilen her konu imkân oranında yazılmaya çalışıldı.

Çok müstesna şahsiyetlerin dışında Biyografi, Tarih ve Cografya konularına yer verilmeyip yalnızca kavramlar ele alindı. Sırf terimlerden oluşan bu tür bir ansiklopedi günümüzde ve Türkiye'de mevcut değildir. Aslı Avrupalı oryantalistlerce hazırlanmış olup Milli Eğitim Bakanlığı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin işbirliği ile yaklaşık elli yılda tercüme ve bir kısmı yeniden telif edilerek neşredilen "İslâm Ansiklopedisi" genel olarak İslâm Tarih ve Coğrafya lûgatıdır. Buna benzer olarak yayınlanan diğer ansiklopediler de ağırlığı tarih ve coğrafyaya vermişlerdir. Ancak biz bu ansiklopedide yukarıda ifade ettiğimiz gibi yalnızca İslâmi ıstılahları ele aldık.

Şâmil İslâm Ansiklopidisi, konusunda Türkiye'de yapılmış ilk çalışmadır. İslâm âleminde ise Kuveyt'te yayınlanan ve yalnız fıkıh ile ilgili terimleri ihtiva eden "el-Mevsuatu'I-Fıkhıyye" ve Mısır'da yayınlanan "Mevsuatu'I-Fıkhi'Iİslâmi" dışında yapılmış bu tür bir ansiklopedi mevcut değildir. Bu ansiklopediye konu ve biçim olarak alanında ilk çalışmadır demek mümkündür. Temennimiz, bu çalışmanın şartları göz önünde bulundurularak takdir edilmesi ve gelecek nesillerin bunu günün ihtiyaçlarına göre geliştirmeleridir. Üniversitelerde özellikle İlahiyat Fakültelerinde görev yapan ilim adamlarımız ile herkesin tanıdığı seçkin ve değerli araştırmacı ve yazarlarımızdan kurulu geniş bir müellif kadrosu ile yapılan bu çalışma son derece mütevâzi imkânlarla gerçekleştirildi. Bugün ansiklopedi yayınlayacak bir kadronun hangi imkânlara sahip olması gerektiği düşünülür ve bunlar bizim yaptığımız çalışma ve imkânlarımız ile karşılaştırılırsa bu ansiklopedinin hangi şartlarda ortaya çıktığı görülecektir. Bu bir şikâyet değil sahip olduğumuz mütevâzI imkânlarla bu işi başarmamızı mümkün kılan yüce Allah'a bir şükürdür.

Bu ansiklopedinin üniversitedeki araştırma görevlisinden ilkokulda ödev hazırlayacak öğrenciye, tüccardan ev hanımına, yazardan üniversite öğrencisine, din bilgisi öğretmeninden cami görevlilerine, işçiden sanayiciye kadar kısacası okumayı araştırmayı seven, İslâm'ı öğrenmek isteyen merak sahibi herkese hitap edecek bir ansiklopedi olmasına çalıştık. Bu eser müslümanın dünya ve âhiret hayatının çeşitli safhalarını ilgilendiren bütün bilgileri ihtiva edecek bir eserdir. Ansiklopedi hazırlanırken herkesin ihtiyaç duyacağı hususlar gözönünde bulundurularak sade ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Eser, fantazi bir ilmilik anlayışıyla anlaşılmaz bir dil kullanma kompleksine kaçmadan, fakat ilmi yönünü de eksik bırakmadan vulgarize edilmiştir.

Maddeler genellikle İlâhiyat Fakültelerinde bulunan, anlayışlarına güven duşduğumuz ve İslâm'dan yana tercihini yapan ilim adamlarımızın branş ve çalışma alanlarına göre yazdırıldı. Terimler hangi ilim dalına ait olursa olsun öncelikle Kur'an ve Sünnet ışığında ele alınıp gerekli bilgiler verildikten sonra İslâm âlimlerinin bu konu ile ilgili görüşleri kaydedilmiştir. Maddeler Fıkıh ile ilgili olduğunda, bunlar genellikle İmam-ı A'zam ve izleyicilerinin ictihad ve görüşleri istikametinde hazırlandı. Ancak bu konu ile ilgili olarak zaman zaman ve gerek duyuldukça diğer mezheplerin görüşleri de aktarılmıştır. Bütün bunların yanı sıra maddenin günümüz ile ilgili olan yanı ele alınıp İslâmi bir mesaj ile sunulmaya çalışıldı.

Kur'an'dan kaynaklanan âyet meallerinin sonunda sûre adları, numaraları âyet numaraları kaydedildi. Hadisler "el-Mu'cemu'I-Müfehresli Elfâzi'I-Hadis" (Concordance)'ten tahric edildi. Ayet ve hadislerin dışında da aktarılan bilgilerin nereden alındığı hemen bu kayıtların akabinde parantez içinde gösterildi. Okuyucuya fazla bıkkınlık verilmemesi için Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin yazımında transkripsiyona başvurulmadı. Ancak tarihi ve orijinal isimlerde aynen yazıma uyuldu. Kelime ve cümle tekniginde ise yaşayan Türkçe'ye rağbet edildi.

Akide ile ilgili meselelerde Kur'an ve Sünnet çerçevesi içerisinde net bir İslâmI ve tevhidI inanç sergilendi. İslâm kültürüne girmiş veya sokulmaya çalışılmış, tevhidi zedeleyici her tür inanç biçimi ve anlayış ayıklanarak ve gerektiğinde buna işaret edilerek, hakikatler "hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan" okuyucuya sunulmaya çalışıldı. İslâm'ın beşerI sistem ve ideolojilerle uyuşmayan fakat bugünkü toplum içinde "dindenmiş gibi" algılanagelmiş her hususa parmak basılıp müslümanlar uyarılmaya çalışıldı.

 

Özetle Şâmil İslâm Ansiklopedisi'nde müslümanların sahih ve sağlam bir inanca sahip olmaları ve dinlerini net ve yanlışsız olarak öğrenmeleri için bütün gücümüzü ortaya koymaya çalıştık.

Bütün bunlardan sonra tekrar "kemal Allah'a mahsustur" deyip okuyucularımızın insafı elden bırakmadan eksikliklerimizi değerlendirmelerini hiçbir gönül ve hatır dinlemeden de hatalarımızı bildirmelerini bekliyoruz. Ancak bu şekilde çalışmalarımız olgunlaşır ve bizden sonraki nesillere az hatalı eserler devretmiş oluruz.

Her emek ve mesâinin kutsallığına inanan kişiler olarak, özellikle Allah'ın dinini ilgilendiren bir meselede titiz davranıp bu konuda yapılan bütün çalışmaları gönülden alkışlarken tüm okuyucularımızı ansiklopediyle başbaşa bırakıyoruz. Bu arada yayınevi sahibi değerli ağabeyimiz Sayın Duran Kömiircü'nün her türlü nazımıza katlanıp bu eserin yayınlanmasında gösterdiği sabır ve gayretleri için kendisine teşekkürlerimizi bildiriyor, ayrıca bu eserin hazırlanmasında katkıları olan bütün kardeşlerime teşekkürlerimi sunuyorum. Dileğimiz öncelikle Allah'ın rızası, samimi bir kalp ve riyâsız bir çalışmadır.

 

Doç. Dr. Ahmet AĞIRAKÇA